HÜZÜN/Emre BİRSEN

 












Dükkan Kumandanının Aziz Hatırası: Hüzün

Merhum ve mağfur kumandanımızdan (Ahmet Doğan İlbey) dükkan ehline miras kalan bir mefhum vardır ki adı hüzündür. Hem telaffuzundan hem de ahvalinden mütelezziz oluruz. Hüzün lügatlerde istenmeyen bir halin ademin başına gelmesi yahut mazide vuku bulan bir zayiden mütevellit kalben hissedilen üzüntü hali olarak tarif edilir umumen… Lakin biz hayat düsturu olarak tasavvufi gelenekten istifadeye matuf bir hayatı tercih ettiğimiz için bu mefhumu daha ziyade tasavvufi nazar ile mütalaaya gayret edeceğiz.

Fahr-i Kainat'ın nübüvvetinin 10. senesinde mutahhar validemiz Hz. Hatice ve Efendimizin emmisi Ebu Talib’in vefatı; Taif’te Alemlerin Efendisine reva görülen edebsizlikler vesair gibi ahvalin vuku bulmasından mütevellit o vakit dilimine senetü’l-hüzn denilir. Bu hadisat ümmet için hüzün mirasının en azim cihetidir. Yoksa elbette diğer nebi ve rasul efendilerimizden de hüzün mirastır.

Muhtelif musibet ile hüzünkar olan Efendimizi, tabiri caizse bu serencamın ahirinde Cenab-ı Hakk Mirac ile müşerref kılarak iman edenlerin kalbini mesrur etmiştir. Bu aziz kelime Kitabullah'ta kırktan ziyade ayette de yer alarak müminata muhtevası mevzuunda malumat verir. Kıt aklımızla anladığımız şu ki; asli saadet ve bahtiyarlık hüznün neticesinde vuku bulur.

Tasavvufi gelenekte Efendimizin zatından sadır olan her tavır sünnet olarak kabul görür ve bu cihette de hüzün hali sünnettir ve tasavvuf tarikine dahil olan ademe de mirastır. Bundan mütevellit hüzün, ademoğluna en çok yakışan ve üzerinde en iyi duran hissiyattandır. Hüzün; dünyevi muhtelif hedefe mazhar olamama, konforlu bir hayat idame ettirememe, haz odaklı sığ ve çiğ bir mutluluğa erişememe menşeili bir ruh hali değil, bir kemalat tavrıdır. Hüzün sonradan müktesebata ilave olunmaz, fıtrattan gelir.

Bugünün şenlik cemiyeti bu manevi hazineden zerre hissedar olmadığı gibi, bir de hüzün haline sahip olan efradı hüzünden beslenip mücavirini bedbaht etmekle itham eyler. Zira zihinlerinde bu mefhuma ve halet-i ruhiyeye dair vukufiyet kesbi namevcuttur. Medeniyet değerleri ve bu değerlere karşılık gelen kelimeler bir bir tefessüh ederek hayatımızdan çıktığı gibi, bu kelime günlük lisanımızda asli manası tahrif olup hiç telaffuz edilmez olunca neticeten telaffuzu olmayan kelimenin tasavvuru olmaz, tasavvuru olmayan mananın fiile tezahürü de namümkündür. Sağır meclisinde nida etmeyi terk ile hüzünden bihaber bu ham ervahı da şenliğinde rahat bırakıp hüzne avdet edelim.

Hüzün; ademin zatına rücu edip mevcudiyetine, maksat-ı hayatına matuf bir cevap arama derdidir. Muvakkat bir hal değil, bilakis daimidir. Mekanı da batınen kalp, zahiren surettir. Sükunetli bir haldir ki beşeri ademiyete terakki ettirir. Elbette refiksiz olmaz; hüznün de refiki yalnızlıktır. Tasavvufi gelenekte halvet der encümen deyu tarif olunur. Zahirde cemiyet içre, batında mahbubu ile… Bu, kesrette vahdete nail olmayı hedefe alarak zahiren halkın arasında sadasız kalmayı tercih ile huzurda tevakkuf etmektir. Hüzün, ademin en hususi uzvu olan kalbini dünyevi meşgalelerden setreden manevi bir perde olur. Bu hal ile merbut olan bir kelime daha var: Bişr… Bu aziz kelime lügatte mütebessim kişi manasına gelir. Hüznün kardeşidir. Zira bişr, harice taşan bir neşe hali olmayıp, dahilde berdevam olan hüzün halinin simaya inikas etmemesidir. Tasavvuf ehli, Cenab-ı Hakk’a karşı hissettiği haşyet ile hüznünü ağyara setredip hüznün faş olma endişesinden mütevellit cemiyete her daim mütebessimdir.

Sufi gelenek, hüznü bir cihetten de Cenab-ı Hakk’a kurbiyet kesbetmenin bir usulü olarak kabul eder. Hüzün hissine bigane olmayı da nakıs olarak mütalaa eder. Zira hüzün, Cenab-ı Hakk’ın rızasına teveccüh esnasında her daimi kalbi tezkiye eder. Yani hüzün varsa kalp vardır. Bu yolda olanın tahsil yaptığı mektebe de tekke denir; tabir caizse her tekke bab-ı hüzündür.

Bizim tarifine gayret ettiğimiz hüzün hali; bugün garbın tespit ve teşhisi ile inşa edilmiş modern psikoloji ilminde depresyon, melankoli ve anksiyete olarak tesmiye edilen ruh halinden ziyadesiyle farklıdır. Tasavvufi hüzün, mezkur ruhi marazalar gibi insanı derbeder, bedbaht bir hale maruz bırakmaz; bilakis kişiyi ihya ve inşa eder. Hülasa, adeta bir zımpara gibi insanı törpülemez, bilakis cila gibi ruhunu parlatır.

Bir diğer pencereden, yani kalb ile değil de akıl cihetiyle bu mefhuma nazar edelim. İslam filozofları hüznü, sufilerden daha farklı mütalaa edip hüznü methetmek yerine, bu hal ile aklen mücadele edilmesi ve ruhun bu marazdan felaha ermesi gereken bir araz olarak görür.

Misalen ilk İslam filozofu olma payesine sahip El-Kindi, hüzün meselesinde müstakil bir eser telif etmiştir. Günümüz lisanıyla “Hüzünleri Def Etme Çareleri” namlı bu eser, bu mevzudaki ilk felsefi mülahazaları ihtiva eder.

Mezkur filozofa göre hüzün, "mahbubun elden gitmesi veya matlubun vuku bulmamasıyla yaşanan nefsani bir acıdır." Bu his tabii, biyolojik ya da zaruri bir hal değil, insanın eşyaya yüklediği mana ve beklentileri yüzünden kendi imal ettiği bir haldir. İnsan, daimi kevn ve fesad dahilinde olan dünyada sanki baki kalacakmış gibi irtibat tesis eder. Elde ettiği veya talep ettiği nimetlerin zayiinde ise dertlenir. Filozof hüznü; akli bir zaafiyet yahut eşyanın hakikatine vukufiyetsizlikten beslenen menfi bir ruh hali olarak görür ve bir an evvel bu halden çıkmayı tavsiye eder. Ona göre felsefi bir tedavi şarttır; zira tasavvufun aksine felsefede hüzün ruhu kemalata sevk eden bir lütuf olarak görülmeyip aklın rehberliğinde iradeyle izale edilmesi gereken zihni bir pranga olarak mütalaa edilir.

Tasavvuf geleneği ise hüznü kalbi tezkiye eden, insanı Cenab-ı Hakk’a kurbiyeti tedarik eden bir hal ve manevi bir makam olarak görür. Misalen bir tabir vardır, ne de güzel bir tabirdir: “Kulbe-i Ahzan" yani hüzünler kulübesi… Hz. Yakub efendimizin, mübarek oğlu Hz. Yusuf efendimizin firak derdinden mütevellit hüzünlendiği mekandır. O demden bu deme tasavvuf mecrasında ruhunu terakki etmeye gayret eden zevatın kalbini işaret eder. Kulbe-i Ahzan, kadere sitem edilen bir matem yeri bilakis kadere rıza eşiğidir. Hz. Yakub, Hz. Yusuf’un kurt tarafından katledildiğini haber veren evladına "Bana düşen güzel bir sabırdır" (Yusuf Suresi 18. ayet) der ve bu kulübeye çekilir. Bu, derdini insanlara şikayet ederek zayi etmemek; hüznü Cenab-ı Hakk ile kul arasında bir sır olarak saklamak demektir. Hz. Yakub'un o kulübede ağlamaktan âmâ olması, tasavvufta baş gözünün örtülüp kalp gözünün açılmasını sembolize eder. Kulbe-i Ahzan'daki yalnızlık hali, kalbdeki masivayı izale eder. Bu kulübe çilehanedir. Kul; dünyevi hırslardan, şımarıklıklardan kaçıp hüzün kulübesine çekilir, Hakk Teala’ya iltica eder ve Yusuf Suresi'nin 86. ayetindeki muazzez İfadeyle “Ben hüznümü sadece Allah’a arz ederim” der. Hz. Yakup ve Yusuf Aleyhisselamın sabır gösterme ve hüzünkar tavrı; Fahr-i Kainatın aziz muamele ve etvarı elbet kıyamete değin insan olma şuurundaki zevata emsal olmaya devam edecektir.

Hüznün kulübesi modernizme göre bir zindandır lakin bize göre vuslata açılan kapıdır. Hatm-i kelam; hüzün kulübesi felahın ve asıl saadetin başladığı yerdir. Hakk Teala dükkan ehlinin hüznünü tezyid eylesin, vesselam.