“hadi konuşalım şurada bir
tütün içip sarılıp duralım
sarılıp sarılıp duralım
deli sansınlar”
Fazlı BAYRAM
Gurbetin ilk zamanlarında her elini uzatanın göğsüne göğsümü, omzuna başımı yaslamak istiyordum. Her tanıştığım kişiye tanıştığıma memnum oldum demek yorucu geliyor. Onun yerine sarılmak, omzunda bir sarılmalık dinlenmek, acaba o bedenin içinde bir yerde gönlüme şifa vereceği bir şey var mı diye aramak istiyordum. Sebebini epey zaman geçtikten, hengameler, gürültüler sükuta erdikten, hülasa delirdikten sonra anladım.
Malumu olanların malumudur gurbet ele düştüğüm zamanlar pek hayırlı ve hoş zamanlar değildi. Enkaz altında canlar, yerin üstünde sadece nefes alan bedenler vardı. Bu mahşerin ortasında gurbete gitmek zorunda kalmıştım. Gün bir bir ilerledikçe canlarımızın emanetlerini teslim ettiği haberleri geliyordu kilometrelerce ötedeki gurbete. Şiştikçe şişiyor, nefes alamıyor ne gözümden yaş dökebiliyor ne de oturup adam akıllı yas tutabiliyordum. Türküdâr’ın bedeninin enkazdan çıkarıldığı gün artık kursağımdaki şişliği atmam lazımdı. O zamana kadar hiç göz göze gelmediğim, yan yana durmadığım, sesini hep bir kayıttan dinlediğim, gözüne bakamadığım, kollarımı saramadığım Büyücü’yü aradım:
“Abi selamünaleyküm. Ben Savaş Hocam’ın talebesiyim. Dört sene dizinin dibinde büyüdüm. Seher Yeli’yle çiçek suladım. Bana çiçeklerle konuşmayı anlattı. Her gün gidip tekkesinde çay içtim. Tabakasına kâğıt, kağıdına tütün, tütününe duman oldum. Başkomutan’la yol arkadaşlığı yaptım. Geceleri caddelerde bir bir geçtik sokak lambalarını. Bir kere cesaret edip tercümanlığına soyundum da elim ayağıma dolaşmıştı. Türküdâr’ın sazının sapının altında oturmuşluğum da var. Hatta bir ara heves edip ben de bir saz edinmiştim. Aldı eline çaldı da çaldı sonra geri verdi. Üstünde mızrabını unutmuş meğer. Geri vermek istedim almadı senin olsun dedi. Cüzdanımda taşırım o günden beri.” dedim. Yarım saat ağladık. Hiç konuşmadık. Sadece göz yaşlarımız aktı. Sadece hıçkırıklarımızla anlaştık.
“Lan Seher Yeli!” dedi.
Daha istekli ağladık bu sefer. Ciğerlerimizden ağladık. Artık göz yaşımız tükenmişti çünkü.
“Olur ya, ölüm var. Bak gidiyorlar bir bir. Sesini duymak, tanımak istedim, öteki tarafta bize şefaat ederlerse vardığımız yerde birbirimizi bilelim diye. Tanımıyorum ben sizi. Tanışma fırsatımız olmadı. Sarılmadık yani hiç. Abi siz Seher Yeli’ne sarılmış biri olarak ve bu kadar ağlamanın hatırına, ilk görüşmemizde sımsıkı sarılıp hüngür hüngür ağlar mısınız benimle?” dedim.
“Kurban olurum! Sarılmam mı? Sımsıkı sarılırım. Hem de ne ağlarım! Sular seller ağlarım, söz!”
O gün söz almıştım. Söz kere söz.
Aradan birkaç yıl geçti. Şehr-i Maraş’ın otogarının kapısının önünde sımsıkı sarıştık kendisiyle. Hüngür hüngür de ağladık. Türbedar’ın “Haydi artık gidelim.” derken ki ağlamaklı ses tonuna rağmen kıskandırırcasına ağladık, çatlatırcasına sarıştık. O zaman tam anlayamamıştım sarışmanın manasını. Ta ki Türküdar’ın kardeşiyle Kapıçam’da sarışana kadar. Ya Rabbim o ne sarışmaktır. O ne kucaklamaktır. Ahir ömrümün hiç bitmesini istemediğim anlardandı. Çünkü o zaman fark edebilmiştim sarışmayı. O zaman anladım DAğca ile sarışmanın niye o kadar zor olduğunu. Halbu ki yıllar önce de tanışmıştım kendisiyle. Ama sarışmak başkaymış.
Çeşit çeşit gurbet vardır der Başkomutan, çeşit çeşit de sarılmak varmış. Sarılmak sadece sımsıkı sarmak, kollarını vücudunda dolandırmak, omzunu başına yaslamak, kokusuna sinmek değilmiş. Kendiyle beraber derdini kucaklamak, hüzün alıp hüzün vermek, yükünü alıp omuzlarını rahatlatmak, ruhunu ruhuna sarıp gönüllerini tanıtmakmış sarılmak. Aslı “Sarışmak”mış. Sarmaşık olup tanış olmakmış. Sarıştıkça tanışmakmış. Var ol Büyücü!

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.