GEÇTİM/Gün Sazak GÖKTÜRK













Geçtim ademiyetten, bir lahza nefes,
Bir siyahi kölelikte kaht-i rical yeter

Geçtim çölde Yesrib’ten, Medine’den,
Bir kurak iklimde Anadolu yeter.

Geçtim Bedir’den halef aslanlardan
Bir kapıda kıtmir yeter.

Geçtim üveyslerden, tahirlerden
Kıraata durmuş şehadetlerden,
Bir garip derviş yeter

Geçtim bağrımdaki hicran okundan,
Sırtımdaki kardeş hançerinden,
Bir yalan gülümseme yeter.

Geçtim tahtı revandan
Bir katre ölüm yeter...
Hande-i camda bir renk kızıl yeter...

***
BENZİN İÇİRİLEN GENÇLİĞİM









Sosyal Türkiye,
Yaşasın devinim ve Ağdere ekmek fırını…

Figüratif sanatlar, abdestli soytarılar…
Ekmeğin çarptığı lanetli söylentiler…
Şeytanla yapılmış antlaşmalar…
Fahişelik sözlükte bir kelime…

Şeref mi? Haşa, ekmekten daha önemli…
Fakat hangisi doyurur seni…
Ekmek mi yoksa ekmeğin bandırıldığı kan mı?
Yeryüzü sofraları…
Şarapla, aşkla, kadınla açılan iftarlar…

Gazayla yoğrulan topraklar
Ölümler, mülteci oruçlar,
Barutla açılan oruçlar
Benzin içirilen gençliğim…
Sahi kardeşkanı oruç bozar mı?

İntihar eyleminde içimdeki çiçekler…
Burada iftarda, sahurda toplar patlar,
Orda gökyüzünde hep bir acı çığlık.
Ya kırlangıçlarda bomba olsa yağsa ülkeme
Sahi mermiler oruç bozar mı?



***

SENİ UNUTTUK BİZ ÇOCUK










Kriz çıkarma özgürlüğümü istiyorum
Bir cumanın öncesinde
Faizler yükselsin
Ekmek fiyatları düşsün ülkemde
Hey çocuk!
Ülkende uçan füzelerden ne haber…

Geçmiş zaman olmasın…
Ölüm haberin gelip duruyor Filistinli çocuk.
Meğer hep yalan hep masalmış ölümlerin.
Biliyor musun?
Biz ekmeğe doyacağız artık…

Gözü yaşlı Amerikalı vaizler
Dededen zengin liberal soytarılar
Siyonun bozkurtları,
Siyasetin beşiğinde uyutulan halkım…
Biliyor musun?

Ey çocuk seni çoktan unuttuk biz…

***

BİR TANRIÇAYA

Rahmet şehre yağmur gibi inerken ten toprağımda ekili duran kelimeler adının manası suyla depreşir ve kök salmaya başlar.

Aklımda sen olursun tenimde adın. Su damlaları tapınaklarda yanan ateşi harladıkça harlarken, gökyüzü kül mavisine bulanır ansızın. Evler yalnızlaşır. Şehir kâbus gibi üzerime çöker. İnsanlar yabancılaşır yıllardır aşina olduğun yüzler seçilmez olur dimağda. Bir ben kalırım kalabalıkta bir de hayalin. Renkler yavaş yavaş flulaşmaya başlarken.

Sırılsıklam bakışlar son renk kapıya yönelir, şehla bakışlar kaldırım taşlarını yoklamaya devam ederken yalnızca yağmurun söylediği şarkılar dolanır kulakta. İsminin manasına yakışır bereketi toprağa ulaştıran yağmurlar. Tanrıçalar eğilir huzurunda. Parmaklarından süt emen bebekler yürümeye başlar. Kadim elife, diklik ve esaret katarken, dağların dağ olduğunu hatırlatan yürüyüşün cesaret katar Zümrüdüanka kuşlarına. Geceye dem vuran gözlerin güneşi ateşlerken bir ben kalırım yaralarını dağlayan, senden yoksun yaşayan bir ben kalırım.

Renksiz siyah beyaz filimler gibi büyürken hayallerim, tek renk tek ses kalır akılda senden. Bir tanrıçanın Kaf dağının eteklerinde kurulu tapınağının merdivenlerine oturmuş seni bekleyen bir ben kalırım sağanak(kırk ikindi) yağmurun ıslatmadığı lanetli, utangaç bakışlarla kapında yaşam bağışladıklarına seni soramayan. Her şeye merhametin dokunurda ben kalırım yoksun, parmaklarından süzülen hayat iksirine uzaktan bakıp yutkunan.

Tüm saatlerim durmuş sensiz işlemezken her mevsimi hazan yaşayan bir ben kalırım. 

Topraklarım dökülen yaprakları çürütürken, benliğimin çürüdüğünden habersiz, heba eden hayıtını bir ben kalırım kapında nadan bekleyen.

Mevsimim hazan olsa da karın gönül ülkesini donduran bir ben kalırım. Kar yağarken gökyüzünden ayaklarının altında eriyen. Güneş gözlerinin değmediği ve baharı getirmediği tek iklim ben kalırım. Kaçıncı mevsimi (hazanı)  yaşadığını bilmeden seni hazan belleyen bir ben kalırım.

Seni özleyen bir ben kalırım tapınağının merdiven basamağı. Tapınağının bakmadığın penceresi önünde sendeleyen, dokunmağın bir taş, üzerine doğmadın bir kaide yalnızca ben olurum yalnızlığı aşk bilerek. Gül deminde gül olmak yerine bahçıvanların budayıp yokluğunun kapısına bıraktığı bir ben kalırım. Gecenin sessizliğini yudumlayarak hasreti bakışların yerine koyan şairlere özenen bir ben kalırım.

Sen kapılardan çıkıp gidersin, gözlerimdeki buğuların iz bıraktığı camlar arkasında seni izleyen bir ben kalırım. Kaldırımlarda senin geçmeni bekleyen bir ben kalırım, sen uğramadan geçip gitsen de bir ben kalırım seni bekleyen. Cuma dilencileri gibi mabetler önünde seni dilenen bir ben…

Sebepsiz fırtınalar önünde sendeleyen çocuklar edasıyla, kelimelerini sana bileyen ben kalırım, taş tabletlere yazılmaya layık görülmeyen şiirlere sahip… Bakışlarından mahrum kelimelerin sahibi ben kalırım gökyüzü denen kül fırtınasında…

Ufuklar uzaklaşır durur, ben kovaladıkça kaçar tan yerleri ülkemden güneşe özlem duyan bir ben kalırım dünyanda. Ülkemde senden habersiz sana kurbanlar veren bir ben kalırım.

Mazeretsiz bir hayat yaşayan, sana tüm sitemlerden uzak, tüm mevsimlerin bahar olduğu, annelerin senden ilham aldığı, bir hayat besleyen bir ben kalırım…

Ne buseler isteyen, ne buselik makamında şarkılar söyleyen, söylense de duymayan
Sarhoş, perişan, senden yoksun, fakat söyleyemeyen lal kelimelerin sahibi ben.


***
ŞİİR HIRSIZIDIR GÖZLERİN













Bir şiir hırsızıdır gözlerin
Tekmil, hazırolda beklerken
Kalbimin nişangâhında...
Vurulmak için dizilir gönül ülkemin çocukları...
Teninde berraklığı beyaz sayfaların,
Kapitalist kutsallara inat...

Kitaplarda adın,
İkonalar, şairler, filozoflar, şarkıcılar...
Mısra mısra sen...
Vurulur parmaklarından bir âmâ
Aşkından kör kütük sarhoş kitaplarda...

Bir hırsızdır gözlerin
Mezarımda mısralar arayan...
Kapat gözlerini, mısralar yetim kalsın...

***

RUH DEPREMİ


Karabuğday, altın çilek…
Terk edilmiş ruhum bir hasat sonrası korkuluk
Özgürlük tarlaları
Militan dokunuşlar,
Kurşun gibi kelimeler, harmanlanmış acı tütünle…
Umudunu kaybetmiş isteksiz bir surat.

Sesler  duyuyorum…
Lanetli, korkak, azatlı kalpten
Korkma senin suçun değil diyen…
Aşka inanan her zavallı suçlu dercesine
Bir yerlerde saklı aşk…

İçimde kemirgen şüpheler,
İçimde hastalıklı adamlar var
Can çekişen üçayağı bağlı hayvanlar…
Kıbleye dönük bıçak sırtı yalnızlıklar…

Çok yorgunum.
Aynamda masum çocuk yok
Dipsiz kuyulara seslenişim,
Sağır duvarlarda nesneleşir sesiyle suyun,
Ya da kör duvarlar sultanlaşır kalbimde!
Senden habersiz sağır duvarlar…
Güzelliğinin ertesi selvi söğüt gölgelikler…
Ceylanlar, yağmur çocukları…
Körebe oynarlar
Kuyulara akan cesetleriyle


***
HALİMDİR










Ölümle köşe kapmaca bu
Katlime intihar süsü verilmiş
Damarlarım kesik bileklerimden
Uzak coğrafyalarda yağmurla tanışan çocuklar
Şurada mermilere gülümser çocukluğum

Karanlıktayım
Gökyüzümü aydınlatır bombalar
İçi ateş dolu karınlar
Cesedime talip,
Kapımda Cehennem köpekleri…

Ruhumda onulmaz terk edilişler
Etimde kardeşimden diş izleri
Varlığın kokusu bastırır feryadımı
Azabımın elemini duymaz kardeşim

Pişmanlık günü yaşar gibi çocukluğum…

***

MARİ









Yatağımın altında ölüler var
Odamda İsevi şiirler okur bir güzel
Altın kâsede ruhlar
Bir yanda nar kırmızısı ask
Diğer yanda yağmur ferahlığı
Dudaklarımda mayhoş bir şaşkınlık
Ellerin karanfilleri derer ellerimde

Kalbinin ritminde raksı endamda
Kuyulardan melekler zemzem çeker altın taslara
Sapan taşları,
Kovucu, hüznün habercisi kargalar
Sair yazılmamış şiirlerini yazsa ya..
Nefes...
Ah! Nefesin sevgili tenimde saclarımda
Bir bad-ı saba halvetindeyken
Ruhumu ruhuna çarmıhlayacagım


***

GÖNLÜME DAMLAYANLAR















Yıldızlarla sırlı yedi kat sema...
Ölümün siretinde aşk...
Aşkın siretinde kadın...
Ruha dem üfleyen rüzgâr...
Gayya çukurlarına itilen beden...
Hayalde irem bahçeleri...
Ağaç köklerinde ölü bulunan kör çocuk,
Kitabında yedi renk gökyüzü...
Mezar taşları, bilge baykuşlar,
Asri gönül ülkemde asırlık yalnızlıklar...



 ***


Alaca karanlık filmleri gibi hayat,
Hep bir alt yazı 'karanlıktan korkma'...
Adımı dillendirir bir lâl,
Kulağımda bir can sesi, zangoçlar...
Üç harflilere mi karışıyorum nedir...


Bari adi aşk olsa...
Aşk olsun sana dese ya hapşırınca insanlar...


***


Gün gelecek bozkıra dökülecek tutulmuş bu nehirler...
Acının su yerine beslediği bu topraklarda
gizliden büyütülen sevdalar
İnadına yaşanan ümit dolu hayatlar var
Hiç kimseye hesap vermeden
ve hiç bir şeyi umursamadan
Umarsızca uçurum kenarlarında
Zemheri mevsiminin ortasında
Yağan kara inat
Açan kardelenler var



 ***


 Kindar piyonlarınızı üzerime salabilirsiniz...
Altını ıslatan korkularınızla ey insanlık...
Korku çoktan silindi, güneş henüz doğuyor...
Gözlerinizin kamaşması hiç bir şey...
Sallantılarımız sizin piyonlarınızın ayaklar altında ezilmesinden...
Afgan çocuklarına hediye ettiğiniz bomba bebekler gibi...



 ***


Gıyabi cenaze namazlarına niyetliyim içimdeki acılara...
Hayat bir sınav ve iki kelime...
Doğum ve teneşir taşı...
Aşk yalnız ve yalnız bir cümle...
'o taş tek kişilik arkadaş'



 ***


Ama çok geç artık sizin için...
Yine mi dakikalık sanemleşmeler?
Ey lâl sen sesli oku Fatiha’nı,
Dilim döner âmine
Lakin nefesim yeter mi bilmem veladdaline?



***


En uzun gecem
En nurlu gün'üm
Güneş misafir
Nur ev sahibim
Hoş geldin annem...



***


Kelimeler günah
Ben günahkâr...
Gece bir han sen yolcu...
Hancı sun yârin elinden serabı...
Bir kadeh içelim...
Tövbeye erelim...


****

EY ÇOCUK!













Ölülerden duyulmayan şarkılar,
Koroda dil bilmez çocuk...
Ölmek neye yarar ey çocuk...
Baharın yaza durduğunu sana anlatamadan...
Daralan vakitlerde sapanından atılan taşlar
Sonsuzluk ikliminde yankı bulan ey çocuk...
Sana açılan kapılara duvarlar örülsün diye
Darbeler yapılıyor Ey çocuk...
Firavunlaşır rütbeler, susar metrese,
Kutsanır baba oğul ve zünnar...
Kefeni elinde bir Fatima
Sana duada Ey çocuk
Cesetlerin izinde putlaşan ruhlar...
Ölülerini kayıkçılar yolcu eyler...
Bir ölü sevicinin konuşması,
ise yaramaz kelimeler...
Sağır ölüler...
Acil kapılarında morg soğuğu mevsimler
Kardeşimin bağrında ihanetin hançeri...
Meydanlarda leş kargaları...
Şakşakçılar, ihanetin nakaratına alkışta...
Şimdi sen söyle ey çocuk...
Şam, Bosna, Grozni, Diyarbakır, Buhara, İstanbul, Kahire…
Hangisine ağıt yakayım?
Şairler ve tarih: oluklar çift: hak ve batıl...
Unutulan tek:
Duvar duvara katılmış bahçe bahçeye...

***

SON GÜNAHIM













Bu sondu ey şair…

İdam masasına şarkılar söyleyerek

Tanrıçalara kurban edilen son çocuk…

Bu son ey şair…

Sarhoş eden erguvan çiçekleri köklerinin

Koparılıp atılması

Kına beni Ey Şair!

Özür dilemiyorum senden!



Bahar geldi ya,

Dikenlerim çıktı yine…

Kimseye batmasın diye

Kendimi yaraladığım oklardan,

İçimdekiler dökülür oldu.

Ne azil bir durum…



Sen boş ver beni Ey Şair...

Benim hortlayan yaralarım var…

Benim cismini bilmediğim sevdalarım var.

Kendime susar kendime konuşurum ben…

Kendimde beni dinleyen bir adam var...



Ey askın şairi
Dilinde anahtar var…
Hazineler sende saklı...
Bende kuru bir talep var…
Ask yolcusu olmaya azık gerek,
Bende kuru bir yürek var.
Ey Şair!
Senin gönlündeki saltanat,
Hazinelerinin ölçüsünde değildir,
Sen de aşkın efsunu,
Ruhumda füsun yaralar,
Var olan sen de var.
Ben bir şey veremem sana,
Dokunamam,
Sunaklardan aşk sunamam,
Ab-ı hayat senin çeşminden akar

Hayat sende,
İştiyakım ölümedir ancak
Yokluğun varlığa, temasına ulaştığı gibidir,
Benim sana dokunuşlarım.

Sen bildiğini yap, bana bakma.
Benim acımın alakası, yine benim..
Ey şair sen bildiğini yap!
Benim acımın eczası yine bende

***


GÜNAH ŞİİRİ-II

Bir Cuma vakti ardında;
Dedemin evinin duvarları resmeder
Hayrı, şerri, günahı, mahşeri ve sıratı
Sağ yanım cennet
Sol yanım cehennem
Hangisine küssem…
Vazgeçsem hicran,
Vuslat desem; cehennem…

Tanrının tınılarını arayan ruh
Ve sisli ufuklar ardına saklanmış meyve.
Aşkı bulduğu beden,
Ruhun şehvetini solumakta…
Verilen her nefes
Her günahın bedelini üflemekte.

Dalını tutamadığı ağacın çiçeklerini
Koklamak gibi bir şey bu…
Genzimde yanıklar ve elma kokusu…
İçim, paramparça kıskançlık duygusu.
Bir Halepçe ask yaşıyor ki bedenim ispatı malum,
Bedelim katliam…
Havva masumiyetin bir Adem’i aşk.
Beşer ve ruh…
Temaşa ve seyran…


***

DÜNAH-I


Tüm pişmanlıklar sırtımda batman yükler…
Günah tepelerine patikalarda
İçimdeki ateş; zirvelere çıkıp serinliğinde
Yaylamaya çağırmakta

Her birisi intihar tepeleri
Günah doruklarının serininde yayladığımız.
Platolarımdan uçurumlar beslenir,
Doruklarda intiharlar
Sonsuz uçurum günahlar
Dibini bulmazsın ölmeye

Ölümü öldürsek ya!
Yağan karla donan zamanda…
Dipsiz günah vadilerinde
Mezar kazıcılarının dillerinde şarkılar;
“hangi günahın bedelisin sen”

Gecenin tüm günahları gizleyip
İnsanı rüya aleminde yaşattığı gündüzde
Vicdana ayna tutar düşler.
Göze gözüken tüm lekeler,
Hakikate perde.

Adına dünya derler,
Anlamıysa günah…
Kim ki düşmemiş bağrına bedel ödemeden…
Kucağımda dikenli güller
Kaç yiğidin kanından alır
Güller rengini
Al al sevda renklenir tomurcuklarda.
Bir reyhadır zehir derde düçar…


***

YOK

Ne bahardır beklediğimiz,
Ne dahi hazan...

Vakitdar bir ayazda
Ellerin üşümesiyle ceplere girmesinin ardından
Ellerimizdeki nikotin tadını çeken gocuklarımız
Korurken bizi soğuktan...


Yüreklerimiz açık hedeftir sevgiliyi beklemede...


Biri seslenmeli ardından
Sınıf’sal yoklamalarınızda
“Yok”
Yokum arkadaş
Sizin yetim kanını içmesini öğrettiğiniz
Okul kapılarından geri döndüm ben



***

 HİÇ



Üveysi bir aşktan arta kalanları yaşamaktan başka bir şey değildir gayrı yaptığım. Cevri çekilmeyen aşkın kopyasının peşinden darül bekayı aramaya çalışmaktan başka bir şey değil. Artık en ağır dozda alınan antidepresanlarda kesmez oldu. Ne şaraba ne kadına ne ölüme ne geceye nede korkuya dair cümleler keser oldu. Ruhumuzun arka bahçelerinde insanlardan uzak karanlıklar anaforunda büyütüp beslediğimiz esrarda kesmez oldu. Ağır nikotin komalarına alışmıştı bir kere bünyemiz.

            Parmaklarından tiksinen ben, parmaklarından günah damlayan, seccade kirlenmesin diye secdeden mahrum kalan ben. Artık yaşam denen mefhumun son noktasında, mutlak değer dizgisinin her hangi bir aralığında vuslatın olmayacağını bile bile eksi sonsuzdan artı sonsuza kadar uzanan bu çizgiye teğet olan paraboller çizerek varken yok olduğunu farz eden ben.

            Karanlık odalarda aynalar karşısına geçip birbirine vurulan iki metal paradan çıkan ince tınının aynadaki aksini görmeye çalışırken. Hayalimde kırgın cümlelerle nakşedilen resmin orta yerinden akan nehirden su içmeye inen ceylanın, söğüdün, ucu bucağı görülmeyen bir ufuğun yalnız bekçiliğini yapan ben… Şimdi bir yandan bozkıra dönen bu yeşillikte kızgın güneş altında sonsuz ufuk çizgisine doğru seni dileyerek sonsuza varmak isteyen ben. Hangi sona ulaşsam bu resimde, kaza eden güz güneşini takip edip batıda ufuk çizgisine vardığımda, son adımda her şey bitti dediğimde yine aynı yerde buluyorum kendimi söğüdün, ceylanın ve akan nehrin kıyısında.

            Oysa ben renklerin yittiği tüm her şeyin kumdan ibaret olduğu çölde kaybolmak isterken, her şey bittiğinde tam ufuk çizgisini geçtiğimde yine aynı yerde oluyorum her şeyin başladığı yerde ve zamanda.

Aşk imiş her ne var ise âlemde

İlim bir kıylu kal imiş”

            Ve her çizgiden sonra bu düzlemler arasında yaşadığım bu anaforun bana öğrettiği tek şey; aşk yoklukla kaimdir. Varken yok eden yokken tekrar var eden RAHMAN ismini tecellisiyle vücut bulmaktan başka bir şey değilmiş oysa aşk. Ve ben sanırdım ki günün iki yakasında tüm düzlemlerde senle hem hal olmaktı aşk. Bilmezdim seni bana getirenin aşk olduğunu yerin ve göğün, cümle âlemin aşk ile yaratıldığını oysa ben sanırdım senle başladı aşk. Meğerse levhü kalemle yazılmış isminin yanına ismim. Meğer levhü mahfuzdan önce var edilmişti aşk…

                                               … ta ezelde yaratılmıştı aşk ve sonsuzlukla kaimdi


***

KADIN ŞİİRİ-2

Sorun da orda.
Oysa deyişim bundan.
Geçmiyor, bu acı
Seni içime soksam da
Bedenimi hunharca kanatsam da geçmiyor,
Sevisince de geçmiyor,
Vuslatta da geçmeyecek bilirim.
Canim çok yanıyor...

Yolumu ışıtsın isterdim yangınım,
oysaki dünya karanlığında ışıksız ve yalnızım.

Duyduğum her şey,
El yordamıyla yalpalayan bir âmânın hislerine rehber...
Uçurumlarda, rüzgârlar tenine vurmazsa,
Kuşlar fısıldamazsa kulağına,
Ayağına takılmazsa bir mübarek tas,
Nasıl yolunu bulur bir âmâ.

Ben bilmiyorum.
Cahilliğim diz boyu,
Sahip olduğum tek şey cüzi irade
O da cahil kör bir nefsin elinde.

Duygularım, hislerim
Lütfedilenleri taşıyabileceğim
Yolda âmâyım...
Merhamet Ey Şair Merhamet…

***

EY ŞAİR

Ey Şair !
Kusurlarımdan dolayı ayıplama beni.
Bir direniş;
Karakterize edilmiş ıradan
Ve damıtılmış ari bir ruhtan ibaret,
Nitelikler içinde bana yakıştırılan; "niteliksizlikler"
Tüm sanemleri ret et;
Bir matruşka rüya kalsın...

Ey Şair !
Annesiz çocuklardan özür dilerim…
Filistin askısında uyuya kalmış bir ruh
Ve utanın diye haykıran bir yetim.
Sesinde irkilmek dururken,
Karanfillerim soldu ihtiyar annemin ellerinde...
Kalbimin bozkırlarında dörtnala koşan atlar
Mavinin ruhani ellerinde can verir oldu bir bir…

***
 DUYURU

Mahur bir bestenin havada bıraktığı tınının ardında kalan aydınlığın fısıl- dadığı bir intiharın duyuru- sudur bu…
            Bir şairin ölüme kapı aralarken kelimelerle hem halidir bu. Bir gidişin arka- sında kelimelerin yâda dönüş- mesidir bu. Verilmiş sahte sözlerin vücut bulmasıdır bu… Ne bir el açmadır ne ince bir serzeniş bu… Feryadın doruğa ulaştığı şu noktada ilahi bilince yönelen ruhun çırpınışlarından başka bir şey değildi bu… Lisan-ı münasiple olmasa da lisanı halle baki olan kapıların sahibine bir duadır bu…
            Züleyha’nın YusufÎ bir kapıda can bulmak için eylediği duanın bir kopyasıdır bu… Gece vardiyalarında, karanlık nöbetler geçiren ruhun kelimelere üflenmesidir bu… Ne senin anlayacağın bil dildir bu nede benim sana anlatabileceğim kadar suskun değildir bu… Sükûtun nabzının dinlemekten gayrı bir şey değildir bu…
            Ne geri dön çağrısıdır nede beklenene yazılmış bir yazıdır bu… Hal için halimdir…
Açıklaması olmayan bir mefhumdan ziyade her şeyin apaçık yaşandığı bir sahnedir hayattan bu… Seni özlemek hastalığının, ölümü özlediğim belirtisidir bu. Mutlak gerçekler dışında yaşarken seninle tüm kümelerimin kesişimindeki birim elemanın yani ölümün oluşturduğu kavramlar savaşıdır bu.
            Aydınlık bir günde intihar etmek için geceyi bekleyişimin şairlerin dilinde anlatılışıdır bu. Güneşi ve ayı şahit tutup tüm günahı üstüme atıp darül bekaya göç vizemi alışımdır bu… Senin denizlerinde yediğim bir vurgundan sonra nefes almaya çalışmanın ölümle açıklanmasıdır bu. Ne bir sitem nede bir damla nefes almak adına yaşanan bir hal değildir. Serzeniş nedir bilmeden duymadan denizlere kendini salı vermektir bir ölümün kıyısından…
            Ölüm zamanıyla, çıkmaz sokakların birleşimindeki anda dilden dökülen kelimelerin sende hayat bulmasından gayrı bir şey değildir bu… Şehri terk etmek namına yapılabilecek en zor fiili gerçekleştirmek için kendini ölüme sıkıca bağlamaktır bu… Çıkmaz sokaklara girip duvarlara adını ölümsüzleştirmek için denklemler kurup yazmaktır bu… Sen ve aşkın toplamının ölüme eşit olduğunu bu sokağa sonsuza kadar giren herkese anlatmaktır bu… Denklemlerin eşit her iki yanına sonsuzu ekleyip ölümü sende yaşamaktır bu…
            Birazdan arkasını dönüp sokağı terk eden ruhumun beklide son itiraflarıdır bu. Yorgun vücudun kendini yerçekimine terk eyleyip bir rovelverin sıcak kollarına bırakmaktan gayrı sonu olmayan bir terk ediştir bu… Arnavut kaldırımlara kırmızı bir karanfilin yere düşerken kulaklarda bıraktığı ince tınıdır bu…
            Ruh bahçelerinde yetiştirilen en zehirli çiçekleri sevgili diye koklamaktan başka bir şey değildir bu… Solup giderken tüm renkler alacalığın kana bürünmesidir bu… Bir intiharın eşiğindeki yaşamı soluyan şairin ellerindeki kelimelerin haykırışıdır…
            Sen ne dersen de, intiharın görecelik denklemlerinde yer bulmasıdır bu…


***

YENİDEN
Mahru’ya…
susmak
ne zor meziyet
kendi kendime anlatmadan edememek seni
bahçede oynayan kar çocuklarına
çığlık çığlığa anlatmadan
soluk soluğa merdivenleri
bir yudum su için koşan çocuklara
anlatmadan
soğuk nemli duvarları
adınla dillendirmeden
susmak ne zor meziyetmiş
nazarda dururken bayram günleri gibi gözlerin

bir mezar taşı sessizliğinde kalbim
bedenim musalla taşı sıcaklığında
minaret önlerinde durup seni duada dillendirmek
susmak
 kainatın sahibinin duyacağı kadar susmak

susmak zor iş sevgili
adının fısıldamadan uyumak…


***

KADIN ŞİİRİ

'sen hepsini sil,
Bir tek seni seviyorum kısmi kalsın...
Bir de seni çok özlediğimi ekle...
Bir de sen gidiyorsun,
O gitmiyor.
Şizofrenik nöbetler...
Odamda
Hasretler, umutlar,
Bekleyişler, gidişler,
Günahlar, sevaplar, iyiler kötüler 
Kol geziyor…
Hangisine kış desem bana okunu saplıyor...
***
Son...
Aynadan kaçmak gibi bu...
Kendinden uzaklaşmak...
Aks ile suretten yozlaşmak...
Yalancı bir tuzak…
İnsanin kendi ayağına taktığı bir çelme…
Kendine yardım ve yataklık eden bir kalpte...
Firari bir suret, tutuklu bir siret...
Yalnızduvarlarımızdayalnızkorkularımız asili
Siretin surete uymaması
Ve altta Yunus Emre den bir yazı:' korktuğumla yar oldum'...

'Ask değildi bu' diyordu Şair...
Oysaki tam da buydu
Aşk günahtan kaçmak, arınmaktı.
Şair de onu yaptı.
Temiz bir nefes lazımdı…
Etrafına bakındı...
Gözü gördü gönlü sevdi...
Artik o vardı... Yoldaştı...
Birken iki, ikiyken üç, üçkençok,çokkenümmetçevarılacaktı…
Ve aşkın bir adı da 'gidiş’ti…
Aramızda aşk yoktu deme ey Şair,
AŞK giderken bile verilmişti...
O gün içime hançerini batırıp da gittiğinde
Sana kızmadım,
Aşk damlıyordu bohçamdan, yaralı kalpten
Yaptığıma kızdım...
Şehvet bana saldırdığındasavunmasızkaldığımda
Senin beni suçladığında aşka layık olamayışıma kızdım...
Örtüsü açılmış Âdem gibi yine lütfün sahibine sığındım...
İçimde bir şey var o hissiyata bir tanım dahi bulamadığım...
Neyse artik yalnızlık var; hep var olan tek yaşamımız…
Ey Şair!


 ***

BEN SABAHA KARŞI ÖLMELİYİM

Ben sabaha karşı ölmeliyim
Sabahın kör alacasında
Serçeler dem tutmalı selâmla
Minare saçaklarında
Bir kuşluk vakti
Salım,
Şehrin kaldırımlı kaldırımsız
Dar sokaklarında yol almalı sonsuza
Ne ağıtlar nede hüzün makamı
Bizim makamımız sevda olmalı

Ve öğlen sıcağında kavrulmalı
Ab-ı hayatım elinde
Helvam
Şarkılar dem vurmalı buselik makamından
Ve bir ikindi serinliğinde duymalı dostlar öldüğümü
Güneş telaşlanmalı aniden
Dillerde virt “innalillahi ve inna ileyhi…”
Dönüş yine onadır
Ben sabaha karşı ölmeliyim…

Akşam
Yiğit olmalı kadın dediğin akşam gibi
Ağlamak yok
Sadece hüzünlü türküler var, sen ve ben…
Aşk kadın tanrı ve kapanası perdeler
Ben sabaha karşı ölmeliyim…

Ve yatsı
El ayak çekilince
Suya doymalı güle hasret karanfiller
Güle kanmalı sevgililer
Şimdi dillerde zikir “innalillahi ve ina ileyhi raciun”
Aşk kadın tanrı ve kapanası perdeler
Ben sabaha karşı ölmeliyim…

Aşk kadın tanrı ve kapanası perdeler
Ben sabaha karşı ölmeliyim
Şimdi sen perdenin hangi yanındasın
Karanlık mı yoksa aydınlık mı?
Kim cesaret edip bir kibrit yakacak
Kadını ve karanlığı kim tutuşturacak?
Aşk kadın tanrı ve kapanası perdeler
Ben sabaha karşı ölmeliyim…

Ve düşünce toprağa aşk
Cümle serzenişler münacata durur bende
Ne Kibele anlar
Ne Kibele’nin tapınakları
Ne tapınaklarda yanan ateş anlar.
Toprak anlar
Hava anlar
Su anlar da
Bize de bizi anlamayan siz kalır
Ve düşmüştür ölüm toprağa…
 ***

BİR CUMA GÜNÜ

Güneş yavaş yavaş şehri ısıtmaya başlamıştı. Ev ev oda oda pencere pencere sırayla tüm şehre hayat veriyordu. Hay olan Allah’ın ona verdiği görevi yerine getirmek aşkıyla bir mecnun misali dünyanın etrafında dönerken sıra bu şehre; aşkın yeniden mana bulduğu sokaklara gelmişti. Şimdi ferin penceresinden içeri girip haydi uyan deme zamanıydı. Yavaş yavaş süzülerek girdi pencereden havada uçuşan tozlara renk katarak. Menekşeye kitaplara kaleme firuze yazan kâğıtlara dokunarak vardı Fer’in baş uçuna. Yüzüne yavaşça dokundu saçlarını okşadı ruhuna berraklık vererek uyan ey Fer dercesine tüm odaya inanılmaz bir aydınlık kattı. Uyanmıştı Fer; ama bir türlü tekrar yaşadığı dünyaya dönmek arzusunda değildi. Onun niyeti sanki kıyamete kadar uyumaktı. Uyanmak istemiyordu sevgiliye dokunamadığı, yanında olamadığı sesini duyamadığı bir dünyada ne iş vardı ki zaten. “Kusura bakma ey güneş ben uyumaya devam edeceğim. Artık bu şehirde yaşayamam” diye düşündü. Ama güneş kalk dedi bir daha git gide daha da sinirlendi ısıttıkça ısıttı odayı. Bir alev topu gibi olmaya başlamıştı odanın içi güneş de aşkı çok iyi bilenlerdi. Bir pervane gibi âşık olduğu mavi gezegenin etrafında dönmesi bunun bir kanıtı değil miydi? Biliyordu ki Fer de onun gibi âşıktı. O halde oda sevgilinin etrafında yanma pahasına da olsa pervane olmalıydı. Uyanması için her şeyi yapıyordu ve öyle de olmuştu. Şimdi sıra sevgilideydi…
            Fer kalkmak zorundaydı aslında; bunun farkındaydı. Günlerden cumaydı ve Bilge onu beklemekteydi. Sözleşmişlerdi, gitmeliydi. Bedenini hapseden bu yataktan kurtulmalıydı. Hatırladı ve fırladı yatağından… Çıplak ayağıyla yere bastığında irkildi ayağındaki sorunu hatırladı lanet okudu bir an; yürümesi için ayağını ısıtması gerekiyordu. Yavaş yavaş doğruldu ayağı üzerine. Bir bakıma alışmıştı zaten. Yıllardır bu acıyı çekiyordu. Ve biliyordu ki bu acıların karşılığında bir mükâfat vardı. Kim bilir hangi günahının ya da ileride hangi mükâfatının bedeliydi bu. Bunları düşününce gülümsedi. Şimdi daha bir emin basıyordu yere acılarına inat. O da herkes gibi uyanınca tüm insanların yaptıklarını yaptı ama öncesinde ve sonrasında menekşesiyle muhabbet faslından asla vazgeçmeyerek.  
            Gitmeliydi Bilge onu bekliyordu. Yola düştüğünde hangi taraftan gideceğini düşündü. Aklından hiç çıkmayan sevgiliye en yakın yerden gitmeye karar verdi. Şehrin sevgilinin evinin olduğu tarafına doğru yöneldi. Sevgilinin geçerek şeref verdiği kaldırımlardan yürümeliydi. Onun hissetmeliydi. Altından geçtiği ağaçlara selama durmalıydı. Saçlarına düşen yağmurdan, kar tanelerinden ve yakıcı güneşten sevgiliyi korudukları için ağaçlara teşekkür etmesi gerekirdi her zaman yaptığı gibi. Öyle de yapıyordu. Ama bir türlü bu kaldırımları bırakıp bilgenin yanına gitmek gelmiyordu içinden ama gitmek zorundaydı. Aşkın ne olduğunu iyiden iyiye öğrenip ona ulaşmak ve sevgilide kaybolmak için gitmek zorundaydı.
            Sokağı kaldırımları ve sokağa dair ne varsa arkasında bırakıp Bilge’ye yöneldi. Kapının önündeydi; arkasına kadar açık bir kapı, loş bir oda, kitaplar, eski bir halı, halının üzerinde geniş bir minder, minderin önünde bir rahle vardı. Pencereden içeri zorla giren güneş ışığı, minderin üzerinde etrafına huzur veren bir sima ve odayı kaplayan buğulu bir tınıda aşk şarkıları fısıldayan bir kadın sesi ona eşlik ederek kalan boşluğu dolduran tütsünün verdiği tat… Her şey birbirinin açığını kapatmaya çalışıyordu sanki. Hepsi birbirine âşıkta eksik tarafları gizlemeye çalışıyordu; aşk da bu değimliydi zaten? Birbirini tamamlayıp eksiklikleri gidermek; minder, eski halının, tütsü, buğulu sesin, kitaplar, tozlu rafların ama en önemlisi bilge her şeyin üzerini kaplayan bir nur gibiydi. Fer buraya ne zaman gelse kapıdan her girdiğinde sevgiliye varmak için attığı bir adım sayardı bu yaptığını. Lakin aşkı öğrendikçe daha bir ürperirdi içi.  
            Kapıdan adımını attı aklında sevgilinin adı, derin nefesi ve hızla çarpan kalbiyle. Es selam diyip başını öne eğdi. Bilge kafasını okuduğu kitaptan kaldırmadan “hoş geldin Fer buyur gel” dedi. Ardından ekledi. “Dert çekmeyen derdin kıymetini bilmez. Sen güle durmuş bir goncasın; unutma goncalar acı çekmeden açıp gül olamazlar. Çektiğin acılar normal. Mevsimin aşk ise sızılarından şikâyetçi olmaya hakkın yok”  Fer iyice kafasını önüne eğmiş, nefes alışları yavaşlamış, üşümeye başladığını hissetmişti.
 Bilge sözlerine devam ediyor: “Sen bir goncasın; ancak toprakta büyürsün; senin toprağın sevgilidir; sen ise kendinde büyümeye çalışmaktasın. Sen mermersin hâlâ, toprak değil; unutma ki gonca mermerde donar büyümez. Sen sevgilinin toprağına yüz sürmek dilerken hâla kendini mermer olmaktan alıkoyamazsın. Hiçlik denizinde kaybolman gerekir. Madem bu aşk denizinde yelken açtın madem bu dalgalarla baş edebileceğine inandın o halde korkmaman gerekiyor. Aşk kıyıları olmayan bir ummandır. Ruh ise bu ummanda kaybolmuş, kendini arayan bir seyyah. Kendini bulması için kendinden vazgeçip bu koca denizde bir katre olmaya karar vermelidir. Bilir misin her şey, tüm evren, bütün varlıklar esir adlı maddeden yaratılmıştır. Ruh ve aşk da böyledir. Âşık aynı zamanda maşuktur. Aşkın güzelliği aradığı kadar güzellikte aşkı arar. Allah’ta kendi sevenleri sever ve sevenlerin de benliklerinde kendilerinden bir iz bırakmaz. Sen de böyle olmalısın. Vücudundaki benlik hastalığından kurtulman gerekir…
Fer bir çukurun içinde hisseder kendini sanki dışarı hiç çıkamayacakmış gibi çırpınıp durur ruhu. Nefes alışları yok denecek kadar azalmıştır. Ama kalbi yaralı bir kuş gibi göğüs kafesini dövmektedir. Ya şimdi ne olacak kendi benliğinden vazgeçemezse. Avuçlarını sıkar aslında, sıktığı göz kapaklarıdır ağlamamak için çaba göstermekten başka bir şey değildir bu. Bilge yavaşça saçlarını okşamaya başlar Fer’in “ey oğul bu senin âşık olduğunun bir göstergesidir. Ruhun bedenine sığmıyor artık acı vermeye başlamış. Ağlamamak için kendini sıkma ağlamak kalbini yumuşatır.” Fer artık hıçkıra hıçkıra ağlamaktadır ve bilge göğsünde yatan Fer’e anlatmaya devam eder. “Bu gün cumadır ey oğul ve efendimiz buyururlar ki : ‘cumada öyle bir an vardır ki o an edilen tüm dualar kabul olur.’ Şimdi dua etmeye başla. Sevgiliyi asıl sahibinden dile. Başlangıcın ve sonsuzluğun asıl sahibinden her şeyin maliki olan insanların kalbine aşkı yerleştiren Rabbinden dile.”
“Hayat dengemizi var olmanın dayanılmaz cazibesinden alı koyup, aşk adlı denizde yok olmak üzerine inşa etmemiz gerekir”
Can kendinden geçmişçesine Bilge’nin kendine söylediği tüm cümleleri hazmetmeye çalışırken bir yandan da kalkıp gitmesi gerektiğini düşünmektedir. Gitme vakti çoktan gelmiştir bu gün için. Çünkü ilahi çağrı tüm semayı davet ederken kendisi burada kalıp asıl olan sevgili Allah’la olma ayrıcalığından ayrı kalamazdı. Onun evlerinden birinin kapısına varıp yok olmayı dilemeliydi.
            Birden ayağa kalktı “gitmeliyim” dedi. Her şeyi arkasında bırakıp soluksuz bir şekilde kendini dışarı attı. Nefes almakta zorlanıyordu. O kadar takatsiz kalmıştı ki neredeyse yıkılıp kalacaktı bir yerde. Solmuştu kanı çekilmiş gibiydi. Tüm kanı sevgiliyle olmak istercesine kalbine akmış da dışarı çıkmak istemez gibiydiler. Yavaş yavaş kendinden geçiyor gibiydi; çünkü bu halinden memnundu “bu sevgiliye olan aşktandır” diyordu içinden. Tüm besmelelerinden sonra zikrettiği sevgiliye beslediği aşktandı. O da biliyordu ki aşk bir hastalıktı. Ve bu hastalığın bir ilacı yoktu. Hastalığın sebebi gibi tek ilaç sevgiliydi. Her şey ona ulaşm        ak için değil miydi zaten.  
            Ruhunu mabede doğru götüren bedeni iyiden iyiye bitmiş, takatsiz kalmıştı. Kapıya varmaktı tüm isteği. Kapının önüne vardı garip bakışlar arasında. Ölümle yaşam arasındaki ince çizgiyi geçmek üzereydi sanki. Kapının önünde durdu derin bir nefes aldı ve dua etmeye başladı.
            “Ey kapıların ve kapıları açan anahtarların sahibi Fettah olan Allah’ım. Ey kapısı kendini arayanlara açık olan, ey inananlara tüm yolları açan! Şimdi kapındayım; kapılar önünde seni ve sana açılan sevgiliyi dilemekteyim. Biliyorum ki kapıları açacak olan sensin.”
            Kapıda ettiği duadan sonra daha iyi hissetmeye başlamıştı. Dua ruhuna değmiş gibi bir hal ile kapıdan içeri girdi. Bambaşka bir dünyaya girmişti yaşadığı dünyadan ve irinsellerinden uzak, duanın nakış olup gökyüzüne işlendiği, rahmetin sevgili olup şadırvanlardan aktığı bir dünya. Birkaç adımdan sonra kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı. Gökyüzü bir başka maviliğe ve berraklığa sahipti cümle mevcudatı şefkatle kaplar gibi. Adımlarını küçük avlunun tam ortasında heybetle durup, en güzel aşk şarkılarını söyleyen şadırvana doğru yöneltti. Şadırvanın etrafına konulmuş oturaklardan birine oturdu. Yavaşça ellerini musluğa uzattı ve bakırın ellerine bıraktığı tadı tadıp, yavaşça akan su damlalarının altına ellerini uzattı; suyu ve sevgiliyi düşünmeye başladı. Suda sevgilinin gözleriyle baş başa kaldı bir an. Her şeyden habersiz sevgiliyle olmayı yaşadı. İsmini zikretmeye başladı önce kalbiyle. Ve kısık bir sesle, ruhu gözlerinden suya akarken, kurumuş suya hasret dudakları arasından, aşk dercesinde bir sesle sevgilinin ismi döküldü;        “Firuze”… Elleri suya kanıyordu kalbi ise sevgilinin adının ruhunda bıraktığı yankıya. Her şey bu isimde mana kazanıyordu. Hilal ebrular, yeşil gözler, kumral saçlar, sevda, aşk, ahu zar olmak, cemalin güzelliği, şu göğe avuçlarını açmış maviliklere uzanan çınar ağacı, kurşundan dökülmüş çatısının ağırlığına inat ayakta duran şadırvan, şadırvanın kirişlerine işlenen motifler, su, gökyüzü, az ilerde duran mabet ve dahi Fer bu isimle mana bulmuştu bir anda.
            Artık daha iyi hissediyordu kendini. Bambaşka bir dünyada olmak ve bu dünyada dünyanın sahibi tarafından umursanmak ona müthiş bir güç vermişti. Avuçlarını sıkıca kapadı aşk dedi önce sonra gözlerini kapadı söylenen tek kelime: “eyvallah.” “Yanmaya eyvallah.” Derin nefes alış verişinden sonra suya yöneldi yeniden Allah’ın insanlara çeşmelerden akan bu suyla dokunuşuna gelmişti sıra. Eller, yüzler, saçlar ve en son ayaklar. İlahi âlemin insanın ruhuna açtığı kapının anahtarıydı bu, tüm kirlenmişliklerden ve günahlardan kurtulmaktı bu, sevgiliyle kuşanmaktı bir nevi. Yaratıcının insan ruhuna dokunuşu…
İyiden iyiye rahatlamıştı Fer. Ruhu huzur ikliminde yol almaya başlamıştı. Minarelerden yükselip semada yankı bulan sesler onu içinde olduğu karanlık dehlizlerden alıp, gökyüzünün maviliğine salmaya başlamıştı. Oturduğu yerden yavaşça doğruldu. Gel muştusu ermişti artık, bir kapıdan daha geçip aklında o perinin ismiyle sultan önünde diz çökmeliydi. Önce sultanın yapmasını istediklerini yapıp ardından duaya durmalıydı. Varlığının yaratılmış sebebi olan sevgiliyi dilemeliydi.
            Ağır aksak adımlarla avluda yol almaya başladı. Ruhu gökyüzünde çığlık çığlığa uçan kuşlar gibiydi ama boynu öne eğik sahibe duyduğu saygıya yaslanmaktaydı. Kapıdan içeri girdi gözlerini kapatarak derin bir nefes aldı. Ateşi kalbinde hissediyordu artık. Kalbi Allah’ı zikrederken ruhu hep sevgilinin nazarındaydı. Bakışlarını duvarda asılı olan yazılara yöneltti her geldiğinde yaptığı gibi. Bir yanda âlemlere rahmet olarak yaratılmış Muhammed Mustafa’nın adı diğer yanda âlemlere rahmetiyle tecelli eden Rahmanın adı. İşte aşk böyle bir şey olmalıydı isimlerin yan yana yazılışı. Kulun Allah’a olan aşkının bir sureti gibi olmalıydı Fer’in aşkı da. İsimle ateş arasında kalmaktan ötede ismi ve varlığı terk edip ateşe doğru koşmaktı. Aklından isimler geçiyordu kendinin ve kendinden gayrı her şeyin sahibi olan Allahın isimleri… Ruhuna hu

***

Y O K

Ne bahardır beklediğimiz,
Ne dahi hazan...
Vakitdar bir ayazda
Ellerin üşümesiyle ceplere girmesinin ardından
Ellerimizdeki nikotin tadını çeken gocuklarımız
Korurken bizi soğuktan...
Yüreklerimiz açık hedeftir sevgiliyi beklemede...
Biri seslenmeli ardından
Sınıf’sal yoklamalarınızda
“Yok”
Yokum arkadaş
Sizin yetim kanını içmesini öğrettiğiniz
Okul kapılarından geri döndüm ben...
 
***

GÜNAH

Bir yangın yeri ruhum alev alev,
İlmek ilmek günah,
Domur domur ter.
Hayal değerken dimağa.

Susuzluk bir ömür boyu,
Yıkanırken ab-ı hayat çeşmesinde.
Ateşi harlayan her ter damlası,
Semavi nefes ve halvet.

Bu çetin savaşta dün gece ağır yaralar aldım
Ateş düştü mabedime
Fütursuzca kendimi dağladım
Oysa son on gündü
Ve ben iki şey aradım
Affı ve seni…
Ah kalksın artık bu perdeler,
Çıkarsın ateşten gömleğini günah
Üryan sürsün tüm ömürler…

****

 ÖLÜME AÇAN İNTİHAR ÇİÇEKLERİ

Sen yalın ayak gezersin düşlerimde
Cam zemin altında akan kan nehri
Kalbimin fay hatları kırık…
Depreşir yürek…
Yıkılsın diye gönül ülkemde sarayın…
Nafile sallandıkça daha da sağlamlaşır
Kökleri masal çiçeklerinin…

Bir mezar taşı
Yükseliyor ruhumun hüzün bahçelerinde…
Taş döşeli dar patikalar arasında
Bir çocuk gibi koştururken sevgili…
Kaldırımlar ve gümrah ırmaklar...
Kalbim bir süleyman mabedi...
Bir belkız...
Saçlara dokunmak,
Yarışan yağmur çocukları...
Yalnızlığa yürüyen kadın...
Gece ve kaybolan karanlık...
10.01.12


***

BEN SENİN YİTİĞİNİM BUL BENİ

İçimdeki malum kişiye duyurulur… Beni bul!


Kayıp bir aşk masalının kahramanlarının repliklerinde değil beni karanlık bir mezar aydınlığının sessizliğini bozan rüzgârın eşlik ettiği şarkılarda bul… Ben senin yitiğinim bir başkasının bulmasına müsaade etme… Yıkılası şehirlerin ayrılık noktası olan otogarlarda yolcunun bir emanet dolabında unutulmuş olduğu yükü bulduğundaki sevinci yaşamak gibi bul! Kaderin kaza düzleminde bir değer olduğu anda sonsuza uzanan mutlak değer çizgisinde hayat bir parabolle buluşurken beni bul ve eşitsizliğimi sana senle denkleştir ey yolcu!

İsimsiz onca mezar taşı!
Ve bir noktadan,
Sonsuzlukta mana bulan; yön'üm.
Ey benim acılı yanım!
Ey benim lâlım!
Bul beni!
Ruhumun coğrafyasının başkentinde bir mezarlık...
Kalbimin haritası ve pusulam...
İsimsiz taşlar arasında patikalar...
Saçılmış pusulamdaki bindir yöne
Cennet ve cehennem...
Gece serilir gözlerime;
Elim kör, yönler dilsiz...
Melekler lâl...
Ey lâl!
Ey sesi kristal!
Ey buzullar ülkesinin prensesi!
Bul beni; ben senin yitiğinim!

***
YARIM KALAN HİKAYEDEN BİR BÖLÜM

Akşamın kolladığı kaldırımlarda yürümeye devam eder nereye gideceğini bilmeden rüzgârın gölgesinde. Ciğerlerine yağmur kokusu dolarken garip bir sarhoşluğa kapılır. İçini bilmediği bir şey kaplamaya başlar. Sonra, tuhaf bir baş dönmesi mide bulantısı… Galiba düşünceleri ruhundan sızmaya başlar. Küpün içindeki dışına sızmaya başlamıştır. Ruhun taşıyamadığı aşk bedenine nüfuz etmeye başlamıştır artık. Gün geçtikçe ağırlaşan ruhuna nakşettiği aşk şimdi bedenini sarmaya başlamıştır. Sevinmeye başlar çünkü sarmaşık bedenini sarmaya başlamıştır artık. Yavaş yavaş onunla hem hal olmaya, bu araza tutulup yitmeye razıdır. Onun istediği de budur zaten. Ama hala karasızdır ilahi çağrıya kulak mı vermelidir yoksa kaldırımların fısıltılarına uyup çiseleyen yağmura eşlik edip kendini kaldırımlara mı emanet etmelidir? Kalabalığın ortasında yapayalnız yalnızlığını yaşamaya devam eder. Oysa bir sevgili yakındır ona uzaktayken şimdi yaşamak istemediği, ona uzak olan ne kadar şey varsa yanı başında; yüzüne anlamsız bir acımayla bakanlar, hiç anlamaya çalışmayıp onu kalıplar arasında sıkıştırmaya çalışanlar, vazgeçmenin acı tadını tatmasını tavsiye edenler,
Yağmur yağmaya karar vermişti artık. Sema ağlamaya hıçkıra hıçkıra. Doğuya gitmeyi diliyordu, güneşin doğduğu yöne. Doğulu ressamlar hakkında hikâyeler dinlemişti çünkü. Anlatmalıydı onlara içindeki bu sonsuz boşluğu dolduran hayalin resmini çizmeleri için. Ama bırakıp gitmek işine gelmiyordu sevgiliyi bir başına bırakıp gitmek şehirde yapayalnız. Aslında aynı havayı teneffüs edememekten korkuyordu, ona olan aşinalıklardan uzaklaşmaya, sokağından, kaysı ağacından, kaldırımlarından, ahşap evin pencerelerindeki perdelerle içeri girmek, nura dokunmak için cebelleşen güneşten uzak kalmaktan korkuyordu.
Korktukça daha çok sevdiğini anladı. Titremeye, üşümeye başladı sırılsıklam olmuştu,
Yağmur iliklerine kadar işleyip sevgiliye eşlik etmeye başlamıştı çoktan. Karar vermeliydi saatlerce aynı noktada dikili kalmaktan vazgeçip bir tarafa yol almalıydı.
            Eve gitmek, “Ama kapısını sevgilinin açmadığı bir eve neden gitmeliyim?” sorusu geldi aklına. Derin bir nefes aldı. Eve gitmeye alışmalıyım. Akşam vaktinde eve dönenler gibi. Ebetteki kapıyı bir gün “biz olgusu” açacaktı. Bazen de kapılar hiç açılmayacaktı dışarı çıkmak için. Gülümsedi eve gitmeliyim dedi kendi kendine.
            Eve gitmeliydi zaten saat gece yarısını vurmuştu. Yürümeye başladı evine doğru. Birkaç adım sonra rüyalar tanrısı morpheus geldi aklına gecenin ve uykunun biricik oğlu morpheus. Gidip uyumalıydı beklide sevgiliyi görmek için. Ne saçmalıyorsun diye düşündü ne tanrısı… Kendi kendine güldü… Ama yinede masum şüpheler vardı içini gıdıklayan.
            Ferin aklına yaşlı bilgeden öğrendikleri geldi : “Eğer gerçekten âşıksan sevgilinin hayali mutlaka ruhuna değecektir” bir anda şüphe perdeleri kalktı. Emin adımlarla eve yöneldi. Biliyordu ki hayal mutlak değecekti ruha.
Eve varması uzun sürmedi. Kapıdaydı. Gözlerini kapadı aklından sevgilinin kapının arkasında olduğunu geçirdi. Bir anda irkildi ruhu ateşe dokunmuş gibiydi sanki. Hüznüne bezginliğini katarak kapıyı açtı. Kitaplarıyla göz göze geldiler. Her şeye tek tek selam verdi. Ama en çok da sevdiği menekşeye… Her gün sevgiliye dair muhabbetler ettiği menekşeye. Firuze diye başlayan cümleler kurduğu… Sevgilinin güzelliğini kelimelerle anlatmaya çalıştığı için utanarak konuştuğu menekşeye.
Üzerini değiştirdi. Kapıdan girişte kapıya yarım metre uzaklıkta olan yatağına uzandı. Mezara uzanmış gibiydi. Azabı körükledikçe körükleyen bir mezara; bedeni kabul edip ruha ihanet eden bir mezara… Uyumalıydı artık yine bir şeyi es geçmişti. Nafile içindeki vuslatın ızdırabı rahat vermiyordu. Sevgili olmadan yattığı yataklar kötü ruhlarla doluydu onun için. Kafasını kaldırır her şeye bir kez daha lanet okur. Böylesine daralmış bir ruh haliyle haykırır… “El Kahhar el kahhar el kahhar”...
Ruhuna gaybden fısıldanan kelimelere kulak kesildi :  “ O âşıktı uzanıp yatıvermek rahatlık ona göre değildi. Elemden, hasretin, firakın odundan yanıp tutuşmaktan uzak kalmamalıydı. Muhabbetine sadakat ahdine vefa göstermeliydi.”
Hani buyurmuştu ya peygamber : “Beni sevdiğini söyleyip de geceyi benden habersiz bir şekilde uykuyla geçiren kimse muhabbet iddiasında yalancıdır.” Ardından yine o cümle
            “ Aslın surete nispeti vardır…”
Vasiyetini yastığının altına koyup uyumalıydı oysa uyumadan onu göremezdi ki rüyalarında. Görmesi de gerekmezdi aslına bakarsan şimdi acıyı iyiden iyiye varlığına işlemeliydi beklide Artık kalbide beynide uyanıktır. Tüm varlığı göz kesilmiş gecenin karanlığı ortasında Firuze’yi beklemektedir. Öyle bir hal almalıydı ki benliğini aşkla imtizaç eylemeliydi. Sevgili olup onunla yaşamalı onunla hasta olmalı, onunla gülmeli onunla dertlenmeliydi bir bakıma o olmalıydı. Teslimiyetini tamamladığında sevgiliye… Sevgili ona verecekti beklide her şeyi; ruhu, hayali, muradı, aşkı… Mecnun’da da böyle olmamış mıydı? Tam teslimiyetten ve sevgi aşka dönüştükten sonra Leyla ona Mecnun, Mecnun’da ona Leyla olmamış mıydı? 

***


“Kim bilebilirdi sevgili
Senin bir peri olup
Düşlerime gireceğini
Ve hayallerimi ateşleyip
Bir nefes vereceğini.”

Sonsuzluğun kıyısında ellerini yüzüyle hem hal edip, önünde uzanan ucu bucağı görülmeyen ummana dalmak aklına gelmeden yağmuru bekleyen canın yanağına gökyüzünden bahşedilmiş katreydi önce sevgili. Zaten her şey böyle başlamıştı. Tüm yaradılış böyle başlamıştı. Evrenin, sonun ve başlangıcın yaratılışı, her şeyin ilk ve sonsuz sahibi olan Allah aşkı ve insanlığı yüzü suyu hürmetine yarattığı aşkın en büyüğü sevgililerin en sevgilisini “muhabbetle” böyle yaratmamıştı. Şimdi bunların farkına varan can için her şey bu su damlasından ibaretti, olması gerektiği gibi. Ummana dalma vaktiydi sonsuzluğun iki kıyısına rahmet olarak indirilen sevgiliye ulaşmak için. Aslen ummanda, sonsuzlukta ve sonsuzluğun kıyıları da sevgiliydi.
… Sevgiliydi fikrin perdeler arkasındaki hayat buluşu, yaşadığı, daha doğrusu yaşam lütfeylediği hanenin gözbebeğindeki kadın. İstisnasız her yaratılmış onunla olmaktan büyük bir keyif alır. Hanesindeki her şey onun etrafında pervanedir, dokunduğu her nesne can verircesine haykırır. Sessizliği yırtan bu feryat sonsuzluğun kıyılarına kanat çırpan kuşlar gibidir.
Evren onunla olmak, ona dokunmak isterken, bir yandan da yanmaktan korkar. Çünkü ateş de sudan yaratılmıştı, ateşe har veren su damlasından başka bir şey değildir… Önceleri bir katreydi sevgili; ama şimdi ateşin ta kendisi, canın içindeki bozkırları yakıp kavuran, kesif dumanıyla gökyüzünü kaplayan bir ateş, gönül ülkesinin bozkırına hayat bahşeden su damlası ve sudaki canın yanmasıydı var olan yakamoz.
Akıl almaz bir rüya gibiydi yürüdüğü yollarda bastığı taşlar; güzelliğinden irkilir yerlerinden fırlayıp peşinden gelmek istercesine titrerdi.
Uçsuz bucaksız aşk sahrasında atını dörtnala koşturan bir süvari. Can ise atın ayaklarına tutunmaya çalışan bir kum tanesi. Binlerce kum tanesinin arasından sıyrılıp atının ayakları, sarılıp sevgilinin peşinden gitmek için her yolu deneyen kum tanesi.
Kış ne kadar bastırırsa bastırsın mevsimleri, sonbaharı boynunda taşıyan kar tanesi... Dışarıda kar diz boyuyken, ruhunda baharları muska diye taşıyan kadın.
Kelimelerin kifayetsiz kalıp her şeyin sükûtun nabzında hayat bulmasıydı. Karanlık bir odada aynalar önünde bir birine vurulan madeni paralardan çıkan sesin aynadaki aksini görmek gibi bir şeydi onu tasvir etmek. Bir ney sedasının hırçınlığında saklı güzellik; şükür ki bu güzelliği tek gören neyin haykırışındaki hırçın rüzgârdı. Ahşap pencerelerden, kapı aralıklarından sevgiliye dokunmak için giren yorgun rüzgâr denize âşık, sevgilinin yüzünü dokunmak için her yolu denemekte.

“Katre”; bir su damlasıydı aslında sevgili, her şeyin yaratıldığı son su damlası. Bitmek daha doğrusu bitirilmek üzereyken hayat, canan olarak gönderilmiş bir su damlası. Kuruyan bozkırımıza hayat veren su damlası… 

          Ey sevgili! Özür dilerim seni ve güzelliğini sığ ve manası senin kadar olamayacak kelimelerimle anlatmaya çalıştığım için ve teşekkürler bana ve kelimelerime sahip çıktığın için… EYVALLAH
 

*   *   *

BİR ÇEŞM-İ DİLBERE ARZ-I HALİMDİR/Gün Sazak Göktürk

Gözdür âlemi gezende
                gönüldür birinen olan”
   “Sana bakmak
Bütün rastlantıları reddedip
bir mucizeyi anlamaktır..
Sana bakmak
Allah’a inanmaktır” 
İşte böyle başlayan şiirleri kıskanmakla başladı sana olan hikâyem. Pulsuz mektupların arkasına adını yazıp tozlu raflara kaldırmam böyle başladı. Tüm rastlantıları inkâr etmem böyle başladı. Yıllardır içimde büyüttüğüm beslediğim tüm kelimelerin sana ait olmasını istemem böyle başladı şimdi tüm kelimeler sana bilenir oldu.
Seni sevmek, görmeden sesini duymadan senin var olduğunu bilmek; hiç görmediğim ama varlığını şah damarımdan daha yakın hissettiğim ALLAH’A inanmak gibi. Şimdi tüm dargın kelimelerimle vücut bulan cümlelerim sana dair. Kimsenin hatta kendimin bile unutmaya başladığı suskun topraklarında büyüttüğüm olmanı istememin belki mantıklı bir açıklaması yok. Zaten aşkta öyle değimli? Hiçbir kavramla açıklanamayan aşkın açıklanabilir net bir yanı yok. Seni sevmek böyle işte… Tozlu raflardaki el yazması kitaplara adının önsüz olarak yazılmasından gayrı bir şey değil.  Nedeni, yüklemi, yargısı olmayan tek yanlı kurulan ürkek cümlelerin arka arkaya sıralanması seni sevmeyi ne kadar anlatabilir ki, kıskanılası şairlerin, kalemi kılıç gibi kullananların anlattıklarının dışında sana kendimden ne yazabilirim ki.
 Seni sevmek sonsuzluğun iki kıyısına açılan kapılar önünde sendelemekten başka bir şey değil. Kapılar önünde dilenciler gibi bekleyip senden ümit kesmemek, hani diyor ya “Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır”  işte öyle bir şey seni sevmeye başlamamın sebebi. Sebepler dünyasında sebepsiz kalıp seni sebep belleyerek sana ait olmaya çalışmaktır sana olan aşk.
“Oysa ben renklerin yittiği tüm her şeyin kumdan ibaret olduğu çölde kaybolmak isterken, her şey bittiğinde tam ufuk çizgisini geçtiğimde yine aynı yerde oluyorum her şeyin başladığı yerde ve zamanda” işte böyle derken tüm izafi teoremleri reddedip senin var olduğunu kendime ve kalbime ispat etmemdir bu. Şimdi zaman akmaya başladı tüm döngüleri ve çözüm kümesi olmayan denklemleri kırıp mutlak değer doğrusu üzerinde artı sonsuza yol almaya başlamamdır bu.
 Evet, seni hiç görmüyorum ey çeşm-i dilber. Lakin ben kendimi bile göremiyorum artık benim sende kendimi bulmamdır bu… Ve ben biliyorum ki sende ben gibisin. Ve inan ki ben kelimelerimi bu kadar bilemedim bir başkasına… Ve hiçbir zaman oturup yazmak için böylesine zorlamadım kendimi şimdi tüm kelimeler damardan sızan kandamlaları gibi ılık ve sessizce dökülüyor kalemimden. Biliyorum hakkım yok belki sana böyle bunları söylemeye. Artık bir üç nokta koyma zamanı geldi tüm yazılarımın arkasına…
*   *   *

ER KİŞİ NİYETİNE

Ölüm bir ayak mesafesi,
Yatak bir mezar ihanetinde
Gece
 Bahçenin demir kapısından usulca sokulur,
 Paslı menteşeler söyleşirken selaya...
 Anne habersiz,
 Kız kardeşler habersiz...
 Sonsuz ateşe atılan oğuldan
 Dil lâl, gönül lâl...
 Ey Lâl,
 Sen ver talkımı...
 Yüksek sesli okumasan da olur!
 DUYAR!
 Melek duyar,
 DUYAR!
 SEMİ ve BASİR...


 Gece ölüm gibi iner bahçeye.
 Vişne ağacı çiçeklenir yasa.
 Hurma ağacında mevlit şekeri
 Hanımelinde miski amber
 Kız kardeş eğilir fatihaya,
 Anne durur âmine
 Oğul uzanır tebessümle.
 Bir melek ağlar sara nöbetinde.
 Ey Lâl!
 Hadi sen imamlık et,
 Ve yüksek sesle niyetlen...
 Er kişi niyetine.


***


D U Y U R U / Gün Sazak GÖKTÜRK

Kalbimin üçüncü şahsına duyurulur
Zamirlerin çıplak ayaklarla gezer
Diz boyu balçık içinde ülkemde…

Ey sevgili
Ey kor ateşlerin bekcisi
Kalbinden bir zerre düştü az önce ülkeme
Ağız dolu küfürler, yangın içinde ciğer…

Babil kuleleri kıskanç
Gökyüzümü delmeye çalışan
Kelimelerden kuleler…

Venedik haset
Kalbimin duvarına çarpan duyurularda

İstanbul gıpta eder oldu
Gönül Ülkemin sokaklarındaki resimlerine…

***
Gün Sazak GÖKTÜRK

Miadı Dolmuş Sevdaların

Yağlı urganlara geldiği yerdeyim...
Kirpikleri ıslak çocukların
Dudaklarında malum şarkılar...
Bileklerimi kesen kelepçelerden
kan damlaları düşüyor idam sehpama...
beni atık hiç bir şey üzemez
bir dil sürçmesi hayatın ardından şöyle demeliyim
beni artık hiç bir şey mutlu edemez her şeyin dışında...

Sen uykumun neresindesin
Beklesin ıslak şehirleri uyandıracak ses
İdama müebbet giymiş hükümlüler gibi
Ha şimdi asılacak sesin ha sonra
Ömrümün alaca şafağında...
Ömer’in siretinde ölüm, ölümün siretinde sır...
Yıldızsız gece aysız gökyüzüm..
Sevgili ölümün neresindesin sen...
Bir çocuğun dilinde malum şarkı...
"ölümler çıplak gelir"                       

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

.

RENGARENK BİR ÖLÜM / M. Alper TAŞ


küçük bir suyun kenarından
saldın beni denizlere
sımsıkı tuttum
bir demet papatyanın gölgesini elimde
sol elimdi
hatırlıyorum

önce çok sevdin
hevesli bir turna uçurdun gökyüzümde
ben kırmızısına bakmaktan
unuttum bütün balıkların adını

yaşadım sabahın unutulmuş suları gibi
değmeden hiçbir güneşin uykusuna
koşturdun o baharı
o atları sen sürdün geceye

herşeyden çok senin siyahındır
yakışır ıssız körfezine yalnızlığın

herkesten çok senin adındır
kırmızılara baktıkça

.

Şeyhşamil EJDERHA / H A Y A L

Köşe başındayım

Bilmiyorum menkıbemin hangi yaşındayım
Yükseliyor apartmanlar etrafımda
Her apartmanın her katında
Çıkılan her basamakla hayal oluyor oyun.

Bir çocuk…
Başını uzatıyor camdan; karanlık zindandan
Bakıyor sokağa: gülümsüyor, özgürlüğe kanatlanıyor yüreği
Hayalinde kıvrılan yollar, arkadaşlar, parklar…
Serap oluyor umutlar, sonra hayal.

Kalın bir ses dolduruyor sokağı:
“Dondurmam Kaymak”
Çocuk kayboluyor camdan
Ses azaldıkça uzaklaşıyor sokaktan
Çocuk tekrar camda; yanında annesi…
“Anne dondurma!”
Boşlukta kayboluyor çocuğun sesi
Başını uzatıyor boşluğa annesi
Ve annesinin sesi, yorgun gözleri, azar dolu sözleri.

Üzüldü çocuk
Bir köşeye büzüldü çocuk
Öfkesini içine attı
Yaşadığı her şey hayaldi
Fakat hayalin acısı içinde kaldı.

Hidayet BAĞCI KÖSE/ SİSLİ BİR VUSLAT


"BENden ve SENden ibaret"

Vuslata yakın bir andı...
ne sen ne de ben vardık o sisli yerde...
toz bulut olmuş bu kış mevsiminde...
bir bulut gibiydi mekân...

benim heybemde binlerce hayal varken,
neden senin yanında hayale dair kelimelerimin elleri üşümüş,
hiçbir şey düşünmüyorlar?

oysa senin varlığında vuslata eren ben,
o sisli yerde neden hiç oldu bilemiyorum...

senin heybende binlerce mutluluk vardı, yaşadıklarına dair;
çünkü sen kendinde beni yaşıyordun...

sisli bir mekandı...
hayalden gerçekten uzak bambaşka bir andı...
orda bir boşluk vardı ki ben o boşluğa bambaşka bir hâl ile düştüm...
sen kimdin ki bu hâle düşmeme sebeptin...

sisli bir yerdi...
bulutlar mı ayaklarımızın altında yoksa şehir mi? söyle hangisi gerçek bunların?
orda binlerce renk var...
gökkuşağı hükmünde dünyama bakıyor ve ben binlerce hayalimi gökkuşağına dilek ağacım diye bağlamışım...

sisli bir hâldi...
ne ben senden haberli ne de sen benden haberliydik...
bakıyorduk kendi dünyamızdan kendimize...
sen benim dünyamı sevemedin kim bilir?
belki de çözemedin bendeki varlığını...
bense kendi dünyamdan senli cümleler kuruyorum...
ne hayalden öte ne de gerçekten ziyade...

söyle! sence vuslat neydi?

bir RIZA-i İLAHİ uğruna sisli bir hâlin varlığında bir serçe misali çırpınmaktaydı... sisli bir hayal içinde...

benim sadece hayallerime hükmüm geçer, yaşadıklarımı zaten Rahman’ın rızasına bıraktım; zamana bırakır gibi...

içimde bir NAR var ki beni ağlattıkça kabuğumu çatlatıyor ve de SEN hayal de olsa BENİM dediğin kendine eşlik ediyorsun...

vuslata saniyeler kala...

"BENden ve SENden ibaret"
***