Yemin / mustafa alper taş














sana günlerimden çıkardığım bu çiçeği
acısı yerleşmeyen bir ölüm gibi
takıp saçlarının rüzgarında
dinlendir istiyorum
hepimiz için

yoksa kımıldar dudaklarında hecesi
geriye dönmemişlerin

hakikatli bir sitem, eskimiş bir kin
çürüyor akşamın kundağında
sana doğru havalanıyor ciğerimin demiri
kanla susturulmuş ağzımda
kelimelerin en irisi
batıp çıkıyor sokağa

evlerin öldürdüğü bir eşikte kederi
hiç gitmemişlerin



***
YENİ BİR GÜNDE


bitecek olan
bu büyük denge
yani balıklarla konuşulanlar
tertemiz sabah terazilerinde
uysal bir tebessüm gibi durup duran
bu büyük yalnızlık
bitecek olan

şimdi ne desek
karanlığa karşı

herkes en azından
bir kez kapılarda
yetişilmemiş ağaçlar gibi
sallanır su
ve herşey en azından bir kez

doğrusu korkudan
sonsuz bir gününde yaşamanın
dönüp bakmam kimsenin yüzüne
tellerle oynarım yalnız
ılık bir akşamı düşünürüm
kadınları düşünürüm
bir şey olmaz

belki çağrılan sularız
uykular boyu




***
AN

Bu soğuk ve demir dünyadan, yalnız camların önünde akan yeşilliklerin ve dağın renginin arada bir bakıldığında hafiflettiği ağırlıktan yavaş, süvari adımlarla iniyor. Kırmızı bir naylon torba var koltuğunun altında, henüz dinmiş yağmurun küçük göller bıraktığı değersiz istasyonun sarılığına katılan ve uzak bir dağa kadar serilmiş ekin tarlalarına bakıyor bir süre. Yanından geçen ihtiyar kadının sepeti sürünüyor ayaklarına; onun çiçekli elbisesinin canlılığına ve kadına karşı gelen çocuğun ıslak telaşına kapılıp bir sevinç dalgası geçiriyor yüzünden. Tanışlık böyle bir şey.

Burası, gurbetle sılanın arasında bir yer. Hayatın ve işte bir belirti olarak nefes alıp vermenin, o nefese bir sigara karıştırmanın en güzel olduğu yer.

Daha duraklar kalsa da trenin o demirden hızı, gövdeleri ağırlaştıran fakat hızı, tatlı bir serum gibi damarlarına pompalayan ve akıp giden dünyayı durdurmuşçasına heyecanlar getiren hızı, onu üzerinde birikmiş olan bütün yalnızlıktan ve sahipsizlikten, birdenbire yıldızlı bir gece gökyüzüne bakıvermenin ve şaşırmanın güzelliğine kavuşturacak. Emin; bir sigara daha yakıyor yağmurun henüz kalkmamış serinliğine karşılık.

Evde beyazlık hâkim. Beyazlık özlemine kirecin yakıcı kimyasını daldırıyor insan. Sonra yine kahkahalarla gülen bir çocuğun gözlerinde kımıldayan gölgeler gibi etrafa dağılmış karanfillerin, güllerin, ortancaların alacalı renkleri. Anne beyaz bir örtüden ibaret, yalnız düzeltmek için kaldırdığında hafifçe kınanın karıştığı bir kızıllık olarak nadir anlarda saçının varlığı.

Korunmak için değil de evler, o akşamın bulanık ve pürüzsüz gövdesinde kayan kavuşmak acemiliğine bir örtü olmak belki de sadece karışmak için.




***
UZAKTAN UZAĞA

içime doğru ufaladım ben bu günleri
nerden baksan uzaksız bir yaşamak kaldı


çünkü sen oradasın
ellerin mavi bir çiçeği diriltir
tam seçemediğim
ama eğilip geri geldiğim
mavi bir çiçeğin toprağını düzeltir


bu akrepler yaman savaşır
güne karşı ve sapsarı kesilmiş bir yüzün üstünde
her temmuzun bir kesiğe denk geldiği yüzlerde
içini havuzlara bölmüş insan
yürüdüğünü sanır


bakmak değil seninki bir yandan
kırıp dökmek suların serinliğini
dağın sertliğini
değişmek akşamın güzelliğiyle
bin türlü yeniliği


öyle baygın gözlerle şuradan
atlarımızın soluğudur soğuyan




***
dünyanın içinde



bizde sevmek
evimiz gibidir
dallar uzanır penceresinden
içimiz dışımız karanfil kokar
akşamları


çok severiz böyleliği


yani bir evin ilk aydınlanan yeri
çok sevdiklerimiz için
en sevdiğimiz için
karanfilleri
hiç tutmayız


ama çeker dünya günlerce elimizden
bir çocuk kadar olamayız



***
uyurken güzel
yine de kirazlarla gece arasında
bir şey var sakin suların üstünde akıyor
biraz hışırtısından içinin biraz ayın ışığından
uyur gibi yapıyorsun her şeye karşı

ben
bitmek üzere bir nehrin son çağıltısında
uzanıp balıkları seviyorum
tuzlu rüyalar gibi kayıyor ellerimden
büyük bir dağ

sonra hep birlikteyiz
göğsünde gezdirdiğin
ve kimsenin sevinmediği bir papatya tarlasında
gördükçe gülümseyerek
ama unutarak beyazlığını köpüklerin


çünkü yeşil kalıyor bütün renklerin ardından
dağları bu yüzden seviyorum


***
ÖLÜMÜN YARIMADASINDA


ben oradaydım 
çeşmelerden havalandığında huysuz sinekleri 
tanrının
sahip olduklarını silkelediğinde 
ve denediğinde uykusuzluklarla
çenemin altında
üşüyordu bir gündüzün gecesi

öyle bir alınıyordu gözlerim
bin türlü kuşun can vermesi
tutmuyordu
bir kulun dağlarla çarpışmasını

ben oradaydım
yemenli bir beyazlık örtüldüğünde binalarına
köpeklerin
okşayarak kendi kalbinin ipeğini
ölürken korkusuz çocuklar

saymıyordum 
bir şarkıyla dudaklarını kanatan
ve inanmak uğruna 
başkaldıran menekşelerin
yatağını havalandıran rengini
kendimden

ben oradaydım 
elimden gitmeyen kokusunu 
sürerek duvarlarına gecenin


***
ZEYTİN AĞACI










gün geliyor
ellerin uykumun içinde
bir zeytin ağacıyla
oynuyor

sonra geçmiş zamanların teri
bileklerimde

o güzel saçlarını
sen
geceleri
kendinle

sabahlar boyu
kaç annedir çıkardığım
kaç omuzdur
yerine

dizimi serip
sabahlar boyu

ellerin uyanmamın içinde


***
YALVARIŞ
















gökyüzüne doğru ayılan
şu göğsümdür yar onu

camıyla parçala günümü
soğuk dudaklarının

bir suya tut aklımı
pınarında tutuştuğum

ben dalını kurutan ağacım
canını veremeyen incirlere

bu talihimdir benim
seni gecede yitirdim

yolunarak perçemimden 
bir menekşeye benzetildim

kendinle sağla hikayemi
parıltılı hevesinle kes

duyma daha fazla ne olur 
eline dolanan sesimi




***
bahçelerin ölümü

kalbinde katılaşan aynanın içinde
soluyor güvenliği bahçelerin
bir köpek soluyor duvarını
bir çiçek bölüyor uykusunu

sen de salındın bu gecelerde 
ismin bağırıldı nehirlerde

taşkın kahkahası parçalıyor günü
sızıyor kanla benzerliği sözlerinin
resmimize 
bir de denizden bakıyoruz

sınavı bileklerinden olan 
sıkıyor yumruğunu sulara


***
KÖPRÜDEN GEÇEN

Dur diyemedim ki. Yalınayak çıkıp kapıdan ayakkabılarını betonda giyişin geliyor aklıma ve onların soluk kahverengisi.

Gözlüğün evde kalmış, son anda fark edip sesleniyorum ardından; yoksun, çoktan ağaçların ördüğü mağarasında sokağın. Uzağı göremezdin gözlüğün olmadan. Bu kadar uzağı görebileceğini nereden bilebilirdim ki?

Uğultular arasında gece, delice bildiğimiz bir ormanda kaybolmuşuz gibi. Öyle tuhaf bir serinlik akıyor temmuzun aralıklarından sokağa.

Sonra çağrı da geliyor gerçek sahiplerine ve taliplerine toprağın. Dost çağırıyor, evlerin büyük oğlu, akşam siparişlerini yetiştirmekten memnun babası, gömleği terli ve tertemiz, eşikten selamla giren babası çağırıyor.

Bir damla gibi karışıverdin pınarına çağrının. Bense gözlüğünü unutmandayım hala.

Gece, hiç girmediğimiz bir ormanın uğultusu gibi çoğaltıyor ihaneti. Yılanın uykulu ıslığında parlayan ihaneti.

Sabaha karşı yoksun, sabaha rağmen yoksun. Dönen lambalar ve soğuk arabaların dinmeyen sirenleri harlıyor bu tuhaf sabahın kırmızısını.

Sonra haberin geliyor, kahverengi ayakkabın, kanlı gömleğin ve hatıran. Değmeye kıyamıyorum.

Ben köprüden geçip gelin olmuştum uzak bir yaylasında memleketin, sen köprüden geçip şehit.



***
YER GÜNLERİ

akşamdı
suların kestiği
son aydınlığında toprağın
geldiler
çiçeklere güvenenler

ben buruşuk bir yüzdüm güneşe doğru
yitirmiş tarihini, sakallarını dinlendirmiş

bir bayrak açıyoruz dediler
en güzel rengini şu papatya verecek
henüz kırılmış bir yürek gibi
eskimiş ve kaydedilmiş papatya

ben korkusuzdum geceye karşı
bütün hayvanların dirildiği geceye karşı

mayısı çağırdılar
ellerinde imanla ölmenin tuhaf çeliği
atlara ve türlü koşulara

ben yanmakta olandım
evvel sesi boğularak

camdan bir kimya oturttular
çelimsiz tanrıları
sabaha dek
sokağa
yalvarmış gibi

bilmediler
ben çamurla doğrultulmuştum
böyle kazanmıştım bu yeteneği



***
MÜSLÜMAN GÜNLERİ











kimin baharını yaşıyorsam artık vazgeçtim
kendime bir yol açıyorum tırnaklarımdan bil
seherin karanlığı hançerleyen
ve ölmemiş gibi hiç kimse
o soğuk cami avlusunda
taranan saçlarını düşün
imanlı kimselerin

onlar fırlattı benim yüreğimi bu ıssızlığa
iki elim yakalarında
bil

çılgın ışıklı bültenlerinde akşam
bir sofra sonrası yemişidir
uslu ve akışkan 
vakit
borazanlarını saklar onları gördüğünde
çekiçlerini gezdirir 
kımıltısız mazlumların ciğerinde
zulmü
kıpkırmızı bir gülü çiğneyerek seyreden 
mazlumların

(kızıl güller dizlere iyi gelir)

çünkü vasıfsız çiçeklere 
çekilmiş bir fiyattır kahkahası 
dindar kardeşlerimin
verilmiş bir hesaptır kulaklarında çürüyen
dudakları
gerçek dünyaya
muhterem sabahların çeşmesinde 
kaynar kaderleri muhteşem oyuncaklar için

hicretsiz bir gömleğin ütüsünde
ihtişamlı tarihleri 
hakkımı helal etmiyorum
bil

çünkü boğulan bebeklerin 
parmak izlerinde meleklerin gazabı
çünkü inanıyorlar nasıl da ebu lehebe 
ve ona söz verilenlere
müslüman kardeşlerim
dokunurken balkondaki domateslere

kalbim kaldırmıyor böyle şeyleri
çok şükür onlardan değilim


biliyorum haksızlık diyeceksin
dudaklarının kenarına yerleşecek
o buğulu savaşı dalgalarla gemilerin
dağlarla ve nehirlerle boğuşan 
hasretleriyle kızışan 
o hayret sabahlarını getirmeden 
vazgeçmeyeceğim

***
TEREDDÜT GÜNÜ












bir yerde durdu o rüzgar
içimin çeşmeleri durdu
pirinçli öylesine öğlen duvarlarında
azalmış sabunlar gibi
tereddütler doğurdu bu duruş
sevindikçe belki böyle oldu

insan çaresiz yeryüzünde
domatesler alır bakar kırmızılığına
sular götürür evine besler tavanın orda olmasını
erken uyuyanını sever kendinin

deniz bir uzak oldu
dağ bir yakın oldu
çünkü sırtımdan aşağı
ne aslanlar kovuldu
ne ceylan ürktü soğumamdan

insan bölük bölük yüreğin derdinde
bir kapı açılsın diye bir kapı kapansın
sabah olunca
yer yerinde kalsın

daha da çok günler olur
ikindiler gelir sofrana



***

SULARDA YIKANAN

artık bitiyor güneşin kaygısı
yorgun olmaya başlıyor
kime seslensek
yalnız
yeni bir ağaç gibi kımıldıyor

sonra biz hep birlikte vardık sabaha
ve sofranın serinliği vardı
tutup çocukların ellerinden
böylece kimse korkmadı ölümden
kalbi değirmenlerde ve büyük evlerde sıkışan
herkes gökyüzünü düşündü

geride ay ışığında terleyen
bir hayvan gibi kaldı korkumuz
bizi bir dağ başıyla yıkadılar
menekşeler ve topraklar getirdiler
başkaldırmamız için

yine de sürünüyor arada
tüyleri sımsıcak ve yalandan uykularda
tertemiz bir yelken gibi
ansızın rüzgârda
atılıyor kalbimiz

yoksa biz hepimiz
aya karşı savunmasız
güneşe karşı dosdoğru

***
KOŞARKEN YIKILAN İÇİN

ben uzak bir bıçağım size
kararmış ağaçlarda bilenirim
yeşil oluncaya kadar yüreğimin rengi
sonra her şey güzel ölmek filan boğazında bilmem kimin soğanıyla her pazartesi
o çocuk vardır kapayın perdelerinizi
dallardan bakmıştır
denizlerden bakmıştır
doya doya boyunuza posunuza

atlar hep bir uçuruma doğru
kış yağmurlarında daha çok koşar
bitmesin isterim bu koşunun teri
sonsuz matemler gibi yerine hiç kimse konulamayan kimseler gibi
atlar koşar uçurumlardan başkaldıran ağaçlar için

bu rüzgâr değiştiriyor yerini
alıyor aklımdan
başka bir ağaç olmanın güzelliğini

çok çocuk olmaktan mıdır nedir
ellerim yoruluyor her şeyden önce


***

HUZURLU GÜNLERDEN

denize karşı
saçlarını ve göğsünü
varılacak en son yer olarak tutan
sımsıkı bir yürekle sağlamlaştırdığı
besbelli oyuncaklar bırakarak çocuğa
ve kadına gülen gözlerinin ışığını
bir adam denize karşı duruyor
huzurlanıyor içimizin gemileri
ağır bir çatırtıyla ilerliyor
ey güzel ölüm, ey çalılardan alınan serçemiz
biz inanmak için geliriz

bir an komşular dallarda
ağaran ve geri dönmeyen sabah
avuçlarımızda terleyen şekerler gibi
duruluyor

o adam ilerde duruyor
hepimizin mağarasında
aşkın ve yakarışın ufalandığı sabah gözlerini öpüyor
ve bir dağı müthiş özlüyoruz
hani son ışığında simsiyah bir orman hışırdayan
o dağ bizimledir
yürür ve yorulur olsa da yerindedir

bu denizle avunuyor yine dünya
bir çekip kavruluyor uzak ateşler
bir soğuyası geliyor yüreğinin


***
BÜYÜYEN ORMAN








yeterince insan değilim bak gelip geçiyor uzaktan yolların
sabah aynasında yok yüzümün ırmağı
akan başka bir şey doğrulduğumda
bu sarsılan ben değilim

bulutlar kurtarmıyor artık
gökyüzü daha da ötede biliyorum
keşke bir menekşeyi tutuyor olsaydım
yamaçlar boyunca
ama bir çiçek görmekten ölesiye korkuyorum

içimde direnen bir ciğer var
kül ve çocuk yüzleri arasında
bütün gayretim
yenilip düşüyor toprağa
canlanıp yürüyor sonra
bir ateş yatağı
bir mevsim uçurtmasına
şaşırmıyorum

karanlık bir yer biçiyor
aralıklarımızdan
bahçe olduğumuz günler geçiyor

sen kuşlarla haberli
duruyorsun yokluğunda


***

GELİŞİ GÜZEL








artık kanım serin bir nehir kıyısında
akıyor elmaların gölgesine karşı

dilimin kıvranışında adının bütün renkleri
gezdirmekten usanmıyorum

çünkü çiçeklerden birini seçmemiz gerekirdi
sorulduğunda varlığının sıcaklığı bizden

bu yüzden güldük sabahının gelişine
yıkarken kollarımızı nehir kıyıları

her şey bir dağ oldu yeryüzünde
dayandığın her şey yıkıldı aydınlığına

geceye doğru seslenen kadınlar
karanlıkta bir bahçe buldular

seni sevmekten ne akşamlar çıkardı
bu yaralı dünya bu korkusuzluk seli


***

SABAHIN ŞİİRİ

Zor günlere geldik. bir dereyi besleyen pınarlara bakarken. o derenin dibinde güneşe karşı salınan yosunlara bakarken. içimizle yosunlar arasında dehşetli bir uyum oluşurken.

sıcaklarda çokça duran ve bedenini yoklayan adamlar oluyor, kadınlar oluyor. sorgusuz yaklaşıyorlar birbirlerine, serin evlerde kararmış gözlerini açıyorlar.

biliyorum, şapkasını çıkarıp göğe doğru bakanlara benziyor bu akşama doluşmalarımız. öyle tertemiz sürahilerden öyle ışıl ışıl bardaklara akan biziz.

böyle zamanlarda bir çiçeğimiz olsun istiyorum. ay ışığında ne yapacağını bilemez, şaşkın bir çiçeğimiz olsun, küçük konuşmalarımız için.


sokaktan geçerken tükenmiş emekleriyle genç genç adamlar, kapının kulağında simsiyah elleri, ekmekle sularlar hani yaşanan her yeri.


beyaz elleriyle karıları, ceplerine dolan çocuklarla oynar ve yemeği karıştırırlar. çok karanlık bir kadifeyi almayıp beğenir gibi.

çünkü günün son ışığında pırıldayan atlar başlamıştır yukarda. nefeslerinde gezinen bir sabah var her an. geceleri çeşmelere koşan ve evin ilk sıcaklığında huzursuz. çocuklar var.


biz.


eskimiş bir bıçağın arasındayız.



***
SABAHIN ŞİİRİ












güneşe siper ederek parmaklarını
bu koşmaklar en güzel gölgendir senin

boynundan bir elmadır geçer
bir şaşkın balıktır kokun aramızda çırpınır
azalır göğsünün ağırlığı böylece

daha ilerde
bembeyaz çamaşırlar bembeyaz evlerin sıcaklığında
bir yorgunluk kurbağasını uyandırır uykusundan
gözlerinin ağırlığını kabul eder kadın

çünkü erkek ölmüştür
akşamın bulanık eşarplarında dalgalanır acelesi
yalnız ve çok uzak bir dağdan getirilen çiçeklerin

böyle sonsuz geziyor içimi sesin
ilk gürültüsü gibi yıkılan ağaçların
ilk sabahı gibi yaşamanın


***
DAĞLIKLARIM













gözlerin için
bir öğle sonu getir
aklında gümüş sarmaşıkları
kavuşmanın
ellerini sürükleyen serinlik

rüzgar hepimizden büyük
ve cesur gövdesiyle
açar omuzlarını bir meleğin

orada gözlerin için
konuş bizimle dağlardan
yeşil karanlığından
gemilerin

bizi böyle biliyorlar
kırılgan billurundan gözlerimizin
tanınmış oluyoruz
kendi toprağımızdan

kimi zaman
seni ferahlığına çağırıyor
çiçekler

***
HERŞEY OLMADAN













ölme diyebileceğim bir kalbim yok artık
peki sen neden tırnaklarına bakıyorsun
otobüs yarıyor ağaçların serinliğini 
kuşlar gökyüzünü taşıyor şikayetsiz
neyi dert ediyorsun

bir gözeye eğil, ıslansın içindeki bahçe
benim geldiğim yerlere gelmeden önce

şarkılarla açıyorum aramı artık 
büyük atlar inmiyor yamaçlardan 
akıllarına düşen damarlar gün çiçeklerinde  
ben biraz uzak kaldım mermerlerden
soluğum hiçbir pencerenin buğusunda yok
karanlığı daha çok seviyorum

bir çiçeği tut boynundan çevir kendine rengini
menekşeleri ayır hatıramızdan


***
DURAKLARDA












uzun bir haziranda durdu kalbim
ne geriye ne de ileriye
yalnız uzun bir haziran
kanın gölgesi gibi düşen boşluklara
yürürken dikkat ettiğim
konuşurken esirgediğim
bir haziran

çünkü yaşanacak bir şey kalmadı
azaldı göğün bütün renkleri
yalnız serin örtüleri çocukların
uzun ve sapsarı bir aradır konuşmalarda

anladım bu böyle gelişecek
yokluklar için akşam evlerinde
sabah evlerinde kilitler için
hep söyleyecek bir şeyleri olacak insanın

ama ben bir haziranda durdum öylece
daldım ve çıkarmadım kalbimin yerini
akşamları dirilen bir orman var
coşkuyla dolaşan balıklar var
yükünü doğrultan bir adam gibi
gece var

sesinin incelikli bir yerinde
durdum haziranın

***

KARANFİLLİ YAZILAR

Kim vardı elbette kapıların arkasında herkes vardı
Sessiz bir menekşenin düşüncesini bölüşüyorlardı

Kimsenin ilk gününü bilmediği pazarlarda gezdirilen tütsülerin içinde ve pazartesine inanan başka günleri de ona bağlayan tacirler, süt satıcıları, eski şeyleri alanlar, madenler içinde en çok bronzu tutanlar, tezgâhtaki balıkların temsil edebileceği, hatırlatabileceği kadar denizi biliyorlardı yalnız. Oysa az ötede gemilerin taşırdığı gürültüsüyle deniz, herkesi akşama teslim ediyordu. 

Burayı mide bulandırmaya elverişli bir parfüm kokusuyla böldüler. Menekşeden habersizdiler.

Ağır kadife bir perdeyi çekmenin hazzıyla kediler, sahipleri, bir dağ köyünün kararan sokaklarını özleyen işçiler, yaktı tütününü geceleri örtünmenin. Bakışlarında, kendi kanını soluyan balıklar vardı karanlıkta avlanmış. Sabırla biçiyorlardı kumaşları, yepyeni örtüler ölçüyorlardı onlardan. Sabah, hiç kimsenin umurunda değildi.

Ben bir karanfil oyarak başlıyorum duvarlardan, bilekleri üşümüş kadınlardan, ayaklarının üzerinde duran çocuklardan. Usta bir karanfil oluyor gittikçe, geceyi üzerime çekerken bunu söylüyorum kendime, atların keskin ölümlerini seyrederken, susuz uyanıp çeşmeleri düşünürken. Hızlı bir karanfil oluyor, anne çocuğun düşlerine henüz eğilmeden koşup kurtarıyor dünyayı yalanlanmaktan, bir kez daha her şey yerli yerinde duruyor. Sevinin.

Bütün karanfillerin yolu menekşeden mi geçer,
bir menekşe karanfile hüznüyle mi, neresiyle benzer?


***
RENK













kendi baharıyla
bu camlar boyunca saçlarının gölgesi
savrulan suların serinliği
öyle bakıyorsun
darılmış boyunlarıyla
kuşların

kalbini biliyorum
ötede bir telaş

yolumuzda budanmış
dağ ölüleriyle
daha ne kadar kalırız
bir ses duyduğumuzda
şarkılarla karışan biz

o kesik anında
işte mavi bir duvarı var
ölümün.

****
KARARSIZ BİR KUŞUN ÇIĞLIĞINDA




















yeni ve ölmekten usanmış
sabah atlarının gölgesinde
sonsuz terleyen ve ileri doğru atılan
göğsünü bir hançer gibi gökyüzüne yakıştıran
bu korkusuz ırmak bizimdir

çünkü kedileri bir şefkat gecesine çağırdın
güvercinlerin boynunda siyah izler bıraktın

işte çalışan saati bizimdir güneşin 
yeryüzünün bütün rüyalarında seğiren 
o ekin tarlaları ve gelincikler 
bir ağaç gölgesinde yürüyen
bütün ölümlüler
bilir saatin yaklaşmakta olduğunu
ve yaşamaktan güzel olduğunu

ama gözlerimiz çok yandı bizim
tahmin edilemeyen kuşlar gibi bir akşamın göğünde
süzülen ve kaybolan hasretleri çağırdık
sofralar kapandı evler açıldı

bizi ateşin ismiyle yaktın
korkuttun gölgesiyle
sevmenin 

büyük ordusunun


***


UMUTLU YAZGILAR











bu ölümün de içinden bir heves çıkardılar 
elmalar, o dağınık bahçenin ışıkları
sulardan söz ettiler büyüyen ve daralan ırmaklardan
insanın utanmayı bıraktığı bir anda
çocuğun kımıltısız yaprağı
böldü kalabalığın karnını

evet sen, çalılardan doğrulan
sen evet, ağzının kenarında morluklar
demek menekşeleri yemekten geliyordunuz
siz açıyordunuz köpeklerin kursağını 
böylece ne güneşi görebiliyorduk biz
ne akşamı örtebiliyordu üstümüze
anneler öyle mi

günler gelip geçecek biliyorsun
cevizlerin karanlığı üzerinde bin yıllık çeşmenin
dağın en güzel çiçeği kökünün üstünde
seyrediyor ufukta hep bir kartal olmasını
kertenkeleyi güneşlenmekten alıkoyamayacak 
çünkü hiçbir yağmur sonsuza kadar yağmayacak
seherin en serin vaktini dolduruyor çocuğun uykusuzluğu
aslında kimse birşey bilmiyor

alır gibi yaparak tavşanın huzursuzluğunu
zaman
büyük değirmen usta sihirbaz
verecek annenin çığlığını dünyaya
bir kez daha



***

USUL HAVALAR













şimdi ben bunları biliyorum ya
uzakta patlayan karanfilleri
ışıksız bir odada tuhaf terini
kalayı gelmiş bakırlarda serinleten 
nice mutsuz gelini
sabah olmadan hiç bir şeye yeltenmeyen
nice mutsuz gelini

bir baş ağrısı gelip duruyor kapılarına
yağmurdan da hızlı yağıyorlar akşama

sonra şarkılar onlardan yana
korkular ve göçmensiz bir ilçenin gölgeleri
parmaklarını kilitleyerek büyük bir atadan kalma
kilimlere 
soğuğu hapsediyorlar ciğerlerine
zambakları daha çok seviyorlar

ve hep pazartesine denk geliyor
bir şeye sevinmeleri

dağın savunmasız yerlerinde 
tutuyor 
bırakmıyor
baldırlarını 
el sallayan bir annenin kararmış resmi
usulca benziyorlar kendilerine
ve dağı bir dumandır alıyor

göğsünde terleyen çocukla
daha bir
sarılıyorlar akşama


***

BEKLENEN










sen bir cam açıyorsun
daha ne olsun

ağaçlar geçiyor içimizden
böyle gökyüzünü de görmedik hiç

bir serinlik karışıyor
ateşten yapılmış gibi öylece
ağacın gölgesini bulmaya çalışan
ve geçip gittiğimiz çayırda
bekleyen kadının
yaşlı kadının

bir ara yüzünü geçmişe
dönderir gibi çok büyük bir insan
bakıyorsun başka bir pencereden
benim yüzüm başka bir yerde
ama unutulmayan hatıralar arasında

belini tutarak bir adam karşıya
ve gözlerini kısarak
elleri arkasında
sanki herşey bir deniz
bakıyor
hepimiz bakıyoruz ya
güneş öyle güzel

gezdirilen bardaklar nasıl buğulanırsa
gözlerine bir hal gelip oturuyor
bir sarmaşığı soluyor gibi
evet içine çekerek karanlığını
terkedilmiş bir evin
vererek hızla ve uzağa
buğulanıyor görmelerimiz

esmer bir kalabalıksın
nehir geldi mi bulutları da gelen
resimlersin
hiç bilmediğim yerlerinde
elimin



***

KASABA TERİ















geçmişin bakırdan heykeli
çürüyen kıvrımlarında gülüşlerin
ne söylense yetmeyen
haller gibi

konuşuyorsun
kara bulutlarla boyanmış
bir deniz seriliyor aklıma
ve orada esen rüzgarın serinliği

uzak bir yere varacak
ve oradan yüklenip yeni kimseleri
gemiler geliyor
beyaz gövdelerinde ışıldayan
balık hevesleri

sesin
uzakta patlayan bir tüfeği andıran sesin


II
alnından
henüz ıslanmış çimenlerin
o tuhaf gölgeleri
gelip geçti belki
sesinin aslanlarıyla yüzleştiğim vakit

hayır korku değil sevgilim
çeşmede kalan sıcaklığı ellerinin
yeşili bu yüzden
çok sevdim

üşüterek bir odayı
tahtadan ve karanfillerden
bizim bu yenilenen sevgimiz
her açılışında
ikindidir
kollarında çürümüş yaprakların
eskimez kokusu

bilmiyorum daha ne kadar
pembeleşen bir anda korkusuz sözlerle
yüzünü saklamakta
siyah saçlarını yalnız
hatırladığım bir kadın

o günler hep serinliğin peşindeyim


III
seyrek konuşmalarından hatırladığım
bir kadın nedense geceleri
yemyeşil elleri
günün oyduğu trenlerden çok
sularla çevrili ve dağlara yaslanmış
bir kasabayı sevdi

ışıklar örtmez ölüleri

ağzında gelinciklerin acı ve kırmızı tadıyla
kokusuyla yeni uyanmış ahşabın
gerinir tavanda bekletilen cenazesi
orada günün

öyle uzun
bir uçtan uca inanmak akşam masallarına
kuşlar konar ve kalkar adamlar eve
bir çocuğun perdeyi boyayan pembesi
durur boğazlarında

yine yaşamak
güzel



***

CAM GÖBEKLERİNE AĞIT
















bir tas sudan çıktı bunlar gerisini bilmiyorum
alüminyum bir tas, mess prodakşın, görkemli günleri teşebbüsün
çeşmeler pirinç, evler ağaç 
henüz çocuğuz o zamanlar
taahhüt etmemişiz bir binayı başından sonuna kimseye 
betondan ve arsa paylarından büyüteceğimizi
şefkatle

yahu bir menekşenin kanatlarından konuşuyoruz o kadar diyeyim 
yumurtadan kesilen tavuklarla giriyoruz ikindilere
gökkuşağı göründü mü çok keyifliyiz
dizlerimizi keserse gerçek taşlar kesiyor gerçek odunlarla vuruyorlar
böğrümüze
ne yalandan uykusuzluklar ne uzaktan sevişmeler
kaldırdık mı yumruğumuzu gerçek kemiklerden geliyor 
yıkılışın sesi

evet ah yıkılış evet yenilgi 
geceleri uyluklarımdan temizlenen çelik 
ovayı ciğerlerime dolduran o güzel tatlı nehir

sonra ne oldu bilmiyorum uzun bir harf başladı içimizde
birşeyler buyuruldu ve kırdık sınırlarını seherin
pencere sefalarını çok eskiden bildiğimiz bir kırmızıya değiştik
anladık ki ne güzel zulmedebilirmişiz bizler de tutmadan bir kelebeğin kanadını
onu öldürebilirmişiz

bir tas sudan çıkacak bunlar sonrasını biliyorum
kızıl saçlı ve olabildiğine yabancı bir kadın söyleyecek şarkısını 
bin yıl sonra bütün olup bitenlerin gökyüzünün altında
hurmaların daldığı sulara


***

FISTIK DESTANI


En güzeli sabahlardı. Sabah ise hep ihmal edilen bozuk bir çeşme gibi, çiyleriyle yağardı muşambanın üzerine. Bunun adını biraz yoksulluk koyabilirdik. Biraz da alışkanlık vardı işin içinde. Emeğinden başka yapacak ve konuşacak bir şeyi olmayanların en büyük alışkanlığıydı fıstık sökmek. İşte, sabah çiyleriyle yıkanan o muşamba çadırların sasımış fıstık saplarının kokusunu bile bastıran kesif kokusuna ancak böyle katlanıyorduk. Birazdan demlenecek olan çayın ve ortalık ışımamışken alınıp getirilmiş çarşı ekmeğinin kokusu da karışacak bu ağır kokuya. Ve biz çocuklar, bu maceranın en güzel locasında yer tutmuş gamsız seyirciler olarak yüzümüze işeyen şeytana söylenerek bidondan bile daha fazla bidon kokan sularla yıkayacağız yüzlerimizi. Sofranın en güzel misafiri olan ve gram hesabı alınmış kara zeytinin sevinciyle koşturacağız. Ama zeytin yalnız ekmekle yenmelidir. Hatta her şey ekmekle yenmelidir bu büyüklerin de tükenmez bir heyecanla katıldıkları güzel oyunda.

Güneş, bayat bir simit gibi yükselip gözleri kamaştırıncaya kadar herkes uyuşukluğun tadını çıkarmaktadır. Dünden kalan bir iki parça çepel, belki onlardan daha kirli bir bezle yıkanırken, teklifsiz yakılan tütünün ağırlığı hepimizin aç karnına dolmuştur çoktan. Şimdi çalışmak zamanıdır. Uzakta, kanatlarının tozunu alan bir turacın sesi çalınır kulaklara.


Fıstık işinin en itibarlı kısmını tırmıkçı almıştır. Büyük bir savaşın kritik kararlarını alırcasına belirler evleklerin sıralamasını, bu sefil ordunun hangi yöne doğru ilerleyeceğini, nerede mola verip nerede saldıracağını onun acı kuvvetiyle giriştiği mücadele belirler. Hızlı ilerlemişse bu yıkıcı güç, bir dut gölgesinden artçı kuvvetleri büyük bir keyifle izler. Eski zamanlar, eski insanlar konuşulur mutlaka.

Ordunun piyade kuvveti ifitçilerdir. Onlardır asıl hırsla sarıldıkları salkımlarda emeğin ve terin meyvesini nasırlarıyla toplayanlar. “Güzel Ayçiçek Yağı” tenekesini bir piyade tüfeği gibi yanlarından ayırmazlar hiç. Dolar ve boşalır tenekeler, harman yerine götürülmek üzere. Belki yüzlerce kez anlatılmış hikâyeler elleri işten koparmaz. Boşta kalmış bir tırmığın sapına geçirilen birkaç fıstık sapıyla gölgelik yaparlar kendilerine.

Meydanın en zorlu vazifesi ise yere bakanlarındır. İstenmemiş bir utancın mecburi taşıyıcıları gibi sırayla yapılan angaryadır yere bakmak. Çünkü tırmığın ardından fıstık kalır çünkü ifitlenen yerlerde fıstık kalır çünkü yerde hep fıstık kalır. Küçük bir kazma ve tükenmez bir sabır gerekir onların vazifeleri için. Eğilip kalkarak gün boyu tırmıkçının ve ifitçilerin arkalarında bıraktıkları ölüleri toplama onların görevleridir. Evleklerin bitmesi için en çok dua eden onlardır.

Ve akşam yaklaşırken asıl şölen de yaklaşır biz çocuklar için. Hiçbir yaraya derman olmayan ama o küçük savaş alanında gözlerden ıratılmadan kollanan çocuklar, uzaktan yaklaşan traktörün homurtusuna odaklanır akşam yaklaşınca. Çünkü birazdan 640’lık turuncu traktör ve muzaffer bir ordunun düşen şehre ilk giren zırhlısını sürüyormuşçasına gururlu sürücüsü bir kaybolup bir görünerek gelecek meydana. Hazırlanan fıstık sapları ve yıkanıp kurutulmuş fıstık hararları yüklenecek traktörün naylonuna. Ve çocuklar biraz azarlanarak biraz da sevinçlerini görmek için itilerek bindirilecek sapların üzerine.

Uzakta usul usul ışıldayan şehir, Düldül dağının karanlığa karışan mor silüeti ve akşam ezanı yaklaşır gittikçe. Arada bir gökyüzüne bakarlar, dünya küçük, yaşamak güzel.

***


KIRMIZI


Kız: Elinin sıcaklığını bile örten sertliğini sevdim ben sevgili babacığım. Kavrulmuş buğdaylar gibi ellerin kuru ve kumral. Ellerin, saklambaç oynarken yüzümü yaslayıp saydığım kerpiç bir duvar. Ellerin yastığın kenarına işlenmiş bir gül müdür? Birazdan bırakacağım onları, kalbimde hışırdayan kuşlardan habersiz misin?

Baba: Gurbet desen, bana sorsan, hep bir dağların arkasıdır derim. Öyle bildim, ortalık ağarırken bir dağı gövdeme yaslayıp sebep bildiğimde yokluğunuza. Ama sen nereden bileceksin küçük kızım, saçlarına zeytin ağaçlarının gölgesiz serinliği bulaşmış kırmızı elbiseli bir akşamsın bütün uykularımda. Nereden bileceksin, para ne memleket, kuşlar bildiğimizden daha fazla.

Kız: Ben bu yolu sensiz döneceğim. Kapkara bir kumaşla örtüp arada yokladığım, keskinliğini sınadığım hançer bu işte. Akşam olacak, evlerine dönen sürülerin ve insanların uzak sesleri, belki bir tüfeğin sebepsiz patlaması, son çağrıları annelerin, beni yaşadığıma inandıracak. Bugünün, dünyanın son günü olmadığına. 

Baba: Bilmiyorsunuz hepinizi kuru bir çiçek gibi alıyorum ve göğsümün bu yeni yıkanmış, özenle ütülenmiş damatlık gömleğimle birleşen bir yerlerine sakladığımı. Sofraları da götürüyorum, sabah kahkahalarını da, özlemle iç geçirmelerinizi de alıyorum yanıma. Sanıyorum ki hiç gülmüyorsunuz, ağlamıyorsunuz bir defa bile, öyle kımıltısız resimler gibi kalıyorsunuz ardımda. Ancak böyle dayanabilirim sanıyorum yokluğunuza.

Kız: Baba,

Baba: Tabii ki saçları altın gibi olacak, rengarenk elbiseleri de olacak yanında, upuzun kirpikleri olacak. Ayakkabıları da var küçücük.

Kız: Tamam, baba ama bu sefer çabuk gel.

Baba: Sabah olur olmaz gelirim belki.

Anne: Mektupsuz bırakma.

Rengi belirsiz bir minibüs yaklaştı, yaklaştı, büyüdü ovanın sisli boşluğunda. Üç kişiden birini alıp devam etti yoluna. 

***


ZÜLÜF

Kırmızı çiçeklerle süslü fistanı rüzgârda onu binlerce ağacın ve meyvenin ve çiçeklerin süslediği bu dağ yolunda, çok da özenilmemiş bir korkuluk gibi sallıyor. Alnının esmerliğinde erken bir gelincik gibi kınalı bir tutam zülüf ifildiyor.

Akşam olmadan, ışıklar kısa bir süreliğine de olsa yakılıp sofraya oturulmadan yetişmek derdinde.

Elindeki sepetin üzeri kocaman incir yapraklarıyla örtülmüş. Ucundan, namazlığın birbirine ulanmış renkleri görünüyor. Adımları gittikçe düzensiz, gittikçe hafif…

Arada bir eliyle belini tutarak, aşağıda henüz kirece bulanmış damların akşama sarkan telaşlarını görerek gülümsüyor. Alnında kınası gelmiş bir tutam pembe zülüf.

Aşağıdan gelen ve kendi gibi kuru, esmer bir kadınla iki dakika sohbet ediyorlar. O iki dakikada görüşülmeyen uzun zamanların bütün hikâyeleri, büyüyen torunların sevgileri, buçuklu verilen ineğin durumu, bütün marazlar, akrabalıklar konuşulup bitiriliyor. Yollara devam ediliyor.

Kırmızı çiçekli fistanının gittikçe koyu örtüsünde ne erkekliğin getirdikleri, ne kadınlığın getirdikleri, dilinde yalnız belki dünyaya sarkan bir türkünün asla yaşanmaz hasretleri, torunların meraklı dinleyişlerinin gülümsettiği içinin eski bir sızısından başka. Ve onlar da Namazlığı gibi dürülüp koyulmuştur. Ancak onun kadar bir iştir.

Elinde yukarıdan, yayladan verilmiş yeşil bir elma var. Avucunda, ara sıra fistanının eteğine sürterek torunun dişlerindeki ilk sesini düşünerek elmayla kalbinin arasında bir yol açıyor. Sallanan o kupkuru eli ve yeşil elma ve eline henüz vurulmuş kınanın kesif kokusu, yeryüzünü kanatlarını havayla doldurup gökyüzünde durakalan büyük kuşlar gibi didikliyor, bembeyaz evlerin damlarını, torunların kalplerini ve komşuların ve bilinmedik insanların o anlarını dolaşıyor hep birlikte.

Alnında kınası gelmiş, beyaza yaklaşmış pembesiyle ifildeyen bir tutam zülüf…



***

 BÜYÜK YOLCULUK

 Fotograf: Ahmet DUR
Uzakta sisleri kaldırıp yeniden yere indiriyor rüzgâr. Kuru fakat sıcak elinde küçücük elleri. Arada bir diz çökerek gözlerinin içine bakıp soruyor 'üşüyor musun kuzum', yok manasında başını iki yana sallıyor, kırmızı şapkasının altından sarı saçları ve kızarmış yüzüyle. 

Adımlar, hışırtılı bir öğle uykusunun ortasında görülen rüyalar gibi huzurlu, sessiz, yürüyorlar.

Gittikçe bir evin beyazlığı sisler arasında.  
 
Biri bir ağacın dallarını kesiyor, baltanın inip kalkan gürültüsünde alıp verdiği nefesi bile çok yakın.
 
Bir suyu geçiyorlar, bu kez kollarından tutup kaldırarak ama ayakları suya değsin oyunu da oynar gibi. Yüzüne bakıp gülümsüyor.
'Aaaanneeee, abim geldi'

Kırmızı ayakkabılarıyla sarı saçlı küçük kız koşuyor sislerin ve ağaçların arasından bir görünüp kaybolan gölgelere doğru.

Şimdi iki elinde iki küçük el, yürüyorlar her şeyin, düşüncelerin bile serin olduğu bahçede.

İlk iş, basma elbisenin ceplerini karıştırmak.

Kadınlıktan, çalışmaktan, birinin çocuğu olmaktan, birinin kadını olmaktan çoktan düşmüş, geriye yalnız anneliği ve içinden ekşi elmalar eksik olmayan sepeti ve keçilerin sırnaşık kokuları kalmış olanın elbisesinin ceplerinde pırıl pırıl ve masmavi iki küçük bilye, üstünde kuşların karşılıklı bakıştığı kırmızı bir toka ve üç tane kokulu şeker.

Kapıda bekliyorlar, başları, kesilmiş nefesinin ritminde inip kalkıyor, elleri daha sıcak.

Çok sığ sularda oynaşan balıklar gibi çıkıyorlar merdivenleri.


***
YETİMLERİN SEVDİĞİ BİR ÇİÇEK VARDIR













ne güzel bir ölümdür seninki menekşelerden bile kendine bir mavilik çıkardın
doğruldun eski terziler gibi elbiselerin üzerinden
gururla baktın ışıltımıza biz korkulu ateşlerdik her an biri gelip söndürebilir
ya da sorabilir hesabını karanlık gecelerin
ama yetimdik de hanlarda ve uzun ağustoslarda kim olduğumuzu saklayaraktan

belki saçlarında eski bir hatıranın denizi uğulduyordu
belki tam da yerinde ölüyordun
yakıştırarak göğsüne kimsenin sahip çıkamadığı bir karanfili

kırlardan ve kuşları tembihleyen bu bahardan geriye
uğultulu bir zaman kaldı saati biraz da bu yüzden anımsadık
geç olmamıştı çarşambaydı
neden mi diriydi çünkü yosunlar denizin koynunda 
balıklar sevinçliydi ağlarda sevdikleri bir pınarın serinliği
bakıyorduk akşama bakmamız gerekti

seninle nasıl andırabilirdik ismimizi yoksa
sana benzeyen yanlarımızı kim bilebilirdi


 ***

 DAĞILAN BİR AKŞAMA DOKUNAN

ister miydim ben de biliyorsun istemezdim elbet
oğlundan ayrılan bir baba olmayı

suları korkuyla dolduran maşrapalarda
ağlardım gözüme karanfiller kaçardı

büyüktüm tutuyordum örneğin bir geyiğin tüylerini
sabah oluyor sanıyordum günleri böldükçe ikindilere

sen bir yerlerdeydin korkusuz göğsünün atıyordu içinde 
hiç bilmediğim bir dönemeç sevmediğim bir akşam

sivrisineklerin öldükçe çoğaldığı bir mevsimdi
güzel gülüşlü kadınlar yeni yollar yapıyordu sevilmek için

ben karanlığı daha seviyordum kemiklerinde gecenin bir resmi
şarkıları ortasından başlatıyorlardı aldırmadan yoksulluğa

onlar o sevgili kaplumbağaların mevsimi
gökyüzünü itiyorlardı sever gibi yaparak uçurumlara

tutuyorlardı elimin ayasını bir şeyler çıkarıyorlardı
güzel bir şeyler söylüyorlardı zamansız

kanmazdım yine de koşardı nehir boyu sanki atlar
gözlerinde güneşin kendi değil de biçimsiz bir resmi

sabah olurdu sonra durmadan




***



HİÇ BİR KARANFİLE DOKUNMAMIŞLARIN GECESİ

kanar bir yerlerde biliyorsun erken söylenmiş bir sözün belki kararmış perdelerin ıslığı
elini kalbine götürmeden dur sen de herşeyi benim kadar yanlış biliyorsun

bu kuşlar mayısların lekesidir yalnız gümüş tüylerinde güneşi biriktirmek isterler
insan görülmemiş bir hevestir geçirir tırnaklarını düşen bulutlara

yine de yalnız ölür ve saçlarını kiminin hiçkimse taramamıştır ay ışıklarında
konuşurken bir ceylanı boğazlar gibi doldurur yumruklarımı hepsi ama gücenmem onlara

çeşmelerden o vakitte işçiler günün en serin sularını yudumluyordur
en güzel karpuzunu taşıyordur ellerini karanfil yaparak çocuklarını doğrultuyordur

bir güzel zamana karşı doğrultuyordur zeminin beyazladığı dağların ağardığı
bir bayrak tutar gibi sorumlu ve kaybedeceğinden emin savaşların sonunda

işte yanlış biliyoruz sen de ben de kırmızı bir koridorun aydınlığında
bu hayat geç söylenmiş ve rahatça geri alınmış bir sözdür kırmamıştır kimseyi
rahatla


***

RENGARENK BİR ÖLÜM

küçük bir suyun kenarından 
saldın beni denizlere
sımsıkı tuttum bir demet papatyanın gölgesini elimde
sol elimdi
hatırlıyorum

önce çok sevdin
hevesli bir turna uçurdun gökyüzümde
ben kırmızısına bakmaktan
unuttum bütün balıkların adını

yaşadım sabahın unutulmuş suları gibi
değmeden hiçbir güneşin uykusuna
koşturdun o baharı
o atları sen sürdün geceye

herşeyden çok senin siyahındır
yakışır ıssız körfezine yalnızlığın

herkesten çok senin adındır  
kırmızılara baktıkça


***

SİZLİ BİZLİ KELİMELER

bizler başka çarşılardayız
günaydın çiçeklere
hassaten menekşeler, bütün mazlumların eğimidir gölgeleriniz
öyle boyunlar düşer akşamları
başka çarşılarda

siz güneşe karşı bir şarkıdır söylüyorsunuz
hiçbir pencerede perdeleriniz dalgalanmıyor
çok şükür

çünkü bizimdir öğlen uykuları
tartıları biz suya tutarız yokluklarında
kedilerin gittiği yerleri de biliriz
ama ekmekler ama sular hep bizimledir

sizde bezirgan bir kaplumbağa hevesi
yalnız sakallarınız kirli değil
başka şeyler de var içerinizde
görmek nasip olmasın

ilk çıtırtıda kaçıyor sanıyorsunuz ceylanlar
ellerinizi koruduğunu görmüyorsunuz
toza bulaşan korkunun
evet ama taşlar var aklında güneşi doğrayan betonlar
mermer var ticari çizgileri parmak uçlarında
hepsi bir fiyatın kabında başka bir şeye dönüşüyor

büyük mavi dalga
açıyor kemiklerini denizin
bir vakitten başka bir vakte dönüyor dünya
hepimiz için

süt kokan bir çocuk yazmalı böyle şeyleri.


 ***

 YAĞMURLU BİR GÜN

O yağmurlu günün örttüğü bir şey var hayatımızda. Hiç kaldırmak istemedik örtüsünü ikimiz de. Çamların kokusu sızdı yalnız, çamaşırlarını toplayan bir kadının telaşı, evine daha da sokulanların ve mutfağı kaynayan demliğin uğultusuyla dolduranların, okulun penceresinden birazdan ıslanacağı yağmurdan çok annesinin evde olup olmadığını düşünen çocukların telaşı.
Yarı uyanır gibi uykulardan ve kopar gibi bir anda ruhumuzu yakalayan özlemlerden o günü gömdük azar azar.

Çünkü istemedim hiç tükensin o karanlık, onu kaldırmaya yetmeyen üç beş ev ışığı, üç beş dağ köyü kıpırtısı.

Biz yine de mutluluk demeyelim buna. Belki huzur. Herkesle aynı şeyi yapabilmenin, aynı şeyle endişelenmenin küçük huzuru. Yoksa akıyoruz biliyorsun birbirimizin etrafından büyük ormanlar gibi. Her birimizin ağaçları, kuşları, hayvanları, leşleri ve geceleri farklıdır. Evet, geceleri bir tren homurtusu böler benim ormanımın uykusunu, kuşlar şaşkın sokulur birbirlerine, çok yağmur yağar, çok çiy düşer bitkilerime. 

Gündüzleri uyur benim ormanım, ikindilerde kımıldar ateşli bir huzursuzluktur öğle vakitleri. Ama en çok geceyi severim ben. O trenin uzaktan demir gövdesiyle cebine doldurup getirdiği kısacık rüzgar yeter nefes almama. Bir kaç tedirgin kımıltı, dağı ve onun göğsünde dalgalanan köy ışıklarını görünce geçer. Başlar uykunun özgür senfonisi yeniden, gerçek bir rüzgar gelir demirin rüzgarının yerine. Herkes ve her şey, sabahın olacağından emin, toprağa yerleşir. 
Zaman korkusuz bir aynadır bizlere. Şiire karışan bütün sözlerimizi onunla ayırırız birbirinden. Mutfakta eriyen buharını çaydanlıkların, unutulmuş bir elmanın son kokularını onunla getiririz yeryüzüne. Ondan sonra adı sönmek olur, yirmi beş saniye sonra çocuğun muhtaç ağlamaları olur, bir daha bu kadar çok almayalım kararının sebebi olur. Elmanın şiirle bağını böylece koparırız.
Ama her zaman böyle usta değiliz kılıçlarımızla. Kanla birlikte yere düşen bir çiçeğin gürültüsü çözer dizlerimizin bağını. Bir mezarın taze ağırlığına yürütecek gemilerimiz yoktur. Sevmeyi hiç düşünmeyiz.
Yağmurun diyorum, çam ağaçlarının kokusunu daha da ağırlaştıran ve günü kadife perdeler gibi örten yağmurun hiç konuşmayacağız getirdiklerinden. Ellerimizde var sayılmış telaşı kalacak yalnız bütün bunlardan habersiz dip balıklarının.


***



   
GÜN IŞIĞINDA OLANLAR

birgün,
ıslak bir karanfilin herşeyi yakıp geçtiği birgün
parkın o büyük ve güneşli ölümüne 
hep birlikte üzüldük

kimse geri kalmadı hayıflanmaktan
ve kavgayı hep kendilerinden başlatan ağaçlar
orada yitirdi rüzgarın güzelliğini

o anda bir köyü kuşatan 
bütün tarlalar
ve akşam rüyaları 
devam etti yaşamaya

çeşmenin aydınlığındaydık
ve ölüyordu parklar meydanlar
kimse bağırmıyordu
karanfiller için

insan
bunu hakediyordu

***

YANAN OCAK

“Ocağın yana çocuk” demişti, o soğuk mu soğuk şubat günü, ocağın başında, darı bazlamasını çevirirken çarpıp un kabını devirdiğimde ninem. “Asıl senin yansın ocağın karı!” dedim ben de kızgınlıkla, gülüverdi. Nasıl gücenmiştim, evimizi, annem, babam, kardeşim hepimiz yanalım ölelim mi yani; nasıl ister bunu bir un kabı devrildi diye…

O sene, kıştan kıyametten Düldül’ü göremedik günlerce. Kar, şehre indi ve bilmem filan köye kurtlar inmiş, gören kadın zor kurtarmış canını, çocuğun birini parçalayacakken babası çifteyle vurmuş birini kurtların, diye hikâyeler anlatıldı. Öyle korktuk, ya buraya da gelirlerse, biz portakal alalım derken akşam bahçeden bir kurt üzerimize atlayıp boğazlayıverirse ve kimseler duymazsa öldüğümüzü, annemiz ağlarsa…

Sabahın köründe, inekleri yemleyip gelen ninem, ortalık ışımamışken, sabah namazının ardından yaptığı mercimek çorbasını içmemiz için çağırırdı soğuğun elleri kestiği günlerde. Kızgın için ha, ekmek uflayın ha derdi, sanki çorbayla eriyen tahta kaşıkla oyalandıkça biz. Kokusuyla insan doyuran dua çorbasıydı mahlıta çorbası ninemin.

Günlerce kızdım ona yine de. Ocağın yansın dedi bana. Onun, sürekli mırıldanan dilinden düşürmediği İsmin Sahibi öğretilmişti hepimize, O’nun uluların dileklerini yerine getirmeyi ne çok sevdiği öğretilmişti çünkü.

Anneme söyledim dayanamayıp artık. Anne, ateşe filan dikkat et, soba sönsün iyice. “Oğlum ne oldu da dertlendin bunlara” diyerek güldü annem. “Ninem, ocağın yansın çocuk dedi bana, ilendi” dedim anneme.

Öyle çok güldü ki. Bir ulunun ilencinden korkmamasına hayret ettim önce. Sonra oğlum dedi annem, ocağın yansın demek, ocağın ışısın, hep mutlu, bolluk içinde yaşayasın demektir. Nasıl dedim ocak yanarsa nasıl yaşarım orada? Ocak yanar ki yemek pişer, yanar ki sığınırsın kötülükten kendi ocağına dedi annem.

Koştum ninemin yanına, kuşluk duasını toplamaktan kalkan nineme “karıııı diye bağırdım kocakarıııı ocağın yansın senin de yansın ki içelim çorbalarınıııı!”

Kuru yapraklar gibi avuçlarının arasına alıp yüzümü, mırıldanmaya devam etti gülerek.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder