SEN DE Mİ MIRTIK OLDUN?/Bilge Doğan

 


                                                                             Kalbimdeki güzellere, 

Cüneyt Cesur’a

Hep böyle yapıyordu. Hevessizlik hastalığına yakalanmıştı. Bana söz veriyor ama onca şeyi yine telefonuna not alıyordu. Kimselere kalmayan dünyada söze de yazıya da pek önem vermiyordu artık. Çok olmadı daha, söz uçar yazı kalır sözünü bir deprem alt üst etmiş, onlarca arşiv yerle yeksan olmamış mıydı? O da yaşıyordu işte, sadece yaşıyordu. Yorgun olmasını anlıyorum ama çocukluktan beri bana olan sevgisi uçup gidiyordu sanki gönlünden. Daha yazamazken söylediği şiirleri babası not almaz mıydı; okuyamazken henüz, babasının her aybaşı aldığı onca kitabı okumaya çalışmaz mıydı? Şimdi bu küslüğü hak ediyor muyum ben, hiçbir zaman uzak kalmadım ondan… Gözüm hep üzerindeydi; bazen hızlıca kırılacağını bildiği heveslerle sevinçten havalara uçuyor lakin sonra zemine sertçe düşüyordu. Alelade her şeyi telefona not alması hep bu hevessizliktendi. Gece aklına gelen öykü başlıklarını, bazı parlak fikirleri, hiç not etmediğinden unutup gidiyordu. Heyecan ve sevinç sonrası yaşadığı sert düşüşlerden korunmak için bazı şeyleri görmezden gelerek kendince tedbir alıyordu. Bu yüzden güzel sinema filmleri izlemek, türkü dinlemek gibi alışkanlıklarını da bırakmış; kafa dağıtan polisiye, bilimkurgu dizileri izliyordu; çok düşünmemeye çalışıyor, heves etmemek için bir şeylere dikkat ediyordu. Hevesle aldığı ya da çoğu hediye olan not defterleri, kalemler bir köşede misafirdi; yazılı ya da sesli çoğu şeyi telefonuna not alıyordu,

- Şimdi efendim, böyle bir dosya hazırlamanın faydaları… Şair ve yazarların birbirleriyle ilişkilerini, o günlerde yaşadıkları olayları, siyasi olayların hayatlarına nasıl yansıdığını değerlendirmesi… Kültür ve edebiyat tarihimizin karanlık noktalarına ışık tutması… Edebiyat mahfillerine bir bakış ve Türkiye’nin genel edebi panoramasını anlama… Bu konu bakir bir alan sunuyor bize. Küçük bir çalıştay yapmak istiyoruz. Dergimizin de sıradaki sayısının dosya konusu olacak…

- Pek tabii olabilir, konu ilgi çekici. Afişlere de girilir ve ilan edilir bu çalışma…

- Ben de bu kadar ses getirmesini beklemiyordum onlara bu dergiyi çıkarsak diye tavsiye verirken. Dört yıl oldu ve dergi ses getirdi. Hasan Aycın arka kapağa çizgi yolladı yazın…

- Ben ilk sayıyı beğendim, bir sayı çıksın bakalım, diye düşündüm, sonra vazgeçmediler, dergi çıkmaya devam etti…

- Emeği geçenlerin…

Ne güzel ne verimli bir toplantı oldu. Bunu kutlamalıyım, diye düşündü. Kültür konaktaki toplantı için çarşıya gelmişti. Biraz çarşıya inip nefes alayım, gezeyim eski sokakları, diye düşünüp hevesle arabayı çarşıya sürdü.

Dün akşam Özbekistan’daki hocasıyla ata topraklarına dair ettikleri sohbet aklına geldi. Mırtıkçıkların sokağına doğru hızlandı. Merak ettiği şeyler vardı. Eski sokaklarda, kendisi böyle takım elbiseli, biraz eğreti dursa da güler yüzle kendine bakan bir Mırtıkçının dükkânına girdi. Hikâye toplamayı seven, heyecanlı hâliyle doğrudan konuya girdi,

-Dün Özbekistan’dan bir fotoğraf paylaştı hocam; bir Özbek amca, kafasında ve omuzlarında kuş var, aynı bizim gelenek orada. Şaşırdım, vay orada da mı mırtıkçılık varmış, diye. Yeni nesilim ya, hocam da takıldı bana, sen mırtıkçılığı nereden biliyorsun, kuşçuluk falan demen lazımdı, diye. Ben Maraş’ın has evladıyım, ben bilmeyeceğim de kim bilecek, diye başladık muhabbete. Biz de beslesek kuş, diye hayal ettik…

-Peki Mırtık kelimesinin anlamı ne, biliyor musun hocam?

-Bilmiyorum…

-Peki, ben sana söyleyeyim. Şimdi, burası Yahudi mahallesiymiş. Yahudi bir kuşçu varmış, ismi Mırtık’mış. Fransız, Ermeni, Türkler mahallede hep birlikte yaşarlarmış. Türklerden de kuş uçuranlar olunca, ulan sen de mi Mırtık’sın, sen de mi Mırtık oldun, derlermiş. Kuşçunun ismi Mırtık’mış…

-Vay efendim, kuşçuluk sevdasını mı kınarmış ahali. Sen de mi Mırtık, bu mu demek? Sen de mi Brütüs, gibi…

-Kuş besleyene Mırtıkçı demişler buralarda…

-Bu isim, buraya özgü galiba. Kuşçuluk kadim bir gelenek tabii. Geçen yıl Mardin’in kadim sokakları üzerinde uçurulan kuşları görmüştüm, sonra Urfa’da… Bakın hocam Özbekistan’dan benzer bir durumu haber ediyor. Yüzlerce yıl önceki posta kuşlarını da düşünürsek bu sevdanın çok eskiye dayandığı belli. Bunu konuyu yazalım… Babam da hep vasiyet ederdi, şehir hafızasıdır, şehrinizi yazın, kayda düşün, diye…

Küçücük, beş adımlık dükkâna delikanlılar girip çıkıyor ve cins kuşları soruyordu. O, yıllarca gurbet ellerde para kazanıp biriktirmeye çalıştıktan sonra memlekete dönen kuşçunun hikâyesini merakla dinliyordu. Kuşçunun sevdası, küçükken babasının kuşçu bir arkadaşından alıp getirdiği kuşu sahiplenmekle başlamıştı. Gönle düşen sevdaların kökeni hep mi çocukluğa dayanırdı? 70’li yıllarda, çıraklık harçlığına, şehirde tek büfede satılan kitap, mecmua ve Teksas Tommiks alan bir babanın evladıydım. Okuma bilmeden onca kitaba sahip olan, yazma bilmeden söyleyip babasına not ettiren ve yazarım diye sevinen bir çocuktum ayrıca. Bunları duyan Kuşçu hemen eskiye dair,

-Kale’nin altında Çiçek Sineması vardı. PTT’den Çiçek Sineması’na kadar kaldırımda sıra sıra kitaplar olurdu. Gençler, çocuklar gelirler; okurlardı. Şu kitabı ver; ne kadar okuyayım?, diye sorarlardı. Okur, geri verirlerdi. Para kıymetli, kitap az tabii. Saçtan, sıra sıra, küçük, derme çatma dükkânlardı. Akşam oldu mu, kitapları içine koyar, kilit vurup giderlerdi. Depremde yıkılan İş Bankası’nın sol köşede dükkân vardı, baban orayı diyordur. Orası kitabı parayla okuttururdu, satardı… Şimdi gençlik çok başıboş kaldı, çok bozuldu.

Gençlik ve bağımlılıktan konu açılmışken konu yine kuşçuluğa geldi. Bağımlı evlada sahip babaların evlatlarına gelip buradan kuş aldıkları ve zararlı alışkanlıktan onları böyle uzaklaştırmayı diledikleri anılar ardından geldi. Kuş besleyip, kafasını böyle oyalasın diye nice savcı, doktor babalar evlatlarına şifayı bu kuşlardan ummuşlardı. O, ciddiyetle sordu,

-Kuşları ne kadar beslesek, bize alışır ve yuvaya tekrar dönerler?

-Yaklaşık on gün besleyip ilgilenirsen yerine alışır. Gider, uçar, gelir; başka kuşlara karışır, oradan çıkar gelir; çiftleşir, yumurtlar… Bazı psikiyatri hastaları da gidin kuş alın, onla oyalanın, diye bize yollanıyor. Allah kimseyi düşürmesin, zor. Öyle bir keyif ki bu hocam…

-Müzikle terapi oluyor da kuşla terapi niye olmasın, değil mi ama… Sokak hayvanları için vakıf kuran medeniyetin evlatlarıyız; kuşları sevip beslemek, eğitmek, onlarla şifa bulmak niye olmasın…

Kuşların cinsleri, renkleri, fiyatları hakkında bilgi aldı. Posta güvercinleri iki yüz lira civarındaydı. Döşünde papatya gibi beyaz tüyleri olan, kendi kül rengi İspanyol Posta’nın çiftleri yüz bin lira civarındaydı. Döşünde papatyası olmayan İspanyol Postaların fiyatı üç ile on beş bin lira civarındaydı. Çocukluktan kuşlara sevdalı Kuşçu Mehmet abinin en sevdiği de bunlardı. Bu kuşlar denk gelir, eline düşürse para da kazandırıyordu. Kuşların uzmanı olmuştu kuşçu. Geleneksel, kulaktan kulağa bir haberleşme ağı vardı kuşçunun. Ayrıca kuşçu abinin “feys”i vardı, çok takipçili aktif bir feys hesabı: Maraş Posta Mehmet Bolat. Elinde olan, satılan, yeni düşürdükleri kuşları hep paylaşıyordu feysten. Son düşürdüğü kuş feysteydi işte, dün sattığı kuş, kırmızı Urfalı, döşü güllü. Rabbim bu günleri aratmasın, kazancım çok iyi, diyordu. Feysten bir kuş attığım anda satılır, diye ekliyordu. Türkiye’nin her yerinden arayan oluyormuş. İstanbul’a çok kuş yolluyormuş. Kutulara hazırlayıp kuşları yolcu parasını verip otobüsle.

Beyaz ve gözüne kestirdiği bir kuşu aldı, kafeste yaşayıp yaşamayacağını sordu. Hayvana zor geleceğini duyunca hemen vazgeçti. Ayrıca uğursuzluk da getirirmiş. Bir gün bahçeli evi olursa bir çift almayı, onların yavruladıklarını hayal etti. Kafese girip üç beş saniye orada kalıp fotoğraf çekmekle yetindi. Kuşçu, onu, zamanı oldukça gelip kuşları sevmesi için dükkâna davet etti. Kuşçunun mayam ısmarlama teklifini, Maraş çocuğu olduğunu ama mayama alışkın olmadığını, söyleyerek geri çevirdi.

Hafiflemiş bir ruhla çarşının içinden geçip gidecekti ki, hocasına söz verdiği, köyüne has bıçağı almak için Hartlap Bıçakçısı’na girdi. Lezzetine doyamadığı un sucuğundan da bir yarım kilo almayı ihmal etmedi. Cüzdanını bulmak için eli çantasında dolaşırken bana rastladı. Mürekkebimin bu aralar azaldığından beni kullanmadığını, çantaya başka bir tane atsa iyi olacağını içinden geçirdi. Peki, ben sana kandım, diye hüzünlendim. Öğle arasını fazlaca geçirdiğini fark edip koşar adım arabaya gitti.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.