TEFEÜL SAATLERİ-3 / Hidayet BAĞCI

“Belki de sevmek bir seçenek değil, sadece kalpten gelen bir şeydir. İçime işlemişsin çıkarıp atamıyorum. Bütün mümkünlerin kıyısındayım”/Turgut Uyar

Nureddin, Şiir Naz’ı ne denli üzdüğünün farkına varsa da elinden gelen bir şey yoktu. Nureddin için her şey imkansız gibiydi artık. Turgut Uyar’ın bu cümlesiyle köy evindeki çardağın tahtalarını incitmeden adımladı girişi. Tahta merdivenin basamaklarını tek tek inerken bahçedeki kütüğün üzerindeki baltaya gözü takıldı ve bir an daldı. Şiir Naz’ın gülüşünü bir sonbahar mevsiminde tuzla buz etmişti. Şimdi o gülüş için ömrünü onun yoluna serecek güçte hissetti kendini. Nureddin baltayı eline aldı ve adımladı ormana giden çamurlaşmış yolu. 

Şiir Naz, Amine Şuara’nın küçücük ellerini tuttu ve nefesiyle ısıtmak için o yumuk ellere içindeki şefkatin ateşini üfledi. Şiir Naz’ın gözleri Amine Şuara’nın göz bebeğine dokununca her şey Amine Şuara’nın gözlerinde birleşti, birden cennet oldu.

“ …Ben kendime rağmen cehenneme dahi çevirmeye gücüm yetmesin diye sadece küçücük bir cennet istedim …”

Amine Şuara’nın göz bebeği herşeyin farkındaydı. Amine Şuara’da farkındaydı karşısındaki hayalin. O da her şeyi görmüştü. Aynı manzaraya farklı tepkiler verilse de beklentiler bir noktada kırılmıştı. Nureddin ve Şiir Naz da bu sebeple kendi kabuklarına çekilerek birbirlerinin gömleğini giyerek düşünmeye başlamışlardı. 

Metropol şehrin gürültüsünden uzaklaşarak bu küçük köy evine gelme fikri Nureddin’indi. Bu ev Nureddin’in babasından kendine miras kalmıştı. Buraya gelmeyeli de uzun zaman olmuştu. Nureddin ormana giden küçük patika yolda çamurlara bata bata gidiyordu ki birden dün geceden kalma yarım kalan yağmur sağanak sağanak kaldığı yerden yağmaya devam etti, kendini tamamlamak için. Nureddin’in üzerinde kendini yağmurdan koruması için ne kaban ne de bir yağmurluk vardı. Sadece üzerinde bir gömlek bir de pantolon ve yanında Şiir Naz’ın gülüşünü ısıtmak için elinde orta büyüklükte bir balta vardı. Böyle halde düşünceli çıkmıştı ormana. 

Şiir Naz sobaya odayı ısıtmak için attığı son zeytin dallarını da feda ederken, odanın da ısısı yavaş yavaş uzaklaşıyordu. Buraya şehirden geleli iki gün olmuştu ve ne zaman dönecekleri de belli değildi. Bu yüzden erzaklarını da birkaç günlüğüne yetecek kadar almışlardı. Biraz temiz hava biraz da manzara her şeye güzel gelirdi. Evin arkasında derya deniz misali bir orman ve penceresi zeytin ağaçlarına bakan bir bahçe vardı. Zeytin ağaçlarının bittiği yerde telden örülmüş çitlerin sınırında bitişe dahi aldırmadan uçsuz bucaksız Sır barajı başlıyordu. Evin dış cephesi pastel tonda yarısı mavi yarısı da beyaz boyalıydı. Sanki gökyüzü, orman ve Sır barajıyla bütünleşmiş iki katlı köy eviydi ki buradaki görkeme kimse köy evi diyemezdi. Bütün odaların kapıları girişteki şömineli salona açılıyordu. Salonun avlusu da bir yanı ormana bir yanı da bahçedeki manzaraya bakıyordu. 

Odanın kapısı aralandığında Şiir Naz ve Amine Şuara oturdukları divandan pencereye süzülen yağmurlu manzarayı seyrediyordu. İkisinin de gözleri kapının aralanma sesiyle o tarafa çevrildi. İçeriye giren gölgenin paçaları çamur ve gömleği ıslaktı. Bir kucak dolusu odunla gelen Nureddin’i gören Amine Şuarâ bir ceylan gibi süzüldü ve Nureddin’in bacaklarına sarıldı. Şiir Naz bu duruma tepkisiz kalamazdı. Diğer odadan bir havlu getirdi ve Amine Şuarâ’nın ellerine verdi. Saçlarından damlayan yağmurlar Nureddin’in yüzünden süzülürken Nureddin, havluyu Şiir Naz’ın ellerinden almayı umarken Amine Şuarâ’nın ellerinden aldı. Nureddin yine her zamanki gibi kendini belli etmeyen haliyle sobanın yanına diz çöktü ve zeytin dallarının külünü temizledi.

Sobayı yakmak için kibritteki ilk alev Nureddin’in elini yaktı ve radyodan odaya dolan Münir Nurettin Selçuk’un sesi “ Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın” Türk Sanat Musikisinden bir eser seslendiriyordu ki soba birden alev alarak güb güb yanmaya başladı.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme