47 NUMARA BOT /Teyfik KARADAŞ

On iki yaşından beri ayakkabı konusunda sıkıntı yaşarım. On iki yaşından önce lastik ayakkabı giydiğim için ayakkabının eskimesi sökülmesi pek sorun olmazdı; köyün bakkalından alırdık, aldığımız ayakkabı içi astarlı, Ermenek marka olursa da sevinirdim. On iki yaşında komşu köydeki ortaokula kayıt olunca babam bana dosta mahcup, düşmana rezil olmayalım diye siyah renkli lastik tabanlı bir kundura aldı. Babamın aldığı kundurayı giyince nasıl sevindiğimi, nasıl mutlu olduğumu anlatamamam. O yıl ikinci bir kundura alma imkânımız yoktu. Bu nedenle ben aldığımız kundurayı gözüm gibi koruyordum. Okula giderken giyiyor, okuldan gelince çıkartıp tozunu silerek yerine koyuyordum. Okul açıldıktan üç ay sonra bir gün okuldan gelirken sağ ayağımdaki kunduranın iç tarafının baştan sona söküldüğünü gördüm. Kunduranın söküldüğüne nasıl üzüldüğümü izah edemem. Sanki bedenimden bir uzvum kesilmişti. Ben pazartesi günü okula nasıl gidecektim? Köyde tamirci yok, ayakkabıcı yok; ayakkabıcı olsa ayakkabı alacak para yok… Kara kara düşünmeye başladım. Yanımdaki arkadaşlar üzüldüğümü anlamasın diye ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.  Eve gelip kapıdan içeri girince hüngür hüngür ağlamaya başladım. Benim ağladığımı gören anam üzüntüden kendisi de ağladı ama göz yaşlarını bana göstermedi. Yüzünü eşarbının ucuyla kapattı. Benim sıkıntıma çare olmak isteyen kara bahtlı anam, babam köyde olmadığı için derhal komşu evde oturan dedemin (babamın babası) yanına gitti.

Anam gider gitmez dedem beni hemen yanına çağırttı. “Üzülme güzel oğlum, ben hem senin ayakkabını tamir eder hem de sana ecer (yeni) kundura alırım” diyerek başımı okşadı. Elindeki yağlığıyla gözyaşlarımı sildi. Dolaptan köşker ipi, bal mumu, çuvaldız, köşker iğnesi ve pense gibi malzemeleri çıkarttı. Köşker ipine bal mumunu sürüp incelterek, ipliği iğneye taktı. Ayakkabının tabanındaki lastiği çuvaldızla delip, iğnenin ucunu penseyle çekerek benim kunduramı usta bir tamirci edasıyla onardı. Ayrıca beş kundura alacak kadar bol miktarda para verip beni sabahleyin şehre gönderdi. Beni şehre gönderirken de “oğlum sen yeter ki oku, ben sana istediğin kadar ayakkabı alır, istediğin kadar da harçlık veririm” dedi. Her zaman arkamda karlı bir dağ gibi duran dedemin bu sözünden ne kadar mutlu olduğumu kelimelerle ifade edemem. Dünyalar benim oldu. Sevincimden ağladım. Ben Maraş’a gelip kapalı çarşıdan kundura alırken üç ay içinde ayağımın otuz beş numaradan, otuz yedi numaraya çıktığını gördüm. Otuz beş numara ayakkabılar ayağıma hiç olmadı. Aldığım yeni kundura otuz yedi numaraydı. Bu nedenle; ayaklarım çok büyüdüğünden kunduranın söküldüğünü tespit ettim. Yaşadığım bu olaydan sonra ayakkabı ile derdim, sıkıntım başlamış oldu. Bundan sonraki seneler aynı sorunu yaşamamak için biri birinden bir numara büyük iki kundura aldım. Küçük kundurayı birinci dönem, büyük kundurayı ikinci dönem giyerek, vaziyeti idare ederek ortaokulu bitirmiş oldum.

Liseyi Kahramanmaraş Endüstri Meslek Lisesinde okudum. Lisede okurken tesadüfen Batı Parktaki kunduracı Arap Usta ile tanıştık. Arap Usta güler yüzlü, alçak gönüllü bir insandı. Oldukça esmer olduğu için Arap Usta lakabıyla tanınıyordu. Arap Usta’ya ayakkabı konusunda yaşadığım sıkıntıları baştan sona destan gibi anlattım. Arap Usta da beni can kulağıyla dinledi. Sözüm bittikten sonra, Arap Usta kendine has o yumuşacık üslubuyla “bundan sonra sorun olmaz, ben ayakkabı hususundaki her derdine derman olurum Pehlivanım” diyerek beni teselli etti. O günden sonra; Arap Usta bana hem yeni kunduralar yaptı hem de eskiyen kunduralarımı tamir etti. Dört yıl boyunca ayakkabı konusunda herhangi bir sorun yaşatmadı. Lisede okulun güreş takımındaydım. Güreş yaparken mayo ve spor ayakkabısı konusunda yaşadığım dertleri, kederleri hatırlamak dahi istemiyorum.  O dönemde arkadaşlarımla Kapalı Çarşıda gezerken, Trabzon caddesindeki ayakkabı mağazalarının vitrinlerine bakarken, içeri girip çeşit çeşit ayakkabıları incelerken kimi kez üzülmedim, kimi kez yerinmedim desem yalan olur. Arkadaşlarım mağazalardan istediği marka, istediği şekil ve renkte ayakkabıları alıp giyerken, ben Arap Ustanın yapacağı klasik tipteki kunduralarla yetinmek zorunda kaldım. Üniversiteye giderken Arap Usta benim için ayakkabı yaptığı kalıpları bana hediye edip, “bu kalıpları gittiğin yere götür, gittiğin yerde belki bu kadar büyük kalıp bulunmaz, perişan olma” diyerek nasihatte bulundu. Gerçekten de Arap Ustanın bana hediye ettiği 47 numara ayakkabı kalıpları üniversite okurken Niğde’de, öğretmenlik yaparken Van’da çok işime yaradı. Ayakkabı yapan ustaların yanına kalıp ile gittiğimde bana hem tebessüm ettiler hem de azda olsa fiyatta indirim yaptılar. Ben de bugüne kadar Arap Ustayı hiç unutmadım. Halen muhabbetimiz, ilişkimiz aynı sıcaklıkta devam etmektedir.

Serhat şehri Van İlimizin, Emrah ile Selvi’nin diyarı Yeşil Erciş ilçesinde öğretmen olarak görev yaparken doksan iki senesinin kasım ayında askere gitmeye karar verdim. Milli Eğitimden askerlik nedeniyle ücretsiz izin alıp, sülüsümü almak üzere memleketime yani Kahramanmaraş’a gittim. Döngel köyünde iki gün ailemin yanında kalıp üçüncü gün evraklarımı almak üzere Askerlik Şubesine geldim. Askerlik Şubesi beni kısa dönem iki aylık vatani görevimi ifa etmem için Sivas 5. Er Eğitim Tugayına sevk etti.

Dayım Cumali Gök o zaman Malatya Şeker Fabrikasında pehlivan olarak çalışıyordu. Askere gitmeden önce dayımı ziyaret etmek için Sivas’a Malatya üzerinden gitmeyi kararlaştırdım. Maraş’tan otobüse binip yoğun kar yağışı ve tipi yüzünden zor bela üç saatlik yolu altı saatte giderek Malatya’ya vardım. Bir gece dayımın yanında misafir olup, ikinci gün otobüsle Sivas’a hareket ettim. Sivas’a giderken de yoğun yağışı nedeniyle dört saatlik yol sekiz saat sürdü. Yağ Donduran Geçit ’inde ufak bir sıkıntı yaşamış olsak da Allaha şükür kazasız belasız bir şekilde Sivas’a intikal ettik. Bu sırada hava iyice kararmış saat sekiz olmuştu. Otobüste tanıştığım benim gibi askere gelen Nizipli öğretmen Ali Kaya ile Sivas Öğretmen Evine giderek yattık. Sabahleyin erkenden kalkarak birlikte kahvaltımızı yaptık. Kahvaltıdan sonra ben Erciş’te birlikte görev yaptığımız Seyfi Yılmaz abimin kardeşi Şükrü beye Sivas’ta olduğumu telefonla arayarak haber verdim.

Şükrü bey yanımıza gelerek bizi çarşıya götürdü. Bize Sivas’ın Kongre Binası, Çifte Minare gibi tarihi mekânlarını gezdirdi. Öğle yemeğinde bizi evlerinde misafir etti. Yemekten sonra berberde tıraşımızı yaptırarak akşam olmadan bizi birliğimize teslim etti. Nizamiyede bizim gibi yeni gelen yirmi kadar asker vardı. Bir onbaşı bizi üçlü kolda hizaya geçirip bölüğümüze götürdü. Anlayacağınız kapıdan içeri ilk adımımızı attığımızda askerliğimiz başlamış oldu. Bölük yemekhanesine vardığımızda okuldan, memleketten, görev yerinden tanıdığım onlarca arkadaşımla karşılaştım. İlk anda arkadaşlarımla karşılaşmam, onların beni “hoş geldin” diyerek karşılamaları o an itibariyle mutlu olmama yetti de arttı bile. Yemekhanede biraz oturup dinlendikten sonra koğuş çavuşunun verdiği dolaba çantalarımızı yerleştirip, gösterdiği yataklara yattık. Sabah erkenden kalkıp kahvaltımızı yaptıktan sonra elbiselerimizi ve botlarımızı almak üzere topluca levazım deposuna gittik.

Levazım çavuşları bizi çay içme bahanesiyle kar yağışı altında yarım saat kadar bekletti. Bu sırada bizler de sağımızdaki, solumuzdaki çevremizdeki arkadaşlarla tanışma fırsatı bulduk. Levazım çavuşlarının çay içme işleri tamamlanınca bizi on kişilik Levazım deposunda görevli çavuşlar guruplar halinde içeri almaya başladılar. Bedenimizi ölçerek elbiselerimizi, ayakkabı numaramızı sorarak botlarımızı dağıtıyorlardı. Sıra bana gelince ayakkabı numaramı sordular. Kırk yedi dedim. Kırk beş numaradan büyük botumuz yok, şansına küs diyerek bana karşıdan kırk beş numara bir bot fırlattılar. Botlarımızı ve elbiselerimizi alarak koğuşumuza gittik. Koğuşta sivil elbiselerimizi çıkartıp hâkî renkli askeri elbiselerimizi giydik. Askeri elbiseler bazı arkadaşlara dar, bazı arkadaşlara geniş gelirken benim elbisem kitap gibi üzerime oturdu. Asker elbisesini giyinip aynanın karşısına geçince mutluluktan ağladım. Bizim yörede askerliğini yapmayana pek hoş gözle bakılmaz. Asker olduğum için Allah’ıma şükrettim. Kırk beş numara bota uzun uğraşlar sonucu zorla ayaklarımı soktum ama botun dar olmasından dolayı birdenbire dünyam karardı.

Elbiseler giyilir giyilmez eğitim çavuşları bizi eğitim alanına götürdüler. Tüfeksiz hareketlerden bir diyerek bizi karşılıklı şekilde dizerek selam vermeyi öğretmek için eğitime başladılar. Ben Teyfik Karadaş/Kahramanmaraş emret komutanım diyerek karşımdaki partnerime selam verirken, oda bana Süleyman Dingil/Denizli emret komutanım diyerek selam veriyordu. Arkadaşımın soy ismi Dingil olduğu için benim gülesim geliyor fakat ayağımdaki botun sıkıntısından gülemiyordum. Ayağımdaki dar olan botlar nedeniyle ayaklarımın kangren olacağını ve sonradan da kesileceğini düşünüyordum. O an itibariyle ayakkabın dar olursa dünyanın geniş olmasının bir anlam ifade etmediğini anladım. Tansiyonum yükseldi. Kar yağarken bile o soğuk havada buram buram terlemeye başladım. Bu acıya dayanacak ne gücüm nede ne de sabrım kalmıştı. Artık ya kendimi yere atıp ölüyorum diye bağıracaktım, ya da ayağımdaki botları çıkartıp uzaklara, en uzaklara atacaktım. Askerliğin ilk günü olduğu için birazda komutanlardan korkuyordum. Her şeye rağmen ölmemek, yaşamak için düşündüğüm eylemlerden birini gerçekleştirmem an meselesiydi. Eylemi gerçekleştirmek için eğitim çavuşunun bizden tarafa bakmasını bekliyordum. “Kul sıkışırsa, hızır yetişir” diye boşa söylememiş büyüklerimiz. Bir baktım ki, orta boylu nurani yüzlü bir çavuş “Teyfik Hocam, Teyfik Hocam “diyerek bana doğru koşarak gelmeye başladı. Tam yanıma gelince duraklayıp beni tanıdın mı? Teyfik Hocam diye sordu.

“Tanımadım komutanım” dedim.

“Tanımazsın tabi. Şimdi memlekette olsa belediye başkanlarıyla, milletvekilleriyle Tekir’de Döngel’de Şahinkaya’da soğuk suların başında gezer dolaşırdın. Yerdin içerdin Hocam” dedi.

“Komutanım sen kimsin?” dedim.

Çavuş: Ben Şahinkaya’daki küçük caminin imamı Nuri Bakır’ım. Memleketim Uşak. Boş zamanlarımda Andırın Arif’in bakkalını çalıştırırım. Ben seni yakın tanıyorum hocam. Bir derdin sıkıntın var mı?” dedi.

“Komutanım ayağım 47 numara verdikleri bot 45 numara. Ayağıma zorla giydim. Öleceğim, ayağım kangren olacak, zor durumdayım. Seni benim yanıma Allah gönderdi” dedim. (bu sırada gözlerim yaşardı)

Bunun üzerine Nuri Çavuş beni eğitim alanından alıp bölük binasına götürdü. Bölük binasında botlarımı çıkarınca ayaklarımın tamamen morardığını gördü. Depodan sivil ayakkabılarımı alıp ayağıma giydirdi. Beni yemekhane onbaşına emanet edip, kendi yeniden eğitim sahasına döndü. Sabahleyin beni vizite onbaşısıyla doktora gönderdi. Bizim taburun revir doktoru izinde olduğu için onbaşı beni Askeri Hastanenin ortopedi doktoruna götürdü. Yolda da içeri nasıl gireceğimi, kepi nasıl tutacağımı, selamı nasıl vereceğimi kısaca anlattı.

Hastaneye varıp muayene sırası bana gelince kapıyı çaldım. Doktorun gel sesini duyduktan sonra kep sağ elimle göğsümün üzerinde tutulu vaziyette usta bir asker edasıyla kapıyı açarak içeri girdim. Topuk selamı verdikten sonra “Teyfik Karadaş/Kahramanmaraş bir durum arz edebilir miyim komutanım” dedim.

Doktor (Tabip Üsteğmen): “Arz et bakalım” dedi.

Ben: “Komutanım ayağım 47 numara, bana 45 numara bot verdiler. Bot ayağımı morarttı” dedim. (Sözümü tamamlamadan)

Doktor (Tabip Üsteğmen): “Ben saraç mıyım, çık dışarı” diyerek beni dışarı gönderdi.

Kapıdan dışarı çıkınca moralim bozuldu, dünyam karardı. Devletin yetiştirdiği doktorun, devletin askerine gösterdiği tavır her şeyden önce insana yakışmazdı. Sonra hiçbir kişi, hiçbir makam devletin askerine böyle davranmamalıydı. Daha sonra bir öğretmene böyle davranılmamalıydı diye düşünmeye başladım ama o an için elimden gelecek bir şey yoktu. Revir onbaşısıyla buluşup bölük binasına gittik. Nuri Çavuş beni bina girişinde karşıladı. Hastanedeki durumu Nuri Çavuş’a anlattım. Nuri Çavuş beni bölük komutanımızın odasına götürdü. Kısa künye yaptıktan sonra beni, sivildeki konumumu ve bot konusundaki sıkıntımı bölük komutanına anlattı.

Bölük Komutanı (Yüzbaşı): “Allah esirgesin. Hocam savaş zamanı Seyit Onbaşı gibi üç yüz kiloluk top mermisini götürecek bir yiğitmiş ama ne yapayım. Beykoz’a yazı yazsam bot iki ayda gelir, o güne kadar hocamın askerliği biter. Siz hocama içeride bir görev verin askerliğini sivil ayakkabılarıyla tamamlasın Nuri Çavuş” dedi.

Nuri Çavuş: “Baş üstüne komutanım” dedi.

Ben de Bölük komutanına bir baş selamı verdim ve Nuri Çavuşla birlikte Bölük Komutanının odasından ayrıldık. Bölük çavuşunun yanına gittik. Bölük çavuşu beni yemekhane onbaşının yanına yardımcı olarak görevlendirdi. Bölük Çavuşu ile Bölük Eğitim Çavuşu olan Nuri Hoca yemekhane sorumlusu İbrahim Onbaşıya hocamı çalıştırma, idare et dedikleri halde disiplini bozmadan verilen her görevi eksiksiz olarak yerine getirerek iki aylık askerlik görevimi başarıyla ifa ettim.

Arkadaşlarım Sivas’ın eksi on beş-yirmi derece soğuğunda eğitim yaparken, ben binanın içinde başka bir görevi yerine getirdim. Arkadaşların birçoğu soğuk hava nedeniyle sinüzit hastası oldu. Arkadaşlarım dışarıda soğuk havada nöbet tutarken ben sıcak yatağımda uyudum. Sivil hayatta 47 numara ayakkabı bulamadığım için sıkıntı çektiğim halde, askerde 47 numara bot bulamadığım için rahat ettim. İnsanların keder ve mutlulukları yaşadıkları şartlara bulundukları ortama göre değişmektedir.

Askerde sıkıntıya düşünce, önceden kendisini hiç tanımadığım Nuri Çavuş’un anında yanıma gelmesi saadatların gösterdiği bir kerametiydi? Yoksa Yüce Mevla’nın bir sırımıydı? Yâ da Nuri Hoca bana yardım için gelen bir Hızır mıydı? Otuz yıldır anlayamadım ama anladığım bir şey oldu; o da başı dara düşen bütün kullarına Yüce Mevla’nın doğrudan veya dolaylı olarak yardım etmesi gerçeğidir. Yeter ki siz ona inanın, ondan yardım dileyin. Allah sizlerin başını dara düşürmesin, başınız dara düşerse de Yüce Mevla’m yardımını esirgemesin. Allah’ım tüm inananları Nuri Hoca gibi iyi insanlarla karşılaştırsın.

 

1 yorum: