ESKİDEN BİR HOCAM ANAHTARLA GİRERDİ DÜKKÂN’A-(Nihayet)/Melih ERDEM

Burada hayatı roman olan
Bir Hocam var,
bizimkiler hikaye…
Bir Hocam’dan Bir’i

Hocam’a, hürmetle…

Üniversitenin ilk senesiydi sanırım Hocam. Birkaç arkadaşla birlikte okula ziyaretinize gelmiştik. Elimde bilgisayar çantası vardı. Görünce;

“Ne o Mık Kırığı, mühendis mi oldun?” demiştiniz. Fakir de haddinde olmayarak sizden satın aldığı cümlelerle;

“Estağfurullah Hocam, çeyrek mühendisim henüz.” diye gaf etmiştim.

İşte o günden, sizinle aynı karede ilk kez göründüğümüz bir fotoğrafımız vardı. O fotoğrafı sanal dünyanın tehlikeli sularına salmıştım. Başkomutan’ın Tercümanı, fakiri sizle aynı karede görünce, zâtıyla ilk karşılaştığımız yer olan Ziraat Fakültesi’nin kantininde, tam bu noktada dünyadaki tüm çocukların Emmisi’nin kulaklarını çınlatmış olalım, kolumdan tutup;

“Lan ede sen Hocam’ı nerden tanıyorsun?” diye sual ettiydi. Ben de serbest konuşmanın en serbestiyle;

“Dört yıl dizinin dibinde yetiştim abi.” diyerek meşhur gaflarımdan birini etmiştim. Sonra bunla doymadım elbette, Bir Hocam’dan Bir’inin “Kişisel Gelişmeyin” başlıklı muhabbetinin ardından çay içerken, Udeba’nın aynı suali etmesi üzerine en serbest konuşmanın da en serbestiyle;

“Dört yıl dizinin dibinde yetiştim Hocam.” demiştim.

Bu söz tuttu ensemden, Dükkân’da, kapının arkasındaki köşeye, kapı zilinin altına oturttu. Köyden “yarın” gelmiş gibi oldum oraya oturunca…

Çok şey öğrendim…

Hüzün diye bir şey varmış. Başkomutan, Hüzün’e, Yunusleyin Anlamak dedikten sonra, Hüzün: Bir Çıtırık Yol diye de ekler.

Dert varmış: Bir Hocam’ın uyanınca kurtulacak memleketin derdini çekmek varmış.

 Gurbeti yalnızca memleketinden uzakta kalmak diye bilirdim. Fakat Hocam, bir gördüm ki yakın gurbet, uzak gurbet varmış. Hele bir de dost gurbeti varmış ki, azapmış. Dostu olan bilirmiş tabi, olmayan hissetmezmiş, yalnızlık konulu zâtınıza ilettiğim mektubuma ithafen...

Sahiden dost diye bir şey daha varmış.

Dostperest olmak varmış.

Dostun kapısını aşındırmak, dostun çayını, tütününü içmek varmış. Dostun tütünüyle yanmak diye bir şey varmış ki hayatımda bunu yaşamamı nasip eden Allah’a bir kez daha şükürler olsun.

Fikir diye bir şey varmış…

Çoğulu efkârmış.

Efkârlanınca hüzünlenirmiş insan, derdinin dermanını bulduğu şol hüzne kavuşurmuş.

Yüreğim varmış; ama o zamana kadar hiç yanıma almazmışım. Oraya oturunca yüreğimi de yanıma almışım.

Türkü varmış. Sadra şifa olan, Türküdâr’ın bağlamayı parça parça edermiş gibi çaldığı bin miligramlık türküler… Acaba parça parça olan bizler miydik de bağlamayı kendimize siper mi ettik? Hançere kelimesinin insan vücuduna bürünmüş hâlini oraya oturduğumda gördüm. Hatîb-i Dükkân, “Türk babaları kahramandır.” sözünün sahibi, hançeresiyle Dükkân’ın sesi, hançeresiymiş. Onun sayesinde şiir neymiş, yazı neymiş, konuşmak neymiş, gözümüzle gördük, kalbimizle inandık, dilimizle tasdik ettik. Sadece elimizle amel etmedik. Aynı zamanda zât-ı âlileri GDH’nin ve H.O.Ş.T.’un şeyhi olurlarmış.

Daha çokça şey gördüm, çokça şey yaşadım da Hocam, kötü kalemimle o bahtiyarlığımı ziyan etmek istemem. Ama şunları demezsem de içim rahat etmez; Çürüklerimin tedavisi bulundu ama tedaviyi hak edemedim Hocam. Dükkân hak edenlerin yeriymiş. Demek ki sen de Dükkân’mışsın ki senin de taleben olamamışım. Dükkân hak talebelerinin yeriymiş.

Başkomutan’ın deyişiyle;

“Hayat bir sızı, Dükkân bir sızı, çay bir sızı, fikir bir sızı, yazı ve şiir bir sızı, yürek bir sızı, türküler bir sızı, dost bir sızı, bu ülke ve millet bir sızı..”


Hasret ve muhabbetle…



***
ESKİDEN BİR HOCAM ANAHTARLA GİRERDİ DÜKKÂN’A-2


“Biz Müslümanın itini bile severiz.”
Bir Hocamdan Bir’i

Eskiden Anadolu Lisesi deyince insanlara ferahlık verirdi. Tabi bu benim dönemimden de çok önceleri. Büyüklerin arasındaki şu diyaloğu öz kulağımla duydum;

“Şeref, senin oğlan ne yaptı?”
“Liseyi kazandı abi, okuyacak.”
“Allah esirgesin, düz mü Anadolu mu?”
“Anadolu abi.”
“İyi iyi maşallah. Efendi çocuk zaten orda da hayatı öğrenir.”
“Allah razı olsun abi, doğrudur.”

Bıyıkları yeni terlemiş veya fakir gibi tüy bile olmayan, delikanlılar yazın sezonluk işi bırakıp geleceklerini ilim öğrenerek inşa etmek için liselere gelirdi. Düz liseye gittiyse eğer liseyi bitirirse ne âlâ! Bitiremezse, yazları çıraklığını yaptığı dükkâna çırak olarak döner, ustası müsaade ederse o işi kendine bilezik eder, yaşı gelince askere gidip gelir iş kurardı. Fakat Anadolu Lisesi ise iş başka olurdu. Evvela o liselerde eğitim sadece müfredat derslerini öğretmek için olmaz, adam olmak için de yapılırdı. İşte bu yüzden çocuğunu Anadolu lisesine yazdıran ebeveynler rahat ederlerdi. Bilirlerdi ki orda sadece ilim öğrenmeyecek, aynı zamanda adam1 da olacaktı. Ancak gün geçtikçe Anadolu Lisesi bu özelliğini yitirerek yalnızca müfredat derslerini öğretmek için eğitim vermeye başladı. Talebeler talep etmeyi, öğretmenler talep edileni nakşetmeyi unuttular. Elbette bir kişi hariç: Savaş Hocam. Yalnızca ders anlatmasıyla değil sınıfın dışında yürüyüşüyle, bakışıyla, iki sözüyle bile insanları etkiler. Dersten küçük bir kesit;

“Ahmet ve Melih, birbirinize isminizi sorun ve cevaplayın. Sen başla Ahmet.”
“Wer bist du?” Ahmet bunu söyleyince başına gelecekleri bilseydi ya o gün okula gelmezdi ya da okulu bırakırdı.
“Sen bir adama ismini böyle mi sorarsın? Kim olduğunu sor demedim, ismini sor dedim. Ukalalığın gereği yok…”

Bu tepkinin sebebi aslında Ahmet’in yanlış yapması değil, doğruyu yanlış yerde ve yanlış şekilde yapmasıydı. Çünkü Hocam bize “Wer bist du?” cümlesinin Almanca’da “Sen kimsin?” demek olduğunu henüz öğretmemişti. Ahmet de bilgisini göstermek için Hocam’ın da dediği gibi ukalalık ederek çıkış yaptı ve karşılığını aldı. Hocam’ın bu türlü tepkileri insanları rahatsız ederdi. Çünkü işlerine gelmezdi. Hocam doğrudan şaşmadığı ve bunu da her fırsatta çekinmeden söyleyebildiği için okul içinde pek seveni olmuyordu. Baş belası olan ben, Hocam’ın deyişiyle Mık Kırığı2, hariç. Anadolu Lisesi tezgâh, Hocam usta, bense adam olması gereken odun parçası olarak insanların gözüne hep battık. Hocam’la olan yakınlığım, muhabbet edebilmem ve onu sevmem diğerleri için hep dert olmuş, bir türlü anlam verememişlerdi. Hiçbir zaman da veremeyecekler.

Dipnot:
1: Bkz. Adam Olmak-Ali Yurtgezen/Semerkand Dergisi
2: Çivi çürüğü.





***
ESKİDEN BİR HOCAM ANAHTARLA GİRERDİ DÜKKÂN’A-1 / Melih ERDEM



İlham kalabalıkları sevmez.
Bir Hocam’dan Bir’i

Anadolu lisesini ilk kazandığımda başıma geleceklerden habersiz, aklı başında olmayan bir gençtim. Dersler birbirinin ardı sıra biterken şimdi hangisi olduğunu hatırlayamadığım ama hayatımın ilk keskin dönemecinin başlangıcı olan gün, yani ilk Almanca dersinin olduğu gün bahçede iki devre üstlerimizle konuştuğumuz şu muhabbeti kolay kolay unutamam:
“Matematiğe girdik Abi. Dur bakayım, hah Muttalib Hoca.”
“He, iyi hocadır. Kafa adamdır, iyi geyik yapılır.”
“İngilizce, Serap Hoca.”
“O da iyi hocadır. Üzmezsen üzülmezsin.”
“Tarih, Ergun Hoca.”
“Bak Ergun Hoca dediğinde biraz duraksa. Azıcık sinirlidir. Ama aynı zamanda çiçek gibidir. Çok güzel anlatır Tarih’i. Keyif alırsın dinlerken.”
“Abi her şey güzel de adam Vladimir Putin’e benziyor.”
“Lan! Sakın ona söyleme bunu. Ömrünün sonuna kadar lise okursun. Hiç sevmez.”
“Peki abi.”
Bu arada birkaç hocadan daha bahsettik.
“Bir de şimdiki dersimiz var: Almanca, Savaş Hoca.”
İbrahim Abi o anda omuzlarımdan tuttu, doğrudan önüne çekti beni.
“Siyah pantolon tamam, lacivert ceket tamam, beyaz gömlek tamam, kravat tamam.”
“Abi ne oluyor?”
“Kravat düzgün bağlanmış, gömlek pantolonun içinde.”
“Abi Allah aşkına ne oluyor desene.”
“Lan bir sus! Sakalına bakayım, he daha tüy yokmuş, saçların bir tık uzun ama daha idare eder.”
“Tüy yokmuş falan ayıp oluyor.”
Gülerek, “Var mı lan düdük?”
“Yok.”
“Şimdi kulaklarını aç iyi dinle. Şu okulda bir sene geçirmiş birinin kulağına ‘Savaş Hoca’ diye fısılda kaçacak delik arar. Savaş Hoca otoriterdir. Hata ve yanlış istemez.”
“Peki abi.”
“’Edep, adap çerçevesi’nin dışında bir durum olduğunda hiç esirgemez, adamın fişini çeker.”
“Evet abi.”
“Dersi için 60 yaprak küçük boy kareli defter alsan yeter. Arada küçük yazılı yapar. Onlara dikkat et iyi puan getirir. Sakın derse ondan sonra girme. Eğer öyle bir ihtimal varsa, o gün okula gelme. Çünkü Savaş Hoca o gün dersine kimin gelmediğini bilir. Savaş Hoca herkesi bilir, hem de okul numarasıyla birlikte.”
“Anladım abi.”
Bu kadar korkutmanın ardından büyük merak içinde derse girdim. Hocam daha koridora çıkmadan sesi sınıfa kadar gelmişti. İki öğrenci merdivenlerden koşarak inmiş, onlara kızıyordu. Ardından derse geldi. İlk işi güneşin sınıfı aydınlatmaya yeterli olmasına rağmen açık olan ışığı kapatmak oldu. Sonra tahta kalemini aldı:
“Her sınıf yüz volt elektrik yaksa, bu okulda yirmi sınıf var. İki bin volt eder. Bu mahallede beş okul var. On bin volt eder. Maraş’ta beş yüz mahalle var. Beş milyon volt eder. Güneş hâlâ içeriyi aydınlatıyorken bu kadar elektriği israf etmenin bir manası yok.”
Herkes şaşkın ama çıt ses yok. Değil sineğin sesi, havada dolaşan bakterilerin sesini bile duydum o anda, ilerde olacakların farkında olmadan…

İşte benim Dükkân hikâyem aslında böyle başladı… 


***
DUVAR OLMAK



Fakîr:


“Bağrımı rüzgâra açtım abi. Hoş sadâsına, naif dokunuşlarına kapılmak üzereyim. Hâlbuki taş duvardan değil miydik? Duvar da rüzgâra yenilirmiş abi, devrilmese de sarsılırmış. Ben devrilmek de sarsılmak da istemiyorum. Rüzgârın cilvelerine karşı dimdik durmak istiyorum. Duvarım ben, görevim bu benim. Rüzgâr beni devirememeli. Tuğlalarım sebatkâr, harcım ilk kardıkları gibi sağlam olmalı. Bağrımı kapatmalıyım abi. Rüzgârın esintisine bir kez daha kanmamalıyım. Çünkü gelip geçecek. Çünkü kapılmanın vakti değil. Dimdik durmanın, vazifemi yerine getirmenin zamanı. Ben duvarım abi, rüzgârlara karşı dimdik durarım.”

Hazret:

“Fakat devrildim tekrar. Devrilmem dedikçe devrildim. İlk kez devriliyormuş gibi şaşkınım hâlâ. Ben adam olmam abi, ben var ya ben iflah olmam. Yine âsude bir rüzgâr yerle yeksan etti beni. Oysa ben nasıl büyük bir set idim, sett-i zülkarneyn misali.
Dur abi dur bir yanlışlık olacak. Bu böyle olmamalı.
Atam toprak dedem toprak diye öğretmişlerdi küçükken.
Toprağa ruh üflenmişti sonra.
Ben bir duvar olamam...
Üstüme basıp geçerdi insanlar. Kusurları yine toprak olan gizlerdi. Firavun heykelini dikmişti güç benim elimdedir sanmıştı. Toprak olan tebessümle ve tatlı sözle ona karşı çıkmıştı. Firavun devrilmişti, toprak olan Hakk divanına varmıştı.

Fakat devrildim tekrar ben. Dikilmek istedikçe devrildim. Ah toprak olsaydım bütün bunlar olmayacaktı.”


***
DİYET

Anadolu Lisesi talebelerinin öğle arasında yemek yiyebileceği mekânlardan biri Bahattin Usta'nın Yeri'ydi. Öğrenci için lüks olsa da cep harçlığının büyük kısmını vermeye değer bulurduk. Buna rağmen oturacak yer bulması da güç olurdu. Harçlığımızı denkleştirdiğimiz gün öğle arasını iple çekerdik. Bahattin Usta'nın yolunu tutmuşken Arif tespihini unuttuğunu fark etti. Mehmet'le beraber tekrar okula gittiler. Ben de yer tutmak için hemen mekâna vardım. Kapı girişindeki boş masaya çörekleniverdim. Bu sırada garsonlar gidip geliyor, insanlar boş bir yer olsa da biz de otursak diye bekliyorlardı. Masada tek başıma oturmama yan gözle bakmıyor değillerdi. Bu sırada kırklı yaşlarda iki tane dayı bir anda oturuverdi masaya.

-Selamünaleyküm yeğenim.

-Aleykümselam dayı. Arkadaşlarım gelecek, dolu orası.

-Bana ne? Gelip otursalardı.

-Ortaaam(Ortağım) yeni nesli görüyorsun. Gelmiş oturduğumuz hesabını soruyor.

 İri yarı olan böyle deyince sinirlerim bozuldu. Bayağı zoruma gitti. Ama ses çıkaramadım. Dayılarım çeyrek kavurmalarını söylerken Arif ve Mehmet geldi.

-Selamünaleyküm.

Gene iri olan dayı;

-Aleykümselaaam! Bunlar mı lan arkadaşların? Gelin yeğenim iki sandalye çekin.

Arif sandalyeyi çekerken;

-Eyvallah dayı. Yemeği söyledin mi Ali?

-Söyledim.

Yaş olarak büyük olduğunu düşündüğüm, iri olan dayının "Ortaaam" diye hitap ettiği amca çok ses çıkarmıyor, taamını yiyip karnını doyurmakla, meşgul oluyordu. Bizim yemek epeyce gecikti. Garsonlara iki defa sorduk. Değişik bahanelerle hemen geleceğimi söylediler. İri yarı olan dayı ağzını üçüncü çeyrek kavurmasını yemek dışında bize laf söylemekle de meşgul ediyordu.

-Yemeğiniz nerde lan sizin? Aç kalmış yavrularıma bak! (Ağzı doluyken bir kahkaha) Benim oğlan olsaydı elli defa doyurmuştu karnını. Şunlara bak pısmış oturuyorlar.  Böyle giderse aç kalırsınız aç!

Bu lafların arasında biz birbirimizin gözlerine bakıyor içimizden topluca tövbe estağfurullah çekiyorduk.

-Ortaaam, geçen gün balığa gittik bizim oğlanla. (Beni göstererek.) Aha şu oğlan kadar balık tuttu.

Bir yandan durduk yere duyduğumuz moral bozucu sözlere bir yandan da yemeğin gelmeyişine epeyce sinirlenmiştik.

-Benim oğlan bunları suya götürür su içirmeden getirir. Suyu koklatmaz bile. Şunlara bak. Cin gibi olun cin! Gözleriniz fıldır fıldır olsun.

Dayı, tam bir ekmek kavurmayı mideye indirdikten sonra bizim yemek yenice gelmişti.

-Ohh! Bugün de doyduk çok şükür. Sen verdin biz yedik olmayan kullarına da ve Ya Rabbim! Hah! Yemeğiniz de geldi mi? Yiyin yiyin. Bari yemek yiyin de varlığınız bir işe yarasın. Ortaam yörü gedek.

Dayı masadan kalkarken yüzünde yemekten çok bize saydırdığı laflardan aldığı mutluluk vardı. Biz de sinir olmuş, hızlıca yemeğimizi yiyip derse yetişmenin telaşına düştük.

 Yemeğimizi bitirdik. Hesabı ödemek için kasaya vardığımızda ayrı bir şok yaşadık.

-Abi üç kebap dürümü. Borcumuz ne kadar?

-Sizinkiler ödendi.

Üçümüz aynı anda;

-Ödendi mi?

-Evet. Sizi ıslak havluyla dövülmüş gibi yapan dayı ödedi.

Biz daha dayıdan yediğimiz lafların etkisinden çıkamamışken bir de hesabımızı ödemesi bizde ayrı bir şaşkınlığa sebep olmuştu. Sessiz sedasız mekândan çıktıktan sonra bir ara sokak ortasında durup az önce biz ne yaşadık kahkahası attık. Katılırcasına gülüyorduk ama niye güldüğümüzü bizde bilmiyorduk.

 Bu mevzuyu "Dünyadaki tüm çocukların Emmisi"ne "Aynı 'Dedemin İstanbul’u' hikâyesindeki adam gibi Emmi!" diye anlattığımda;

-İşte o adam has Maraş'lı! Günün rehavetini stresini atmış, diyetini de ödemiş! diye buyurdu.



***
HÜSEYİN VASSAF EFENDİ’NİN 
GÜLZÂR-I AŞK’INDA HZ. PEYGAMBER’E HİTAPLAR

Devrinin âlimlerinden Süleyman Çelebi’nin doğum tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte 1351-1364 (H.752-765) yılları arasında olduğu tahmin edilmektedir. Vefatı ise 1422 (H.825) senesindedir. 60 yaşında kaleme aldığı yaklaşık 600 seneden beri okuna gelen “Vesilet’ün Necat” isimli mevlid manzumesi, 1872-1929 (H.1289-1929) yılları arasında yaşamış olan Osmanzâde Hüseyin Vassâf Efendi tarafından Gülzâr-ı Aşk ismiyle şerh edilmiştir. Eserde Resûl-i Ekrem’in (ﷺ) hayatının yanı sıra bir müminin dîn-i mübini hakkıyla yaşaması hususunda önemli bahisler de yer almaktadır.

Eserin müellif hattı nüshası Süleymaniye Kütüphanesindedir.



Günümüzde ise H Yayınları tarafından neşredilmiştir.

Biz de müellifin eser içindeki Hz. Peygamber’e (ﷺ) olan hitaplarını listeledik. Tahlil yaparken 2013 senesinde yayınlanan 2. baskısından yararlandık.

               Cenab-ı risalet penah
               Dü cihanda melce’ ve penâhımız dest-gîrimiz velî ni’met-i âzâmımız
               Seyyidü’l Kevneyn
               Hz. Nübüvvet Penahî
               Nûrü’l-Hüdâ
               Menba’-ı Zülâl-i Mekârîmü’ atâ
               Füyûzât-bahşende-i zemîn ü zaman
               Mazhar-ı tekrîm-i Rabb-i Mennân
               Mahbûb-ı Hudâ
               Fahr-i cihân peygamber-i celîlü’ş-şân –‘aleyhi ezkâ’t-tahâyâ- ve salavât-ı bî pâyân
               Tal’at-ı tâb-nâk-ı Hazret-i risâlet penâhî
               Fahri kâ’inât eşref-i mahlûkât
               Vücûd-ı mukaddes-i risâlet-penâhî
               Hâtibün-Nebiyyin
               Fahrü’l mürselîn
               Kâfile sâlâr-ı enbiyâ
               Ser-sübha-î zümre-i mukaddese-i asfiyâ
               Şâfi’-i celîlü’l kadr-i müslimîn ve nûr-ı hidayet-bahşâ-yı ehl-i yakîn
               Âfıtâb-ı münevver-i sipihr-i risâlet ve gurre-i garrâ-yı ufk-ı nübüvvet
               Resûl-i kudsî-haslet -aleyhis’salât  ve’t-tahiyyât-
               Vilâdet-i ‘amîmetü’l-meymenet
               Resûl-i Ekrem
               Kâfile sâlâr-ı enbiyâ hâce-i her dü-serâ
               Şefî’-i rûz-ı cezâ
               Resûl-i Cenâb-ı Kibriyâ
               Nûru’l-Hakk-ı ve’l Hûdâ
               Muhammedeni’l-Mustafa
               Nebiyy-i Muhterem
               Mazhar-ı hitâb-ı Celîl-i levlâke ve sebeb-i icâd-ı arzın ve eflâk-ı Peygamber-i akdes-i ‘âli-şan ve Habîb-i Ekrem-i Rabb-i müst’ân Efendimiz
               Fûyûz-ı İslâmı ve tulû’-ı nûr-ı Hz. Seyyidü’l-enâm
               Hz. Resûl-i Rabbü’l-enâm
               Habîb-i Hudâ ve mahbûb-ı pesendîde-i Mevla
               Peygamber-i kudsiyyet-i iktirân
               Füyuz-ı Cenâb-ı perverdigârı ve tecellî-i envâr-ı Hz. Seyyidü’l ebrâr
               Mazhar-ı hitâb-ı Levlâk
               Bâis-i tekvîn-i arzîn ü eflak
               Şem’-i fürûzân-ı mihrâb-ı din
               Hâdî-i sübül-i selâmet-rehîn
               Nâşir-i envâr-ı Hûdâ
               Vâsıl-ı merâtib-i ‘izz ü ‘alâ
               Ser-nâme-i kudsiyyet
               ‘Allâme-i kitâb-ı mevcudât ve mefhar-ı güzîn-i kâ’inât peygamberimiz Muhammedu’l Mustafa
               Seyyidunâ ve Nebiyyunâ Muhammedü’l Mustafa
               Hâmid
               Mahmûd
               Munîr
               Beşîr
               Sâdık
               Emîn
               Reşîd
               Münîb
               Tâhir
               Mutahhar
               Şâfı’
               Muhtâr
               Nebiyyü’r-rahmeti ve’t-tevbe
               Mümtâz-ı asfıyâ
               Hâtem ve ‘âkıb-ı
               Şerefrâz-ı enbiyâ
               Seyyidü’l-beşer
               Sâhibü’l-beyân ve’l-hâtem
               “Nâci’i” küfr ü dalâl
               Hâşir-i yevm-i su’âl
               Nûr-ı mübîn- Mustafâ
               Arabî-i Kureyşî
               Haşimî
               Mekkî
               Medenî
               Mustafâ
               Müctebâ
               Münevver
               ‘Azîz
               Cevâd
               Kerîm
               Takî
               Şekûr
               Tayyîb
               Mutayyeb
               Şâhîd
               Mübeşşîr
               Münzir
               Mahbûb-ı güzîn-i Hudâ
               Şâfi’-i yegâne-i rûz-ı cezâ ser-sübhâne-i zümre-i enbiyâ
               Kâfile-sâlâr-ı etkıyâ ve asfıyâ
               Nâşir-i envâr-ı Hidâyet
               Misbâh-ı ‘âlem-efrûz-ı risâlet
               Hâce-i kâ’inât
               Zübde-i mahlukât ve mevcûdât
               Seyyidü’l mürselin
               Rahmeten lil’alemin
               Mesned-nişîn-i bârgâh-ı ıstıfâ
               Nebiyy-i ‘ulvî-secâyâ
               Rûz-ı meymenet-efrûzun şeref-i idrâk’i pîrâye-i serîr- nübüvvet
               Hâtimün Nebiyyin
               Fahr-i ‘âlem ve Efdal-i enbiyâ-yı mükerrem
               Menkâbe-i vilâdet-i seniyye-i Hz. Peygamberî
               Nezd-i celîl-i Cenâb-ı Muhammedî
               Nutk ve dehân ve lisân ta’dâd-ı fezâ’il-i Resul-i Ekrem
               Mahbûb-ı Kibriyâ
               Mergûb-ı enbiyâ -‘aleyhi ekmelu’t-tahâyâ
               Eşref-i mevcûdât ve ekmel-i mahlûkât
               Nebiyy-i Ekrem ve Erham
               Huzûr-ı fâ’iku’n-nûr Hz. Risâlet-Penâhî
               Cenâb-ı Risâlet-me’âb
               Nebiyyü’r-rahme Efendimiz
               Cemâl-i enver-i Muhammedî
               Resûl-i zîşân
               Güzîde-i benî-Âdem Efendimiz
               Akl-ı küll
               Genc-i usûl
               Muhabbet nûru
               Cenâb-ı Habîb-i Kibriyâ
               Nûr-ı Mübîn Hak Te’âlâ -‘aleyhi ekmelu’t-tahâyâ- Efendimiz
               Mahbûb-ı Celîl-i Sübhânî
               Sebeb-i hilkat-i eşyâ
               Bâ’is-i âferînîş-i dünya ve mâfihâ
               İllet-i gâ’iyye-i kâ’inât
               Kabl-ı ez-îcâd-ı Âdem Hz. Fahr-i ‘Âlem

Hüseyin Vassâf Efendi “Hakîkat-ı Muhammediyye’ye Verilen Nâmlar” başlığı altında 23 adet nâm sıralamıştır.   (117-140)

Hakîkat-ı Muhammediyye’ye Verilen Nâmlar

               Mir’ât- Hazret
               Rûh-ı a’zam
               Nûru’l-Muhammedî
               Rûhu’l-ervâh
               Sırru’l-Muhammedî
               ‘Arşü’l-ekber
               Âdemü’l-evvel
               Ebu’l-ekber
               İnsânu’l-kâmil
               Sırru’l-esrâr
               İnsân-ı ‘aynü’l-vücûd
               Şeceretü’l-asl
               Beytu’llah
               Beytu’l-izze
               Beyt-i evvel
               Mescid-i Aksâ
               Âdem ve mülk-i mağrib ve ‘arş-ı ‘azîm
               Kalem-i âlâ
               Dürretü’l-beyzâ
               Deryâ-yı bî-pâyân
               Bahr-ı a’zâm
               Sırru’llâhi’l-a’zâm
               Bâbu’llâhi’l-a’zâm


Burdan sonrası Hüseyin Vassâf Efendi’nin Resûl-i Zîşân’a (ﷺ) hitaplarıyla devam etmektedir:

               Tohmu’l-vücûd
               Sultânü’l-kevneyn
               Hz. Resûl-i müctebâ -‘aleyhi ekmelu’t-tahâyâ-
               Şefî’-i rûz-ı cezâ
               ‘Alâ-tarîki’l-istizâh Nebiyy-i muktedâ -‘aleyhi ekmelu’t-tahâyâ-
               Güzîde-i benî-Âdem Efendimiz
               Câmi’-i ‘ulûm-ı evvelîn ü âhirîn sultân-ı ‘ilmi ledün
               Resûl-i mübeccel ve cümle ‘ulûm ile mükemmel olan Nebiyy-i Muhterem Efendimiz
               Nebiyy-i Müfahham
               Emîn-i Hudâ
               Mahbûb-ı Ekrem
               Seyyidü’l-ümem
               Cenâb-ı Nebiyy-i Hâşimü’n-neseb
               Sultânü’l-enbiyâ -‘aleyhi efdâlu’t-tahâyâ-
               Burhânü’l-asfiyâ
               Nûrü’l-Hak
               Mahbûbu’l-halk
               Huzûr-ı hazret-i seyyidü’l-ebrâr
               Sultân-ı her dü-serâ
               Zât-ı hazret-i Peygamber
               Zât-ı pâki Ahmedîye
               Hz. Mahbûb-ı Kibriyâ
               Berekât-ı muhabbet-i Resûle’llâh
               Rü’yet-i cemâl-i Muhammedî
               Mahrem-i kurb-ı Hudâ
               Şeî’ül-müznibîn
               Server-i ‘âlem
               Zât-ı pâk-ı server-i enbiyâ
               Seyyid-i ‘âlem
               Sultân-ı Serîr-i Murâd
               Sebeb-i îcâd-ı kâ’inât -‘aleyhi ekmelu’t-tahiyyât-
               İlm ü fazl-ı Resûl-i zî-şân
               Sened-i etkıyâ
               Şefî-i Kerîm
               İki cihan fahrı Nebiyy-i Hâşimî-i Kureyşî
               Sâhib-i şefâ’at-ı uzmâ -aleyhi efdâlu’t-tahâyâ-
               Matla’u’l-envâr-ı cûd
               Kâffe-i enbiyâ-yı ‘izâm
               Safvet-i risâlet-penâh
               Menbâ’-ı zülâl-i ni’met
               Vücûd-ı pür-sûd-ı risâlet-penâhî
               Matla’-ı şeref-nâme-i risâlet
               Cevher-i girân mâye-i zât
               Sâhibü’l-Kur’ân ve zü’l-fazl ve’l ihsân
               Peygamber-i ‘âli-şânımız
               Zât-ı Kudsiyyet
               Simât-ı risâlet-penâhîsi sebeb-i îcâd-ı dünyâ ve mâfihâ olan hûrşîd-i kâ’inât-pîra-yı hidâyet ve selâmet
               Şefî’-i ‘âlî-i rûz-ı kıyâmet
               Sırr-ı seciyye-i ehl-i yakîn
               Mübelliğ-i mekârim-i peymâ-yı dîn-i mübîn
               Kâfile-sâlâr-ı zümre-i enbiyâ ve pişvâ-yı silsile-i mukaddese-i asfiyâ
               Nûrâniyyet-bahş-ı zemîn ü âlem-bâlâ
               Peygamber-i celîlü’l-menkabet
               Resûl-i müctebâ-yı kuddîs-i haslet (Muhammedü’l-Mustafâ) -‘aleyhi ezkâ’s-salavât ve’t-tahâyâ-
               Mazhar-ı hitâb-ı ‘izzet-i Cenâb-ı Mevlâ
               Nebiyy-i ekrem ferhunde-likâ
               Cenâb-ı sâhib-i nübüvvet
               Sâhib-i sa’âdet
               Ulviyye-i nûraniyyet-efzâ
               Necm-i fürûzân-ı hüdâ
               Mahrem-i esrâr-ı isrâ
               Âyet-i rahmet-i Hudâ
               Umdetü’n-nebiyyîn
               Ser-tâbiş-i Nübüvvet -‘aleyhi ekmelu’t-tahâyâ-
               Bâ’is-i kevn ü mekân
               Gül-i gülzâr-ı vefa’
               Sultân-ı hüsn ü ân
               Mihr-i vücûd-ı sa’âdet-nümûd
               Mefhar-ı Mevcûdât
               Sâhibü’ş-şefâ’a “sâhibü’l-makâmi’l-Mahmud” şefi’ul-müsfi
               Sâhib-i şefâ’at-i ‘uzmâ
               Şefî’un ‘ale’l-umme
               Hayrü’l-Enâm
               Vücûd-ı zî-cûdu on sekiz bin ‘âleme rahmet
               Menba’-ı zülâl-ı ni’met ve şefâ’at olan zât-ı ma’âlî-sıfat-ı Mustafavî
               Mazhâr-ı hitâb-ı levlâk olan a’refü’l-enbiyâ
               Mahbûb-ı mergûb-ı İlâhî zât-ı celîl-i risâlet penâhî
               Şefî’-i ‘usât-ı ümmet
               Menba’-ı zülâl-ı rahmet
               Vücûd-ı pür-sûdu on sekiz bin ‘âleme ni’met olan tabîb-i haste-dilân Resûl-i zî-şân
               Âfıtâb-ı semâ-yı şefâ’at
               Peygamber-i sütûde-girdâr
               Zât-ı ma’âlî-sıfat-ı risâlet-penâhî
               Senedü’l-‘âcizîn
               Sultân-ı iklîm-i risâlet





***
HAYIRLI GECELER



Herkesin bilmem kaçıncı rüyalarını gördüğü vakitlerdi. Valideyle paşam ise uyuyordu. Eminim ki paşam bana kapıyı açmadan önce nasıl horluyorsa, ilk yattığından beri sıcacık ettiği yatağına şu an tekrar girdikten sonra da aynı şekilde horlamaya devam ediyordu. Bu istikrarını hiç bozmadı. Sabah sınavım varsa gece ders çalışırken fon müziğim, sabah namazına kalkmak için alarmım olsa dahi bu horlamanın bir süre sonra çileden çıkaran bir işkence olduğu aşikâr.

Emmimin kitabını hayretler içerisinde bitirmemin ardından hemen kırmızı kapaklı kitabı okumaya başladım. Gecenin sükûtuna jilet darbesi çeken fon müziğim eşliğinde kitap okurken, paşanın telefonunun alarmının sesi aynı keskinlikle fon müziğime son verdi.

Paşa teheccüdü kılıp ardından yarı uyuklayarak yapacağı ders için uyandı. “Niye bu saatte uyanıksın?”  diye bana hafif bir fırça darbesi attıktan sonra daha ileri gidip valideyi uyandırmasın diye kırmızı kapaklı kitabın daha ilk sayfalarındayken okumayı bırakmak zorunda kaldım.

Başucumun hemen solunda duran sehpaya koydum ve uyuyormuş gibi yaptım.

O da kalktı lavaboya gitti.

Yeni uyanmışlığın verdiği sersemliğin etkisinde abdest aldı. Bu arayı fırsat bilip birkaç satır daha okudum. Yeni sayfaya geçmeden aklıma okumakta olduğunuz bu satırları kaleme dökmek geldi.

Defterimi elime aldım.

Sonrası hayırlı geceler…




2 yorum:

  1. Yazınızın devamını beklerim, çok beğendim.Kaleminize sağlık.

    YanıtlayınSil
  2. İyi bir tahlil olmuş fakat Hz. Peygamber'e (ﷺ) yapılan hitapları anlamakta güçlük çektim. Bir başka yazınızda hitapların günümüzdeki karşılığını da yazmanızı dilerim.Kaleminize sağlık.

    YanıtlayınSil