TAŞLARA DOKUNAN SESLER – I / Hidayet BAĞCI


Yâr edenin adıyla!…

Kıyıya vuran dalgaların sesinde aradım huzuru. Belki dedim, belki de bu sestedir aradığım diyerek koştum sahile. Dinledim dalgaların sesindeki ahenkli kıpırtıları. Bu nasıl bir şeydi ki anlatılması imkansızlaşıyordu. Kıyıdaki taşlara dokundukça dalgaların sesi, gökyüzüne dağılıyordu huzur ve insan, bu nedenle nefesini tazeliyordu.

Dalgaların üstünde yürüyor gibiydi kalbim, adımlarım bu sefer istikrarlı bir şekilde ilerledikçe dalgalar yön veriyordu, saçlarıma dokunan rüzgara… Oysa ben önceden kontrolü rüzgara vermiştim şimdi neler değişti de her şey tersine dönmüştü. Acaba olması gereken bu muydu?

Ben sahil boyu ilerledikçe önüme çıkan bir taş, sanki benden önce bu kıyıdan geçen birine ait gibi duruyordu. Bu taşın özel olduğunu nasıl mı fark ettim?

Sade, bir o kadar albenisi olan bir taştı ki ne gökyüzünün rengi kadar mavi ne de bir kalemin sivri uçları gibi köşeleri vardı. Bu taşı da diğer taşlar gibi denizin dehlizine fırlatmayı düşündüğümde işte bu hamleyi yapamadım. Onun avuçlarıma dokunmasıyla hissettim yumuşaklığını ve kıyıdaki taşlara çarpan her bir dalga sesleriyle birlikte, onun gibi bir taş bulabilir miyim diye adımladım dalgaların sesiyle içimde yol alan huzuru…Ve karşıma çıkan bu taşın bir başkasının avuçlarını yumuşattığını, kıyıya vuran dalgaların sesinde anladım…

Elimdeki taşı cebime sakladım derken bir taş daha, tıpkısının aynısı. Bu taş kime aitti ki ilerlediğim bu huzurda yoluma düşmüştü. Ve ben onun önünde eğilerek, ayağımın ucundan onu incitmeden cebimdeki taşın yanına bırakarak ondaki bu sesin tınısını sevmiştim. Tarifi imkânsız bir ses darbesi, öylesine yumuşak bir o kadar sessiz kıpırtılarla dolu ahenk!

Taşlar ceplerimde birbirine değdikçe zihnime dokunan düşünceler bir bir aydınlanıyordu kalbimle… Kıyıya vuran dalgaların sesi çoğaldıkça saklanıyordu, cebimde izini takip ettiğim taşlar… Sahi bu taşları kim bırakmıştı bu sahile ki şimdi ben bu taşların sahibini merak ediyor ve ayağımın ucuna değen bu taşları tek tek topluyordum. Sanki her biri dağılmış toplanmayı bekler gibi duruyordu karşımda. Bu taşların sahibini bulana dek albenisi olan ve birbirine usulca dokunan sesleri toplayıp bir cümle haline getirmeye karar verdim. Bu taşların sesinde bulacaktım bunları bin bir köşeye dağıtmış olan birini…

Cebimdeki taşların yanına bir diğerini ekleyince bir yanımın ağırlaştığını fark ettim… Sanırım cebim bu ağırlıktan delindi delinecekti ki taşıyamıyordu… Sahi ceketin kumaşı mı kalitesizdi yoksa gerçekten taşlar çok mu ağırdı? Sahil boyunda büyük bir kayanın zirvesine oturup kıyıya vuran dalgaları izleyerek biraz dinlenmeliydim. Üzerimdeki ağırlık taşlardan olsa gerek onları ceplerimden çıkarıp saymaya karar verdim. Ben onları tek tek sayarken onlar da tek tek birbirine dokunuyordu usulca… Öylesine heyecanlıydı ki bu dokunuş, çocukların oynadığı elim sende oyunu gibiydi. Taşlar tam doksan sekiz taneydi ve her birisi de aynı renkte aynı ritimde avuçlarımda duruyordu. Bunları kim bu denli dağıttı ki iz bırakarak kendini takip ettirdi?  

Kıyıya vuran dalgalara karşı koymayan umarsız gibiydi halim… Bir denizin şarkısı bir de bu taşların tınısı vardı, bu dinlendiğim yerde. Zihnimde vaveyla şeklinde haykıran bir düşünce beni o derece etkiledi ki kanatları kırılmış bir kuş gibi oldum. Bu taşları tek tek toplarken nasıl da düşünemedim, bunları bu sahile dağıtan kişinin geldiği yolu bulmak için takip edeceği izleri olabileceğini… Evet, evet bu taşların sahibi dönüşünü ancak bu taşlarla bulabilirdi. Şimdi bunları bir araya getirmişken onun gibi nasıl dağıtabilirdim. Oysa bir şeyi toplamak kadar zor değildi, dağıtmak. Ama benim için dağıtmak bu düşünceyle o kadar zordu ki, tınısını/rengini sevdiğim bu taşlara kıyamıyordum. Bu taşlarla aramızda öylesine güzel bir bağ olmuştu ki her biri bir diğerine dokunurken yeniden dirilir gibiydim, bu seste. Sahi onların arasındaki bağ neydi ki avuçlarımda hiç dağılmamış gibi bir aradaydı…

“Bu, birlikti…

Bu, tek olmaktı…

Bu, teslimiyetti…

Bu, sadakatle dinlemekti…

Bu, ben buradayım.

Bu, sıra sende!” demekti…

Bu gibi düşüncelerle taşların arasındaki kuvvetli bağın görünmez bir iplikle dizilmiş bir tesbih olabileceğini düşündüm… Onları bir araya getiren görünmez bir iplik vardı ki bunu da ancak zamanında bin bir amaçla dağıtıp, geçtiği yollara iz bırakan kişi bilirdi ve şimdi tek bir amaç için onları toplamıştı, birbirine incitmeden dokunan taşlar gibi “Yoktan Vâredenin Adıyla!” Diyerek…


3 yorum:

  1. İlaç gibi gelen bir yazı. Kalemine yüreğine sağlık ❤

    YanıtlaSil
  2. Harika tebrik ediyorum kolunuza, yüreğinize sağlık Hidayet Hanım.

    YanıtlaSil