“ZULMÜ ALKIŞLAYAMAM, ZALİMİ ASLA SEVEMEM”/Bekir BÜYÜKKURT


“Mısır, Suriye ve diğer zalim idarelerin gölgesinde
 zulme rıza gösteren âlim taifesine ithaf olunur(!)”



Her dönemde örnekliğini görebi- leceğimiz Rabbani âlimler insanlık namına risk almış, talan edilen millet malının hesabını sormuş, zalim idarecilerin zulümlerine geçit vermemişlerdir. Ulema kirli ittifaklar içinde yer alanlara, küresel güçlerle birlikte hareket edenlere karşı ümmetten yana olmuş, bu uğurda kimi görevden azledilmiş, kimi kırbaç yemiş, kimi de şehit olmuştur. Ama hiçbir zaman Hakk’ın koyduğu kuralları kendi çıkarları için aşmamıştır. Tuğyan eden sultanları, adaletten sapan kadıyı, hakkına razı olmayan halkı âlimler ikaz etmiş, âlimler mütecavizleri itidale çağırmıştır. O âlimler, güçlülerin haklı olduğu düzene karşı koyup; haklıların güçlü olduğu bir içtimai ve siyasi düzenin tesisi için, lüzumu halinde kendi canlarından dahi vazgeçmişlerdir. Zorba siyasal iktidara karşı kılıf uydurmaktan Allah’a sığınıp, tüm idari mekanizmayı Hakk’a ve adalete davet eden bir hali kendilerine uygun görmüşlerdir. Zalim iktidarlara güç katan değil; zalimlerin zulmünü yüzlerine çarpan âlimler olmuşlardır. İktidarın desteğini almak için değil, yanlış yolda olan ya da yanlış yola girme tehlikesi olan idarecileri, yalnızca Allah rızası için tenkit etmişlerdir.
Rabbani âlimler küresel sömürgeci güçlerle birlikte olan, millet malını şahsı için harcayan ya da adalete uygun olmayan kararlar veren devlet adamlarını, yargıçları minberden ikaz etmiştir. Hasbilik onlarda o derece ileri düzeydedir ki, bakışlarıyla olduğu gibi sözleriyle de insanları etkilemiş, idarecilerin mağrur bakışları onların önünde yere düşmüştür. Rabbani âlimler İmam İzz b. Abdüsselam gibi, zalim idarecilerin türlü dünyalık tekliflerini bir kenara itip; “Dünya senin olsun, ben gidiyorum, yarın Rabbim’in huzurunda görüşürüz.” demiştir. Kur’an’ın bütün zamanların ortak hastalığı olarak dikkat çektiği; devlet adamlarının Firavunlaşması, servet sahiplerinin Karunlaşması ve ulemanın belamlaşması temayülüne karşı agâh olmaya çağırmışlardır. Rabbani âlimler; Daru’n Nedve’nin kapısında tekbir getirdi, kırbaç yedi fakat insanların alın terini sömürenlere ‘yuh olsun’ demekten de geri durmadı. Allah Resulü ashabına haksızlık karşısında susmamayı telkin etmiş, konuşması gereken yerde susanı da ‘dilsiz şeytan’ olarak nitelemiştir.
Rabbani Bir Âlim Örneği; İmam-ı Azam(ra)
İmam Âzam lâkabıyla bilinen, Ebû Hanife künyesiyle meşhur Numân b. Sâbit b. Zevta mutlak müctehid ve fıkıhta Hanefi mezhebinin imamıdır. Kufe’de Hicri 90’da(699) doğar. Ebu Hanife, küçük yaşta Kur'an'ı ezberlemiş ve Arapça'nın o zaman tasnif edilmekte olan sarfnahivşiir ve edebiyatını öğrenmiştir. Gençlik yıllarında sahabeden Enes bin Malik(ra)’i, Abdullah bin Ebi Evfa(ra)’yı, Vasile bin Eska(ra)’yı, Sehl bin Saide(ra)’yi ve en son hicri 102’de Mekke’de vefat eden Ebu’t Tufeyl Amir bin Vasile(ra)’yi görmüş, bunlardan hadis dinlemiş olduğundan tabiinden sayılır.
Numan b. Sabit ilme meraklı ama aynı zamanda tüccarlıkta yapmaktadır. Çarşı-pazar dolaşır ve Kufe dışına da seyahatler yapar. Bir gün Şa’bi kendisindeki cevherin farkında olarak onu yanına çağırır ve ‘Böyle yapma, senin ilimle uğraşman ve âlimlerin yanından ayrılmaman gerekir.’ der. Numan bu sözler karşısında adeta çarpılmış ve ticaretten de tamamen kopmadan kendisini ilme vermiştir. Ticareti ise vekili aracılığıyla idare eder. Kufe’nin tek büyük camisindeki derslere devam eder. Hammad bin Ebi Süleyman’a yaklaşık yirmi yıl talebelik eden Numan b. Sabit, Cafer-i Sadık’la iki yıl beraber kalır ve ona da iki yıl talebelik eder.
 İmam-ı Azam Ebu Hanife, sadece akaid ve fıkıhta değil; aynı zamanda devrindeki siyasî çekişme ve baskılara karşı tavrıyla da öne çıkmış Nebevi doğruluğu kendisine şiar edinmiş bir imamdır. Zulme boyun eğmeyecek derecede yüksek bir şahsiyeti vardır. Zamanında meydana gelen siyasi çekişmeler ve çalkantılar karşısında, ilminin ve kemâlatının gereği yiğitçe tavırlar sergilemiş, fikirlerini ve düşüncelerini muarızlarına karşı çekinmeden savunmuştur.
İmam-ı Azam’ın zühdü, takvası ve ilmî otoritesi yanında, insanları etkileyen bir başka yönü de mantık ve kıyastaki gücüdür. Çok çabuk anlama ve analiz etme melekesi ile çözülmez sanılan meselelere çözümler üreten İmam, döneminin âlimlerinin gıpta ile bakmasına vesile olmuştur. Kelâm ilminin zirveye ulaştığı Basra’ya en az yirmi defa gidip-gelerek oradaki Mutezile, Haricî ve diğer bid’at ehli gruplara karşı Sünnet-i Muhammedî yolunu savunmuş, akıllara takılan suallere cevaplar vermiş, müminleri ehl-i sünnet çizgisinin dışına çeken akımlara karşı set çekmiştir.
Devrin büyük âlimi Hammad(ra)’ın ders halkasına katılarak İslâm Hukuku’nda derinleşen İmam, bu hocasından yaklaşık yirmi yıl ders almıştır. Kırk yaşlarında zorlu bir eğitim devresi geçirmiş olarak hocasının vefatıyla boşalan kürsüsünün vârisi olmuştur. Yaklaşık otuz yıl boyunca bu kürsüden verdiği derslerle, sonraları kendi adına izafeten “Hanefîlik” adı verilecek olan fıkıh ekolünün temellerini oluşturmuş, sekiz yüz öğrenci yetiştirmiş, binlerce hukukî meseleyi çözüme kavuşturmuştur. Bu süre içinde devlet makamlarından uzak durmayı kendine şiar edinen İmam, resmi makamların dini şekillendirme ve egemenliklerine araç olarak kullanmalarına da fırsat vermemiştir.
Zulme Karşı Haklının Yanında
Emevi halifelerinin ve atadıkları valilerin keyfi tutum ve uygulamalarını doğru bulmayan Büyük İmam, Hz. Hüseyin’in Kerbela’da kurtulan tek oğlu İmam Zeyd’in halife Hişam b. Abdülmelik’in tahrik ve küfürlerine karşı ayaklanması sırasında, “Eğer insanların, Hz. Hüseyin’i terk etikleri gibi onu da yarı yolda bırakmayacaklarını bilsem ona katılırdım. Çünkü hak imam odur!” diyerek tavrını oradan yana koymuş ve İmam Zeyd’e on bin dirhem maddî yardımda bulunmuştu.
Gerçekten de İmam Zeyd, babası Hz. Hüseyin gibi Kûfe’liler tarafından yalnız bırakılarak ihanete uğramıştır. Ebu Hanife Hazretleri bu tavrıyla güvenilmeyecek insanlarla yola çıkılamayacağını gösterdiği gibi, Ümeyyeoğulları’nın saltanatına da açık bir tavır koymuştur.
Emeviler’in son Irak Valisi Ömer İbn-i Hübeyre bu ünlü hukukçuya şu teklifte bulundu:
“Hâkimler Meclisinin başına geç. İmza koymadığın hiçbir kanun yürürlüğe konmayacak, sen izin vermeden devlet hazinesinden kuruş çıkmayacak!” Bu, büyük ve itibarlı bir görevdi. Ama İmam bu teklifi hiç tereddüt etmeden reddetti. Vali tarafından zindana atılarak kırbaçlanmaya başlandı. Ulemadan bazı kişiler devreye girerek “Kendine yazık etme, biz nasıl istemeyerek, kerhen kabul ettiysek, sen de öyle yap.” dedilerse de onun verdiği cevap şu oldu:
“Eğer vali benden Vasıt Mescidi’nin kapılarını saymak gibi sıradan bir iş istesin, yine kabul etmem. O bir insanın katline hükmedecek, ben mühür basacağım ha? Allah’a yemin ederim ki bu mümkün değil! Bu dünyada kırbaç yemek ahirette ceza görmekten daha iyidir. Valinin beni öldürmeğe gücü yeter fakat tekliflerini kabul ettirmeğe asla!”
İmamı elde edemeyeceğini gören vali tepkilerden çekinerek onu serbest bırakır ve İmam da Kûfe’yi terk ederek Mekke’ye hicret eder.
Hakk’a Tabi Olanların Yanında
İmam-ı Azam, çoğu insanı cezb edecek dünyevî makam ve zenginlikleri işkencelere rağmen reddetmiştir. İsteseydi emrine verilen imkânları ‘dava’sı için kullanabilirdi. O biliyordu ki, zalim idarecilerin tekliflerini kabul ettiği an, fiili olarak haksızlıklara ortak olacak, zalim idare meşruiyet kazanacak, hakikat ve adaletin yanında olan muhalefet parçalanacak, diğer âlimler de o örnek gösterilerek susturulacaktı. Böylece sistemin tefessüh etmiş kurumları bu hakikat insanının ismiyle yeniden meşrulaştırılmaya çalışılacak, iktidarın ömrü uzayacaktı. Şöhreti dünyaya yayılmış insan, şöhretinden faydalanılmasına izin vermemiş ve hicreti tercih etmiştir. Onun hicretinden bir süre sonra da Emevi saltanatı tarihin tozlu sayfalarında yerini almıştır.
Hilafetin tekrar Peygamber(sav) soyundan olan Abbasiler’e geçmesi onu son derece sevindirmiştir. Bu konuda şunları söylemiştir: “Bu iş (hilafet) Peygamberimiz(sav)’in yakınlarına geçerek hak yerini buldu. Bu Allah’ın lütfü ve keremidir. Ey âlimler; bunlara yardım etmeye en layık olan sizsiniz! Size istediğiniz kadar ikram ve ihsan var. Halifenize biat ediniz. Biat ahirette sizin için emniyete kavuşmaya vesiledir. Allah’ın huzuruna biatsız çıkarak hüccetsiz ve delilsiz kalmayınız.”
Yeni seçilen Halifeyi ziyarete gittiğinde söylediği sözler onun takip edeceği çizginin ipuçlarını veriyordu: “Allah’a hamdolsun ki, hakkı Nebi’nin yakınlarına verdi ve üzerimizdeki alçaltıcı zulmü kaldırdı. Ve yine hamdolsun ki dilimize hakkı söyletti. Allah’ın emri üzere sana biat ettik. İşine vefa gösterirsen kıyamete kadar ahdimizde vefâkarız.” Büyük İmam’ın bu sözleri yeni idareye, hak ve adaletin yanında olmak şartıyla, kendileriyle birlikte olduğunu söylüyordu. Kendilerine de Resulullah(sav)’ın yakınları olduğu için saygı duymakta ve biat etmektedir. Lakin adalet ve hakkaniyet çizgisinin dışına çıkarlarsa bu zulme ortak olmayacağını ifade etmektedir. Ta ki Hazreti Resul(sav)’ün yakını olsalar dahi.
Büyük İmam’ın korktuğu kısa zamanda başına gelmiştir. Saltanat sahipleri Emeviler’e karşı zulme girişerek geçmişin intikamını alma sevdasına düştüler. Kendilerini durdurmaya çalışan ulemayı da öldürmeye başladılar. Abbasiler’in bu hareketi karşısında İmam Muhammed ve kardeşi İmam İbrahim ayaklandılar. Bu ayaklanmayı devrin meşhur âlimleri desteklediler. Bu âlimlerin arasında İmam-ı Azam ve öğrencileri de bulunuyordu. İmam-ı Azam zulme karşı direnen bu insanları maddi ve manevi açıdan desteklediği gibi, hilafet orduları başkomutanı Hasan b. Kahtaba’yı İmam İbrahim’in üzerine gitmekten caydırmıştır. Bu durum Abbasi Halifesi Mansur’un dikkatinin İmam üzerinde yoğunlaşmasına sebep olur.
Halife doğrudan İmamı hedef almanın riskli olduğunu bildiği için onu kazanmayı ve yanına çekmeyi teklif eder. Sık sık hediyeler gönderir. İmam-ı Azam bu hediyelerin amacını sezdiği için bunları münasip bir üslupla reddeder. Halife, hediyelerinin niçin kabul edilmediğini sorduğunda, idarecilerin devlet malını bol keseden kullanmalarına tenkit babında, şu cevabı alır: “Şahsi malınızdan bana hediye gelmedi ki onu kabul edeyim. Siz bana milletin hazinesinden aldığınızı yolladınız. Oysa milletin malında benim hakkım yok. Ben silah altında asker değilim. Fakir de değilim ki, hazine ödeneğinden yararlanayım. Yolladığınız şeyleri bundan dolayı alamazdım.”
Şart Allah’ın Olunca
Büyük İmam teklif edilen baş hâkimlik makamını kabul etmemiştir. Neticede Musul halkının isyanını bahane ederek isyancıların katli için fetva isteyen halifeye tarihe altın harflerle yazılan şu cevabı verince, halife adeta çılgına ve şaşkına dönmüştür:
Bu konuşma şu şekildedir:
Halife:
“- Allah Resulü, ‘müminler verdikleri söze sadıktırlar.’ demiyor mu? Musul halkı bana karşı gelmeyecekleri konusunda söz verdikleri halde şimdi ayaklandılar. Üstelik vergi memuruma karşı koydular. Onların kanı helaldir!”
İmam-ı Azam:
“- Onlar sana, kendilerine bile helal olmayan bir şeyi, yani kanlarını şart koşmuşlar. Hâlbuki İslâm bu hakkı ne size, ne de onlara tanır. Mesela bir kadın kendi rızasıyla bir erkeğe kendini teslim etse, o kadının namusu o erkeğe helal olur mu? Yine bunun gibi bir adam, birisine ‘gel beni öldür’ dese ve diğeri onu katletse acaba bu caiz olur mu? Bunu yaparsa diyet gerekir. Müslüman’ın kanı üç şekilde helal olur: Cana karşı can, imandan sonra küfür, evlendikten sonra zina. Bunların hiçbiri bu işte olmadığına göre, Musul halkını bırak. Onların kanını dökersen zulmetmiş olursun. Allah’ın şartı, uyulmaya kullarınkinden daha layıktır.”
Zulüm ve Adaletsizliğin Karşısında Bir Ömür
Büyük İmam, her hali ile zalim idarecilerin tepkisini çekmesine rağmen; mal, evlat ve dünyalık kaygısı gütmeden, imanının verdiği sorumluluğu yerine getirmekten bir adım geri durmamıştır. İdare, İmam’ı çıkarların çarkına çomak sokan biri olarak görmüş ve onu ortadan kaldırılması gereken bir unsur olarak değerlendirmiştir. En sinsi entrikalarla İmam’ın üzerine gitmeye devam etmiş ve bu konuda kendine tabi olmuş ulemayı kullanmaktan geri durmamıştır. Devrin Kadısı ve iktidara yakın diğer ulemanın kıskançlıkları bazı bürokratların ihtirasları ile birleşince, İmam’a karşı entrika cephesi büyümüştür. Sonuçta Halife Mansur, kabul etmeyeceği tekliflerle onu sıkıştırmaya başladı. Yapılan bütün dünyalık cezb edici teklifleri reddedince, İmam zindana kapatılarak kırbaçlanmaya başlanmıştır.
Kırbaç altında iken şöyle diyordu:
“Allah’ım beni kudretinle onların zulmünden ve fıskından uzak kıl!”
On kırbaçla başlayan ceza katlanarak yüz ona geldiğinde, Büyük İmam acılar içerisinde ruhunu teslim ederek şehit oldu.
Büyük İmam vasiyeti ile de zalimlere ve cümle adaletsizliklere karşıdır:
“Beni gasp edilmemiş bir toprak parçasına gömün!”

Zalimlerin karşısında ve mazlumların yanında, sahip olduğu ilmin ticaretini yapmadan, hakikati her ne olursa olsun ifade ederek, milletin içinde olarak ve zulme ortak olmadan bir şerefli ömür süren Büyük İmam, Efendimiz(sav)’in “haksızlık karşısında susmamayı” telkin eden, konuşması gereken yerde susanı da “dilsiz şeytan” olarak ifade eden Hadis- Şerif’ini kendisine rehber edinmiştir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme