BEŞ ÜNLÜ OZAN VE ABDULHAKİM EREN / Hasan KEKLİKCİ


Radyo henüz bizim köye girmemişti. Türküyü babamızdan, -olmaz amma- gidebilirsek davullu düğünlerde zurnanın sustuğu anda, halayın başında elini kulağına atıp, başını görebildiği en yüce dağa doğru kaldırarak uzun hava söyleyen halayın başındaki emmilerden öğrendik. Köydeki yaşlı bibilerimiz ve teyzelerimizin hikâye anlatırken arasına kattığı âşık deyişetleri ve türkülerini de can kulağı ile dinlerdik. Karacoğlan’ın, Dadaloğlu’nun türkülerini ilk onlardan dinledim. “Aldı Kerem, aldı Aslı” demelerini çok severdim. Nerdeyse bütün türküleri aynı gayda -usûl- ile söylerlerdi. O gün bugündür halk ozanlarına karşı derin bir muhabbetim var.

Kitabının çıktığını sosyal medyada görünce sevindim ve bir pındına düşürüp Abdulhakim
Eren Hocaya uğradım. Sevincimi belirttim, kendisinin sevincine ortaklık ettim. Dostları için masasının yanında bulundurduğu kitaplardan birini imzalayıp fakire takdim etti. Benim yok denecek kadar az, yazarı tarafından imzalanmış kitabım var. Çünkü Maişet benim için günün her saatine serpilmiş bir koşuşturmadan sonra elde edilebilen zor bir varlık oldu hep. Gün olur sabah işe gider akşamı ve geceyi de işyerinde geçirmek zorunda kalırdım. Sabaha kadar çalışır, sabah olunca da hazırladığımız dosyaları alıp başka bir şehre götürürdüm. Bazen gecenin ikisinde üçünde ararlardı. Hatta “Uyuyor muydun” diye nezaket bile gösterirlerdi(!) Bunu, yapmayı istediğim diğer işlerin aksamış olmasına bir bahane olarak söylemiyorum, bütün bu koşuşturma içinde birçok şeyden mahrum kaldığımı anlatmak için söylüyorum. O koşuşturma sırasında bazen yolda karşılaştığım dostlarım, “Dün filan yazar, filan şair, filan sanatçı geldi” derdi. Ve maalesef hep dün, evvelki gün gelmiş olurdu “Büyük adamlar”.

Öpüp başıma koydum Beş Ünlü Ozanı. O gün akşam ve ikinci gün okuyup bitirdim. Kitaptaki bazı şiirleri yeniden okudum. İşaret koyduğum satırlara tekrar baktım. Çok güzel bir eser ortaya çıkmış. Öyle ki bu eser; Âşık Mahzuni Şerif’in, Hayati Vasfi Taşyürek’in, Kul Hamit’in, Âşık Hüseyin’in ve Âşık Yener’in yüreklerindeki yangının, Abdulhakim Eren Hoca’nın kalbinde de olduğunu ortaya çıkartmış.

Kitapta Afşinli beş ünlü ozanın hayat hikâyeleri ve güzel şiirlerine yer verilmiş. Henüz okumamış olanları da hesaba katarak kitap hakkında fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. Fakat o güzelim şiirlerden bahsetmeden de bu kitap anlatılmış olmaz:

Âşık Mahzuni Şerif’in şiirleri ve türküleri birçok kişi tarafından bilindiği için onu atlıyorum. Hayati Vasfi Taşyürek’in Tuna ve Lügatçemiz şiirleri de şiirle ilgilenenlerin severek okuduğu, hatta birçoğunun ezbere bildiği şiirlerdir. Buraya “Ne Diyeceksin” şiirinin ilk kıtasını almak istiyorum:

Yenilip yenilip gelen pehlivan/Hocan Aliço’ya ne diyeceksin
İkinci olursa ağlardı baban/Onuncu sıraya ne diyeceksin.


Kul Hamit’in “Allah’tan İstek” şiirinden:

Hastanelere gitsem/Dertlilerin halin sorsam
İki araba ilaç versem/Bir kamyon da hapım olsa.


Âşık Hüseyin Tenecioğlu’nun “Turnalar” şiirinden:

Size selam dursun Maraş beyleri/Gül gülistan bahçeleri bağları
Gayet yüksek derler Ahır Dağları/Üzerinden aşmak zor mu turnalar.
Son olarak Âşık Hacı Yener’in “Turnam” şiiriyle bitirelim:
De ki: Âşık Yener bıkmış canından/O’nu ayırmışlar öz vatanından
Binboğa Dağının Subatan’ından/Bir deste mor sümbül dermeden gelme.

Özellikle genç kardeşlerimizin Beş Ünlü Ozan’ı okumasını tavsiye ediyorum. Memleket sevdasını, insan sevgisini, aşkı, gurbeti ve yoksulluğu bir de Abdulhakim Eren Hocanın penceresinden sızan şekliyle yaşamalarını salık veriyorum.

 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme