-İyi günler.
-İyi günler. Hoş geldiniz.
-Burada hikâye satılıyormuş.
-Buyurun. Şöyle rahat buyurun da konuşalım. Bizimki hikâye satmaktan ziyade, bir hikâyeye konu olabilecek bir olayı ücret, yani akçe-i hikâye karşılığında isteyenlere anlatmaktan ibarettir. Yer, zaman, kahramanların isimleri, alıcılar tarafından değiştirilebilir. Anlattığımız olaylara ekleme ve çıkartmalar yapılabilir.
-Peki, hangi tür hikâyeler ya da ne bileyim olaylar var elinizde? Bir hikâye türü listeniz var mı? Durum, olay, gotik, modern vesaire gibi.
-Hayır. Öyle bir listemiz yok. Zaten bir hikâyenin hangi türe girdiği, hikâyeyi yazandan veya anlatandan ziyade, eskilerin münekkit dediği eleştirmenlerin işi değil midir? Biz size anlatırız, siz yazarsınız -ha bu arada anlattığımız hikâye malzemesini kullanmayanlara ikinci defa malzeme vermiyoruz- eleştirmenler onu uygun buldukları bir gruba dâhil ederler.
-Modern, yenilikçi hikâyeler seviyorum ben. Büyülü Gerçekçi. Dünya dışı varlıklar filan.
-İşin doğrusuna bakarsanız, yenilikçi dediğiniz insanlar da nihayetinde hayal mahsulü şeyler yazıyorlar. Rahmetli halam da bize cin ve peri hikâyeleri anlatırdı. Düşününce aynı kapıya çıkıyor aslında. Halamın okuma yazması yoktu, sadece anlatıyordu. Şimdilerde de yazılıyor. Hepsi o kadar.
-Teşekkür ederim. Haklısınız. O kadar çok kitap yazılıyor ki birçoğunun okuyucusu eminim, halanızın hikâyelerinin dinleyicisi kadar yoktur. Bu arada ben şu sizin listeye de göz atıyorum. Burada Büyülü Gerçekçi Bir Hikâye Denemesi yazıyor. Gerçekte öyle bir hikâyeniz var mı bize anlatabileceğiniz?
-Elinizdeki hikâye listesi zaten hayal mahsulü şeylerdir. Fakat geçenlerde sizin gibi iki arkadaşla da böyle bir sohbetimiz olmuştu, burada. O arkadaşlar gittikten sonra kendi kendime madem soruluyor, bugün Büyülü Gerçekçi Bir Hikâye yazayım, dedim. Eve gittim, düşündüm düşündüm olmadı. Hikâyemin kahramanı yapacağım insana bir isim bulamadım. Bütün isimler kullanılmış. Sonunda raflardaki kitapları karıştırdım. Zar zor bir isim buldum. Kucaklayıp indirdim raftan. Nihayetinde başkasının hikâyesinin kahramanı. Ne yapayım, derken aklıma geldi. Raftan aldığım Ecmel Barın’ın önüne Toprak’ı ekledim. Bizimki üç isimli bir hikâye kahramanı oldu; Ecmel Barın Toprak. Kim bilir belki benim gibi biri de kahraman bulamamış, Ecmel’in önüne Barın’ı ya da Barın’ın başına Ecmel’i eklemiştir.
Hayalî, mayalî sonuçta bir insan. Üç gün misafir edeyim diye düşünüyorum, Ecmel B.Toprak’ı. Evi, ailemizi ve çevreyi tanısın bir kere. Gerisi kolay. “Evimize hoş geldin Ecmel Barın Toprak,” dedim. Sihirli lambadan çıkmış bir cin gibi etrafına dik dik baktı. Gözü tabletin bulunduğu sehpada olduğu halde, “Hoş buldum, “dedi. Eyvah! Dakika bir gol bir. Ben bu “hoş buldum” lafına gıcık olurum. Hiçbir insan tek başına bir insan değildir, her insan bir dünyadır. Hele hele bir hikâye kahramanı; bir insandan daha fazlası, bir dünyanın daha büyüğüdür. “Hoş gördük” ya da “Hoş bulduk” demesini beklerdim. Bakmayın siz insanın tek göründüğüne; insanoğlu bir insan yığınıdır. Sonra cinleri, şeytanları, melekleri, ruhları, perileri vardır; her daim hayalinde kendisiyle birlikte gezdirdiği dostları; eninde sonunda her insana lazım olacak olan küfür tecrübesinin artmasına katkıda bulunan, sövüp saydığı kötü adamları, düşmanları vardır. Ve sırları… İçinde kalbinin en derin yerinde bulunan sırları. “Buldum” diyen bir insan, insana verilmiş bunca güzellikten, sınanması için şart olan bu kadar kötülükten sıyrılıp çıkmış olmaz mı?
Akşamüstü kapı çaldı. Açtım. Karşımda üniformalı, kasketli, eldivenli bir genç. Elinde çantadan bozma bir poşet. Beni soruyor. “Benim,” dedim. Poşeti elime tutuşturup gitti. İçeriden bir ses geldi, “Ben söyledim.” E. Barın Toprak’ı unutup gitmişim. Yanına vardım yüzüme bakmadan, “Ben istedim,” dedi. Poşeti açtı. İçindeki değişik değişik şeyleri çıkartıp bir kenara koydu. Bir kenardaki şeylerin aşağı yukarı yarısını biliyorum; televizyon reklâmlarında görmüşlüğüm var. Acılı, tatlılı, gevrekli şeyler. Fakat diğer yarısını ömrüm billah görmedim.
Üç günü doldurduk. Misafirlik bitti. Bizim kahramanda “tık” yok. Geçiyorum bilgisayarın başına bakıyorum adama, adamda insana ilham verecek en ufak bir macera yok. Nereden bulduysa bir berber bulmuş oturmuş koltuğuna. Berber bunun kafasına bir tas koymuş tasın dışında kalan saçlarını kesmiş. Sonra almış eline usturayı sol kaşının üzerinden arkaya doğru ince bir çizgi çekmiş. Ense ve kulaklarının üzerindeki kısalmış saçları da bir güzel yülümüş. Kafasında kalan saçları usturayla çektiği çizginin sağına ve soluna toplayıp, taramış. En sonunda cıvık ve parlak bir şeyle yapıştırmış.
Bugün cumartesi arka caddeye pazar kuruldu. “Kalk,” dedim, “evde hiçbir şey kalmamış, pazara gidip alışveriş yapalım. Parayı sen al ve önden git. Ben arkandan takip edeyim. Dükkânda da hikâye malzemesi ihtiyacı var, biraz malzeme toplayayım. Anlarsın işte önce caddeye bir göz atarım. Meyve ve sebzelerin üzerine kurulan çadırlara bakarım. Biraz detaya girer; çadırların iplerinin rengini, iplerin kazıklara ve direklere bağlanış şeklini, üzerlerindeki düğümleri, çadırların üzerine düşen apartman gölgelerinin şekillerini yazarım. Meyve seçen insanların yüzlerini tasvir ederim. Ucuz sebze kasalarının başına doluşan insanların dolmalık patlıcanları nasıl seçtiklerini not alırım. En sonunda sana gelirim. Saçından, şu çenenin ucundaki sakalından, derken bir sürü malzeme çıkartırım.” dedim. Sağ elimin işaret parmağıyla omuzuna dürttüm. Elindeki tableti bıraktı. Yüzüme dik dik bakarak, “Ben o işleri yapamam!” dedi. “Yapamam,” diye tekrar etti. “Ben üç üniversite diploması sahibiyim.” dedi tekrar tablete gömüldü. Gören de önemli bir yazı okur zanneder. Yok! Bizimki o videodan öteki videoya gezip duruyor. Bazen aklını kaybetmiş gibi gülüyor. Bazen sövüyor. Evet, evet. Benim yanımda sövüyor. Kan beynime sıçradı. Aldım elindeki tableti fırlattım bir kenara. “Bana bak lan,” dedim, “ben seni şu çirkinliklerini seyretmek için çıkartıp almadım o kitapların arasından. Üç üniversite bitirmiş! Sen kıçını kaldırıp bir şeyler yapacaksın, ben de o yaptıklarını yazacağım. Sonra da geldiğin yere geri göndereceğim! Bu kadar basit! Slogan biliyor musun? Yok! Türkü, saz, halay, güreş, töre, âdet, gelenek? Yok! Âşık Kerem, Dadaloğlu, Karacoğlan nanay! Galatasaray yeniliyor üzülmüyorsun, milli takım gol atıyor sevinip bağırmıyorsun. Başlatma senin üniversitelerinden. Sen hebili bile bilmesin.” Çıldırdım!.. “Ben evden çalışacağım. Fenomen olacağım. Reklâm alacağım. Evden satış yapacağım.” Zerre kadar bir ifade bulunmayan yüzünü pencereye döndü. Nefes alışverişi değişti. Küstü.
“Bak aslan oğlum,” dedim. “Ben seni yaşına, boyuna, ne bileyim kıyafetlerine bakarak, bir hikâye kahramanı olarak aldım. Ne olur ne olmaz eski kalem ustaların seni tanıyamasın, onları gördüğün zaman utanma diye isimlerine bir isim daha ekledim. Sen çarşıda pazarda yaşına, tahsiline ve yetişmiş olduğun ailenin vermiş olduğu terbiyeye göre bir takım işler yapacaksın, ben de yazacağım. Bundan kolay ne var? Seni Çin’e, Lâçin’e gönderen oralarda dağlı bayırlı zahmetli maceralara iten yok. Adam öldürtülüp, şapkanı önüne düşürecek suç işletip mahpus damlarına düşüren yok. Birini sevdirip aşk oduna yandıran yok. Bir adaya düşürüp tek başına aç susuz bırakan yok. Yok oğlu yok. Elin kahramanları, cinleri, perileri, ruhları, devleri ne işler yapıyor. Bırak onu bunu padişahların oğulları o kadar ihtişamın içinde, tek başlarına gidip başka diyarlarda ev yapıp geliyorlar. Ve hem de kılıçlarının önü de arkası da kestiği zamanlar. Babaları sorduğunda; büyük oğlu, yaptığı evi tarif ediyor, ortancıl oğlu abisinden daha büyük ve gösterişli bir ev yaptığını anlatıyor. Küçük oğlu cin gibi; zeki. ‘Ben öyle bir tane ev yapıp gelmedim baba,’ diyor. ‘Ben uğradığım her yere bir saray yaptım. Her uğradığım diyarda, evini kendi öz evim gibi kullanabileceğim dostlar kazandım.’ diyor, diye bir bir anlattım. Tarihten beri herkes ne yapıyorsa o yoldan devam etmek gerekir,” dedim. “Ahmet Mithad Efendi, duymamışsındır, eminim. Üç üniversite bitirmişsin ya. Beş tane bitirseydin belki duyardın, ‘İnsanlarla beraber yürümek lazım, önlerinden veya arkalarından gittiğiniz zaman insanlıktan çıkmış olursunuz.’ demiş, zamanın behrinde,” diye eskilerden misaller getirdim.
Evden satış yapacakmış. Neyin var da neyi satıyorsun, aslanım yiğidim? Elindeki tablet benim, üzerine oturduğun koltuğu milyon ay taksitle ben aldım, kristal gibi insanın gözünü alan şu saçını benden aldığın parayla yaptırdın. Fenomen olacakmış! Sen zaten fenomensin, influencersin; her akşam bir kafla kız ve bir kafla oğlanla kafe, kafe geziyorsun. Seni tanımayan ne bir garson ve seni bilmeyen ne bir getir götürcü var. Şu tipe bir bak; gerçeküstü akım temsilcisi acemi bir ressam elinden çıkma, eciş, bücüş bir insan resmi.
-Teşekkür ederim. Bu tam benim aradığım gibi bir anlatım oldu. Şu akçe-i hikâyeniz, buyurun. Ben, bunun üzerinde biraz daha çalışır güzel bir eser ortaya çıkartırım. Peki, bu sizin kahraman Ecmel Barın Toprak’a ne oldu?
-Ne olacak ki? Otur, otur kilo aldı. Ceviz kurdu gibi, raftan aldığım yere sığmıyor şimdi. Başıma bela oldu. Öğleye doğru birlikte dükkâna geliyoruz; ben etrafı silip süpürüyorum, ortalığa düzen veriyorum, çayı demliyorum. Bizim E. B. Toprak efendi kendine, benim dilimin dönmediği yabancı yabancı isimleri olan bir maşrapa dolusu kahve yapıyor, karşıdaki parka gidip oturuyor. Madem hikâyesini beğendiniz alın götürün hikâyenin kahramanını da size hediye edeyim. İsimlerinin arasına yeni bir isim eklediniz mi iş tamam.
Bakın karşıda kankalarıyla oturuyor. Şu, kafasında kocaman bir kulaklık var.
_____________________________
NOT: Satılan, anlatılan ve yazılan hikâyeler tamamen hayal ürünüdür. Hiçbir kişi veya kurumla alâkası yoktur. Hiçbir hayvana zarar verilmemiştir

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.