KABE’DE KAYBOLMAK / Teyfik KARADAŞ

 



Hac; İslam’ın beş şartından biridir.  Akıllı, ergenlik çağına gelmiş ve maddi durumu yerinde olan her Müslüman için farzdır. Hac mevsimi dışındaki herhangi bir zamanda Kâbe’yi ziyaret edip ihrama girmek, tavaf yapmak ve say ibadetlerini yerine getirerek saç tıraşı olmak suretiyle yerine getirilen ibadete umre denir. Umre sünnet bir ibadettir. Hac yılın belli günlerinde yapıldığı halde umre her zaman yapılabilir.

Yaşım kırk olunca hacca gitmek için Diyanet İşleri Başkanlığına başvuruda bulundum. Başvuruda bulunduktan sonra sekiz yıl bekledim ama hacca gitme hakkı elde edemedim. Hacca gitme hakkı elde edemeyince, peygamber efendimizin yaşadığı mübarek toprakları görmek ve işlediğim günahlardan af dilemek için umreye gitmeye karar verdim.  Bu kararımı bir yıl boyunca hiç kimseyle paylaşmadım. Bir yıl sonra umreye gitme kararımı emekli imam olan amcaoğlum Mehmet Hoca ile paylaştım. Mehmet Hocam benim bu kararıma çok sevindi. Mutluluktan sadece yüzü değil gözlerinin içi bile güldü. Mehmet Hocam her yıl bir kere görevli olarak umreye gidiyordu. Mehmet Hocamla umreye gidenler Mehmet Hocamın mihmandarlığından çok memnun kalıyorlardı. Bende umreye Mehmet Hocamla gitmeyi düşünüyordum. Bu görüşmemiz sırasında umreye aralık ayında birlikte gitmek için Mehmet Hocam ile sözleştik. Sözleştiğimiz sırada çalıştığım kurumdan izin alamama ihtimaline karşı umreye gideceğimi kimseye söylememesini Mehmet Hocama tembih ettim.

Mehmet Hocamı ziyaret ettiğim günden bir gün sonra, çalıştığım kurum olan Sütçü İmam Üniversitesinden bir hizmet belgesi alıp, pasaport için Kahramanmaraş Emniyet Müdürlüğüne başvuruda bulundum. Pasaportum kısa bir süre sonra geldi. Ben umrede ziyaret edeceğimiz yerler ve ziyaret edeceğimiz yerlerdeki yapacağımız ibadetler konusunda araştırmalar yapmaya başladım. Araştırma yaparken mübarek topraklara iyice sevdalandım. İhramın nasıl ve ne zaman giyileceğini öğrendim. Daha önce umreye gitmiş insanların umreyle ilgili anılarını dinledim. Tavaf ve say yaparken yorulmayayım diye yürüyüş yapmaya başladım. Kendimi umre iklimine alıştırmaya çalıştım. Dost meclislerinde bile sohbet ederken günaha girerim düşüncesiyle, ağzımdan çıkan sözcükleri daha dikkatli bir şekilde kullanmak için gayret etmeye başladım. Namazlarımı vaktinde kılmaya özen gösterdim. Anlayacağınız pasaportun elime ulaştığı andan itibaren lisanı halimde önemli değişiklikler oldu.

Ben kendimi umreye hazırlama çalışırken hiç beklemediğim güzel gelişme daha oldu. Kasım ayının ilk haftası evimin bahçesindeki hurma ve ayvaları hasat etmek için köye gitmiştim. Akşamüzeri yorgun vaziyette şehre dönmeye çalışırken sokakta babam ile karşılaştık. Babamın elini öptüm. Elini öptükten sonra babam ile ayaküstü kısa bir hasbihal ettik. Hasbihalden sonra babama “Baba benden bir emrin isteğin var mı ?” diye sordum. Babam ise bana “Oğlum umreye gideceğini duydum. Eğer umreye gideceksen annen ile beni de götür” dedi. Babamın ağzından çıkan bu sözlerden nasıl mutlu olduğumu, nasıl etkilendiğimi sizlere kelimelerle anlatamam. Duygusal bir insan olduğum için aniden gözlerim yaşardı. Yüce Rabbim bana mübarek topraklarda anneme ve babama hizmet etme şansı vermişti. Bu şans ret edilir, babaya yok denilir miydi? Elbette denilmezdi. Ben de babama “Baş üstüne baba. Çok iyi olur. Yarın ben yeniden köye geleyim.  Bu konuyu konuşuruz ”dedim ve şehre doğru hareket ettim.

Sabahleyin kahvaltımı yaptıktan sonra tekrar köye gittim. Köyde babam ve kardeşlerimle bir araya geldik. Babam ve anamın pasaportlarını çıkartmak için o zaman köy muhtarı olan kardeşim Rıdvan’ı görevlendirdik. Babam ve anamın umre ücretindeki eksik para kardeşlerim tarafından tedarik edildi. Böylelikle annem ve babamın da umre hazırlığını başlatmış olduk.

Annem ve babamın pasaportları çıkınca pasaportlarımızı bizi umreye götürecek olan Puan Tur şirketinin yetkililerine teslim etim. Pasaportları teslim ettiğim gün Puan Tur şirketinin yetkilileriyle ödeyeceğimiz ücret ve kalacağımız oda konusunda da bir anlaşma yaptık. Yaptığımız anlaşmaya göre annem, babam ve ben üçümüz bir odada kalacaktık ve yirmi günlük umre ibadeti boyunca her şey dâhil şirkete kişi başı bin elli dolar para ödeyecektik. Şirket vizelerimizi aldı. Ben şirkete ücreti ödedim. Şirket tarafından düzenlenen umre kursunu tamamladık. Umreye gitmek için gün saymaya başladık.

Aralık ayının yirmi altıncı günü bizim gideceğimiz puan tur şirketiyle umreye gidecek olan yüz sekiz kişilik kafile Kahramanmaraş Hava Limanında toplandı. Umreye gidecek olan insanların kardeşleri, çocukları, yakın akrabaları ve arkadaşları da umrecileri uğurlamak için hava limanına gelince ortalık panayır alanına döndü. Hava limanının bahçesinde kimi umreye gidecek olan yakınıyla resim çektirirken, kimileri sevincinden gözyaşı döküyordu. Bineceğimiz uçağın hareket saati yaklaşınca iç hatlar kapısından içeri girerek uçağa bindik. Bindiğimiz uçak Kahramanmaraş Hava Limanından İstanbul Hava Limanına hareket etti. İstanbul Hava limanında varınca bize tahsis edilen odaya girerek ihrama girdik. İhramı giyince yaşadığım sevinçten dolayı gözyaşlarımı tutamadım. İstanbul Hava Limanında dış hatlar terminaline giderken yürüyen merdivende bir kaza yaşandı. Yaşlı bir insan yürüyen merdivenle aşağı inerken yıkıldı.  Yaşlı adam yıkılınca arkasında bulunan iki bayanda yıkıldı. Bu insanların merdivenden aşağıya düşmemeleri için gösterdiğim mukavemete bir ben, birde Allah şahit. Kendi canımı tehlikeye atarak, merdiven durduruluncaya kadar o insanların merdiven aşağıya doğru düşmelerini engelledim. Böylelikle umre yolculuğunda ilk sınavı kazanmış, Rabbimin de yardımıyla büyük bir faciayı önlemiş oldum.

İstanbul Hava Limanının dış hatlar terminalinde bizi Kâbe’ye götürecek olan devasa büyüklükteki Türk Hava Yollarına ait uçağa bindik. Emniyet kemerlerimizi bağladık. Bindiğimiz uçak gece yarısı hareket saati gelince hedefine kilitlenmiş bir şahin kuşu misali gökyüzüne doğru havalandı. Eğe denizinin, Akdeniz’in üzerinden geçip bizi üç saat sonra Cidde Hava Limanına indirdi. Cidde Hava Limanında Sudi toprağına ayak basınca birden bire haleti ruhiyem değişti. Kendimi farklı bir âlemde hissetmeye başladım. Cidde Hava Limanında Sudi Arabistan görevlilerinin bize göstermiş olduğu ilgi ve saygıdan oldukça memnun kaldım. Bagajlarımızı aldıktan sonra bize tahsis edilen otobüslere binerek Mekke istikametine doğru hareket ettik. Hava çok karanlık olduğundan nerelerden geçtiğimizi bilemiyorum. Hocalarımızın okuduğu ilahiler eşliğinde sabah namazına iki saat kala Mekke’de kalacağımız otele intikal ettik.

Kafilemiz kendilerine tahsis edilen otel odalarına yerleşti. Annem, babam ve ben de üçümüz bir bize ayrılan dört kişilik bir odadaki yerimizi aldık. Kalacağımız oda nem kokuyor ve pencereleri açılmıyordu. Yolcuğun vermiş olduğu yorgunluk nedeniyle başımızı yastığa koyar koymaz uyumuşuz. Sabah namazı vakti gelince Mehmet Hoca kapıyı çalarak bizi zorda olsa uyandırdı. Sabah namazını kıldıktan sonra Kâbe’ye gitmek için kaldığımız otelin fuaye alanında toplamdık.

Fuaye alanına yüz sekiz kişilik kafileden ancak kırk kişi kadar bir insan geldi. Kafilenin diğer kısmı otele yerleştikten sonra, uyumadan sabah namazını Mescid-i Haramda kılmak için doğruca kabe’ye gitmişler. Bizde Mehmet Hocanın önderliğinde Kâbe’ye hareket ettik. Babam yürüyemediği için onu otel aldığım tekerlekli sandalyeye bindirdim. Kaldığımız otel Kâbe’ye yürüme mesafesinde olduğu için on beş dakika sonra yürüyerek Kâbe’ye vardık. Beytullahın görüneceği yere varınca Hocanın talimatıyla gözlerimizi yumduk.

Gözlerimi açtığımda karşımda günde beş vakit namaz kılarken “Kıblem Kâbe’ye” diye niyet ettiğim Beytullahı görünce sevincimden gözyaşlarımı tutamadım. İhrama girmiş yüzbinlerce Müslümanı Kâbe’nin etrafında tavaf ederken temaşa etmek mutluluğumu zirveye çıkarttı. Dilimin döndüğü kadar, elimi havaya kaldırarak İslam âleminin her ferdi için Yüce Rabbime dua ettim. Dua faslı bitince kafilenin hepsi zemin katta, babam ile ben birinci katta Hacerül- esved’i “Bismillahi Alla hu Ekber[u1]  “ diye selamlayıp tavaf etmeye başladık. Babam ile bir taraftan tavaf ederken bir taraftan belli aralıklarla Kâbe’nin etrafına konan su sebillerinden mübarek zem zem suyunu içiyorduk. Tavafı bitirdikten sonra namaz kıldık, dua ettik ve otele gitme saatimiz gelince önceden tespit ettiğimiz toplanma bölgesine gittik.

Bizimle gelen cemaatin hepsinin toplandığı anlaşılınca Kâbe’nin Zamzam Towers tarafındaki bir kapısından çıkıp kaldığımız otele doğru hareket ettik. Ben babamı hasta sandalyesi ile taşıdığım için kafilenin arkasından gidiyordum. Biz Kâbe’den çıktıktan sonra otele ulaşmamız için doğuya doğru düz gitmemiz gerekiyordu. Ancak Mehmet Hoca bizi kuzeydoğu istikametinde bir caddeye yönlerdi. Ben Mehmet Hocaya “ Hocam yanlış yöne gidiyoruz” diye itiraz ettim ama itirazım dikkate alınmadı.

Gittiğimiz cadde oldukça rampaydı. Babamda kilolu bir insan olunca ben hasta sandalyesini sürmekte zorlanmaya başladım. Benim zorlandığımı gören Ramazan Baykuş abi bana yardıma geldi. Biz bu caddede zorlukla altı-yedi yüz metre kadar ilerleyince yanlış yere gittiğimiz anlaşıldı. Cemaat geriye döndü. İniş aşağı izlerinin üzerine yürümeye başladılar. Bende döndüm ama kaldırımlar kalabalık olunca cemaatin hızına ayak uyduramadım. Belli süre sonra cemaat gözden kayboldu. Annemde cemaat ile birlikte gitti.

Cemaatin hangi yöne gittiğini göremeyince bende hangi istikamete gideceğimizi şaşırdım. Geri döndüğümüz yerden bir kilometre kadar ilerleyince kaybolduğumuzu fark ettim. Caddenin kenarında bir bankın yanında durdum. Babama “ Baba kaybolduk ”dedim. Kaybolduk deyince babam başladı ağlamaya. Babam ağlayınca bende gözyaşlarımı tutamadım. Bizim ağladığımız saatlerde annem otele varmış ama bizim kaybolduğumuzu anlayınca annemde ağlamaya başlamış. Anlayacağınız babam ile ben caddede ağlarken annemde otel de gözyaşı dökmüş. Ağlama faslı bitince bir çıkış yolu bulmak için düşünmeye başladım. Mehmet Hocayı aradım. Telefonuna ulaşamadım. Fatih Hocayı aradım. Telefona ulaşamadım. Kâbe’ye yeni vardığımız için telefonlarını henüz uluslararası görüşmeye açtırmamışlardı. Hocalara ulaşamayınca iş başa düştü dedim.

Ben yıllar önce hacdan gelen bir yakınımı ziyarete gittiğimde, ziyaretine gittiğim amca “Mekke’de kaybolan hacılar Mescid-i Haramdaki yeşil ışığın altına gelip beklerlerse yetkililer gelip onları oteline götürüyorlar” manasında bir anısını anlatmıştı. Bu hikâye hatırıma geldi. Bulunduğumuz yerden Kâbe’nin etrafını saran mübarek mabedimiz Mescid-i Haramın bir minaresinin uç kısmı hafiften görünüyordu. Babamın bindiği hasta sandalyesini sürerek minarenin göründüğü istikamete doğru hareket ettim. Bulunduğumuz ana caddeden minareyi gördüğüm taraftaki sokağa girince Mescid-i Haramın doğusundaki dış cephe duvarı karşımıza çıktı. Bu duvarları görünce nasıl sevindiğimi, nasıl mutlu olduğumu size anlatamam.

Girdiğimiz sokakta üç yüz dört yüz metre kadar ilerleyince Kâbe’nin açık olan giriş kapılarından birine vardık. Vardığımız kapının kaç numaralı kapı olduğunu hatırlamıyorum. Kapıdan içeri girdik. Doğrudan yeşil ışığın olduğu tarafa doğru hareket ettik. Kâbe’nin birinci katındaki yeşil ışığın yanın varınca babam ile birlikte ikişer rekât şükür namazı kıldık. Namazdan sonra bir köşeye çekilip beklemeye başladık.

Beklerken yanımızdan geçen bir kafile reisini durdurup yardım talep ettim. Allah razı olsun adam bizim ile ilgilendi ama otelin kartını yanımıza almadığımız için yardımcı olamadı. Zaman ilerliyor bizi almaya kimse gelmiyordu. Babam yorgunluktan harap olmuş dinlenmek istiyordu ama maalesef bizim çaresizliğimiz devam ediyordu.

Bu arada aklımdan çeşitli senaryolar gelip geçmeye başladı. Aklıma ilk gelen senaryolardan biri bizi umreye götüren şirketin Kahramanmaraş’taki yetkililerine ulaşıp haber vermekti ama yetkilerden kimsenin telefonu bende kayıtlı değildi. Şirket Kahramanmaraş Ulu Caminin arka tarafındaydı. Bacanağım Nesimi Önügören Bey ise gündüzleri Uzunoluk Caddesindeki esnafların yanına çok takılırdı. Son bir ümit ile bacanağımı aramaya karar verdim. Bacanağımı arayıp nerede olduğunu sordum. Menefoğlu Kundurada olduğunu söyledi. Nesimi beye durumu anlatıp Puan Tura gitmesini söyledim. Ben Nesimi Beyi aradıktan on dakika sonra Puan tur şirketinin sahibi Mircan Hoca beni aradı. Mircan Hocaya Kâbe’de babamla kaybolduğumuzu ve yeşil ışığın altında beklediğimizi söyledim. Mircan Hoca ise bana bulunduğunuz yerden ayrılmayın sizi bir saat içinde oradan aldıracağım dedi. Mircan Hoca ile irtibat sağlayınca üzüntüm mutluluğa döndü. Sevinçten ağlamaya başladım.

Mircan Hoca ile görüşmemizden bir saat sonra bizi götürmek için Mehmet Hoca yanımıza geldi. Mehmet Hoca ile birlikte otele gittik. Otele vardığımızda annemin önce bana, sonra babama sarılarak söylediği ağıt tarzı türküler hala kulaklarımda çınlamaktadır.

O mübarek topraklarda kaybolduğumuz saatlerde kaybolduğumuza üzülsem bile ondan sonraki günlerde o üzüntünün mutluluğunu yaşamaktayım.

 

 


 [u1]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.