İçtimai Yahudileşme/Kadın Fıtratının Tağyiri ve Tefessühü/Emre BİRSEN

 




Tarihimizde medeniyet, insani hasletlerle müzeyyen olduğu demlerde neşvunema bulmuş; riya, zulüm, israf, hırs, dünyevi olana/şehvete ibtila ve sair süfli etvar neticesinde ise tefessüh etmiştir. Medeniyetin hayatiyet ve müdavemetini, merbut olduğu hak dine ve riayet ettiği nispette mukaddesatı tayin ve tespit eder. Din ve mukaddesat da fıtrata davet eder. Neredeyse birkaç asırdan beri yaşadığımız izmihlalin temel sebebi de budur; zira medeniyeti inşa ve ihya eden iki asli unsur olan kadın ve erkeğin fıtratı tağyir edilmiş ve cemiyet olarak süratle tefessüh ve taaffün ettiğimiz müşahade edilmektedir. Bu çerçevede, fıtratı tağyirin bilhassa kadına nazar eden cihetini mütalaaya gayret edelim:

Her mahlukun kendine mahsus bir hilkat ve istidat dairesi, bir mizaç ve meşrep hususiyeti vardır. Cenab-ı Hakk’ın var ettiği bu nizam, halk olunan hiçbir şeyin gayr-i muntazam bir mükevvenat eseri olmadığını; bilakis her şeyin kendine mahsus bir hikmet ve mahiyet üzere halk edildiğini aşikaren gösterir. Bu hakikat de fıtrat ile tarif olunur.

Mevzubahis meselede fıtratın tağyirini, sadece bedene yapılan birtakım zahiri müdahalelerden ibaret görmemek iktiza eder. Asıl tehlike, insanın manevi bünyesinin tahrifi, ahlaki kıymetlerinin tedricen tezyif edilmesi ve nihayet kendi hakikatine tagayyür etmesidir. Bilhassa kadın hakkında cereyan eden asri tasavvurat, bu cihetten tetkike şayandır. Zira kadın, sadece müstakil bir fert değil; aile hayatının, neslin terbiyesinin ve cemiyetin şahs-ı manevisinin teşekkülünde mühim bir mevkie sahiptir.

İnsan, irade sahibi olduğundan, istidat ve kabiliyetlerini inkişaf ettirebildiği gibi onları su-i istimal etmeye de muktedirdir. İşte burada tağyir-i fıtrat meselesi zuhur eder. Tağyir bazen zahiri, bazen batıni olur. Zahiri tağyir, insanın suretinde, kıyafetinde ve bedeninde yaptığı tadilattır. Batıni tağyir ise haya telakkisinin tebeddülü, iffetin kıymetinin zayi edilmesi, aile mefhumunun tezyifi, valideliğin tahkiri ve insanın kendi kıymetini sadece nazar-ı beşerin teveccühünde araması gibi ahvali muhtevidir. Bu cihetle denilebilir ki insanın suretindeki tadilat ve tahrifat ile beraber maneviyatındaki tebeddül üzerine de tefekkür elzemdir.

Günümüzde modernizm diye tesmiye edilen illet ve maraz; kadını hak, hürriyet ve müsavat gibi müzeyyen mefhumat ile kandırarak fıtrat zemininin haricine çıkarmış; böylece sarfiyat çarkının hem efendisi hem de kölesi kılmıştır. Modernizmin tarz-ı hayatımızda revaç bulması, manevi hayatın kamilen ihracı neticesini doğurmuş ve maatteessüf bu maraz hayatımızın her cihetine sirayet etmiştir.            

Garbın içtimai hayat ameliyesinde kadını tali kabul eden ifratkar etvar ve kadına tevcihen tatbik edilen menfi muamelat, nihayetinde feminizmi tevlid etmiştir. Şarkın içtimai hayat ameliyesinde ise tefrit ile kadın tamamen haneye mahkum edilerek içtimai hayatın haricine sevk edilmiş ve mesnetsiz törelerin kurbanı edilmiştir.

Bir cemiyeti kaim tutan ahlak, muamelat ve sair ulvi hasletlerin bir sonraki nesle nakil vazifesini her devirde deruhte eden kadındır. Dolayısıyla kadının içtimai ve iktisadi tefessüh karşısındaki tavrı, cemiyetin bilcümle tabakatına müessir olmakta; tedavisi yahut telafisi güç meselelerin neşet etmesine zemin hazırlamaktadır. Bu münasebetle, cemiyet dâhilindeki içtimai buhranın tedavisinde kadının şahsiyetine ait tarif ve tatbikatın, din ahkamı ve medeniyet ananeleri ile ahenk dahilinde bulunması elzemdir.

Asrımızda cemiyet hayatı dahilindeki kadın hareketlerinin iki farklı güzergahının olduğunu ifade etmek mümkündür. İlki, bilcümle mukaddesatı ve medeniyet ananelerini hiçe sayarak kadının ferdi ve içtimai mevziini garbı kıstas alarak tespit etme gayretidir. Bu zeminde modernizm, kapitalizm ve konformizmin dayattığı hayat ameliyesi, tamamen kadının fıtratına matuf bir taarruz olarak tezahür eder. Diğeri ise din ahkamına muvafık, medeniyet ananeleri ile müzeyyen; mesnetsiz örf ve içtimai kabulleri reddeden idraktir. Bu hareket, kadının manevi, içtimai ve hukuki mevziini zaruri ihtiyacat muvacehesinde tadil ve tanzim etmeye müteveccih bir tespit gayretidir.

Günümüzde bir kısım taife-i nisa, ait olduğu medeniyetten fersah fersah uzaklaşarak garptan ithal modernizmi taklit etmekte; bu serencam ise cemiyette ciddi buhranlara ve kadın meselesiyle münasebettar muhtelif marazatın zuhuruna sebebiyet vermektedir. Müsavat ve hürriyet iddialarıyla yola revan olan kadına, hane hayatının haricinde birtakım ağır içtimai mesuliyetler de tahmil edilmektedir. Bu cereyan neticesinde kadın; fıtratının tabii bir neticesi olan validelik makamını elinin tersiyle iten; sözümona münevver, tahsilli ve mesleki muvaffakiyet derdinde, hırs ile nefsinin esiri olmuş bir surete inkılap etmiştir. Yanı sıra, sarfiyat divaneliğinin kesif taarruzu altında mevziini günden güne kaybeden asrın kadını, kendisine dayatılan bu ahvali kabullenirken hem kendisini hem ailesini hem de cemiyetini tahrif ve tahrip ettiğinin idrakinde bile değildir. Modernizm, kadını dikiş bilmenin, yemek yapmanın, ev iktisadında tasarruf etmenin ve kocasıyla mülayemet hududunda muamelede bulunmanın alaturka olduğuna maalesef inandırarak binnetice kadını, cemiyeti ihya ile medeniyeti inşa eden asli unsur olduğu şahsiyetinden uzaklaştırmıştır.

Kadın ve erkeğin fıtri münasebetindeki asli muvazene; kadının cemali, erkeğin ise celalidir. Zira kadın; şefkat, letafet ve teslimiyetle mücehhez latif bir surette halk olunmuştur. Hadiseyi hilafından idrak edenlerin zannettiği gibi kadının bu letafet ve mülayemeti katiyen bir zillet değildir. Kadının bu evsaf ile muamele etmesi, onun fıtratını tahrif ve tağyir etmediğine delalet eder. Modernizm ise kadının muvafık, mutedil ve mülayim olmasını eziklik; erkeğin vakur ve celal sahibi olmasını ise kabalık olarak mütalaa etmektedir. İki taraf da tabiatında bulunmayan hissiyat ve kabiliyetleri icraya azmederse, fıtri hususiyetlerini tahrif ile muhatabının nazarında cazibesini zayi eder. Hangi asırda yaşadığımızın bu mevzuda pek bir ehemmiyeti yoktur; zira fıtrat her daim aynıdır. Erkek, tabiatı gereği kadından hürmet görmek ister ve ancak hürmet gördüğü kadın ile said olur. Kadın da muhafaza edilip meveddet ile muamele edildiğinde said olur.

Bir meskeni hane kılan kadındır, validedir. Onlar ki zayi olan mazide, kırık dökük eşyalardan müteşekkil dört duvarı yuvaya tebdil eder, akşam sofranın etrafında bir araya gelip annenin yaptığı kuru yavan yemeğin lezzetini tadan, babanın tesis ettiği muhafaza hissiyatını fark eden evlad u iyal mesut ve bahtiyar ederdi. Fetret demlerinde ise herkesin hariçte yemek yediği veya sipariş ettiği, akıllı telefonun esiri olanların berhayat olduğu hane şahsiyetinden ırak meskenler zuhur etmiştir.

Kadın, valide olması hasebiyle tecelli eden ulvi bir şefkat hissiyatı ile mücehhezdir. Rahmet-i İlahiyenin en latif tecelliyatından biri olan şefkat, adeta nurani bir hazinedir. Ne var ki günümüzde modernizmin kadın ruhu üzerindeki menfi tesiratı, bu ulvi hissiyatın tecellisine mani olmakta yahut bu hissiyatın menfi cihetlerde sarfına sebebiyet vermektedir. Modernizm, kadını meslek hayatına teşvik ederek "güçlü kadınım ve kimseye ihtiyacım yok" iddiasını tahrik etmekte; bu ise izdivacı zorlaştırmakta, validelikten feragatı teşvikle mevcut aile müesseselerinin tahribini kolaylaştırarak neslin tefessühüne meydan vermektedir.

Kadının hakiki hürriyete mazhariyeti, katiyetle garbın imal ettiği modernizm reçeteleriyle mümkün olmayacaktır. Garp, kadına asırlar müddetince zulmetmiş olup bu zulmünü bugün de farklı şekillerde devam ettirmektedir.

Medenileşme namına gerek siyasi, gerek iktisadi, gerekse içtimai ve ferdi sahada icra edilecek bilcümle efalin muvazenesini temin ve tesis edecek yegane merci, iman edenler için din ahkamıdır. Müslüman aidiyetine sahipsek, içtimai marazatın izalesindeki tedavi usullerinin İslami kaidelere göre olmasına azami dikkat sarf etmek zaruridir. Modernizm ve feminizm ile malul zihinlerin mamulü reçeteler, katiyen bizim hayat ameliyemize muvafık değildir. Zaten insafla feminizm zaviyesinden bu hale nazar edildiğinde de bu cereyanın kadınlara, bir mesleki muvaffakiyet arzusu ve murakabesiz bir hürriyet iddiasından başka bir şey vermediği vazıhan müşahede edilmektedir.

Bugünün kadınlarının bir kısmı, erkeği daimi surette mesele çıkaran bir tehdit unsuru olarak kabul etmektedir. Feminizmin menfi tesiratı ile erkek; izdivaç ettiğinde mesuliyetleri katlanarak ziyadeleşen, günden güne hak tenkisatına maruz kalan, en basit bir münakaşada dahi boşanma ile tehdit edilen ve aile olmak yerine daimi bir rekabete maruz kalan bir hizmetkar haline getirilmiştir. Bu yüzden erkekler; izdivaç edip de cümle gayretlerinin heba edilmesini, her şeyi kendine hak gören hodbin bir şahsiyetle mücadele ederek ömürlerini zayi etmeyi istememektedirler. İzdivaç müddetince iktisadi hamaliyenin kısm-ı azamını tahmil etmelerine rağmen, mukabilinde minnet görmek yerine daimi şekvaya maruz kalan erkek; kadının ailesi, muhiti ve onların bitmek bilmeyen intizarı arasında ezilmekten bitap düşmektedir.

Bugün erkeklerin ekseriyeti, koca olmanın getirdiği mesuliyetleri deruhte etmekten imtina etmemektedir. Fakat kadın, modernizmin menfi tesiratıyla valideliğe ve zevceliğe adeta hasım kesilmiştir. Kadın, iktisadi hayata iştiraki neticesinde güya hürriyet kesbedip kendi ayakları üzerinde durduğunu zannederken, ortaya çıkan yeni hayat şartları izdivacı onun için bir esaret hayatına tebdil etmiştir. Evinde kalıp fıtri vazifesini icra etmeye, aile olma şuuruna ve fıtratında mündemic olan her ulvi haslete karşı mesafelidir. Dünyaya geldiğimiz demden bu deme berdevam olan mukaddes vazifesini reddetmekte ısrar ederek adeta fıtratını inkara yeltenmektedir.

Öte yandan akıllı telefon teknolojisinin terakkisine paralel olarak sosyal medya ibtilasının başlaması; ahlak, mahremiyet, edep ve amme vicdanı gibi ulvi hasletlerin tamamını tefessühe maruz bırakmıştır. Bilcümle süfli fiilin biperva paylaşıldığı sosyal medya denilen bu çukur, insanımızı his ve fikirden mahrum birer hilkat garibesine tebeddül ettirmiştir. Hususen kadınlarda bu ekran ibtilası çok daha kesiftir. Yürürken, otururken, otobüste, sofrada... Neredeyse her yerde ekran karşısında ve sanal alemdeler... Hal böyle olunca kalp ve akıl, mahkum olduğu o ekran mahpushanesi gibi dijitalize olmakta ve hakikatten nasipdar olamamaktadır. Tefekkürün ve hakiki hissiyatın bulunmadığı, vatan ve millet tasasının olmadığı bu vasatta; ellerinden telefonları alındığında hayatla irtibatı kopan bu sanal beşer, ancak ölünce uyanacaktır; lakin o zaman da iş işten geçmiş olacaktır.

Meselenin bir de içtimai hayatın dahilindeki kılık kıyafet tercihi ciheti var. Bu meselede de Cenab-ı Hakk’ın, kullarının kılık kıyafet tercihindeki ana hatlarına dair ikazatını teberrüc zaviyesinden mütalaa gerekir. Teberrüc; tesettürün zıddı olup bir kadının, erkeklerin dikkatini celbetme ihtimaline rağmen süslenmesi, açılması ve nefasetini teşhir etmesi manasında kullanılan bir Kur'an ıstılahıdır. Aynı zamanda teberrüc, insanın kendisinde mahfuz olması gereken ziynet ve nefaseti nazar-ı umuminin teveccühüne arz etmesi, dikkatleri celbetmesi ve bunu bir kıymet mikyası haline getirmesidir. Bu cihetten teberrüc, sadece bedenin değil, nazarın ve nefsin de meselesidir. Bu kelimenin geçtiği ayata nazar edersek:

Ahzab Suresi 33. ayette bu kelime geçer; müminlerin mutahhar ve müşerref annelerinin zatında Allahu alem bissavab kadınlığın şahs-ı manevisine hitaben, “Evlerinizde vakarınızla oturun; eski cahiliye adetindeki gibi açılıp saçılmayın.” buyurulmaktadır. Her ne kadar hitap Efendimizin mutahhar zevcatına olsa da, fıkıh usulündeki "Hitabın hususi olması, hükmün umumi olmasına mani değildir." kaidesince mezkur ayet bilcümle kadınları şamildir.

Teberrüc ifadesinin geçtiği diğer ayette ise “Evlenmekten umudunu kesmiş yaşlı kadınların, açılıp saçılmadan giysilerini çıkarmalarında onlar için bir sakınca yoktur; bununla beraber iffetlerini korumaya özen göstermeleri kendileri için daha hayırlıdır. Allah her şeyi işitip bilmektedir.” buyurulur. Bu ayette de Allahu alem bissavab, kadının mütesettir olması onun zahirini muhafaza eden bir esas olarak ortaya konulurken, ihtiyarlığa erişmiş kadın için tesettür emrinde tabiri caizse bir tahfiften söz edilmektedir. Bununla beraber iffetin muhafazasına ayrıca dikkat çekilmesi, kadının içtimai hayatta hürmetamiz bir valide ve nene olarak mütalaa edilmesine dair mühim bir işaret mahiyetindedir.

Cahiliye devrinde kadınlar ayak bileklerine halhal takar ve yürürken nazar-ı dikkati celb etsin diye ayaklarını kasten yere vurarak yürürlerdi. Cenab-ı Hakk, Nur Suresi 31. ayetinde bu fiili mümin kadınlara men buyurmuştur: “Yürürken, gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar.” Bu ayetin muradı; tahrik edici ve calib-i dikkat her türlü hal ve etvardan beri olmaya tembihtir. Fetret demlerinde ise bazı kadınlar, şaşaalı kıyafetler ve yüksek ökçeli ayakkabılarla içtimai hayatta arz-ı endam etmekte; bu ayetin ikaz hududuna dahil olduklarının idrakine bile varamamaktadırlar.

Nur Suresi 31. ayetteki emirde, kadınların ziynetlerini kimlerin görebilmesinin caiz olduğu tafsil edilir. Böylece İslam’ın mahremiyet telakkisinin, kadını cemiyetten tamamen tecrit etmeyi değil; ziynet, beden, nazar ve münasebetler hususunda mikyas ve hudut tesis etmeyi hedeflediği idrak edilir. Mesele yalnızca setretmekten de ibaret değildir; nazarın, niyetin ve tavrın da bir ahlakı vardır. Buradan hareketle teberrücün modern şekilleri üzerinde ayrıca durmak icap eder. Zira cahiliyede içtimai hayatta yapılan teşhirin yerini bugün sosyal medya hesapları ve umumun nazarına açık dijital mecralar almıştır. İnsan artık hanesinden çıkmadan da kendisini binlerce kişinin nazarına arz edebilmektedir. Bu cihetle teberrücün vasıtaları değişmiş olsa da nefsin takdir edilme ve görünme arzusu aynı kalmaktadır.

Teberrüce sadece zahiren nazar etmemek gerekir. Zira nefsin takdir arzusu kalpte devam ettiği müddetçe, insan bir sureti terk eder ve başka bir surette aynı maksada tevcih eder. Bu sebeple zahiri tedbirat ile beraber batıni terbiyeye de ihtiyaç vardır. Tasavvufun nefs terbiyesi, murakabe, ihlas, haya, zühd, kanaat ve rıza gibi mefhumları bu noktada mühim bir çare olarak karşımıza çıkar. Nefis, daima kendisini göstermek ve teveccüh görmek ister. Tasavvufî terbiyenin esaslarından biri ise nefsi merkeze koymaktan vazgeçip Allah’a iltica etmektir. Bu cihetten ihlas, teberrücün en mühim şifalarından biridir. Zira riya ameli insanların nazarına, ihlas ise Allah’ın rızasına merbut kılar. İnsanların teveccühüne talip olan, zamanla kendisini onların takdirine göre şekillendirir. Allah’ın rızasına talip olan ise insanların medhinden de zemminden de aynı derecede müstağni olmayı talim eder. İşte bu hal, nefsin esaretinden felah bulmanın bidayetidir.

Mahremiyet şuurunun kuvvetlenmesi için halvet ve uzlet mefhumlarının asrımızdaki mukabili üzerine de tefekkür gerekir. Bugünün insanı bedenen yalnız kaldığı halde dijital olarak daimi bir kalabalık dahilinde berhayattır. Telefonunu elinden bırakmadığı müddetçe bir uzlet hali yaşayamadığı gibi, başkalarının hayatlarını seyrederek kendi hayatını da nazar-ı umumînin mikyasına göre tanzim etmektedir. Bu sebeple dijital mecralardan uzaklaşmak, lüzumsuz paylaşımları terk ile nazarı haramdan ve kalbi lüzumsuz meşguliyetlerden muhafaza etmek, asrımızın bir nevi nefis terbiyesi olarak mütalaa edilebilir. Burada bilhassa bir hususu tefrik elzemdir: İslam’ın haya ve mahremiyet emri bilcümle inananı ihata etmekte olup kastı kadının nefasetini, letafetini veya şahsiyetini hiçe saymak değildir. Aynı şekilde erkek için de gözünü, nefsini ve nazarını terbiye etmek bir mesuliyettir. Bu emirden maksat insanın haysiyetini, bedenini, aile mahremiyetini ve kalbin selametini muhafaza eden bir hudut tesis etmektir. Kadının kıymetini sadece zahirinden ibaret görmeyen bu idrak, onu teşhirin nesnesi olmaktan kurtarır. Mahremiyetin muhafazası tek taraflı bir vazife değildir. Zira Kitabullah, önce mümin erkeklere gözlerini haramdan sakınıp iffetlerini muhafaza etmelerini emretmekte, ardından mümin kadınlara hitap etmektedir. Hakiki manada ıslah; insanın kıyafetini değil kalbini, zahirini değil niyetini, hareketlerini değil arzularını da terbiye etmesiyle mümkündür. Fıtratın muhafazası, nefsi tamamen yok saymak değil, nefsi Rabbine karşı müeddep hale getirmektir. Kadın için haya, erkek için iffetin ve nazarın muhafazası, aile için mahremiyet, cemiyet için edep ve bütün bunların üzerinde Allah’ın rızasına talip olma şuuru tesis edilmedikçe, yalnızca şekle müteveccih tedbirat baki bir ıslah meydana getirmeyecektir.

Çalışan anne; modern hayatın kesafeti, mesleki terakki hırsı ve mükellef olmadığı maişet derdi yüzünden evladına hak ettiği nitelikli vakti, şefkati ve manevi tedrisatı verememektedir. Anne şefkatinden ve terbiyesinden mahrum olarak dijital dünyanın veya medeniyet tasavvurundan mahrum mürebbilerin elinde büyüyen nesiller, bugün cemiyetin tefessühünün en azim sebebidir. Kadını fıtratına mugayir şekilde tamamen iktisadi hayata dahil etmek, hanedeki muvazeneyi altüst etmektedir. Evin bereketi, sıcaklığı ve huzuru kayboldukça taraflar arasında tahammülsüzlük başlamakta; bu da boşanma nispetlerinin ziyadeleşmesine sebebiyet vermektedir. Bir de sosyal medyada "eril-dişil enerji" gibi nevzuhur tespitlerle milletin aklını ve kalbini bulandıran astrolojik müptezellere, apartman üniversiteli psikologların neşrettiği acayip ıstılahlara ve cemiyetin zihnini çelen zevata katiyen kulak asmamak iktiza eder. İnsan fıtratını ancak dininden beller. Günümüzde bu denli ağır aile meselelerinin yaşanmasındaki ve zevç-zevce arasındaki muhabbetin zayi olmasındaki en azim fail, fıtratın dahilden değil de hariçten bellenmesidir.

Kadının tefessühü denildiğinde, bundan bilcümle taife-i nisayı itham eden veya kadınlığı bizatihi kusurlu gören bir mana katiyen çıkarılmamalıdır. Buradaki maksat, kadının şahsiyetinde halihazırda bulunan ulvi hasletleri tezyif edeilrek, fıtri istidadının muzır telkinat muhasarası ile tahrifine mani maksadıyla dikkat çekmektir. Zira modern zamanlarda en mühim tezatlarından biri; kadına zahirde daha ziyade hürriyet verilirken, diğer taraftan onu nazar-ı umuminin takdir ve istihsanına mahkum eden yeni ve devasa bir mesele ihdas edilmiştir. Bu meselenin çaresine medeniyet ananelerimizin tasavvufi tavrıyla bakmakta faide vardır. Zira tasavvuf kadına; kıymetini halkın teveccühünde değil Hakk’ın rızasında aramayı, insanların medhinin fani, nazarlarının mütehavvil olduğunu işaret ederek Allah’ın rızasını esas almayı talim ettirir.

Modernizm, kadına daimi surette nakıs olduğunu telkin eder: Daha güzel olmalı, daha genç görünmeli, daha iyi giyinmeli, daha çok sarf etmeli, daha büyük bir eve sahip olmalı, daha fazla seyahat etmeli, daha çok takdir edilmelidir. Hayatını başkalarının hayatlarıyla mukayese etmelidir. Halbuki tasavvufi tavırdaki kanaat, insanın imkanatına rıza gösterip kalbini sahip olamadıklarına esir etmemesidir. Kadın, sahip olmadığı şeylerin hasretiyle yaşamak yerine elindeki nimetleri Rabbinden bilip şükredince, sarfiyat çarkının kendisi üzerindeki hakimiyetini tezyif eder. Kadın; kendisine daimi olarak nefaseti, sarfiyatı, şaşaayı telkin eden bir muhitte berhayat olduğu müddetçe nefsini bu tesirattan muhafaza etmekte zorlanacaktır. Bugün kadınların daha güzel görünmek adına icra ettikleri sarfiyat (kuaför, bakım vs.) azim bir yekun tutmaktadır. Modernizmin dayatması ile daha güzel olma derdiyle icra olunan estetik ameliyatların ise neredeyse hududu yoktur. Lüzumsuz ve sırf daha güzel olmak adına yapılan bir estetik ameliyatın, İnfitâr Suresi 7-8. ayetlerde: “O Rabbin ki seni yarattı, seni insan olarak şekillendirdi ve seni dengeledi. Terkibini de dilediği gibi yaptı.” buyurulan ifadeye muhalefet tehlikesi taşıdığının idrakinde olmak gerekiyor. İşte tasavvufi tavır, insanın asli nefasetinin abdiyet şuuruna vukufiyet ve Zişan Nebi’ye ittiba ile ziyadeleştiğini belletir.

Günümüzde bir kısım kadının serkeş, muannid, ukala, muarız, müsrif, dünyevi, naşize ve serazad etvar ile tabiatını taaffün ettirmesi neticesinde fıtrat muvazenesi tahribata uğramıştır. Bu tahribat neticesinde erkek; hassas, nahif ve mesuliyet almaktan korkar bir hale gelmiştir. Tabiatını bu derece tahrif etmiş bir kadınla müzdevic olan erkek, zamanla adeta bir hiç kimseye inkılap etmektedir. Seneler içinde seciyesi iğdiş edilen erkek, tamamen zevcesi için berhayat olan bir muvazzafa tebeddül etmektedir. Öyle ki bu vazife uğrunda kendi ebeveyni ve karındaşlarıyla bile arasına mesafe inşa etmekte; en samimi ahbab u yaranından uzaklaşmaktadır. Bu cins adamlar, bilaistisna tüm kararlarında zevcelerinin tasdikini almak mecburiyetindedir. Aksi teklif dahi edilemez; zira aksi bir durumda bedenen kadına benzeyen lakin ruhen erkek olan o kişi tarafından boşanmakla yahut evladını göstermemekle tehdit edilir. Erkekler, sırf bu hale maruz kalmamak, hanede muhtelif münakaşalara mahal vermemek için her şeye mecburen peki demektedir. Zira mazide ziyadesiyle münakaşa yaşamış, bıkmış ve günden güne yılmışlardır.

Hakk Teala, Rum Suresi 41. ayetinde: “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.” buyurarak sanki günümüzde yaşanan nizamsızlığın asli sebebine dikkat çekmektedir.

Nihai olarak bir de nevzuhur yeşil feminizmden bahsetmek iktiza eder. Bu fırka, modern seküler feminizmin muzır efkarını İslami geleneğe ve aile müessesesine intibak ettirmeye gayret eden muhtelit bir cereyandır. Bu temayül haricen hak ve adalet temin etme gayreti gibi gözükse de dini ve içtimai zaviyeden tahribata sebebiyet vermektedir. Bu cereyana kapılan zihinler, Kitabullah’ta mübeyyen kavvamiyet vasfını bir nevi tahakküm olarak idrak eder. Bu idrak da aile müessesesini tahassüngah olmaktan çıkarıp bir mücadele zeminine tebdil eder. Ailedeki koca riyasetinin reddi, ailenin insanı muhafaza eden surlarını tahrip eder. Feminizmi müslümanlaştırma gayreti, bir cihetten İslam’ı sekülerleştirme gayretidir. Müslüman bir kadın için meselelerine çare olacak merci, ne feminizmdir ne de onun yeşile boyalı halidir. Asli tedavi, feminizmin mefhumatı ile İslam’ı budamak değil; takva, salih amel ve mesuliyet şuuruyla Müslüman şahsiyetini tahkim etmekle olur.

Cenab-ı Hakk, Kitabullah’ın Nahl Suresi 97. ayetinde: “Erkek olsun kadın olsun, kim inanmış bir insan olarak dünya ve ahirete yararlı işler yaparsa kesinlikle ona güzel bir hayat yaşatacağız ve böylelerinin ecirlerini de muhakkak surette yapmış olduklarının daha güzeliyle vereceğiz.” buyurarak dünyada faideli işler yapmamızı tavsiye etmekte ve ahiretteki mükafattan bahsetmektedir. Dolayısıyla herkes fıtratında olana avdet etmelidir.

Burada yazılanlar manevi hassasiyeti olanlara matuftur vesselam…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.