Emekli olduktan bir yıl sonra hem vakit geçirecek bir meşguliyet, hem de az çok bir ek gelir olsun diye büyük bir hevesle arıcılığa başladım. Arıcılığa başlamadan önce hayalim büyüktü. İlk yıl beş kovanla arıcılığa başlayıp; beşinci yılın sonunda yüz kovan arı sahibi olacaktım. Yüz kovan arıdan yıllık iki ton bal üretecektim. Arıcılığa başladığım ilk gün, arıcılığın çok ince bir sanat, fevkalade zor bir iş olduğunu ve vermiş olduğum kararın yanlış bir karar olduğunu anladım. Anladım lakin anladığımda tavşan yamaca çoktan geçmişti.
İlk yılın sezon sonunda, arıların sağımını yaptığımızda, ürettiğimiz bal, yapmış olduğum masrafın dörtte birini dahi karşılamadı. Attığımız taş ürküttüğümüz kurbağaya değmeyince, moralim iyice bozuldu. Maddi zarar yüzünden, moralim bozulsa bile, arıcılık konusunda öğrendiğim bilgileri kazanç sayıp; arıcılık işine en az iki yıl daha devam etmeye karar verdim.
Güz mevsiminde havalar iyice soğuyup, arılar üşüdüğü için kovandan çıkmaz olunca, arıcı arkadaşım Hasan Bey ile birlikte arıların kışlayacağı yere gittik. Kış mevsiminde arılar aç kalmasın diye ilk önce kovanlara birer paket kek koyduk. Sonra da soğuktan üşümesinler diye strafor köpükler ve keçe parçalarıyla kovanları bir çocuk kundağı gibi, iyice sardık sarmaladık. Kovanları briketten tek kor bir duvar örmüş gibi yan yana toplayıp, üzerlerine yağmur geçirmeyecek branda bir çadır çektik. Gerekli diğer tedbirleri de alarak arıları kış uykusuna yatırdık.
İlkbahar gelip havalar biraz ısınınca kovanların üzerini açtık. Arıların bakımını yaptık. Kış mevsiminde arıları telef olan, kovanları tespit ettik. Yeni bir heyecan, yeni bir umutla yeni bir sezona başlamış olduk. Mart ayının başından mayıs ayının sonuna kadar arıların her türlü bakımını yaptık. Arısı geçen boş kovanlar için yeni arılar satın aldık. Eksikliklerimizi telafi edip, arıları yaylaya götürmek için hazırlığımızı eksiksiz olarak tamamladık.
Mayıs ayının sonunda arılığın olduğu bölgede, havaların ısınması nedeniyle çiçekler kuruyup, gazel oldu. Sahada çalışmaya giden işçi arılar ayaklarıyla polen getiremez oldular. Polen gelmeyince, kovandaki arılar aç kalmaya başladı. Arılar aç kalmaya başlayınca o güne kadar ürettikleri balı yediler. O da yetmedi biz arılar açlıktan ölmesin diye kovanlara şerbet, kek gibi ek gıda maddeleri koymaya başladık. Anlayacağınız arıları yaylaya götürme zamanı gelmiş ve geçiyordu.
İlk yıl Ahır Dağına gitmiştik. Ahır Dağına gittiğimiz yerin yolu tehlikeli, bal verimi düşük olunca, bir daha oraya gitmemeye karar vermiştik. Bu nedenle Hasan Bey ile arıları götürebileceğimiz başka bir yayla araştırmaya başladık. Hasan Beyin Göksun’ da ki Bayram isimli arkadaşı bize bir yer bulmuş. Bu yeri, bu yaylayı görmek için bir cumartesi günü Hasan Bey ile birlikte Göksun’a gittik. Göksun’da Hasan Beyin arkadaşı Bayram Bey ile buluştuk. Bayram Beyin kendisi sürücü sınavında görevli olunca, bize bir mihmandar görevlendirdi. Bu mihmandarın arabasının peşine düşüp Göksun’un Soğuksu yaylasına doğru hareket ettik. İlçenin kuzeybatısında yer alan bu yaylanın yolu oldukça engebeli ve mesafesi ilçeye bir hayli uzaktı. Soğuksu Yaylası burcu, burcu kokan çiçekleri, balta girmemiş ormanları ve serin havasıyla ülkemizin saklı cennetlerinden bir köşeydi ama bizim şartlarımıza uygun bir yer değildi. Arıyı buraya getirdiğimizde başında sürekli olarak bekleyen bir insanın olması gerekiyordu. Arıların olduğu yerde insan olmadığı zaman ayıların kovanlara zarar verme ihtimali oldukça yüksekti. Yöredeki diğer arıcılar kovanlarını ayılardan korumak için arılığın etrafını tel örgülerle kapatmışlardı. Bizim böyle iş yapmaya ne vaktimiz, ne de maddi imkânımız vardı.
Bizi Soğuk Suya götüren arkadaşın da orada arıları vardı. Biz bize mihmandarlık yapan arıcıya teşekkür ederek oradan ayrıldık. Göksun’un Keklikoluk Köyüne gitmek için, balta girmemiş ve bir süngü gibi göklere yükselen çam ormanlarının arasındaki bir orman yoluna girdik. Girdiğimiz orman yolu toprak olsa bile yakın bir zamanda greyderle düzlendiği için sıkıntı yoktu. Ormanların arasındaki çiçekler, derelerden şırıl şırıl akan kar suları gönlümüzü serinletiyordu. Arabamızı görünce gökyüzüne doğru uçan kuşlar, yolun kenarından ormanların içine doğru koşarak gözden kaybolan tavşanlar, tilkiler ve sincaplar mutluluğumuzun tavan yapmasına yetiyordu. Arabamızın üzerinden bir savaş uçağı gibi geçen bir kartal kuşundan korkmadım desem yalan olur.
Böylesine ıssız, böylesine güzel bu toprak yolda yarım saat kadar hareket ettikten sonra bir tepenin başına çıktık. Tepenin başına çıkınca Göksun-Kayseri Karayolu uzaklardan ılgıt, ılgıt göründü. Tepeden tam karşımıza bakarken başı dumanlı Binboğa Dağları bize doğru el salladı. Evleri kibrit kutusu büyüklüğünde gözüken Bozhüyük kasabası sanki bizi bağrına basmak istiyordu. Tepeden bir dereye doğru inip, tekrar küçük tepeye daha çıkınca karayolu sanki ayağımızın altında kaldı. Tahmin ediyorum Tahirbey Köyünün yakınlarındaki bir bölgeden karayoluna çıktık.
Bozhüyük bizi misafir etmek istese de biz, Göksun-Kayseri karayolundan sol tarafa dönüp Keklikoluk Köyüne doğru hareket ettik. Keklikoluk Köyü yakınlarında Hasan Beyin arıcılık yapan Ali isimli bir akrabası varmış onunla görüşmeye gidiyorduk. Hasan Bey Ali’ye önceden bilgi vermiş, randevu almış. Bu sırada engebeli yollarda dolaşmamızdan kaynaklı olarak açlıktan kanım zil çalmaya başladı. Hasan Beyin durumu da benden iyi değildi.
Karayoluna çıktıktan on dakika sonra Keklikoluk Köyüne intikal ettik. Köy yolun sağ tarafında olduğu halde bizim gideceğimiz arılık yolun sol tarafına düşüyordu. Köyün yol ayrımını bir kilometre kadar geçtikten sonra yolun sol tarafındaki bariyerlerin arasından batı istikametine doğru giden toprak bir yola girdik. Toprak yol bakımsız olduğu için kaplumbağa hızıyla ancak gidebiliyorduk. Karayolundan ayrıldıktan beş yüz metre kadar sonra Ali’nin arılığına vardık.
Arılığın olduğu yerin doğusunda Binboğa Dağları, batısında Toros Dağları yer alıyordu. Kuzey tarafında Doğankonak Köyüne doğru uzanan hafif meyilli bir vadi uzanıyordu. Güneyinde doğru dağlar arasındaki geniş platoda Göksun’a bağlı Mahmut Bey, Tahir Bey gibi yer alıyordu. Arılığın olduğu yerin karayoluna yakın olması bizim için büyük bir avantaj sayılırdı. Çiçek florasının zenginliği bal üretimimizi artıracak gibi gözüküyordu.
Bizim vardığımızda Ali yanında bulunan iki kişi ile birlikte arıların bakımını yapıyordu. Arabamızı görünce bizi karşılamak için çadırın yanına geldi. Alinin iki yüz civarında kovanı vardı. Ali orta ölçekli bir arıcıya benziyordu. Biz çadırın önünde karşıladı. Karşılama sırasındaki hoş beş muhabbeti bittikten sonra, bize yörenin çiçek durumunu anlattı. Kendisinin önceki yıllarda bu bölgeden iyi verim aldığını söyledi.
Biz muhabbet ederken Alinin kızı bize kahvaltı usulü bir yemek hazırladı. Bu arada bizim arıları koyacağımız yeri tespit ettik. Ali ile birlikte öğle yemeğimizi yedik. Allah kimseyi açlık ile terbiye etmesin. Yemeği yiyince hem karnımdaki ağrı kesildi. Hem de gözümün önü açıldı. Ali’nin bizim arıları yanına koymamıza müsaade etmesinden dolayı çok mutlu olduk. O dağın başında bize öğle yemeği ikram etmesi büyük bir misafirperverlik örneği sayılırdı. Yemekten sonra çay içerken, Ali ile Hasan Bey arıcılık üzerine güzel bir sohbet ettiler. Ben de dinleyici olarak sohbetlerine iştirak ettim. Sohbetten arı hastalıkları ve tedavi yöntemleri hususunda önemli bilgiler edindim. Sohbet bitince Kahramanmaraş’a gitmek üzere Ali’nin arılığından mutlu bir şekilde ayrıldık.
Edebiyat yolu üzerinden üç tünel iki viyadük geçip Tekir’e ulaştık. Tekir öğle namazını kılıp, bir bardak çay içtikten sonra yolumuza devam ettik. İkindi ezanı okunurken şehre intikal ettik. Cumartesi günü arılıkta buluşmak üzere Hasan Bey ile ayrılarak evlerimize gittik.
Cumartesi günü saat dört civarında arılığa gittik. Ben körüğü yaktım. Hasan bey demiri eline aldı. Kovanları nakil etmeye, hazır hale getirmek için çalışmaya başladık. Ben körük ile arılara duman verirken Hasan Bey kovanın içindeki çıtaları bal mumu yardımıyla sabit hale getiriyordu. Kapağı kapattıktan sonra kovanı asmalı anahtarlar marifetiyle kilitliyordu. Üç saatlik bir çalışma sonucu kovanları nâkile hazır hale getirdik.
Güneş batıp akşam ezanı okunmaya başlayınca arıcı arkadaşımız Abdürrahim Hoca pikabıyla birlikte bizim arılığa geldi. Hasan Bey kovanların ağzını kapattı. Hasan Beyin kovanlarını pikabın ön kısmına, benim kovanları arka kısmına gayet nizami bir şekilde yükledik. Giderken kovanları rüzgâr atmasın diye kendir ile üç beş yerden iyice bağladık. Son kontrollerde yapıldıktan sonra Göksun Keklikoluk köyüne gitmek üzere arılıktan hareket ettik.
Bizim Maraş’tan hareket ettiğimizde hava gayet güzeldi. Gökyüzünde ne bir bulut nede yağmurla ilgili başka bir emare vardı. Tekir’de yakıt almak üzere durduk. Orada da hava gayet güzeldi. Göksun’a vardığımızda yağmurla ilgili bir durum hissetmedik. Göksun’dan sonra Mehmet Bey Köyünü geçip düzlük bitip, rampa yol başlayınca bölgeye yağmur yağdığını fark ettik. Yol ıslak ve uzaklardan yıldırımlar çakıyordu. Keklikoluk Köyünü geçip arılığa gitmek üzere toprak yola girince durumun vahametini daha iyi fark ettik. Biz varmadan çok şiddetli bir yağmur yağmış olduğundan yol iyice çamur olmuştu. Çamur da olsa toprak yola girdik. Arılığa yüz metre mesafe kalıncaya ilerledik.
Arılığa tahminen yüz metre kala pikap çamura çöktü. Ne ileri gidiyor, ne de geriye geliyordu. Telefon vericilerinin arızalı olması nedeniyle dış dünya ile irtibat kuramıyorduk. O ıssız arazide bize yardım edecek Allahtan başka kimse yoktu. Yeryüzünü boş ver gökyüzünde dahi bir yıldız gözükmüyordu. Hava zindan gibi karanlıktı. Abdürrahim Hoca pikabı çalıştırdıkça, pikap daha çok çamura batıyordu. Her taraf taşlık olduğu için arıları pikabın olduğu yere indirme şansımız yoktu. Kovanları arılığa kadar da taşımak imkânsızdı. Çaresiz bir duruma düşmüştük. Ayakkabılarımız ve pantolonlarımızın paçası iyice çamura batmıştı. Çamurun ağırlığından ayağımdaki ayakkabılar çıkıyordu.
Son çare olarak pikabın arka tekerlerinin altını tandır taşlarla besledik. Pikabın kasasının arka tarafının sağ tarafına ben, sol tarafına Hasan Bey asıldı. Abdürrahim Hoca pikabı çalıştırmasıyla, pikap ileri doğru hareket ederek battığı yerden kurtuldu. Pikap çamurdan çıkınca nasıl sevindiğimizi yaşamayan insanlar anlayamaz. Abdürrahim Hoca elli metre ileride pikabı durdurdu. Pikap durduktan sonra arıları ne yapacağımız konusunda Abdürrahim Hoca, ben ve Hasan Bey üçlü bir istişare yaptık. Yapılan istişareler sonunda arıları Tekir Beldesinin Yeşilgöz Mahallesine götürmeye karar verdik.
Karar verilir verilmez üçümüz birden pikabın çöktüğü yere geldik. Ben el fenerini tuttum. Abdürrahim Hoca ile Hasan Bey arabanın çöktüğü yerdeki çukurları taş ile iyice doldurdular. Taş doldurma işlemi biter bitmez Abdürrahim Hoca pikabı çalıştırarak hareket etti. Benim uykudan gözlerim yumulmaya başladı. Hasan Bey esniyordu. Pikap tekrar çamura çökmesin diye hep birlikte üç İhlas, bir Fatiha suresi okuduk. Pikap çamura batmadan karayoluna çıktı.
Karayoluna çıkınca sağ tarafa dönüp Yeşilgöz’e gitmek için yola koyulduk. Göksun’dan sonra Mahsuni Şerif, Abdürrahim Karakoç ve Bahattin Karakoç tünellerini geçtikten sonra Yeşilgöz yoluna döndük. Arıları Yeşilgöz Kurt Yurdu mevkiindeki bana ait olan araziye indirdik.
Arıları indirdikten sonra Abdürrahim Hoca pikabı çalıştırıp bir kurşun atımı mesafesi, arı kovanlarından uzaklaştı. Bende yürüyerek gidip pikaba bindim. Hasan Bey maskesini giyerek el fenerinin ışığıyla kovanların ağzını açtı. Kovanların ağzını açtıktan sonra oda geldi pikaba bindi. Hasan Beyde binince Maraş’a hareket ettik.
Ben ömür boyu ne bu kadar zora düşmüş, ne de bu kadar yorulmuştum. Maraş’a geldiğimizde minarelerden okunan ezan sesleri göklere yükseliyordu. Evime vardığımda üzerimi içeri girmeden kapının önünde değiştirdim. Bir duş alıp sabah namazını kıldıktan sonra yatağa girdim. Başımı yastığa koyar koymaz uyumuşum. Uyandığımda akşama bir saat kalmıştı. Her tarafım dövülmüş bir et gibi ağrıyordu. Ancak üç gün sonra normal halime gelebildim.
Bir hafta sonra cumartesi günü Hasan Bey ile birlikte Yeşilgöz’e gittik. Arılığa erken saatte vardığımız için hava oldukça serindi. Bir ardıcın dibine oturup havanın ısınmasını bekledik. Beklerken şehirden götürdüğümüz simit, poğaça gibi ürünlerden atıştırarak kahvaltı işini de hallettik. Saat sekiz buçukta olduğumuz yere güneş vurmaya başlayınca ortalık ısındı.
Hava ısınca körüğü yakıp, arıların bakımını yapmaya başladık. Bakım yaparken Hasan Beye ait kovanın birinin kapağını açınca arıları yüzde doksanının öldüğünü gördük. Yüzde onluk kısımda ölmek üzere can çekişiyordu. Arılar niye ölmüş diye düşünürken bir hafta önce kovanın kapağının kapalı kaldığını tespit ettik. Hasan Bey bütün arıların kapağını açtığı halde o kovanın kapağını açmayı sehven unutmuştu. Arıların bizim ihmalimiz yüzünden ölmesi üzüntümüzü iki katına çıkarttı. Kovanın içinde binlerce arıyı ölmüş vaziyette görünce bir anda şuurumu kaybettim. Gözlerimin önü karardı. Elimdeki körük yere düştü. Körüğün düşmesiyle yangın çıkar diye, bir anda irkilip kendime geldim.
Hasan Bey bir taşın üzerine oturdu. Ben de bir kovan ilavesinin üzerine oturdum. İkimiz birlikte yarım saatten fazla gözyaşı döktük. Hasan Bey niye kovanın kapağını açmadım diye kendini suçlarken, ben de niye Hasan Bey arıların ağzını açarken yanı sıra dolaşmadım diye kendimi sorumlu hissediyordum. Atışma yapan halk ozanları gibi, biraz Hasan Bey ağlıyor, biraz ben ağlıyordum.
Böylesine acıklı, böylesine vahim bir haleti ruhiye içinde, büyük bir heves ve büyük bir hayalle başladığım arıcılık mesleği fiilen zihnimde sona ermiş oldu.
Bu kararı verdiğimde; bir yoldan dönmenin de ilerlemek olduğunu öğrendiğim yaştaydım…
~2.jpg)