İçtimai Yahudileşme/Erkek Fıtratının Tağyiri ve Tefessühü/Emra Birsen

 


 

Fıtrat kelimesinin menşei, “fatr” kelimesi ile merbuttur. Fatr; kütüb-i lügatte yarmak, ikiye ayırmak, halk ve icat etmek, bir nesneyi hususiyet-i zatiyesiyle ortaya koyup meydana getirmek gibi manalara tekabül eder. Aynı menşeiden müştak olan “el-Fâtır” ism-i şerifi de esmâ-i hüsnâdandır. El-Fâtır; ademiyeti yarıp mevcudiyeti halk eden ve fıtrat bahşeden demektir. Aynı menşeiden tevellüt eden “iftar”, oruç açmak; “infitar”, yarılmak ve fışkırmak; “fâtır” ise yarmak ve yoktan var etmek manalarına gelir. Nitekim bu kelimeler Kitabullah’ın iki suresine de isim olmuştur: İnfitar ve Fâtır Sureleri… Istılahi manada fıtrat ise; hilkat, istidat-ı fıtriyye ile mücehhez olma, seciye, mizaç ve huy gibi mefhumata tekabül eder.  

Bilcümle âdemoğlu, saf ve pak bir fıtrat üzere halk olunur. Lakin aile ikliminde alınamayan yahut mahrum kalınan manevî terbiye ile haricî âmiller, insan fıtratında tağyire sebebiyet vererek fıtrata gayrimünasip etvarın tezahürüne vesile olur. İslam inancının tesis ettiği medeniyet ananeleri ise insanı daima aslî fıtratına davet eder. Nitekim Rum Suresi 30. ayette şöyle buyrulur: “O halde sen hanif olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel! Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. İşte doğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.”

İsra Suresi 84. ayette ise başka bir hakikat teyit olunur: “De ki: Herkes kendi mizaç ve karakterine göre iş yapar. Rabbiniz kimin doğru bir yol tuttuğunu çok iyi bilmektedir.”

Medeniyetin tefessühü, yalnızca iktisadî ve siyasî buhranlar yahut harpler ile bidayet bulmaz. Asıl tefessüh; kadın ve erkeğin fıtrat-ı asliyelerine mugayir hareket etmesi neticesinde zuhur eden şahsiyet ve aidiyet buhranıyla tezahür eder. Berhayat olduğumuz şu fetret demlerinde en azîm buhranımız da fıtratın tağyir edilmesi olarak göze çarpmaktadır. Son demlerde kadın ve erkeğe müessir olan içtimaî tazyik; hürriyet ve müsavat gibi mefhumlarla tezyin edilmekte, mücavirdeki bilcümle beşer de farkında olmadan bu tefessühe iştirak etmektedir. Bu mecrada, her iki cinsin şahs-ı manevîsinin tefessühünü ve fıtratın tağyirini, evvela erkek zaviyesinden mütalaa etmeye gayret edelim.

Erkek fıtratının tefessühü, yalnızca ferdin şahsiyetinde tezahür eden bir zaaf meselesi değildir. Bu tebeddül ve tefessüh zamanla izdivaca, aile müessesesine, evlad u iyalin terbiyesine ve nihayet cemiyetin şahs-ı manevîsine sirayet eder. Zira erkek, fıtraten deruhte etmesi zarurî mesuliyetlerine bigâne kaldıkça haneyi ayakta tutan direk çöker; neticede aile müessesesi azîm bir tahribata maruz kalır.

Cenâb-ı Hâlık, insanı kadın ve erkek olarak halk etmiştir. Her iki cinsi muhtelif hususiyetlerle teçhiz ederek onlara muhtelif istidat ve mesuliyetler bahşetmiştir. Bu ihtilaf bir rekabet vesilesi değil, birbirini ikmal eden bir nizamın cüzüdür. Nitekim Cenâb-ı Hakk, Rum Suresi 21. ayette şöyle buyurmuştur:

“Onlara ısınıp kaynaşasınız diye size kendi türünüzden eşler yaratıp aranıza sevgi ve şefkat duyguları yerleştirmesi de O’nun kanıtlarındandır. Doğrusu bunda iyi düşünen kimseler için dersler vardır.” Bu hakikat; izdivacın bir iktidar mücadelesi değil, sükûnet, meveddet, rahmet ve mesuliyet üzerine bina edilen bir müessese olduğuna delalet eder.

Erkeğin fıtratındaki tağyir, tam da bu noktada aileyi müteessir eder. Zira erkek mesuliyetten kaçtığında, kavvamiyet vazifesini sahih bir şekilde idrak edemediğinde veya bu vazifeyi tamamen terk ettiğinde, aile dâhilinde zuhur eden ahval yalnızca erkeğin şahsiyetini değil, zevcesinin manevî ahvalini ve evladının şahsiyet terbiyesine de menfî yönde tesir eder. Nisa Suresi 34. ayette: “Erkekler kadınlar üzerinde kavvamdır” buyrulur. Bu ayet, fetret demlerinde iki zıt istikamette aksak ve nâkıs şekilde idrak olunmaktadır. Bir tarafta kavvamiyet, erkeğin bilâhudud hâkimiyeti ve tahakkümü şeklinde idrak olunurken; diğer cihette ise yeşile boyalı feminist cereyanların menfî tesiratıyla tamamen reddedilmekte ve erkeğin aile dâhilindeki mesuliyeti neredeyse namevcut addedilmektedir. Hâlbuki kavvamiyet tavzifinin mahiyetini idrak için mezkur ayetin devamında zikredilen mesuliyetlerin de mütalaa edilmesi gerekir. Allahu a‘lem bissavab, erkeğin kavvamiyeti kendisine verilmiş bir payeden ziyade, deruhte ettiği bir vazife ve emanet olarak idrak olunmalıdır. Kavvamiyet, senden üstünüm manasında değil; senden de mesulüm şeklinde idrak olunsa kanaatimizce daha isabetli olur.

Erkeğin fıtratına bahşedilen kudret, zevcesine karşı tahakküm icra etmesi için değil; ailesinin hukukunu muhafaza etmesi, helal rızık ile maişetini temin etmesi, hanenin emniyetini tedarik etmesi ve lüzum hâlinde kendi nefsinden feragat ederek fedakârca muamelede bulunması içindir. Bu sebeple kavvamiyet bir imtiyaz değil, mesuliyeti ağır bir vazifedir. Kitabullah, aile mesuliyetini yalnızca nafaka ve maddî ihtiyacatın teminiyle tahdid etmez. Tahrîm Suresi 6. ayette Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” Bu ayet, ailenin manevî istikametini de muhafaza etmeyi emreder. Evlad u iyali yalnızca bedenen beslemek kâfi değildir; onların ervahını da beslemek elzemdir ki bu erkeğin vazifesidir. Babalık vezaifi evladın sadece kılık kıyafet, nafaka ve mektep masarifini tedarik ile mahdut olmayıp bunların yanında evlad u iyalin iman, ahlâk, edep ve mesuliyet şuuru tesis etmesi zaruridir. Baba, evladının dünyasını imar ederken ahiretini de hesaba katmak mecburiyetindedir. Bu sebeple modernizmin menhus cereyanları neticesinde zuhur eden evi geçindiren adam tasavvuru, babalığın hakikatini tahfif eden bir telakkidir. Baba, ailenin sadece iktisadî memuru değildir; aynı zamanda ahlâkî istikamet gösteren, muhafaza eden ve şahsiyet inşa eden bir mürebbidir.

Erkeğin ailesine karşı mesuliyetini yerine getirebilmesi için evvela kendi nefsine hâkim olması gerekir. Bu hakikat, erkek fıtratının ihya ve inşası cihetinden nihai derecede mühimdir. Zira kendi nefsine hükmedemeyen erkek, zevcesine ve evladına rehber olamaz. Öfkesine hâkim olmayan erkek adaleti muhafaza edemez; vaktine hâkim olmayan erkek mesuliyetlerini yerine getiremez; nefsine hâkim olmayan erkek ise fedakârlık edemez.

Nur Suresi 30. ayette şöyle buyrulmaktadır: “Mümin erkeklere söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar.” Buradan idrak olunur ki namus ve iffet mefhumu sadece kadına münhasır değildir. Erkek gözünü muhafaza edebildiği nispette kalbini muhafaza eder; kalbini muhafaza edebildiği nispette de ailesinin iffetini muhafazaya ehil hâle gelir.

Erkeğin fıtratında kuvvet ve mücadele istidadının bulunması, onu kadın fıtratından tefrik eden hususiyetlerden biridir. Kitabullahın ayatı, Efendimizin tatbikatı ve salih zevatın muamelatı ise bu istidadın hangi istikamette sarf olunacağına dair usulü tayin eder.

Al-i İmran Suresi 134. ayette muttakilerin bir vasfı şöyle tarif edilir: “Onlar (takvâ sahipleri) bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar, öfkelerini yenerler, insanları affederler. Allah işini güzel yapanları sever.” Demek ki kuvvet sahibi olmak, öfkeyi başkasının üzerinden izale etmek değildir. Bilakis hakiki kuvvet, insanın kendi öfkesine hâkimiyetidir. Öfke hissi terbiye edilirse şecaate inkılap eder; terbiye edilmezse zulme sebep olur. Erkeğin hanesinde daima asabi, kaba ve tehditkâr olması erkeklik değil; nefsin akla ve kalbe musallat olmasının neticesidir. Hakiki merdane tavır, zayıf karşısında kuvvet sarf etmek değil; merhametle muameleyi tercih etmektir.

Maide Suresi 8. ayette şöyle buyrulur: “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu takvaya daha yakındır.” Bu hüküm aile dâhilinde de caridir. Erkek, zevcesiyle ihtilaf ettiğinde adaleti katiyen terk edemez. Hak talep ederken muhatabının hakkını inkâr edemez.

Erkeğin muhafaza vazifesi, ailesini yalnızca harici tehlikelerden muhafaza etmekle mahdut değildir; hanenin mahremiyetini muhafaza etmek de bu vazifenin bir cüzüdür. Zira Bakara Suresi 187. ayette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz.” Elbise nasıl ki insanın bedenini sıcaktan ve soğuktan muhafaza etmek üzere setreder; zevceyn de manevî tehlikelere karşı birbirini setreder. İşte bu cihetten zevcesinin kusurlarını setretmeyip ağyara rivayet etmek, izdivacın mahremiyetini ihlal etmektir. Er kişi, zevcesinin mahremiyetini bilâkayd u şart muhafaza etmeli; onun kusurlarını ifşa etmek yerine setretmelidir.

Erkeğin aile üzerindeki mesuliyeti yalnızca dünyevî meselelere müteallik değildir. Taha Suresi 132. ayette şöyle buyrulmaktadır: “Ailene namazı emret ve kendin de ona devam et.” Bu ayet, aile reisliğinin manevî cihetine dikkat çekmektedir. Modernizmin tesiriyle fetret demlerinde erkek evlat, maalesef mesuliyet şuurundan bigâne yetişmektedir. Evvelce onun ilk mürebbisi ve muallimi olan validesi tarafından akaidî ve ahlâkî cihetten temeli atılır; ardından mektep tahsilinin yanı sıra bir ustanın yanına çırak verilir veya bir hocanın rahlesinde dinî ilim tahsil ederdi. Böylece mesuliyet şuuru, onun şahsiyetini inşa ederdi. Bugün ise erkek fıtratı; modernizmin dayattığı tarz-ı hayat, içtimaî inşikak, mizacın tagayyürü, fakr-ı manevî ve ebeveynin erkek evladını medeniyet geleneklerinden uzak yetiştirmesi gibi âmiller neticesinde tahrife uğramıştır. Erkeğin fıtraten vazifelendirildiği muhafaza ve mesuliyet vazifesi de bu serencam dahilinde tefessüh etmiştir.

Erkeğin fizikî ve kimyevî terkibi, fıtratın maddî temelini tesis eder. Modernizmin meşum tesiratı ise bu temeli tahrip etmektedir. El’an arz üzerinde icra edilen ilmî tetkikat neticesinde, modern asrın erkeklerinde testosteron seviyelerinin mâzideki nesillere kıyasla sükût ettiği tebarüz etmektedir. Bu hâl; erkekte kas kütlesinin tenakusuna, cesaret ve merdane etvarın zayıflamasına sebebiyet vermiştir. Hareketsizliğin yanında gıdalarda kullanılan müfsid terkipler, erkekteki hormon muvazenesini tahrip etmektedir. Bu hal de fıtrata zarar vermektedir.

            Sefahate ibtila ve nefsin hevesatına mütenasip temayüller, erkeğin fizikî mücadele kudretini tezyif edip onu hantal ve eringen bir hâle tahvil etmiştir. Bunun yanı sıra erkeğin fıtratında mevcut olan muvaffakiyet kudreti; borsa, sanal kumar, bilgisayar oyunları ve muzır dijital muhteviyat vasıtasıyla tahriş edilmektedir. Hayat mücadelesinde muvaffakiyet iktisabı için elzem olan sabır ve gayret, bu dijital seraplar içerisinde berhava olmaktadır. Yaşı ilerlediği hâlde mesuliyet hissi aynı nispette terakki etmeyen ve sefahatinin peşinde koşan konformist erkek tipi günden güne ziyadeleşmektedir. Neticede erkeğin itimat ve emniyet tesis eden bir melce olma vasfı zayi olmaktadır. Dolayısıyla medeniyet ananelerine göre metin, kavî ve payidar olması gereken erkek, nahif ve zayıf bir hâle inkılap etmektedir.

Erkeğin fıtratında mevcut olan muhafaza, himaye ve adaleti tesis etme gibi hususiyetler, popüler kültür diye tesmiye edilen nevzuhur tezviratın hayat ameliyesinde neşv u nema bulması neticesi muzır anasır olarak telakki edilmektedir. Bundan mütevellit Nisa Suresi 34. ayette beyan buyrulan kavvamiyet vasfı, fetret demlerinde sahih bir şekilde idrak edilememiş veya terk edilmiştir. Hâlbuki bu vazife, müstebidane bir tatbik değil; bilakis adalet, merhamet ve maddî-manevî mesuliyet ihtiva eden bir vazifedir. Erkeğin bu mesuliyeti ihmal etmesi, fıtratının dinen de tefessüh ettiğine delalet eder. Modern seküler tarz-ı hayatın, erkekteki fıtrî muhafaza ve himaye hissiyatını geri kafalılık olarak telakki etmekte ve bu telakki, manevî sıhhatini muhafaza edemeyen erkeği vurdumduymazlığa sevk etmektedir. Âlemlerin Efendisinin bize talim ettirdiği İslam ahlâkının tesis ettiği medeniyet tavrına göre fıtratın muhafazası; erkekte öfke hissiyatının şecaate tahvili, şehvet hissiyatının ise iffet ile murakabesiyle mümkündür. Fıtratı tefessüh eden erkek; öfkesini zayıfa karşı şiddete, şehvetini ise ahlâkî ve meşru hududun haricine sevk eder.

Tasavvufî zaviyeden erkek fıtratının tefessühü, ruhun beden ve nefs karşısında mağlubiyete maruz kalmasıdır. Tasavvufî gelenek, fıtratta tağyiri men ederek asla rücu etmeyi nasihat eder. Ehl-i tasavvufun mana lisanında sıhhatini muhafaza eden erkek fıtratı, kemalât sahibi insanda bulunması elzem olan fütüvvet ile remzedilir. Tasavvufî gelenekte er şahsiyeti, biyolojik bir cinsiyetten ziyade ahlâkî bir tavırdır. Er kişi, kudretini zayıf olanı ezmek için değil, bilakis onu muhafaza etmek için sarf eder. Hakikî merdane tavır; başkasının yüküne tahammül etmek, kendi yükünü ise kimseye tahmil etmemektir. Maddeten ve manen sıhhatini muhafaza eden er kişi, akıl ve kalbin imtizacı neticesinde basiret ve rehberlik vasfını kazanır.

Fıtrat, insanın yalnızca biyolojik hususiyetlerini ihata etmez; aynı zamanda onu hakikate aşina olmaya, hayrı ve şerri tefrik etmeye, mesuliyet almaya ve her daim daha ulvî bir maksada tevcihe müsait kılan bir hilkat istikametidir. Bu zaviyeden bakıldığında, erkeğin fıtraten tefessühü, yalnızca erkeklik evsafını kaybetmesinden ibaret bir mesele değildir; bundan daha azîm bir meseledir.

Hâlık-ı Zülcelâl, insanı kadın ve erkek olarak halk etmiştir. Her cinse muhtelif beden, hissiyat, mizaç, seciye, mesuliyet ve vazifeler vermiştir. Cinsler arasındaki fıtrî ihtilaf ise rekabet için değil; bilakis birbirini mütemmim olma hikmetine mebnidir. Kadının şefkati erkeğin kudretini, erkeğin aklı ve muhafazası ise kadının hissiyat ve merhametini tamam eder. Bu iki fıtratın meşru dairede imtizacı aileyi, aile cemiyeti, cemiyet de medeniyeti kaim kılar.

Fetret demlerinde zuhur eden buhranın temelinde, kadının kadınlığıyla, erkeğin ise erkekliğiyle olan aidiyet irtibatını kaybetmesi yatmaktadır. İşbu ahval bir cihetten izdivaca mani olurken, diğer cihetten boşanma nispetini ziyadeleştirmektedir. Neticede haneler viran olmakta, cemiyet inkıtaa uğramakta ve medeniyetin ihya ve inşası muhal hâle gelmektedir. Bu hengamede fıtrata rücudan başka çare yoktur.

Günümüzde berhayat olduğu hanenin elektrik ve su tesisatında zuhur eden arızaları tamir edecek erkeklerin nispeti asgarî seviyelere düşmüştür. Kadın gibi küsen, astrolojiyle iştigal eden, araba modellerini takip eden, mütemadiyen futbol maçı seyreden, dedikodu yapan, izdivacı iktisadî bir şirket ortaklığına tahvil eden ve aileyi yalnızca gelir-gider ortaklığı olarak mütalaa eden; tesettür emrinin yalnızca kadınlara has olduğu zannıyla dar libaslar kuşanan, paçaları kıvrılmış pantolonlarla gezen tipler ziyadeleşmiştir. Fetret demlerinde erkekler; bilgisayar oyunlarında, sosyal medyada, borsa takibinde yahut iddia masalarında ömür sermayelerini ziyan etmekte; daha ziyade dünyalık menfaatler uğruna birbirlerinin kuyusunu kazmaktadır. Erkek olmanın ağırlığını hisseden ve hissettiren, şahsiyetini muhafaza eden, izdivacın manevî ve maddî mesuliyetini üstlenen, ahdine vefa eden, hanesinin maişetini temin etmenin kendisine farz-ı ayn olduğunu kabul ederek helal rızık peşinde koşan merd-i meydan zevat günden güne azalmaktadır.

İzdivac dairesinde zevcesinin mahremiyetini muhafaza edecek; popüler kültürün bakımlı olma dayatması yerine nezih ve temiz olmayı tercih edecek adamlara rastlamak güçleşmiştir. Haricde başka kadınlarla konuşurken sergiledikleri nezaketi kendi zevcelerinden esirgeyen, evde her an kavga çıkarmaya müsait öfkesini fıtrat zanneden, ailesine fiziki olmasa dahi ruhî ve mücerret şiddet tatbik eden, adaleti sadece kendi nefsine yontan erkekler bu fıtratın neresindedir?

Asıl mesele, ahlâkî fezail ile erkekliği yeniden ihya ve inşa etmektir. Er kişi; mesuliyet almalı, nefsini terbiye etmeli, ahdine sadık olmalı, gözünü haramdan muhafaza etmeli ve iffet sahibi olmalıdır. Öfkesini şecaate tahvil etmeli, kudretini adaletle tatbik edip zevcesine merhametle muamele etmelidir. Evladının şahsiyetini inşa etmeli, ailesinin mahremiyetini muhafaza etmeli ve vaktini israf etmemeli, helal rızık temini için alın teri dökmelidir. Nihayetinde bütün bu vezaifi, Alemlerin Rabbinin kendisine tahmil ettiği bir mesuliyet olarak kabul etmelidir.

İzdivac müessesesi tefessüh edeli, enkazı cemiyetin şahs-ı manevîsi üzerine devrileli çok olmuştur. Bu enkazın müsebbibi, zannedildiği gibi sadece iktisadî esbab mıdır; yoksa ihmal ettiğimiz, gereken ehemmiyeti göstermediğimiz ve netice olarak kaybettiğimiz mukaddesatımız mıdır? Bu sualin cevabı üzerine deruni tefekkür hepimizin vazifesidir.

Binaenaleyh erkek fıtratını ihya etmek; aslî istikametine rücu etmek, fıtratın sahibi olan Hakk Teâlâ’nın vazettiği nizama ittiba etmek ve bu nizamın icaplarını hayatında yeniden inşa etmekle mümkündür.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.