İslam medeniyet tasavvurunda ticaret; mal tahsili, dünyevi hırsı tatmin ve servet ziyadeleştirmeye matuf bir faaliyet değildir. Ticarette; alışveriş, imalat ve sarfiyat gibi sahalardaki efalin cümlesi ahlaki bir zemin üzerine tesis edilmiştir. Zira mümin için dünyalık, mutlak bir malikiyet değil Cenab-ı Hakk’ın bir imtihan vesilesidir. Bu sebeple İslam medeniyetinde iktisadi faaliyet, salt kâr tahsiline hasredilmeyip adalet, dürüstlük, merhamet ve kul hakkına dikkatle riayet esaslarıyla ihata edilmiştir. Kitabullah, mazideki ümmetlerden bahsederken onların iktisadi ve ticari hayat dahilindeki bazı etvarını kendilerine verilen ilahi kıstasa rağmen dünyevi menfaati tercih ile insanların emvaline nahak yere tasallutu men eder. Buradaki maksat, muhtelif akvamın iktisadi hatalarını rivayet değil; muamelattaki benzer ahlaki zaafiyetin muhtelif demlerde tekrar vukuuna dikkat celbetmektedir. İşbu münasebet ile cemiyetimizde tefessüh eden muamelat ahlakının ticari veçhesine sarf-ı nazara gayret edelim:
Ahlak
sahibi ve sadık bir tacirin, mahşerde enbiya, sıddıkin ve şüheda ile
haşrolacağı tebşir-i nebevisinden mütevellit bu meselenin ne kadar zor olduğu
tebarüz eder. Ticari muamelattaki usulü, tacirlerin piri Efendimiz tespit eder.
Böylece ticaretin ahlaki kıstaslarda nebevi terbiyeden geçen medeniyet
geleneklerine göre; şahsa, fırkaya, kavme veya meşrebe göre esnetilemeyeceği
aşikâr olur. İşbu hale istinaden bu nebevi tebşire mazhar olma derdi olan
müminin ticari muamelatındaki adalet tavrı, sadece kendi muhitine, akrabasına
veya zümresine gösterdiği hassasiyetle mahdut değildir. Hak ve hukukun; yâre
de, ağyare de aynı adalet mizanında tatbiki esastır. Lâkin nefs-i emmarenin
esaretinden felâh bulamamış ve kalbi tasfiye ve tezkiyeden mahrum kişi, ticari
faaliyette kendisine kurbiyet kesbettirmiş zevata ayrı, gayrısına ayrı bir
bedel, keyfiyet ve hizmet tatbik eder. Kendi muhitinde olan, fırkasına mensup
olana muamelatı müsamahakar ve müşfik iken; ağyare karşı fahiş fiyat tatbik
eden menfaatperest bir çehreye tebeddül eder. Bu hal, iktisadi hayatı tahrif
eden en tehlikeli cürümdür. Zira ahlâka zümre hissiyle hudut çizmek, piyasadaki
adalet tesisini ve cemiyet dahilindeki mücerret mukaveleyi tamamen ifsad eder. Al-i
İmran Suresi 75. ayette bu mevzua dikkat çekilir:
"Ehl-i
kitaptan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet etsen onu sana noksansız
öder; içlerinden öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet etsen tepesine
dikilip durmadıkça onu sana ödemez. Çünkü onlar 'Ümmilere (Yahudi olmayanlara)
karşı yaptıklarımızdan dolayı bize bir vebal ve sorumluluk yoktur' derler.
Onlar bile bile Allah adına yalan söylemektedirler."
Mezkur
ayet, ahlâkı sadece belli meselelerde cari ve meşru gören zihniyetin tefessühünü
ortaya koyar. Onlar, kendi dahilinde dürüst olurken, ağyar ile ticaretinde her
fiili meşru görür. Günümüz ticari muamelatında, kendi fırkasından olmayana hile
yapmayı, nakıs ölçmeyi, ayıplı mal satmayı veya fahiş fiyatlandırmayı mübah
gören bu muhteris zihniyet, işte bu ayette tenkit edilen tefessühe varistir. Mümin
tüccar ise bilir ki; muamelatta ağyare yapılan haksızlık da kul hakkıdır.
Kitabullahın
Mutaffifin Suresi 1-6. ayatında mizanda hile yaparak muvazeneyi tahrif ve
tahrip edenlere şedid bir fermanla ikaz vardır:
"Eksik
ölçüp tartanların vay haline! Onlar, insanlardan ölçerek bir şey aldıklarında
tam ölçerler. Kendileri başkalarına vermek için ölçüp tarttıklarında ise
haksızlık ederler (eksiltirler). Onlar, o büyük gün için; insanların, âlemlerin
Rabbinin huzuruna çıkacakları gün için diriltileceklerini akıllarına
getirmiyorlar mı?"
Mezkur
ayat, sığ bir nazarla bakıldığında sadece ticari hayattaki maddi ölçü
aletleriyle alakadar bir ikaz gibi görünse de; işari tefsir ve tasavvuf
geleneğinde daha şamil bir manayı ihtiva eder. Bu ilahi hitap; müşahhas veya
mücerret her türlü münasebette, insanın kendi lehine farklı, başkasının
aleyhine farklı bir mikyas tatbik etmesini men etmektedir.
Günümüz
ticari hayatındaki fahiş fiyatlandırma, iktisadi buhran demlerini ganimet bilip
fırsatçılık, emvalin sahih kıymetini istismar ve ihtikâr icra olunduğu için bu
ayetin çizdiği çerçeveye hassasiyet göstermek elzemdir, pek tabii ahrete hesaba
iman eden için…
Bir
tacir, malı tedarik ederken veya emek satın alırken kuruşuna kadar pazarlık
edip tam almayı hesap ederken kendi malını piyasaya arz ederken suni esbap icadıyla
veya nahak fiyat zammı ile kar etmeyi hedefliyorsa, bu tacir bir Kurani
ifadeyle mutaffif olmuştur.
Kapitalizmin
dayattığı serbest piyasa şımarıklığı; arz-talep muvazenesi, maliyet ziyadeleşmesi
veya diğer iktisadi şartlar gibi hiçbir seküler mazeret, kul hakkı ihlalini
katiyen meşru hale getirmez. Modernizm ticareti nebevi medeniyet
geleneklerinden uzaklaştırarak nefs-i emmârenin firavunlaştığı bir zemin haline
getirdi. Oysa İslam’ın vazettiği nizamda, her şeyin bir mizanı vardır ve bu
mizanı tahrip semavi nizama meydan okuma cüretkarlığıdır. Cenâb-ı Hak, Rahman
Suresi 7-9 ayatında mizanı tespit edenin bizatihi zat-ı şerifi olduğunu beyan ile
insanın bu mizanı tahrip etmesini men eder:
"Göğü
O yükseltti ve mizanı O koydu. Sakın mizanı bozmayın. Ölçüyü adaletle tutun ve
tartıyı eksik yapmayın."
Müminin
ticaretteki kıstası, beşeri kanunların müsaade ettiği veya boşluk bıraktığı sahada
değil; aynı demde kalben mutmain olunan, vicdanen ve ahlaken de hak olandır.
Beşeri kanunların murakabe etmediği satış tatbiki ve fiyat tespiti dünyalık
tedariği sağlar belki lakin bu iktisabı helal kılmaya kifayet etmez. Elan mahkeme
kapısında haklı çıkmak, mahşerde Cenab-ı Hakk’ın mahkeme-i kübrasında beraate
kifayet etmez.
İktisadi
yahudileşmenin bir diğer ciheti olan hudutsuz servet hırsı hususunda da,
Kitabullahtaki Karun kıssası nihai derecede ibretamizdir. Karun,
İsrailoğullarından bir şahıs olarak zenginliğini ilahi bir lütuf olarak mütalaa
yerine, kendi gayret ve kudretine münhasır görmüştür. Servetinin ziyadeliği onu
şükre değil, azgınlığa ve kibre sevk etmiştir. Kasas Suresi 78. ayette onun
hali şöyle beyan edilir:
"Karun,
'Bu serveti sahip olduğum bilgi sayesinde elde ettim' diye karşılık verdi.
Bilmiyor muhakkak ki Allah, ondan önceki kuşaklardan, ondan daha güçlü ve daha
çok servet biriktirmiş kimseleri helâk etmişti?"
Mezkûr
ayet, helal haram hesap etmeden servet biriktirme hırsının insanı ne hale
getireceğini gösteren şedid bir ikazdır. İnsan, tasarrufundaki imkanatı bir
lütfullah ve emanet olarak mütalaa etmek yerine, tamamen kendi muvaffakiyetine
merbut gördüğünde; insanın şuuru zeval bulur, şükür yerini kibre bırakır.
Neticeten, şükrü eda edilmeyen ve emanet şuurunda olunmayan her nimet, elinden
alınabilir.
Ticarete
kapitalist zihniyetin sirayet etmesiyle vuku bulan en azim vartalardan biri de
şudur ki: İnsanı maddi müktesebatıyla tartmak ve serveti, muvaffakiyetin mutlak
alameti haline getirmek... Bugünün dünyasında ticari ahlakın tefessühü ile fiyatların
ziyadeleşmesi ve paranın kıymet kaybı insanı kamçılamakta, daha çok biriktirmeye
itmektedir. İslâm’ın iktisat tavrı zenginliği kerih görmez; fakat zenginliğin,
sermayenin ve piyasa enstrümanlarının insan ruhu üzerindeki mutlak hâkimiyetini
reddeder. Ticaretin olduğu her yerde, her nefsin kendi imkânları nispetinde bir
karunlaşma tehlikesi ve istidadı mevcuttur. Kimi malıyla, kimi ilmiyle, kimi
makamıyla, kimi itibarıyla bu hududa dahil olabilir.
Kul,
elindeki kudret ile zayıfları ezip piyasayı iğfal ettiği an, iktisadi yahudileşmenin
pençesine düşmüş demektir. Cenâb-ı Hak bu hırstan Tekasür Suresi 1-2. ayatında
bahseder:
“Çoklukla
övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı. Hayır; ileride
bileceksiniz!
İslam
medeniyetinde ticaret, karşılıklı mal değişimi ve kâr tahsilini maksut edinmez.
Ticaret, aynı zamanda çetin bir ahlak imtihanıdır. Kişi şahsi ibadatında ehl-i
tertip olabilir; ancak iş mal, kâr, muktesebat ve menfaat meselesine geldiğinde
nefs-i emmâresinin desiselerine kapılıp muamelatını tefessüh ettirebilir. Tam
da bu kırılma noktasında, tasavvuf geleneğinin ve Ahi teşkilatının temeli olan
fütüvvet tavrının kıymeti tebellür eder. Fütüvvet; rıza ve kanaat eşiğinde
durup başkasının hakkını, komşunun hukukunu ve müşterinin emanetini de kendi
nefsi kadar mühim ve mukaddes görmesi hassasiyetidir.
Ticaretin
bereketi, yalnızca iktisab olunan miktarla değil; o muktesebatın hangi ahlâki düstur,
sıdkıyet ve adalet üzere tesis olunduğuyla münasebettardır. Tasavvufi iktisat
mantığında, infak edilmeyen ve hırsla yığılan servet, kemmiyet olarak ne kadar azim
görünse de manen bir hiçtir. Nice az ve temiz helalin bereketi, nice ziyade
harama galebedir. İlahi mizan, bu hakikati ticari hayatın ve kainatın değişmez
bir kanunu olarak Bakara Suresi 276. ayette önümüze koyar:
“Allah,
faiz malını mahveder, sadakaları ise artırır (bereketlendirir). Allah hiçbir
günahkâr nankörü sevmez.”
Kitabullahta
en ziyade tahkiye edilen İsrailoğullarının temayüz eden evsafından biri de
dünyaya ve onunla alakadar her şeye mübtela olmalarıdır. Mezkur evsaf bu kavmi
Cenab-ı Hakk’ın ve rasullerinin güzergahının haricine tahliye etmiştir. Ol
sebeple bu kavim ve ona benzeyenler ahireti ve hesabı hiç tefekkür etmez. İsrailoğullarının
kınanan etvarı işari olarak mütalaa edildiğinde insanın beşeriyet cihetinin
nefs-i emmaresine matuf olduğu görülür.
Nefs-i
emmare çukuruna düşmüş tıynetler dünyaya müpteladır. Bu güruh, keyfince bir
hayat idamesi talep eder, kendinden başkasının hak ve hukuku hususunda
riayetkar olmaz, hiç ölmeyecekmiş gibi gamsız bir halet-i ruhiyede olur;
medeniyet tasavvurunu hiç umursamaz, İslam’ın emrettiği muamelatı dert etmez, ticaretinde
dürüst olmaz, ahdine vefa göstermez.
Nisa Suresi 29. ayetteki ikaz
calib-i dikkattir:
“Ey iman edenler!
Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Ancak karşılıklı rıza ile yapılan
ticaretle olursa başka. Kendinizi helak etmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok
merhametlidir.”
Bakara Suresi 96. ayette bu
zihniyetten şöyle bahsedilir:
“Andolsun,
sen onların, yaşamaya, bütün insanlardan; hatta Allah'a ortak koşanlardan bile
daha düşkün olduklarını görürsün. Onların her biri bin yıl yaşamak ister.
Halbuki uzun yaşamak onları azaptan kurtaracak değildir. Allah onların bütün
işlediklerini görür.”
Dünyevileşmek
insanı şımartır, konfor ve rahata mübtela hale getirir. Bu hal ise insana fani
olduğunu unutturur ve bir gün öleceğini aklına getirmez.
Hadid
Suresi 20. ayetinde Cenab-ı Hakk şöyle buyurur:
“Bilin
ki dünya hayatı, bir oyun, bir eğlence, bir gösteriş, aranızda bir övünme, mal
ve evlâtta bir çokluk yarışından ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibi ki
bitirdikleri çiftçileri imrendirir, sonra kurumaya yüz tutar, bir de bakarsın
ki sararmıştır, ardından da çerçöp haline gelmiştir. Ahirette ise ya çetin bir
azap yahut Allah’ın bağışlaması ve hoşnutluğu vardır. Dünya hayatı sadece
aldatıcı bir yararlanmadan başka bir şey değildir.”
Dünyaya
ve hayata düşkün olmamak, dünya ile irtibatı tamamen kesmek değildir. Dünyevileşmek
ise yahudileşmektir. Mümin ve müslümanın dünyaya nazarı elbette diğer beşerden
farklı olmalıdır. Zira ehl-i islam için hayat ve dünya sadece fani bir menfaat ve
ahiretin tarlasıdır, ötesi değildir. Tekrar hatırlayalım Efendimizin ikazını
vesselam…
“Kim
bir kavme benzerse onlardandır.”

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.