İktisadi Yahudileşme/Ticaretin Ahlak Zemininden Kopması/Emre Birsen

 

İslam medeniyet tasavvurunda ticaret; mal tahsili, dünyevi hırsı tatmin ve servet ziyadeleştirmeye matuf bir faaliyet değildir. Ticarette; alışveriş, imalat ve sarfiyat gibi sahalardaki efalin cümlesi ahlaki bir zemin üzerine tesis edilmiştir. Zira mümin için dünyalık, mutlak bir malikiyet değil Cenab-ı Hakk’ın bir imtihan vesilesidir. Bu sebeple İslam medeniyetinde iktisadi faaliyet, salt kâr tahsiline hasredilmeyip adalet, dürüstlük, merhamet ve kul hakkına dikkatle riayet esaslarıyla ihata edilmiştir. Kitabullah, mazideki ümmetlerden bahsederken onların iktisadi ve ticari hayat dahilindeki bazı etvarını kendilerine verilen ilahi kıstasa rağmen dünyevi menfaati tercih ile insanların emvaline nahak yere tasallutu men eder. Buradaki maksat, muhtelif akvamın iktisadi hatalarını rivayet değil; muamelattaki benzer ahlaki zaafiyetin muhtelif demlerde tekrar vukuuna dikkat celbetmektedir. İşbu münasebet ile cemiyetimizde tefessüh eden muamelat ahlakının ticari veçhesine sarf-ı nazara gayret edelim:

Ahlak sahibi ve sadık bir tacirin, mahşerde enbiya, sıddıkin ve şüheda ile haşrolacağı tebşir-i nebevisinden mütevellit bu meselenin ne kadar zor olduğu tebarüz eder. Ticari muamelattaki usulü, tacirlerin piri Efendimiz tespit eder. Böylece ticaretin ahlaki kıstaslarda nebevi terbiyeden geçen medeniyet geleneklerine göre; şahsa, fırkaya, kavme veya meşrebe göre esnetilemeyeceği aşikâr olur. İşbu hale istinaden bu nebevi tebşire mazhar olma derdi olan müminin ticari muamelatındaki adalet tavrı, sadece kendi muhitine, akrabasına veya zümresine gösterdiği hassasiyetle mahdut değildir. Hak ve hukukun; yâre de, ağyare de aynı adalet mizanında tatbiki esastır. Lâkin nefs-i emmarenin esaretinden felâh bulamamış ve kalbi tasfiye ve tezkiyeden mahrum kişi, ticari faaliyette kendisine kurbiyet kesbettirmiş zevata ayrı, gayrısına ayrı bir bedel, keyfiyet ve hizmet tatbik eder. Kendi muhitinde olan, fırkasına mensup olana muamelatı müsamahakar ve müşfik iken; ağyare karşı fahiş fiyat tatbik eden menfaatperest bir çehreye tebeddül eder. Bu hal, iktisadi hayatı tahrif eden en tehlikeli cürümdür. Zira ahlâka zümre hissiyle hudut çizmek, piyasadaki adalet tesisini ve cemiyet dahilindeki mücerret mukaveleyi tamamen ifsad eder. Al-i İmran Suresi 75. ayette bu mevzua dikkat çekilir:

"Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet etsen onu sana noksansız öder; içlerinden öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet etsen tepesine dikilip durmadıkça onu sana ödemez. Çünkü onlar 'Ümmilere (Yahudi olmayanlara) karşı yaptıklarımızdan dolayı bize bir vebal ve sorumluluk yoktur' derler. Onlar bile bile Allah adına yalan söylemektedirler."

Mezkur ayet, ahlâkı sadece belli meselelerde cari ve meşru gören zihniyetin tefessühünü ortaya koyar. Onlar, kendi dahilinde dürüst olurken, ağyar ile ticaretinde her fiili meşru görür. Günümüz ticari muamelatında, kendi fırkasından olmayana hile yapmayı, nakıs ölçmeyi, ayıplı mal satmayı veya fahiş fiyatlandırmayı mübah gören bu muhteris zihniyet, işte bu ayette tenkit edilen tefessühe varistir. Mümin tüccar ise bilir ki; muamelatta ağyare yapılan haksızlık da kul hakkıdır.

Kitabullahın Mutaffifin Suresi 1-6. ayatında mizanda hile yaparak muvazeneyi tahrif ve tahrip edenlere şedid bir fermanla ikaz vardır:

"Eksik ölçüp tartanların vay haline! Onlar, insanlardan ölçerek bir şey aldıklarında tam ölçerler. Kendileri başkalarına vermek için ölçüp tarttıklarında ise haksızlık ederler (eksiltirler). Onlar, o büyük gün için; insanların, âlemlerin Rabbinin huzuruna çıkacakları gün için diriltileceklerini akıllarına getirmiyorlar mı?"

Mezkur ayat, sığ bir nazarla bakıldığında sadece ticari hayattaki maddi ölçü aletleriyle alakadar bir ikaz gibi görünse de; işari tefsir ve tasavvuf geleneğinde daha şamil bir manayı ihtiva eder. Bu ilahi hitap; müşahhas veya mücerret her türlü münasebette, insanın kendi lehine farklı, başkasının aleyhine farklı bir mikyas tatbik etmesini men etmektedir.

Günümüz ticari hayatındaki fahiş fiyatlandırma, iktisadi buhran demlerini ganimet bilip fırsatçılık, emvalin sahih kıymetini istismar ve ihtikâr icra olunduğu için bu ayetin çizdiği çerçeveye hassasiyet göstermek elzemdir, pek tabii ahrete hesaba iman eden için…

Bir tacir, malı tedarik ederken veya emek satın alırken kuruşuna kadar pazarlık edip tam almayı hesap ederken kendi malını piyasaya arz ederken suni esbap icadıyla veya nahak fiyat zammı ile kar etmeyi hedefliyorsa, bu tacir bir Kurani ifadeyle mutaffif olmuştur.

Kapitalizmin dayattığı serbest piyasa şımarıklığı; arz-talep muvazenesi, maliyet ziyadeleşmesi veya diğer iktisadi şartlar gibi hiçbir seküler mazeret, kul hakkı ihlalini katiyen meşru hale getirmez. Modernizm ticareti nebevi medeniyet geleneklerinden uzaklaştırarak nefs-i emmârenin firavunlaştığı bir zemin haline getirdi. Oysa İslam’ın vazettiği nizamda, her şeyin bir mizanı vardır ve bu mizanı tahrip semavi nizama meydan okuma cüretkarlığıdır. Cenâb-ı Hak, Rahman Suresi 7-9 ayatında mizanı tespit edenin bizatihi zat-ı şerifi olduğunu beyan ile insanın bu mizanı tahrip etmesini men eder:

"Göğü O yükseltti ve mizanı O koydu. Sakın mizanı bozmayın. Ölçüyü adaletle tutun ve tartıyı eksik yapmayın."

Müminin ticaretteki kıstası, beşeri kanunların müsaade ettiği veya boşluk bıraktığı sahada değil; aynı demde kalben mutmain olunan, vicdanen ve ahlaken de hak olandır. Beşeri kanunların murakabe etmediği satış tatbiki ve fiyat tespiti dünyalık tedariği sağlar belki lakin bu iktisabı helal kılmaya kifayet etmez. Elan mahkeme kapısında haklı çıkmak, mahşerde Cenab-ı Hakk’ın mahkeme-i kübrasında beraate kifayet etmez.

İktisadi yahudileşmenin bir diğer ciheti olan hudutsuz servet hırsı hususunda da, Kitabullahtaki Karun kıssası nihai derecede ibretamizdir. Karun, İsrailoğullarından bir şahıs olarak zenginliğini ilahi bir lütuf olarak mütalaa yerine, kendi gayret ve kudretine münhasır görmüştür. Servetinin ziyadeliği onu şükre değil, azgınlığa ve kibre sevk etmiştir. Kasas Suresi 78. ayette onun hali şöyle beyan edilir:

"Karun, 'Bu serveti sahip olduğum bilgi sayesinde elde ettim' diye karşılık verdi. Bilmiyor muhakkak ki Allah, ondan önceki kuşaklardan, ondan daha güçlü ve daha çok servet biriktirmiş kimseleri helâk etmişti?"

Mezkûr ayet, helal haram hesap etmeden servet biriktirme hırsının insanı ne hale getireceğini gösteren şedid bir ikazdır. İnsan, tasarrufundaki imkanatı bir lütfullah ve emanet olarak mütalaa etmek yerine, tamamen kendi muvaffakiyetine merbut gördüğünde; insanın şuuru zeval bulur, şükür yerini kibre bırakır. Neticeten, şükrü eda edilmeyen ve emanet şuurunda olunmayan her nimet, elinden alınabilir.

Ticarete kapitalist zihniyetin sirayet etmesiyle vuku bulan en azim vartalardan biri de şudur ki: İnsanı maddi müktesebatıyla tartmak ve serveti, muvaffakiyetin mutlak alameti haline getirmek... Bugünün dünyasında ticari ahlakın tefessühü ile fiyatların ziyadeleşmesi ve paranın kıymet kaybı insanı kamçılamakta, daha çok biriktirmeye itmektedir. İslâm’ın iktisat tavrı zenginliği kerih görmez; fakat zenginliğin, sermayenin ve piyasa enstrümanlarının insan ruhu üzerindeki mutlak hâkimiyetini reddeder. Ticaretin olduğu her yerde, her nefsin kendi imkânları nispetinde bir karunlaşma tehlikesi ve istidadı mevcuttur. Kimi malıyla, kimi ilmiyle, kimi makamıyla, kimi itibarıyla bu hududa dahil olabilir.

Kul, elindeki kudret ile zayıfları ezip piyasayı iğfal ettiği an, iktisadi yahudileşmenin pençesine düşmüş demektir. Cenâb-ı Hak bu hırstan Tekasür Suresi 1-2. ayatında bahseder:

“Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı. Hayır; ileride bileceksiniz! 

İslam medeniyetinde ticaret, karşılıklı mal değişimi ve kâr tahsilini maksut edinmez. Ticaret, aynı zamanda çetin bir ahlak imtihanıdır. Kişi şahsi ibadatında ehl-i tertip olabilir; ancak iş mal, kâr, muktesebat ve menfaat meselesine geldiğinde nefs-i emmâresinin desiselerine kapılıp muamelatını tefessüh ettirebilir. Tam da bu kırılma noktasında, tasavvuf geleneğinin ve Ahi teşkilatının temeli olan fütüvvet tavrının kıymeti tebellür eder. Fütüvvet; rıza ve kanaat eşiğinde durup başkasının hakkını, komşunun hukukunu ve müşterinin emanetini de kendi nefsi kadar mühim ve mukaddes görmesi hassasiyetidir.

Ticaretin bereketi, yalnızca iktisab olunan miktarla değil; o muktesebatın hangi ahlâki düstur, sıdkıyet ve adalet üzere tesis olunduğuyla münasebettardır. Tasavvufi iktisat mantığında, infak edilmeyen ve hırsla yığılan servet, kemmiyet olarak ne kadar azim görünse de manen bir hiçtir. Nice az ve temiz helalin bereketi, nice ziyade harama galebedir. İlahi mizan, bu hakikati ticari hayatın ve kainatın değişmez bir kanunu olarak Bakara Suresi 276. ayette önümüze koyar:

“Allah, faiz malını mahveder, sadakaları ise artırır (bereketlendirir). Allah hiçbir günahkâr nankörü sevmez.”

Kitabullahta en ziyade tahkiye edilen İsrailoğullarının temayüz eden evsafından biri de dünyaya ve onunla alakadar her şeye mübtela olmalarıdır. Mezkur evsaf bu kavmi Cenab-ı Hakk’ın ve rasullerinin güzergahının haricine tahliye etmiştir. Ol sebeple bu kavim ve ona benzeyenler ahireti ve hesabı hiç tefekkür etmez. İsrailoğullarının kınanan etvarı işari olarak mütalaa edildiğinde insanın beşeriyet cihetinin nefs-i emmaresine matuf olduğu görülür.

Nefs-i emmare çukuruna düşmüş tıynetler dünyaya müpteladır. Bu güruh, keyfince bir hayat idamesi talep eder, kendinden başkasının hak ve hukuku hususunda riayetkar olmaz, hiç ölmeyecekmiş gibi gamsız bir halet-i ruhiyede olur; medeniyet tasavvurunu hiç umursamaz, İslam’ın emrettiği muamelatı dert etmez, ticaretinde dürüst olmaz, ahdine vefa göstermez.

Nisa Suresi 29. ayetteki ikaz calib-i dikkattir:

“Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Ancak karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle olursa başka. Kendinizi helak etmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir.”

Bakara Suresi 96. ayette bu zihniyetten şöyle bahsedilir:

“Andolsun, sen onların, yaşamaya, bütün insanlardan; hatta Allah'a ortak koşanlardan bile daha düşkün olduklarını görürsün. Onların her biri bin yıl yaşamak ister. Halbuki uzun yaşamak onları azaptan kurtaracak değildir. Allah onların bütün işlediklerini görür.”

Dünyevileşmek insanı şımartır, konfor ve rahata mübtela hale getirir. Bu hal ise insana fani olduğunu unutturur ve bir gün öleceğini aklına getirmez.

Hadid Suresi 20. ayetinde Cenab-ı Hakk şöyle buyurur:

“Bilin ki dünya hayatı, bir oyun, bir eğlence, bir gösteriş, aranızda bir övünme, mal ve evlâtta bir çokluk yarışından ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibi ki bitirdikleri çiftçileri imrendirir, sonra kurumaya yüz tutar, bir de bakarsın ki sararmıştır, ardından da çerçöp haline gelmiştir. Ahirette ise ya çetin bir azap yahut Allah’ın bağışlaması ve hoşnutluğu vardır. Dünya hayatı sadece aldatıcı bir yararlanmadan başka bir şey değildir.”

Dünyaya ve hayata düşkün olmamak, dünya ile irtibatı tamamen kesmek değildir. Dünyevileşmek ise yahudileşmektir. Mümin ve müslümanın dünyaya nazarı elbette diğer beşerden farklı olmalıdır. Zira ehl-i islam için hayat ve dünya sadece fani bir menfaat ve ahiretin tarlasıdır, ötesi değildir. Tekrar hatırlayalım Efendimizin ikazını vesselam…

“Kim bir kavme benzerse onlardandır.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.