Bir kütüphaneden faydalanabileceğimizin fazlasını alıyorduk o zamanlar. Şimdi dönüp bakınca ne büyük nimetmiş de anlamamışız, değerini de bilmeyip şükrünü az etmişiz. Öte yandan ömrümüzün belki de en hızlı geçen zamanlarıydı. Neyden mi bahsediyorum? Tüm Dünya Çocuklarının Amcası ünvanıyla tanıdığımız Hasan Ejderha’nın üniversite kütüphanesindeki ofisinden tabi ki. Başkomutan buraya gerek zamanında Emmim’in ve diğer dostların Dergâh Dergisi’yle olan münasebetinden gerekse Yoldaki Kalemler’in editörlüğünü yapmasından ötürü Dergâh Yayın Bürosu derdi. İsmiyle de müsemmaydı. Nice yazarlar ve şairler gelir Emmim’in çayından içer gönül doyuran muhabbetinden ve fikirli hatıralarından nasiplenirdi. En çok da bizim gibi talebeler gelirdi. O üniversitede okumuş olsun ya da olmasın fikirli bir davası olan, derdi çok, yükünü paylaşmak isteyen neredeyse her gencin yolu düşmüştür oraya. Emmim’in çayını içmiş, tütününden nasiplenmiş çok şanslıysa sofrasına bile oturmuştur. Seher Yeli, Derviş Ali, Meczup Muallim ve fakir epey aşındırdık o kapıyı. Öğle arası olsa da Emmim’in dizinin dibine gidip çay içsek, ders bitse de Emmim’le dertleşsek, hatıra dinlesek, varsa yükü sırtımıza verse, varsa yükümüz serçe parmağıyla alıp öteye atıverse diye yerimizde duramazdık. Biraz da abartırdık. Öyle abartırdık ki en sonunda Emmim “Yavrum sizin dersiniz yok mu? Sene sonu transkriptinize bakacağım ona göre. Bakın ben eleğini duvara asmış adamım. Sizin daha eleyeceğiniz çok malzeme var.” demişti. Yine de duramaz “Tezgahınızda ne var? Neler yazdınız?” diye kurcalardı hep. Biz de bir bir dökerdik eteğimizdeki taşları. Üşenmeden dinler, özellikle bana “Okuman lazım, okumalısın!” derdi.
Destebaşımız da gelirdi. Şiir okur, yazılar okur gönlümüzü şâd eder yüreğimizi ferahlatırdı. Akademinin gri duvarlarıyla soğutup buruşturduğu yüzümüzü güz çiğdemi gibi açtırırdı o küçücük odada. En iyi hatırladığım okuma Osman Kılıç’ın Kader Kurbanı kitabıydı. Destebaşımız’ın memleketini anlatan bir kitaptı. Göç meselesini ilk o zamanlar anlamıştım.
Udebâmız da uğrardı. İkinci üniversitesine başladığında gerek ders aralarında gerek okula yolu düştüğünde illaki tıklatırdı Emmim’in kapısını. Bazen siyasî, bazen edebî, bazen içtimaî ama hep fikirli zarflarla sıkıştırırdı Emmim’i. Emmim de hiç geri durmazdı. Biz de mal bulmuş Mağribî gibi dinler heybemize atardık her şeyi.
En çok hatıralarını dinlemeyi severim Emmim’in. Zamanında bir meslek yüksekokulunda yurt müdürlüğü yapmış. Öğrenciler kendilerine veya birbirlerine zarar vermesin diye ütü, ocak, fön makinesi gibi şeyler yasaktır yurtlarda. Emmim bir gün denetime çıkmış. Koridorları gezerken öğrencilerden birisi ütülerinin alınmasından şikayetçi olmuş. “E kızım çamaşır odasında var ya ütü. Ne yapacaksınız fazlasını?” demiş. “Hocam saçımızı düzlüyoruz.” cevabını duyan Emmim’in yufka yüreği vecde geçmiş. Yardımcılarına dönüp “Her koridora bir tane ayna yaptıralım hemen, yanına da bir tane fön makinesi bir tane de düzleştirici koyalım. Kız yurdu burası. Kız çocukları güzel olmalı.” demiş.
Bir gün Emmim bize tütün ısmarlamışken Derviş Ali çıkageldi. “Sınav vardı ona geldim Emmi.” dedi. “Ee nasıl geçti Ali’m?” dedi Emmim alacağı cevabın kendisini nasıl şaşkına uğratacağını bilemeden. “Saat ikideymiş Emmi, kaçırmışım. Ama iyi geçti. Geçerim sanırım.” Emmim bir bize döndü baktı bir Derviş Ali’ye. Sonra katıla katıla güldük. O sınavın nasıl olduğunun sırrı bende hâlâ yok.
Öyle kalender birinin ofisiydi işte Dergâh Yayın Bürosu. Gençliğimizin en güzel anına denk geldi. Genç olduğumuzu bildik. Toyluğumuzu attık. Bazen çok abarttık. Bazen az bildik. Ama hep güzeldik. Allah Emmim’den razı olsun. Başımızdan eksik etmesin. Dünya’daki her çocuğun bir Emmi’ye ihtiyacı var.
.jpg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.