ARICILIK MACERASI/ Teyfik Karadaş

 


                                       


Otuz yıllık memur iken vermiş olduğum ani bir kararla genç denecek yaşta emekli oldum. Emekli olduğum ilk günlerde, sabahleyin ekenden eşim işe, çocuklarım okula gidince ben sudan çıkmış balık misali ne yapacağımı şaşırmaya başladım. Emekliliğimin ikinci haftası tanıdığım esnafları ziyaret etmeye başladım. Üçüncü hafta emeklilerin takıldığı çay bahçeleri ve derneklere gittim. Gitmiş olduğum ortamlardan çalışırken iş yerinde bulduğum huzurun yarısı kadar haz alamadım. Evde kitap okuyup, hikâye yamaya başladım. Arada bir ilham gelirse şiir yazdığım da oluyordu tabi.

Emekliliğimin altıncı ayında evde tek başıma yaşarken psikolojimin bozulduğunu fark ettim. Durumumu fark edince doktora gittim. Doktorun yazdığı ilaçları alarak tedavi oldum. Rahatsızlığımın devam etmemesi için evin dışında bir meşguliyetimin olması gerekiyordu. Bu nedenle sosyal ortamlarda vakit geçirmek amacıyla meşguliyet arayışına başladım. Meşguliyet arayışı hususunda bilgisine başvurduğum arkadaşlardan her biri farklı tavsiyelerde bulundu. Kimi emlakçılık yapmamı, kimi özel eğitim kurumunda çalışmamı, kimi tarımla uğraşmamı söyledi. Yapmış olduğum araştırmalar sonunda; iş yerinde uzun süre birlikte çalıştığımız, en yakın iş arkadaşlarımdan biri olan Hasan Beyin tavsiyesi uyarak, arıcılık yapmaya karar verdim.

Arıcılık yapmaya karar verdim ama daha önce arıcılık konusunda hiçbir bilgim, hiçbir tecrübem yoktu.  Tecrübem olmadığı gibi arıcılık yapan bir insanın arılığının yanından bir kere dahi geçmemiştim. O güne kadar ne sırtıma maske giymiş, nede elime körük almıştım. Ayrıca da arıdan çok korkardım. Arıcılığı Hasan Beyle birlikte yapacaktık. O kendi arılarına bakarken benim arılara da bakacaktı. Bende kendisine can yoldaşı olacaktım. İlerleyen süreç içerisinde arıcılığı öğrenecektim. Başlangıçta niyetimiz çok güzel. Hayalimiz büyüktü. Şehrimizin bal ihtiyacının belli bir bölümünü biz karşılayacaktık.

Arıcılık yapmaya karar verdikten sonra; ilk iş olarak Suçatı Mahallesinde ikamet eden dostum, arkadaşım ve abim Ahmet Koşum’un marangoz atölyesinde beş tane ilaveli arı kovanı yaptırdım. Kovanları Devlet Su İşlerinin Kılavuzlu Barajından başlayıp şehir merkezine doğru giden sulama kanalıyla ilahiyat Fakültesi arasındaki Hasan Beyin arılarının bulunduğu yere getirmem gerekiyordu. Kovanları hafta sonu köye gittikçe bir iki, bir iki arabamın bagajına koyarak arılığa götürmeye başladım. Arılığa yürüyerek gitmek oldukça kolay, otomobille gitmek bir hayli zordu. Otomobille arılığa gitmek için; Üniversite Kavşağını otogar istikametine doğru geçtikten bir kilometre sonra, sağ tarafa dönüp, sulama kanalının sol tarafındaki stabilize yolda, on kilometre ilerleyip, kanalın üzerindeki sırata benzeyen eğri köprüden geçip U dönüşü yaparak beş kilometre kadar geri gelmek gerekiyordu. Yürüyerek gitmek için otomobili İlahiyat Fakültesine park ettikten sonra, güney yönünde iniş aşağı beş yüz metre yürümek yeterli geliyordu. Kovanları taşıma işlemini tamamladıktan sonra köylü garajına giderek bir adet maske ve bir adet körük satın aldım.  Arı malzemesi satan dükkânların hiç birinde elime olacak eldiven bulamadım. Bir hırdavatçıdan bir adet sıvacı eldiveni aldım. Böylece arıcılığa başlamak için ön hazırlığı tamamladım.

İlkbahar gelip arılar kovandan çıkıp, çiçeklere konmaya başlayınca,  arı almanın zamanı gelmiş oldu. Hasan Beyin yardımıyla asıl mesleği öğretmen olan Abdürrahim isimli bir arı tüccarından otuz çıta arı satın alarak kovanların içine koyduk. Arılar kovana girince ben arıcılığa fiilen başlamış oldum.

O günden sonra haftada en az iki gün Hasan Beyle birlikte arıların yanına gidip gelmeye başladık. Arılığa gittiğimizde ben körükle arılara duman verirken, Hasan Bey kovanları açarak arıların bakımını yapıyordu. Bakımını yaparken hem hastalıklara karşı kovanları ilaçlıyor, hem de arılar aç kalmasın diye kovanlara kek, şerbet gibi yiyecekler koyuyordu. Kimi zamanda ihtiyaç olan kovanlara petekli ek çıta yerleştiriyordu. Hasan Bey bu çalışmaları yaparken ben de devamlı olarak körüğü pompalayarak, körükteki ateşin sönmemesi için gayret sarf ediyordum. Ben körükle duman vererek arıları sakinleştirmeye çalışırken, arılardan korktuğum için benim kendi tansiyonum yükseliyordu. Tansiyonumun yükseldiğini, yaşadığım stres nedeniyle soğuk soğuk terlediğimi fark etmesin diye Hasan Beye arıcılıkla ilgili olarak kafama takılan, aklıma gelen ilginç konularda sorular soruyordum. Hasan Beyde sorduğum soruları samimi şekilde cevaplıyordu. Böylelikle benim perişan halimi fark etmiyordu.

Aslında arılığa gittiğimiz ilk gün Hasan Beyin durumunu görünce arıcılığın ne kadar zor bir iş, ne kadar ince bir sanat olduğunu anlamıştım. Anlamıştım ama an itibariyle dönüşü olmayan bir yola girmiş olduğumdan, o şartlarda arıcılığa devam etmekten başka çarem yoktu. Aldığım maske bedenime dar geliyor, arıcı eldivenleri elime olmadığı için plastik sıvacı eldiveniyle çalışıyordum. Anlayacağınız memlekette benim vücut standartlarımda arıcı kıyafeti satılmıyordu. Kullanmış olduğum kıyafetlerin darlığı bazen beni zor duruma düşürüyordu. Ben beden yapısı olarak arıcılık yapmaya uygun bir insan değildim.

Arıcılığa başlamış olduğum ilk günlerde bir olay yaşadım ki, yaşamış olduğum bir olayı sizlere anlatmadan geçemeyeceğim.

Bir gün arılara kek vermek üzere arılığa gittim. Arılıkta çakmağı bulamayınca körüğü yakamadım. Körüğü yakamayınca keki duman vermeden kapakları açarak verebilir miyim diye düşündüm. Bu düşüncemi telefon ederek Hasan Beye söyledim. Hasan Bey de “ Dikkatli bir şekilde arıları huylandırmadan verebilirsin” dedi. Birinci kovanı açtım keki bıraktım. Bir şey olmadı. İkinci kovanı açtım keki bıraktım. Bir şey olmadı. Üçüncü kovanı açmamla birlikte binlerce arı Çin Askeri gibi bana saldırdı. Arılardan korunmak için kovanın kapağını acele olarak kapatıp kanalın yanındaki yola doğru maraton yarışına katılmış bir atlet edasıyla koşmaya başladım. Ben koştukça arılar beni takip etmeye devam ediyor, vızıldayarak benim eksenim etrafımda dönüyorlardı. Arılar beni takip ederken, pantolonumun diz kısmından, eldivenimin üzerinden ve iğnesini geçirebildiği her bölgeden beni sokuyorlardı. Üzerimdeki maskeyi ve ayağımdaki botu çıkartabilsem hiç düşünmeden kendimi kanaldaki suyun içine atardım. Arılar çıkarmama fırsat vermedi. Bir kilometre kadar koştuktan sonra arılar beni takip etmeyi bıraktı. Arılar takibi bırakınca derin bir nefes aldım. Bir ağacın gölgesinde biraz dinlendim. Dinlenirken arıların soktuğu yerlerdeki acıyı en şiddetli şekilde hissetmeye başladım. Alerji olurum da oracıkta ölürüm korkusuyla hızlıca arılığa gelip, elbiselerimi giyip, arabama binerek eve hareket ettim. Arabayla eve giderken duyduğum acı hissini, daha önce hiç yaşamamıştım. Eve gelince ellerim ayaklarım ve dizlerim başta olmak üzere en az vücudumun yirmi yerinden arıların soktuğunu tespit ettim. Acıdan kıvranmaya başladım. Çektiğim acının etkisiyle gözlerim yaşardı.

Eşim vaziyetimi görünce, beni arabasına bindirerek ivedi şekilde Yörük Selim Devlet Hastanesine götürdü. Hastanede beni derhal müşahede odasına yatırdılar. Müşahede odasında beş altı kadar doktor ve hemşire başıma toplandı.  Vücudumda çok aşırı şişlikler olması nedeniyle bana bir adet iğne vurup, bir ünite serum bağladılar. Serum bitince reçetemi yazarak beni taburcu ettiler. Vücudumdaki şişlikler nedeniyle üç gün boyuna evden dışarı çıkamadım. Evde kaldığım süre içerisinde aynaya bakarak kendi halime bazen güldüm. Bazen ağladım.

Yaşadığım bu olaydan sonra Hasan Bey yanımda olmadan arılığa adımımı dahi atmadım. O günden sonra arılığa Hasan Beyle gittim. Hasan beyle geldim.

Arıcılığa başladığım bir aylık süre içeresinde güve düşmesi, varroa gibi arı haslıklarıyla mücadele etmeyi, çıtaya petek bağlamayı öğrendim. Mayıs ayının sonunda arıların olduğu bölgedeki çiçekler sarardı. Hasan Bey bana “Arıları bu hafta sonu yaylaya taşımalıyız hocam” dedi. Bende “Siz bilirsiniz “ dedim.

Cumartesi günü ikindi vakti arılığa gittik. Hasan Bey körüğü yakıp elime verdi. Ben kovandaki arılara duman verirken, Hasan Bey mum yardımıyla kovanın içindeki çıtaları sabitledi. Killi bir toprak ile bir kova çamur hazırladı. Biz kovanları taşımak için hazırlarken Abdürrahim Hoca’da kendi kovanlarını elden geçirdi. Hava kararıp arılar kovana girince arıların ağzını kapattık. Kovana girmeyen arıların kovana girmesi için fıskiye ile arıların üzerine su fışkırttık. Arılar yağmur yağıyor sanarak kovan girdi. Ben bu işe başlarken arıların yılda iki üç kere yer değiştirileceğini bilmediğim gibi tahmin dahi edememiştim.

 Ağzını kapattıktan sonra kovanları Abdürrahim hocanın kamyonetine yüklemeye başladık. Arabaya arı yüklemek patlayıcı madde yüklemekten daha tehlikeliydi. Bazı kovanlarda çatlak ve delik yerler olduğunu yüklerken fark ettik. Hasan Bey kovanlardaki delikleri arılar kaçmasın diye çamur ile kapattı.  Benim ve Hasan Beyin kovanlarının tamamı il Abdürrahim Hocanın kovanlarının bir kısmını kamyonete yükledik. Arılar yüklendikten sonra Doğu Kent istikametine doğru hareket ettik. Bu arada saat on biri geçmişti. Kamyonet ile Dereköy, Peynirdere, Bulanık Mahallerini geçip Küçüknacar Mahallesine varınca sol tarafa dönüp toprak bir yola girdik. Toprak yoldan şehir merkezi yönünde on kilometre kadar ilerleyince, arıları indireceğimiz yere intikal ettik. Arıları yolun kenarına indirdik. İndirdiğimiz yer Abdürrahim hocanın arılığı imiş. Hava karanlık olunca arıları götürdüğümüz yerin doğal güzelliklerini fark edemedim. Arıları indirir indirmez izimizin üzerine geri döndük. Gittiğimiz toprak yolun alt tarafı da üst tarafı da uçurumdu.  Araba kullanırken yapacağın en küçük hatanın bedelini canın ile ödemekten başka ihtimal yok gibiydi. Olduğumuz yerden Maraş Ovasındaki pek çok köyün ışığı sönük bir vaziyette görünüyordu.

Dönerken araba boş olunca bir saat gibi sürede şehre geldik. Abdürrahim Hocanın kovanlarının geri kalan kısmını kamyonete yükledik. Kamyoneti yükleyince ben eve gittim. Hasan Bey ile Abdürrahim Hoca arıları götürdüler. Eve geldiğimde saat üç buçuk olmuş, sabah ezanının okunmasına bir saat kalmıştı. Daha önce ömrümde hiç o kadar yorulduğumu hatırlamıyorum. Çek yatın üzerine dinlenmek için uzanınca duş dahi almadan uyumuşum. Gözlerimi açtığımda saat on bir olmuştu.

Arıları yaylaya götürdükten bir hafta sonra cumartesi günü sabah erkeden bakımını yapmak üzere arılığa gitmek üzere yola çıktık. Bir maketin önünde durup kahvaltımızı yapmak için kumanya aldık. Saat yedide arılığa vardık. Arlığın olduğu yerin üst kısmı sedir ormanlarıyla kaplıydı. Orman olmayan yerlerde çakşır, geven gibi bin bir çeşit çiçek açan bitkiler vardı. Olduğumuz yer Maraş Ovası ile Ahır Dağının tam orta noktasıydı. Alt tarafta meşhur Gündeğmez Pınarını çıktığı vadi vardı. Abdürrahim Hoca yıllardan beri oraya arı götürdüğü için orada güzel bir sosyal yaşam alanı oluşturmuştu. Arılıkta içinde yatılabilecek büyüklükte bir adet konteyneri, güneşten elektrik üretecek paneli, yemek yapacak ocağından, çay pişirecek semaverine kadar her türlü alet edevatı mevcuttu.

Biz çayı hazırlarken Abdürrahim Hoca da geldi. Serin bir yayla havasında, oksijen deposu sedir ağaçlarının dibinde kahvaltımızı yaptık. Kahvaltıyı yaptıktan sonra sağımızda solumuzda ne var diye dolaşmaya başladım. Dolaşırken kahvaltı yaptığımız yere üç yüz metre mesafede bir sürü dağ keçisini oğlaklarıyla birlikte otlarken gördüm. Dağ keçilerini seyretmek için olduğum yere sessizce oturdum. Keçileri on dakika kadar seyrettim. Keçiler on dakika sonra beni fark edince koşar adımlarla sedir ormanlarının arasına girip gözden kayboldular.

Hava ısınınca arıların bakımı yapmaya başladık. Bakım işi tamamlanınca evimize döndük. Arıları götürdüğümüz yer ülkemizin saklı cennetlerinden bir köşeydi ama yolu Sırat Köprüsü kadar tehlikeliydi. İki ay boyunca her hafta sonu arılığa gittik geldik. Ağustos ayının başında arıların sağımını yaptık. Ürettiğimiz bal kaliteliydi ama miktarı azdı. Anlayacağınız ürettiğimiz baldan alacağımız para, harcadığımız paranın yarısını dahi karşılamıyordu.

Hayal ettiğimiz verimin yarısını değil, dörtte birini dahi alamamıştık. Diğer arkadaşları bilmiyorum ama en azından ben üretim konusunda hayali hüsrana uğramıştım. İşe başlarken amacım para kazanmak değil meşgul olmaktı ama zarar etmekte hiç hoşuma gitmedi.

Arıcılık konusunda öğrendiğim bilgi ve tecrübeleri kazanç sayıp kendi kendimi teselli ettim. Zararın neresinden dönersen kar demedim. Atalarımızın “Umut fakirin ekmeğidir “ sözünü şiar edinerek arıcılık işine devam etmeye karar verdim.

Kalın sağlıcakla kıymetli dostlarım!

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.