Otuz yıllık memur iken vermiş olduğum ani bir kararla genç denecek
yaşta emekli oldum. Emekli olduğum ilk günlerde, sabahleyin ekenden eşim işe,
çocuklarım okula gidince ben sudan çıkmış balık misali ne yapacağımı şaşırmaya
başladım. Emekliliğimin ikinci haftası tanıdığım esnafları ziyaret etmeye
başladım. Üçüncü hafta emeklilerin takıldığı çay bahçeleri ve derneklere
gittim. Gitmiş olduğum ortamlardan çalışırken iş yerinde bulduğum huzurun
yarısı kadar haz alamadım. Evde kitap okuyup, hikâye yamaya başladım. Arada bir
ilham gelirse şiir yazdığım da oluyordu tabi.
Emekliliğimin altıncı ayında evde tek başıma yaşarken
psikolojimin bozulduğunu fark ettim. Durumumu fark edince doktora gittim.
Doktorun yazdığı ilaçları alarak tedavi oldum. Rahatsızlığımın devam etmemesi
için evin dışında bir meşguliyetimin olması gerekiyordu. Bu nedenle sosyal
ortamlarda vakit geçirmek amacıyla meşguliyet arayışına başladım. Meşguliyet
arayışı hususunda bilgisine başvurduğum arkadaşlardan her biri farklı
tavsiyelerde bulundu. Kimi emlakçılık yapmamı, kimi özel eğitim kurumunda
çalışmamı, kimi tarımla uğraşmamı söyledi. Yapmış olduğum araştırmalar sonunda;
iş yerinde uzun süre birlikte çalıştığımız, en yakın iş arkadaşlarımdan biri
olan Hasan Beyin tavsiyesi uyarak, arıcılık yapmaya karar verdim.
Arıcılık yapmaya karar verdim ama daha önce arıcılık
konusunda hiçbir bilgim, hiçbir tecrübem yoktu. Tecrübem olmadığı gibi arıcılık yapan bir
insanın arılığının yanından bir kere dahi geçmemiştim. O güne kadar ne sırtıma
maske giymiş, nede elime körük almıştım. Ayrıca da arıdan çok korkardım.
Arıcılığı Hasan Beyle birlikte yapacaktık. O kendi arılarına bakarken benim
arılara da bakacaktı. Bende kendisine can yoldaşı olacaktım. İlerleyen süreç
içerisinde arıcılığı öğrenecektim. Başlangıçta niyetimiz çok güzel. Hayalimiz
büyüktü. Şehrimizin bal ihtiyacının belli bir bölümünü biz karşılayacaktık.
Arıcılık yapmaya karar verdikten sonra; ilk iş olarak Suçatı
Mahallesinde ikamet eden dostum, arkadaşım ve abim Ahmet Koşum’un marangoz
atölyesinde beş tane ilaveli arı kovanı yaptırdım. Kovanları Devlet Su
İşlerinin Kılavuzlu Barajından başlayıp şehir merkezine doğru giden sulama
kanalıyla ilahiyat Fakültesi arasındaki Hasan Beyin arılarının bulunduğu yere
getirmem gerekiyordu. Kovanları hafta sonu köye gittikçe bir iki, bir iki
arabamın bagajına koyarak arılığa götürmeye başladım. Arılığa yürüyerek gitmek
oldukça kolay, otomobille gitmek bir hayli zordu. Otomobille arılığa gitmek
için; Üniversite Kavşağını otogar istikametine doğru geçtikten bir kilometre
sonra, sağ tarafa dönüp, sulama kanalının sol tarafındaki stabilize yolda, on
kilometre ilerleyip, kanalın üzerindeki sırata benzeyen eğri köprüden geçip U
dönüşü yaparak beş kilometre kadar geri gelmek gerekiyordu. Yürüyerek gitmek
için otomobili İlahiyat Fakültesine park ettikten sonra, güney yönünde iniş
aşağı beş yüz metre yürümek yeterli geliyordu. Kovanları taşıma işlemini
tamamladıktan sonra köylü garajına giderek bir adet maske ve bir adet körük
satın aldım. Arı malzemesi satan
dükkânların hiç birinde elime olacak eldiven bulamadım. Bir hırdavatçıdan bir
adet sıvacı eldiveni aldım. Böylece arıcılığa başlamak için ön hazırlığı tamamladım.
İlkbahar gelip arılar kovandan çıkıp, çiçeklere konmaya
başlayınca, arı almanın zamanı gelmiş
oldu. Hasan Beyin yardımıyla asıl mesleği öğretmen olan Abdürrahim isimli bir
arı tüccarından otuz çıta arı satın alarak kovanların içine koyduk. Arılar
kovana girince ben arıcılığa fiilen başlamış oldum.
O günden sonra haftada en az iki gün Hasan Beyle birlikte
arıların yanına gidip gelmeye başladık. Arılığa gittiğimizde ben körükle
arılara duman verirken, Hasan Bey kovanları açarak arıların bakımını yapıyordu.
Bakımını yaparken hem hastalıklara karşı kovanları ilaçlıyor, hem de arılar aç
kalmasın diye kovanlara kek, şerbet gibi yiyecekler koyuyordu. Kimi zamanda
ihtiyaç olan kovanlara petekli ek çıta yerleştiriyordu. Hasan Bey bu çalışmaları
yaparken ben de devamlı olarak körüğü pompalayarak, körükteki ateşin sönmemesi
için gayret sarf ediyordum. Ben körükle duman vererek arıları sakinleştirmeye
çalışırken, arılardan korktuğum için benim kendi tansiyonum yükseliyordu.
Tansiyonumun yükseldiğini, yaşadığım stres nedeniyle soğuk soğuk terlediğimi
fark etmesin diye Hasan Beye arıcılıkla ilgili olarak kafama takılan, aklıma gelen
ilginç konularda sorular soruyordum. Hasan Beyde sorduğum soruları samimi
şekilde cevaplıyordu. Böylelikle benim perişan halimi fark etmiyordu.
Aslında arılığa gittiğimiz ilk gün Hasan Beyin durumunu görünce
arıcılığın ne kadar zor bir iş, ne kadar ince bir sanat olduğunu anlamıştım.
Anlamıştım ama an itibariyle dönüşü olmayan bir yola girmiş olduğumdan, o
şartlarda arıcılığa devam etmekten başka çarem yoktu. Aldığım maske bedenime
dar geliyor, arıcı eldivenleri elime olmadığı için plastik sıvacı eldiveniyle
çalışıyordum. Anlayacağınız memlekette benim vücut standartlarımda arıcı
kıyafeti satılmıyordu. Kullanmış olduğum kıyafetlerin darlığı bazen beni zor
duruma düşürüyordu. Ben beden yapısı olarak arıcılık yapmaya uygun bir insan
değildim.
Arıcılığa başlamış olduğum ilk günlerde bir olay yaşadım ki, yaşamış
olduğum bir olayı sizlere anlatmadan geçemeyeceğim.
Bir gün arılara kek vermek üzere arılığa gittim. Arılıkta
çakmağı bulamayınca körüğü yakamadım. Körüğü yakamayınca keki duman vermeden
kapakları açarak verebilir miyim diye düşündüm. Bu düşüncemi telefon ederek
Hasan Beye söyledim. Hasan Bey de “ Dikkatli bir şekilde arıları huylandırmadan
verebilirsin” dedi. Birinci kovanı açtım keki bıraktım. Bir şey olmadı. İkinci
kovanı açtım keki bıraktım. Bir şey olmadı. Üçüncü kovanı açmamla birlikte
binlerce arı Çin Askeri gibi bana saldırdı. Arılardan korunmak için kovanın
kapağını acele olarak kapatıp kanalın yanındaki yola doğru maraton yarışına
katılmış bir atlet edasıyla koşmaya başladım. Ben koştukça arılar beni takip
etmeye devam ediyor, vızıldayarak benim eksenim etrafımda dönüyorlardı. Arılar
beni takip ederken, pantolonumun diz kısmından, eldivenimin üzerinden ve
iğnesini geçirebildiği her bölgeden beni sokuyorlardı. Üzerimdeki maskeyi ve
ayağımdaki botu çıkartabilsem hiç düşünmeden kendimi kanaldaki suyun içine
atardım. Arılar çıkarmama fırsat vermedi. Bir kilometre kadar koştuktan sonra
arılar beni takip etmeyi bıraktı. Arılar takibi bırakınca derin bir nefes
aldım. Bir ağacın gölgesinde biraz dinlendim. Dinlenirken arıların soktuğu
yerlerdeki acıyı en şiddetli şekilde hissetmeye başladım. Alerji olurum da oracıkta
ölürüm korkusuyla hızlıca arılığa gelip, elbiselerimi giyip, arabama binerek
eve hareket ettim. Arabayla eve giderken duyduğum acı hissini, daha önce hiç
yaşamamıştım. Eve gelince ellerim ayaklarım ve dizlerim başta olmak üzere en az
vücudumun yirmi yerinden arıların soktuğunu tespit ettim. Acıdan kıvranmaya
başladım. Çektiğim acının etkisiyle gözlerim yaşardı.
Eşim vaziyetimi görünce, beni arabasına bindirerek ivedi
şekilde Yörük Selim Devlet Hastanesine götürdü. Hastanede beni derhal müşahede
odasına yatırdılar. Müşahede odasında beş altı kadar doktor ve hemşire başıma
toplandı. Vücudumda çok aşırı şişlikler
olması nedeniyle bana bir adet iğne vurup, bir ünite serum bağladılar. Serum
bitince reçetemi yazarak beni taburcu ettiler. Vücudumdaki şişlikler nedeniyle
üç gün boyuna evden dışarı çıkamadım. Evde kaldığım süre içerisinde aynaya
bakarak kendi halime bazen güldüm. Bazen ağladım.
Yaşadığım bu olaydan sonra Hasan Bey yanımda olmadan arılığa
adımımı dahi atmadım. O günden sonra arılığa Hasan Beyle gittim. Hasan beyle
geldim.
Arıcılığa başladığım bir aylık süre içeresinde güve düşmesi,
varroa gibi arı haslıklarıyla mücadele etmeyi, çıtaya petek bağlamayı öğrendim.
Mayıs ayının sonunda arıların olduğu bölgedeki çiçekler sarardı. Hasan Bey bana
“Arıları bu hafta sonu yaylaya taşımalıyız hocam” dedi. Bende “Siz bilirsiniz “
dedim.
Cumartesi günü ikindi vakti arılığa gittik. Hasan Bey körüğü
yakıp elime verdi. Ben kovandaki arılara duman verirken, Hasan Bey mum
yardımıyla kovanın içindeki çıtaları sabitledi. Killi bir toprak ile bir kova
çamur hazırladı. Biz kovanları taşımak için hazırlarken Abdürrahim Hoca’da
kendi kovanlarını elden geçirdi. Hava kararıp arılar kovana girince arıların
ağzını kapattık. Kovana girmeyen arıların kovana girmesi için fıskiye ile
arıların üzerine su fışkırttık. Arılar yağmur yağıyor sanarak kovan girdi. Ben
bu işe başlarken arıların yılda iki üç kere yer değiştirileceğini bilmediğim
gibi tahmin dahi edememiştim.
Ağzını kapattıktan
sonra kovanları Abdürrahim hocanın kamyonetine yüklemeye başladık. Arabaya arı
yüklemek patlayıcı madde yüklemekten daha tehlikeliydi. Bazı kovanlarda çatlak
ve delik yerler olduğunu yüklerken fark ettik. Hasan Bey kovanlardaki delikleri
arılar kaçmasın diye çamur ile kapattı.
Benim ve Hasan Beyin kovanlarının tamamı il Abdürrahim Hocanın
kovanlarının bir kısmını kamyonete yükledik. Arılar yüklendikten sonra Doğu
Kent istikametine doğru hareket ettik. Bu arada saat on biri geçmişti. Kamyonet
ile Dereköy, Peynirdere, Bulanık Mahallerini geçip Küçüknacar Mahallesine
varınca sol tarafa dönüp toprak bir yola girdik. Toprak yoldan şehir merkezi
yönünde on kilometre kadar ilerleyince, arıları indireceğimiz yere intikal
ettik. Arıları yolun kenarına indirdik. İndirdiğimiz yer Abdürrahim hocanın
arılığı imiş. Hava karanlık olunca arıları götürdüğümüz yerin doğal
güzelliklerini fark edemedim. Arıları indirir indirmez izimizin üzerine geri
döndük. Gittiğimiz toprak yolun alt tarafı da üst tarafı da uçurumdu. Araba kullanırken yapacağın en küçük hatanın
bedelini canın ile ödemekten başka ihtimal yok gibiydi. Olduğumuz yerden Maraş
Ovasındaki pek çok köyün ışığı sönük bir vaziyette görünüyordu.
Dönerken araba boş olunca bir saat gibi sürede şehre geldik.
Abdürrahim Hocanın kovanlarının geri kalan kısmını kamyonete yükledik.
Kamyoneti yükleyince ben eve gittim. Hasan Bey ile Abdürrahim Hoca arıları
götürdüler. Eve geldiğimde saat üç buçuk olmuş, sabah ezanının okunmasına bir
saat kalmıştı. Daha önce ömrümde hiç o kadar yorulduğumu hatırlamıyorum. Çek
yatın üzerine dinlenmek için uzanınca duş dahi almadan uyumuşum. Gözlerimi
açtığımda saat on bir olmuştu.
Arıları yaylaya götürdükten bir hafta sonra cumartesi günü
sabah erkeden bakımını yapmak üzere arılığa gitmek üzere yola çıktık. Bir
maketin önünde durup kahvaltımızı yapmak için kumanya aldık. Saat yedide
arılığa vardık. Arlığın olduğu yerin üst kısmı sedir ormanlarıyla kaplıydı.
Orman olmayan yerlerde çakşır, geven gibi bin bir çeşit çiçek açan bitkiler
vardı. Olduğumuz yer Maraş Ovası ile Ahır Dağının tam orta noktasıydı. Alt
tarafta meşhur Gündeğmez Pınarını çıktığı vadi vardı. Abdürrahim Hoca yıllardan
beri oraya arı götürdüğü için orada güzel bir sosyal yaşam alanı oluşturmuştu.
Arılıkta içinde yatılabilecek büyüklükte bir adet konteyneri, güneşten elektrik
üretecek paneli, yemek yapacak ocağından, çay pişirecek semaverine kadar her
türlü alet edevatı mevcuttu.
Biz çayı hazırlarken Abdürrahim Hoca da geldi. Serin bir
yayla havasında, oksijen deposu sedir ağaçlarının dibinde kahvaltımızı yaptık.
Kahvaltıyı yaptıktan sonra sağımızda solumuzda ne var diye dolaşmaya başladım.
Dolaşırken kahvaltı yaptığımız yere üç yüz metre mesafede bir sürü dağ keçisini
oğlaklarıyla birlikte otlarken gördüm. Dağ keçilerini seyretmek için olduğum
yere sessizce oturdum. Keçileri on dakika kadar seyrettim. Keçiler on dakika
sonra beni fark edince koşar adımlarla sedir ormanlarının arasına girip gözden
kayboldular.
Hava ısınınca arıların bakımı yapmaya başladık. Bakım işi
tamamlanınca evimize döndük. Arıları götürdüğümüz yer ülkemizin saklı
cennetlerinden bir köşeydi ama yolu Sırat Köprüsü kadar tehlikeliydi. İki ay
boyunca her hafta sonu arılığa gittik geldik. Ağustos ayının başında arıların
sağımını yaptık. Ürettiğimiz bal kaliteliydi ama miktarı azdı. Anlayacağınız
ürettiğimiz baldan alacağımız para, harcadığımız paranın yarısını dahi
karşılamıyordu.
Hayal ettiğimiz verimin yarısını değil, dörtte birini dahi
alamamıştık. Diğer arkadaşları bilmiyorum ama en azından ben üretim konusunda
hayali hüsrana uğramıştım. İşe başlarken amacım para kazanmak değil meşgul
olmaktı ama zarar etmekte hiç hoşuma gitmedi.
Arıcılık konusunda öğrendiğim bilgi ve tecrübeleri kazanç
sayıp kendi kendimi teselli ettim. Zararın neresinden dönersen kar demedim.
Atalarımızın “Umut fakirin ekmeğidir “ sözünü şiar edinerek arıcılık işine
devam etmeye karar verdim.
Kalın sağlıcakla kıymetli dostlarım!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.