GELİNSİ KEŞKEK/ Hidayet BAĞCI

 



İlkbaharın gelişini karşılayan kuş cıvıltıları eşliğinde gözlerini açtı Ayşe Gelin. Yörük çadırının dışından gelen ateşte kaynayan sütün kokusu, kaptan kaba aktarılan suyun sesi de bir uyanışın olduğunun habercisiydi. Erken vakitte uyanan sadece kendisi değildi. Çadır halkı uyanmış, kimisi hayvanlarla ilgileniyor, kimisi ateşin başında kahvaltı hazırlığı yapıyordu.

Ayşe Gelin, çadırın içinde eşine bakındı; yoktu. Sanırım o da diğerleri gibi erkenciydi. Yanı başında uyuyan bebeğiyle ilgilendi bir süre. Valizinden yeni elbiseler çıkardı. Bebeğinin öz bakımını yaptı. Ayşe Gelin, çadırda duran eşyalara göz gezdirdi. Minderler, yataklar bir sedirin üstüne yığılmış, bir köşede duruyordu. Çadırın duvarlarına gerilmiş el dokuması halılar hem estetik hem de çadıra konfor sağlıyordu. Kapıya benzettiği halıyı kaldırınca ocaktan taşan sütü gördü.

— Eyvah, taştı taşacak! dedi Ayşe Gelin.

Hayriye, taşmak üzere olan süt kazanını önce büyük bir kepçeyle birkaç kez karıştırdı, sonra da tüm gücüyle ocaktan indirdi. Ayşe Gelin’i görünce:

— Bizim buraların sabahı biraz erken olur. Hayırlı vakitler ola, Ayşe Gelin.

— Yaaa! Adım sizlerin arasında Ayşe Gelin olarak kaldı. Teşekkür ederim. Yardım edilecek, yapılacak bir şey varsa lütfen söyleyin, dedi Ayşe Gelin.

— Bu sabahın yemeğini ben hazırlayayım, sen de öğlen yemeğini hazırlarsın, dedi Hayriye.

— Çok sevinirim, seve seve hazırlarım. Ben Eren’e baktım, sanırım o Abdullah amcayla birlikte ya da nerede bilmiyorum, dedi Ayşe Gelin.

— Ne yemeği hazırlayacağını sormadın ama bu yemeği yapman için kahvaltıdan hemen sonra başlaman lazım. Evet, Eren abi babama yardım ediyor. Birlikte keçilerin sütünü topluyorlar, dedi Hayriye.

— Öğle yemeği hazırlığı için çok erken değil mi? dedi Ayşe Gelin.

— Yok, erken değil ama ancak babamlara azık yemeği hazırlarız. Bizim buralar sizin şehrin yemek kültürüne benzemez, Ayşe Gelin…

Sultan Ana, buharı üstünde tüten sıcak ekmekleri tandırdan çıkardı. Tavanın içinde cızır cızır sesler çıkaran kızarmış patatesleri boş bir tabağa, yağını süzerek aldı ve üzerine domatesli sosunu döktü. Hayriye, çiçekli basmadan olan sofrayı çadırın içindeki boş alana serdi. Sıcak ekmekler baş köşelere yerleştirildiğinde çadır halkı da sofranın etrafına sıralandı. Bal petekleri, tereyağlar, peynirler… Daha doğrusu bu sofrada her şey doğaldı. Çaylar ince belli bardaklara süzüldüğünde Hayriye usulca dedi ki:

— Eren abi, bugünkü azık yemeğinizi Ayşe Gelin yapacak.

— Hayriye, misafirine hangi yemeği yaptıracaksın? diyerek güldü Eren.

— Yapabilirse ona Gelinsi Keşkek yemeği yaptıracağım. Tarifini vereceğim, nasıl yaparsa artık. İlk kurbanları sizlersiniz, dedi Hayriye gülerek.

— Oooo, desene bugün şenlik var, dedi Eren, sol dizine oturttuğu bebeğini severek.

Kahvaltı bittiğinde Hayriye, elinde üstü örtülü bir tepsiyle geldi. Tepsinin örtüsünü kaldıran Ayşe Gelin, Hayriye’nin yüzüne şaşkınlıkla baktı ve Yörük kızı Hayriye tepsidekileri tek tek saydı:

-        Bir buçuk kilo kadar yarma

-        Bir buçuk kilo kadar haşlanmış kuzu eti

-        Biraz tereyağı

-        1 kase haşlanmış nohut

-        Biraz da su

-        Biraz da kırmızı yaprak biber , tuz

İran seferinin ardından yorgun ama zaferin vakur sessizliğini taşıyan Yavuz Sultan Selim, ordusuyla birlikte Amasya civarında bir köyde konakladı. Günlerdir süren yolculuk, askerlerin yüzüne toz, bedenine ağırlık bırakmıştı. Açlık artık sadece bir ihtiyaç değil, sabırsız bir bekleyişti. Köyün kenarında, zamanın izlerini yüzünde taşıyan yaşlı bir kadın vardı. Ne saray mutfağına özgü ihtişamı ne de bol malzemesi… Elinde yalnızca biraz yarma, bir avuç nohut ve az miktarda et bulunuyordu. Ama yüreğinde misafirperverliğin en saf hâli vardı.

Kadın, büyük bir kazan kurdu. Ateşi ağır ağır yaktı. Saatlerce sabırla karıştırdı yemeğini. Her kepçe vuruşunda buğday yumuşadı, nohut çözüldü, et lif lif ayrıldı. Zaman, yemeğin içine sinmişti adeta. Akşam olduğunda kazan padişahın huzuruna getirildi. Askerler merakla kâselerini doldurdu. İlk kaşıklar alındığında bazıları fısıldaştı:

“Keşke biraz daha etli olsaydı…”

Bu sözler yaşlı kadının kulağına da ulaştı. Gözlerinde kırgınlık değil, bilgece bir sükûnet vardı. Tahta kepçesini eline aldı, kazanı derinlemesine karıştırdı. Ve bir anda… dipte saklanan etler yüzeye çıktı. Kepçenin her dönüşünde et, buğdayın içinden yeniden doğar gibi görünüyordu.

Kadın, yavaşça konuştu:
“Evlatlarım… Bu yemek sabır ister. Karıştırdıkça bereketi ortaya çıkar.”

Padişah bir kaşık daha aldı. Bu kez sadece tadı değil, emeği ve hikmeti de hissetti. Gözleri bir an kadına çevrildi ve başını hafifçe eğerek takdirini gösterdi. O an, sıradan görünen bu yemek bir kültürün, bir geleneğin ve bir yaşam felsefesinin simgesi hâline geldi.

İşte o gün “keşkek” yalnızca bir yemek değil; paylaşmanın, emeğin ve sabrın adı oldu.
Adının kökeni belki Farsça “kaşidan”, yani dövmek, ezmek fiilinden; belki de “keşk”, yani buğday lapasından geliyordu… Ama anlamı Anadolu’nun yüreğinde şekillenmişti.

O günden sonra keşkek, Yörükler ve Türkmen obalarının vazgeçilmez yemeği oldu. Düğünlerde, sünnetlerde, hayır sofralarında büyük kazanlar kuruldu. Herkes bir ucundan tuttu; biri odun getirdi, biri karıştırdı, biri dua etti.

Ayşe Gelin, “İşte bu yemeğin hikâyesi böyle… Bu dağ başı ne bizim okuduğumuz şehir kültürüne benzer ne de mutfak kültürüne. Ben bu hikâyeyi anlattım, sıra senin el marifetinde…” dedi.

Ayşe Gelin, yarma aşıyla birlikte haşlanmış kuzu etini tokmakla döve döve ateş üzerinde tam pişirme kıvamına getirdi. Keşkeğin üzerine tereyağında kavurduğu biberli nohutu “coss!” diye döktüğünde ikindi ezanı okunmuştu.

Her lezzetin bir emeği, bir hikmeti ve bir hikayesi vardır. Sabır gibi, zaman gibi…

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.