İlkbaharın gelişini karşılayan kuş cıvıltıları
eşliğinde gözlerini açtı Ayşe Gelin. Yörük çadırının dışından gelen ateşte
kaynayan sütün kokusu, kaptan kaba aktarılan suyun sesi de bir uyanışın
olduğunun habercisiydi. Erken vakitte uyanan sadece kendisi değildi. Çadır
halkı uyanmış, kimisi hayvanlarla ilgileniyor, kimisi ateşin başında kahvaltı
hazırlığı yapıyordu.
Ayşe Gelin, çadırın içinde eşine bakındı; yoktu.
Sanırım o da diğerleri gibi erkenciydi. Yanı başında uyuyan bebeğiyle ilgilendi
bir süre. Valizinden yeni elbiseler çıkardı. Bebeğinin öz bakımını yaptı. Ayşe
Gelin, çadırda duran eşyalara göz gezdirdi. Minderler, yataklar bir sedirin
üstüne yığılmış, bir köşede duruyordu. Çadırın duvarlarına gerilmiş el dokuması
halılar hem estetik hem de çadıra konfor sağlıyordu. Kapıya benzettiği halıyı
kaldırınca ocaktan taşan sütü gördü.
— Eyvah, taştı taşacak! dedi Ayşe Gelin.
Hayriye, taşmak üzere olan süt kazanını önce
büyük bir kepçeyle birkaç kez karıştırdı, sonra da tüm gücüyle ocaktan indirdi.
Ayşe Gelin’i görünce:
— Bizim buraların sabahı biraz erken olur.
Hayırlı vakitler ola, Ayşe Gelin.
— Yaaa! Adım sizlerin arasında Ayşe Gelin olarak
kaldı. Teşekkür ederim. Yardım edilecek, yapılacak bir şey varsa lütfen
söyleyin, dedi Ayşe Gelin.
— Bu sabahın yemeğini ben hazırlayayım, sen de
öğlen yemeğini hazırlarsın, dedi Hayriye.
— Çok sevinirim, seve seve hazırlarım. Ben Eren’e
baktım, sanırım o Abdullah amcayla birlikte ya da nerede bilmiyorum, dedi Ayşe
Gelin.
— Ne yemeği hazırlayacağını sormadın ama bu
yemeği yapman için kahvaltıdan hemen sonra başlaman lazım. Evet, Eren abi
babama yardım ediyor. Birlikte keçilerin sütünü topluyorlar, dedi Hayriye.
— Öğle yemeği hazırlığı için çok erken değil mi?
dedi Ayşe Gelin.
— Yok, erken değil ama ancak babamlara azık
yemeği hazırlarız. Bizim buralar sizin şehrin yemek kültürüne benzemez, Ayşe
Gelin…
Sultan Ana, buharı üstünde tüten sıcak ekmekleri
tandırdan çıkardı. Tavanın içinde cızır cızır sesler çıkaran kızarmış
patatesleri boş bir tabağa, yağını süzerek aldı ve üzerine domatesli sosunu
döktü. Hayriye, çiçekli basmadan olan sofrayı çadırın içindeki boş alana serdi.
Sıcak ekmekler baş köşelere yerleştirildiğinde çadır halkı da sofranın etrafına
sıralandı. Bal petekleri, tereyağlar, peynirler… Daha doğrusu bu sofrada her
şey doğaldı. Çaylar ince belli bardaklara süzüldüğünde Hayriye usulca dedi ki:
— Eren abi, bugünkü azık yemeğinizi Ayşe Gelin
yapacak.
— Hayriye, misafirine hangi yemeği yaptıracaksın?
diyerek güldü Eren.
— Yapabilirse ona Gelinsi Keşkek yemeği
yaptıracağım. Tarifini vereceğim, nasıl yaparsa artık. İlk kurbanları
sizlersiniz, dedi Hayriye gülerek.
— Oooo, desene bugün şenlik var, dedi Eren, sol
dizine oturttuğu bebeğini severek.
Kahvaltı bittiğinde Hayriye, elinde üstü örtülü
bir tepsiyle geldi. Tepsinin örtüsünü kaldıran Ayşe Gelin, Hayriye’nin yüzüne
şaşkınlıkla baktı ve Yörük kızı Hayriye tepsidekileri tek tek saydı:
-
Bir buçuk kilo kadar yarma
-
Bir buçuk kilo kadar haşlanmış kuzu eti
-
Biraz tereyağı
-
1 kase haşlanmış nohut
-
Biraz da su
-
Biraz da kırmızı yaprak biber , tuz
İran seferinin ardından yorgun ama zaferin vakur
sessizliğini taşıyan Yavuz Sultan Selim, ordusuyla birlikte Amasya civarında
bir köyde konakladı. Günlerdir süren yolculuk, askerlerin yüzüne toz, bedenine
ağırlık bırakmıştı. Açlık artık sadece bir ihtiyaç değil, sabırsız bir
bekleyişti. Köyün kenarında, zamanın izlerini yüzünde taşıyan yaşlı bir kadın
vardı. Ne saray mutfağına özgü ihtişamı ne de bol malzemesi… Elinde yalnızca
biraz yarma, bir avuç nohut ve az miktarda et bulunuyordu. Ama yüreğinde misafirperverliğin
en saf hâli vardı.
Kadın, büyük bir kazan kurdu. Ateşi ağır ağır
yaktı. Saatlerce sabırla karıştırdı yemeğini. Her kepçe vuruşunda buğday
yumuşadı, nohut çözüldü, et lif lif ayrıldı. Zaman, yemeğin içine sinmişti
adeta. Akşam olduğunda kazan padişahın huzuruna getirildi. Askerler merakla
kâselerini doldurdu. İlk kaşıklar alındığında bazıları fısıldaştı:
“Keşke biraz daha etli olsaydı…”
Bu sözler yaşlı kadının kulağına da ulaştı.
Gözlerinde kırgınlık değil, bilgece bir sükûnet vardı. Tahta kepçesini eline
aldı, kazanı derinlemesine karıştırdı. Ve bir anda… dipte saklanan etler yüzeye
çıktı. Kepçenin her dönüşünde et, buğdayın içinden yeniden doğar gibi
görünüyordu.
Kadın, yavaşça konuştu:
“Evlatlarım… Bu yemek sabır ister. Karıştırdıkça bereketi ortaya çıkar.”
Padişah bir kaşık daha aldı. Bu kez sadece tadı
değil, emeği ve hikmeti de hissetti. Gözleri bir an kadına çevrildi ve başını
hafifçe eğerek takdirini gösterdi. O an, sıradan görünen bu yemek bir kültürün,
bir geleneğin ve bir yaşam felsefesinin simgesi hâline geldi.
İşte o gün “keşkek” yalnızca bir yemek değil;
paylaşmanın, emeğin ve sabrın adı oldu.
Adının kökeni belki Farsça “kaşidan”, yani dövmek, ezmek fiilinden; belki de
“keşk”, yani buğday lapasından geliyordu… Ama anlamı Anadolu’nun yüreğinde
şekillenmişti.
O günden sonra keşkek, Yörükler ve Türkmen
obalarının vazgeçilmez yemeği oldu. Düğünlerde, sünnetlerde, hayır sofralarında
büyük kazanlar kuruldu. Herkes bir ucundan tuttu; biri odun getirdi, biri
karıştırdı, biri dua etti.
Ayşe Gelin, “İşte bu yemeğin hikâyesi böyle… Bu
dağ başı ne bizim okuduğumuz şehir kültürüne benzer ne de mutfak kültürüne. Ben
bu hikâyeyi anlattım, sıra senin el marifetinde…” dedi.
Ayşe Gelin, yarma aşıyla birlikte haşlanmış kuzu
etini tokmakla döve döve ateş üzerinde tam pişirme kıvamına getirdi. Keşkeğin
üzerine tereyağında kavurduğu biberli nohutu “coss!” diye döktüğünde ikindi
ezanı okunmuştu.
Her lezzetin bir emeği, bir hikmeti ve bir
hikayesi vardır. Sabır gibi, zaman gibi…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.