GÖNÜL TELİNDEN NÖRON HÜCRESİNE/Hacı Ahmet ERALP

 

İnsanın ruhunu tırmalayan, onu dünya telaşından koparıp bilinmeyen bir dehlize fırlatan kaç his vardır? Aşk, acı, hüzün, bazen de sadece bir ses... Altmış yıllık ömrünü Anadolu’nun adı büyük çehresi küçük bir şehrinde geçirmiş, yüzündeki her çizgiye bir hatıra sığdırmış olan Ahmet Amca için bu dünya, seslerin etrafında dönüyordu. Ancak onun seslerle olan imtihanı, bir musikîşinasın hayranlığından çok daha öte, akıl almaz bir muammaydı. Ahmet Amca bayılıyordu. Ama öyle açlıktan, yorgunluktan ya da tansiyon düşmesinden değil; ne zaman radyo frekansında yanık bir türkü dönse, ne zaman cami minaresinden makamıyla okunan dokunaklı bir ezan yükselse, Ahmet Amca olduğu yere yığılıveriyordu.

Tanıyan tanımayan kimselerden şahit olanlar  buna “gönül yorgunluğu” dedi, kimi “cezbe gelmesi” diye yorumladı, kimi ise “mübarek adam, maneviyatı kaldırmıyor” diyerek meseleyi kutsal bir zemine oturttu. Fakat Ahmet Amca için durum hiç de öyle şairane değildi. Pazarda tezgahın başındayken başlayan türküyü duyup domateslerin üzerine yığılmak, ya da bir akraba cemiyetinde, taziyenin üçüncü gününde Süleyman Çelebi’nin dizeleri göğe yükselirken kendini beton zeminde bulmak artık canına tak ettirmişti. Ruhunun şifa bulduğu sesler, bedenine ihanet ediyordu. İşte bu çaresizlik, onu şehrin büyük hastanesindeki genç ve idealist bir hekimin, Dr. Ömer’in kapısına kadar getirdi.

Dr. Ömer, her sabah olduğundan farklı açmıştı gözlerini o güne. Şehir küçük, mesafeler kısa olsa da trafik yoğunluğunu göz ve gönül yorgunluğuna dönüştürmemek için Yunus dilinden dökülmüş, yapay zekayla yeniden nefes bulmuş “Gelin Ey Aşıklar” isimli eseri dinleyerek evinden hastane otoparkına kadar gelmişti. Poliklinik odasında tomografiler, emarlar ve titreyen ellerle uğraşırken, kapı aralandı. İçeriye kasketini elinde sıkı sıkıya tutan, mahcup ama gözlerinde derin bir yorgunluk taşıyan Ahmet Amca girdi. Yanındaki oğlu, babasını adeta kırılacak bir kristalmiş gibi kolluyordu.

“Hoş geldin Ahmet amca, buyur otur bakalım, nedir şikayetin?” diye sordu Ömer, sesindeki o alışılagelmiş ama güven veren, bizim oğlan büyümüş doktor olmuş dedirten doktor şefkatiyle.

Ahmet Amca kasketini dizine koydu, derin bir nefes aldı. Konuşmakta zorlanıyordu, çünkü derdini kime anlatsa ya inanmıyor ya da onu hocalara, nefesi kuvvetli zâtlara yönlendiriyordu. “Doktor oğlum…” dedi, sesinde hafif bir titremeyle. “Benim derdim… Ne bileyim, biraz garip. Ben ne zaman güzel bir türkü duysam, işini maaşı için değil de imanı için yapan imamın hançeresinden yükselen ezana denk gelsem, hele ki şöyle içten okunan bir mevlid işitsem, oracıkta kendimden geçiyorum. Gözüm kararıyor, dünya dönüyor, sonra bir bakmışım yerdeyim. Millet ‘yüreği yufka’ diyor ama bu yufkalık beni öldürecek.”

Dr. Ömer, meslek hayatı boyunca binlerce bayılma vakası görmüştü. Kalp ritim bozuklukları, panik ataklar, tansiyon dalgalanmaları... Ancak Ahmet Amca’nın anlattığı şey, tıp literatürünün tozlu raflarında parıldayan, nadir ve etkileyici bir konuyu çağrıştırıyordu. Ömer, kalemi kağıdı bıraktı, sandalyesini Ahmet Amca’ya doğru yaklaştırdı.

“Peki Ahmet Amca” dedi ilgiyle. “Her seste mi oluyor bu? Mesela araba kornasında, pazar gürültüsünde, davulcusunu arka koltuğuna oturtup şehri gezen kırıkayak takımından bir araba önünden geçtiğinde?”

“Yok oğlum, ne gezer!” diye atıldı Ahmet Amca. “Gürültü patırtı sadece başımı ağrıtır. Ama ne zaman ki o ses içime işler, hani derler ya gönül telini titretir, işte o an beynimin içinde bir şey kopuyor sanki. O güzel ses kafamın içinde büyüyor, büyüyor, sonrasını hatırlamıyorum.”

Dr. Ömer için teşhis kafasında yavaş yavaş şekilleniyordu. Bu durum, tıp dilinde “Müzikojenik Epilepsi” olarak adlandırılan, oldukça nadir görülen bir refleks epilepsi türü olabilirdi. Normalde epilepsi nöbetleri parıltılı ışıklar gibi görsel uyaranlarla tetiklenirken, bu sıra dışı hastalıkta tetikleyici unsur bizzat müziğin kendisi, hatta müziğin yarattığı duygusal yoğunluktu. Ahmet Amca’nın beynindeki temporal lob (seslerin işlendiği, hafızanın ve duyguların yönetildiği merkez) güzel bir türkü veya makamında ezan, sadrından  aşksız dize yükselmeyen mevlidhanla karşılaştığında aşırı bir elektrik yüklemesi yaşıyor ve kısa devre yapıyordu. Duyup bilenlerin “gönül titremesi” dediği şey, aslında nöronların hep birlikte başlattığı bir elektrik fırtınasıydı.

Ömer, Ahmet Amca’yı rahatlatmak ve durumun çözümsüz olmadığını anlatmak için kelimelerini özenle seçti:

“Ahmet Amca, senin bu yaşadığın şey ne delilik, ne de dünyadan kopma. Beynimizde sesleri dinleyen, anlayan ve onlara ağlayıp dertlenen bir bölge var. İşte senin o bölge, güzel türküyü, o yanık mevlidi duyunca o kadar heyecanlanıyor ki, adeta bir elektrik sigortası gibi kendini korumaya alıp kapatıyor. Tıpkı evdeki fazla yük binen şartelin atması gibi.”

Ahmet Amca şaşkınlıkla doktora baktı. “Yani doktor bey, benim beynim güzel sesten korkuyor mu?”

“Korkmuyor da, fazla seviyor diyelim,” diye gülümsedi Ömer. “Ama bu sevgi bedenine zarar veriyor. Şimdi senden birkaç test isteyeceğim. Bir beyin emarı çekeceğiz, bir de kafana kablolar takıp beyninin elektriğini ölçeceğiz, bunlar çekilirken sana o sevdiğin türkülerden birini dinleteceğiz ki beyninin o esnada ne yaptığını görelim.”

O gün hastane koridorlarında Ahmet Amca için bir keşif süreci gibi geçti. Dr. Ömer’in nezaretinde yapılan testlerde, Ahmet Amca’nın kulaklarına bir kulaklık yerleştirildi. Odada sessizlik hakimken beyin dalgaları normal seyrindeydi. Ancak Dr. Ömer’in talimatıyla ekranda beliren dalgalar, o meşhur Mevlid-i Şerif’in “Allah adın zikredelim evvela” diye başladığı anda birden hırçınlaştı. “İndiler gökten melekler” diyordu mevlidhan,  sanki Ahmet amca ile birlikte diziliyorlardı melekler saf saf. Ahmet Amca’nın gözleri hafifçe kaydı, elleri gevşedi. Test cihazı, temporal lobda patlayan ani elektrik dalgalarını  net bir şekilde kaydediyordu. Teşhis kesinleşmişti belki ama gönül mirasının cezbesine hâkim olamayan Ömer bir kaç türkünün de bu narin yüreğe değişini ekrandaki grafiklerde görmek istemişti: “Kırmızı gül demet demet” daha başlarken, ipek mendil “Celal Oğlan”ın yorgunluk terlerini silemeden, efendisi bol türkünün kıblesi dostun yüzüne erişemeden, Ziya atına kanat takıp kuşlar gibi dönemeden bayılıp bayılıp tekrar ayıldı yüreğini yanından hiç ayırmadığına iman ettiği Ahmet Amca...

Sonuçları inceleyip Ahmet Amca’yı tekrar odasına çağırdı. Karşısında endişeyle bekleyen yaşlı hüzünkâra müjdeyi verir gibi konuştu:

“Ahmet Amca, düşmanımızı tanıdık. Beynindeki o küçük şartelin adını koyduk. Şimdi sana öyle bir ilaç başlayacağım ki, o beyindeki elektrik fırtınasını sakinleştirecek. Seni uyuşturmayacak, sersem etmeyecek; sadece o bin miligramlık türküleri dinlerken, mevlid meclisinde gözlerin nemlenirken, işiyle değil aşkıyla minareye koşan imamın sesi sana erişirken bayılmanı engelleyecek. Kulakların yine duyacak, gönlün yine titreyecek ama dizlerinin bağı çözülmeyecek.”

Ahmet Amca’nın gözleri parıldadı. “Yani ben yine Yemen Türküsü dinleyebilecek miyim doktor oğlum? Taziyede Mevlid okunurken korkmadan katılabilecek miyim?”

“Hem de nasıl” dedi Ömer ve devam etti “Arabanda hep türküyle yolculuk edebileceksin, nerede bir meşk var koşup katılabileceksin, hiç bir taziyenin üçüncü gününden kaçmayacaksın ama ilacı hiç aksatmayacaksın, birkaç ay sonra da kontrole geleceksin.”

Aradan aylar geçti. Mevsim döndü, kışın ayazı yerini baharın müjdesine bıraktı, bembeyaz pervaneler yerle gök arasında meraklılarının bir yıldır bekleyişlerine şifa olmak için kanat çırpmaya yeniden başladılar. Dr. Ömer’in poliklinik kapısı bir öğleden sonra tekrar çalındı. İçeri giren Ahmet Amca, bu kez elinde kasketiyle değil, yüzünde kocaman bir tebessümle getirdiği hediye paketiyle oturdu karşısına. Yürüyüşü dik, özgüveni yerindeydi.

“Doktor oğlum, sana duaya geldim,” dedi Ahmet Amca, Ömer’in elini sıkarken. “Geçen hafta bizim köyün camisinde Mevlid vardı. Dedim bir deneyeyim... Oturdum en arkaya, hani bayılırsam millete yük olmayayım diye. Hoca başladı okumaya, ses öyle güzel, öyle dokunaklı ki... İçim bir hoş oldu, gözümden iki damla yaş süzüldü ama inanır mısın, dimdik ayakta kaldım. Ne başım döndü, ne gözüm karardı. Hüznün tadını bayılmadan yaşayabildim, artık güzel sesli olduğunu bildiğim imamların camilerinin minarelerine yaklaşıp sarılarak dinliyorum neredeyse, son olarak şunu söyleyeyim ki buraya gelene kadar türküler yoldaşlık etti bana arabada, Allah senden razı olsun!” diyerek yanında getirdiği kutuyu açtı. Bir kavanoz dolusu kekiği masaya koydu, “Bu kekiği Ferhat isimli dostumla türkü dinleyerek dağlardan topladık.” Sonra sapı boynuzdan oyulmuş küçük bir bıçak çıkardı, “Bu bıçağı atölyesinde çekiç ve çelik seslerine hiç ara verdirmeden Mevlid dinleyerek işini yapan Fazlı ustadan aldım” ve otuz üçlük bir andız tespih çıkarıp imamesinden tutarak uzattı ve ekledi: “Her habbesine bir Yâsin-i Şerif okudum oğlum, geçmişlerinin canına değsin inşallah.”

Dr. Ömer, mesleğinin en güzel ödülünü almıştı. Tıbbın soğuk, rasyonel ve formüllerle dolu dünyası, Ahmet Amca’nın gönül teliyle buluşmuş ve ortaya bir şifa hikayesi çıkmıştı. İnsan ruhu ve bedeni arasındaki o ince çizgi, doğru bir teşhis, samimi ve muhabbet dolu bir yaklaşımla yeniden dengelenmişti. Ahmet Amca odadan çıkarken, arkasında sadece bir kutu hediye değil, bilimin insan hayatına dokunduğu anın o tarifsiz huzurunu bırakmıştı

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.