DÜKKÂN MEKTUPLARI-16 / Ahmet Doğan İlbey


Ey azizan!

Fakir, postadan gelen zarflı mektupları çok sever. “El yazısıyla yazılmış mektup çağı çoktan kapandı. Elektronik msn’ler, twittir’ler, face’ler zamanındayız artık” dediğinizi duyar gibiyim.

Fakir eski zaman adamıdır. Zarfla gelen el yazılı mektupların ruhu, gönlü ve mahremiyeti var. Yazanın gönül teri ve kalbî emeği sinmiştir. Twitter ve face’ler modern ve seküler resepsiyonlara ve âmâ üstadım Cemil Meriç’in sözleriyle, birbirinin mahremiyetini, bacadan evin içini dikizleyen Batı’nın romanlarına benziyor, mahremiyet yok. Herkes sizi görüyor ve dinliyor. Yetmiş iki buçuk karakter ve zihniyetteki insanlar iki kişinin hâlleşmesini, mektuplaşmasını, bazıları mütecessis, bazıları da sûi ve süfli kulaklarıyla dinliyor.

Hâsılı, içi ve dışı kişinin el yazısıyla yazılmış ve zarfa konmuş mektup geleneği internet ve dijital muhaberat karşısında yenik düştü. Gönlünden damıttığı sözleri kendi kalemiyle yazmanın değerine inananlar buna çok üzülmelidirler.

Sadede geliyorum. Fakir bu hafta, içi dışı el yazısıyla yazılı bir mektubun postacı tarafından kapısına bırakılma saadetini yaşamıştır. Süssüz, solgun ve hüzünlü zarfı elime aldığımda inanınız pek duygulandım. Zarfın üst sol tarafında insan eliyle yazılmış ve gönderen diye başlayan kısma baktım önce. Sonra alt sağ tarafta gönderilen kısma baktım. Üst sağ tarafta bulunan, postanenin gönderme damgasındaki bilgileri okudum. Fakiri yadırgamayın, bu kısmı bile okumaktan bediî bir haz duyarım. Mektup zarfının üzerinde neler olur, kompozisyonu hatırlayanınız var mı? Dost mektubu kokladınız mı yakın yıllarda?

Mektup, “Hapishâne Risâleleri” yazmama vesile olan şair Fazlı Bayram’dan geliyor. Gönderen kısmı şöyle: “Gülhan Kültür Merkezi, Yenişehir Mah. 22. Sok. No: 22 / K. Maraş.

Mektubu, Yemen gurbetlerinde kalan dostun gönderdiği mektup duygularıyla açtım. İçinden, ince hastalığa tutulmuş hüzünlü bir insana benzeyen tütün kağıdına sarılmış bir sigara ve tütün kâğıdı kabuğu ile bir el büyüklüğünde beyaz kağıda yazılmış bir mektup çıktı. Cezbe hâlinde olduğumdan zamanı karıştırdım. Mektubun, al yeşil bayrakla Yemen Seferleri’ne gidip de dönemeyen Mihrali Bey’in redif’iyle “Zalım Yemen’i” kurtarmaya giden dört kuşak önceki ceddimden geldiğini sandım. Bu hâlet içinde mektubu Yemen Türküsü eşliğinde okumaya başladım:
 
“Değerli ağabey,
Ey hüznü bilmez iken bizi hüzün deryasına salan; türkü bilmez iken bizi türkülerle yoğuran aziz ağabey! Gönderdiğim tütün kâğıdı kabuğu parçacığı bükülüp atılmak üzere iken üç-beş cümlenizle tarihe şahitlik edecek kıymette bir eser olacaktır. Bu yüzden bu nâçiz kâğıda cümlelerinizi yazıp tekrar adresime göndermenizi istirham eder, ellerinizden öperim.”

Ey azizan! Bu mektup üstüne hüzünle dost olmayıp da ne yapayım? Gurbet ve dost türküleri dinlemeyip de öleyim mi?


BULUT / Aleksandr Sergeyeviç Puşkin (Çeviri M. Memduh GÖKTÜRK)












Çeviri : M.Memduh GÖKTÜRK


Fırtınadan geriye son bir bulut kalmıştı.
Sadece sen varsın masmavi açık gökyüzünde.
Sadece sen, hüzün dolu, yalnız gölgelere sahipsin.
Ve neşe dolu zamanları bir sen mahvedersin.

Hani büsbütün sarılmıştın ya gökyüzüne.
Şimşek de sarıverdi korkunç bir şekilde seni.
Sen ise gizemli bir şekilde gürleyerek.
Doyumsuz kara toprağı yağmurunla besledin.

Yeter, kaybol! Güneş açıyor ufuklarda.
Toprak tazelendi, fırtına da uzaklaştı buralardan.
Ve rüzgâr da okşarken yaprakçıkları.
Kovuyor seni şu sakinleşmiş mavi göklerden.



А.С.ПУШКИН

ТУЧА

Последняя туча рассеянной бури!
Одна ты несешься по ясной лазури,
Одна ты наводишь унылую тень,
Одна ты печалишь ликующий день.

Ты небо недавно кругом облегала,
И молния грозно тебя обвивала;
И ты издавала таинственный гром
И алчную землю поила дождем.

Довольно, сокройся! Пора миновалась,
Земля освежилась, и буря промчалась,
И ветер, лаская листочки древес,
Тебя с успокоенных гонит небес.



DÜKKÂN MEKTUPLARI-15 / Mohamud Mohamed Sheikh Ali

Somali den (Mogadişu’dan) Türkiye’ye ( Kahramanmaraş’a )

“Mahmudum şu anda Somali’de dükkân faaliyette mi? Somali’deki dükkâna Kahramanmaraş dükkândan selam olsun”.
 (05.04.2019 Emmim Hasan EJDERHA)

Doğum günümden bir gün sonra emmimden bu soru ve Selam gelince, fakire yaşını ilerlediğini sorumluluk ve yükümlülüklerin artığını hatırlattı. Emmime ne cevap vereceğim diye kara kara düşünürken bu yazıyı kaleme almış bulunmaktayım. Selam vermek sünnettir almak ise farzmış. “Mış” diyorum çünkü ilim ehli değilim. Neyse yine bildiğim ile amel edeceğim Vealeyküm selam emmi.

 Yaklaşık bir ay oldu Somali’ ye geri geleli. Somali dükkânı için şimdiye kadar altyapı hazırlıkları yapmaya devam ediyorum. Çalışmalarla birlikte dükkânla alakalı tasavvur ettiğim ve hayal kurduğum bazı olaylar Müsaadenizle kağıda dökmek istiyorum. Belki gönlümdeki hasret bir nebzede olsa dindiririm.

Dükkânın açılışı…

Cuma gününe denk getirmek, Kahramanmaraş’tan bütün dükkâncıların teşrifleri ile birlikte önce Cuma namazı eda etmek. Tabi o güne kadar dükkânın ak saçlısı ve başkomutanı Ahmet Doğan İlbey ağabey tarafından düzenlenmesi ile birlikte hatim indirtilip, ayrıca hatimin geri kalan kısmı Cuma namazından sonra dükkânın önünde tamamlanmasıyla bu feyz ile dükkânın açılışını gerçekleştirilecek.

 İçeriye geçildikten sonra, hocamgillerin açılış konuşmaları ile birlikte Dükkânı resmi olarak açılmıştır ve bu saatten sonra faaliyete hazırdır. Somalilerin en çok ihtiyaç duydukları ve  kavramaları gereken en başta Ümmet, millet, ve medeniyet kavramlarıdır. Medeniyetin inşası için insanın ihyası başlığı altında değerli hocam İsmail GÖKTÜRK icra edecekler .

Bu konudan sonra Türkiye’den, payitahttan ve bütün Anadolu yörelerinden bahsolunur, özellikle Kahramanmaraş’tan. Bırakalım bu konu Hasan EJDERHA emmim anlatsın, emmim anlatırken az sonra bir uğultu ve tartışma başlar, biz sizden Türkiye’den, kendi köyünüzden bahsediniz dedik, siz kalkıp bizim köyden bahsediyorsunuz.! Bilmiyorlar ki fakir de daha önce  emmisine anlatırken, orada dur hele sen benim köyden bahsediyorsun derdi. Ama hem fikir olamadığımız  bir konu vardı, lavaşın üzerine şeker zeytin yağı döktüğümüze kadar hemfikirdir, fakat  lavaşın üzerine çay dökülmesine karşı çıkmasına şaşırmıştım. Dur orada Mahmut ne yapıyorsun bu çay ne işi var niye döküyorsun lavaşın üzerine yapma derdi. Emmi göreceksiniz buradaki dükkâncılar fakire hak vereceklerdir ve size sorulacak soru şimdiden söyleyeyim, eee zeytinyağı tamam, şeker tamam, çay dökmeyi unuttunuz galiba. Sizde hemen hayır bizim oralar çay dökmüyoruz lavaşın üzerine. bizimkiler Allah, Allah kuru kuru yiyorsunuz demek ki diyecekler.

 Daha önce söylediğimiz gibi, Somali Anadolu’nun yöresindendir. Ondandır ki dükkânda Anadolu şiirlerinden okunması lazım Gelir.  Ahmet ağabeyin ifadesi ile Uzman Mehmet YAŞAR abim okursa orada bulunanlar dükkânı ayrıyeten sevecekler.

Elbette Necip Fazıl ve Mehmet Akif Ersoy şiirlerini okunmazsa dükkân tam olarak açılmış sayılmaz. Dükkânın âdabı ve usul gereği dükkâncıların şiirlerini okunmaz ise insanlar dükkân kavramını eksik anlarlar.  Ancak o şairlerin şiirlerini okunduğu vakit, dükkânın açılışını gerçekleştiğine dair bütün Somali vilayetlerinden duyulacaktır. Bir husus daha altını çizmek isterim, yeni açılacak olan dükkânın selameti ve devamlılığı için Mehmet Yaşar Abinin piyasa şiirini okumamasını şiddetle tavsiye ediyorum. Çünkü 2014’tan beri süre gelen pıyasa şiir tartışmaları unutmuş değilim, hâlbukı bizde Somali’ye yeni tartışma konusu getirmek istemiyoruz.

 Söz Mehmet Raşit abinin, tabii Ahmet abinin ifadesi ile iyi yazı niteliğinde, edebi bakımından zengin, sadece bir tek kusuru olan o da şifası az olandan bir mektup ya da bir yazı okumaya başladığında, bizimkiler Türk edebiyatına merak sarmaya başlamışlar bile, hem de Mehmet abinin giriş kısmını okurken.  Raşit abi dertli, haliyle Somali Nasıl yeniden kurtarırız, bu vahim durumdan nasıl kurtaracağız diye söze başlar, “Gerçi fakire daha önce 4 evlilik yapmasını söylemişti bahanesi de siyaseten evlilikmiş, işime gelmez de değil Şahsen” ondandır ki o gün dükkânda bulunanlara buna benzer tavsiye vereceğinden korkuyorum. Neyse ki tercümanlık fakirde olduğu için işime gelmeyenleri başka şeylerle dolduracağım. Raşit abinin Gönül adamlığını görmüşlüğüm da var, ondan dolayı tercümana gerek kalmaz, çünkü gönüllere hitabet kabiliyetini daha önce şahit olmuştum.

 Tercümanlıktan söz etmişken, Ferhat AĞCA o günler dinlenecek istirahat edecek, Gerçi kendisine bir tercüman tahsis etmem gerekir.  Ferhat kardeşim, kardeşim diyorum saçlarında ak görmediğimdendir, vekaleten tercümanlık yapıyorsun Ahmet abiye, ücret konusu nasıl anlaştınız gömlekleri saymazsak? ona göre sana tahsis edeceğim tercüman ile görüşmeleri ilerleteceğim.

Somali hem coğrafya hem de gönül bakımından yemene yakındır, Ahmet abinin 1000 miligramlık türkülerinden olan Yemen Türküsü orada söylenmezse yemen bize küser. Türküdar Fazlı abim sazın tellerini vurdukça bizimkiler de dizlerine vura vura, tabii diz vurmada Ahmet abiye bakarak taklit ederler.  Daha sonra türkü dinleme şartlarını sayınız diye sual olunursa, dizlere vurarak dinlemek . Diye cevap verirler. Tabii ilim ehli olmadığım için 1000 miligramlık ağır mı gelir dersiniz her şeyin fazlası zararlıdır derler. Siz ayarlayın bana bırakmayınız yoksa bizimkiler Allah korusun o kadar dozu kaldıramazlar.

Dükkân denildiğinde akla aleyh gelir, aleyh olmadan manalı ve gıdalı  bir dükkân günü geçirdik desek kendimize yalan söylemiş ve kandırmış oluruz. Fikirli, nükteli ve şifalı, tabii ziyaretçi görüşmeler bir süreliğine askıya alınacak, tek tek konuşulacak, geçerli bir aleyh olması için şapırdatma konusunda iyi derecede dikkat edilmesi gerekiyor.

 Hasılı kelam o gün dinleyeceğimiz aleyhler, Kahramanmaraş’tan Somali’ye gelişiniz olacak. İlk başta hocamgillerin projesi olan tüplü uçak inşa süreci, toplanmasından hazır hale getirilmesinden Somali’ye gelirken yolda geçenler ve nasıl geçtiğine dair anlatacaksınız.

 Zaten Enver abi yine bir köşeye çekilip çoktan uyumuştur, ara sıra uyanır saat daha iki olmadı mı derecesine daha Somali’ye varmadık mı diye sorar sonra yine uyur.

 Ahmet abi pilota iyi bir şekilde tembihliyor efendi önce bir hatim indirmeyi unutma, sakin türkü dinlemeyesin sonra vecde kapılıp bizi hedeften şaşırtmayasın ha!

 Bir de pilot anons vermez mi? Türkçe’den sonra İngilizce, keşke İngilizce konuşmasaydı İsmail hocamın elinde kalacak zavallı pilot, o da biliyor oradaki hepsi dükkâncılar ama pilot bey âdet yerini bulsun diye Ingilizce konuşmuştu başkaca art niyeti yoktu.

 Bu arada uçağının selameti için yol boyunca hocamgillerle birlikte Tayfun abi Tesbihattı icra ederler. 

Bu tüplü uçağın diğer uçaktan ayırt eden en önemli özellik tütün içilebilir olmasıdır.

Hocamgiller inşallah keçi vardır değil mi İsmail? Raşit Mahmut ile konuştun mu teyit ettin mi?. Yeşil soğan da vardır değil mi Mehmet Yaşar, sordun mu Karaoğlan’a. Mehmet Yaşar abi de hemen, Evet hocam sordum hatta çay varmış, Mahmut’a söylemiştim cay yoksa  ağzımdan bir tek şiir dahi duymayacaksın.  Çay demişken çay ikram edilecektir, misafirlere ayıp olmasın diye iki kat daha fazla şeker ile demlenir. Somali’de çay demleme şekli daha önce sözlü olarak anlatmıştım ‘merak edenlere eski dükkân başkatibi ve müdürü olan günümüzün Alplerinden Hacı Ahmet ERALP’tan izin alınarak dükkân arşivlerinden bulunabilir”.

 Fakir Türkiye’den ayrılmadan önce Payitahttan dükkâna geliş sebeplerinden birisi her şeyden önce büyüklerin duası almak ve yurtdışına çıkarken insanlar aşı oluyorlar, fakir aşı yerine dükkân çayını tercih etti, hakikaten şifalıymış. haddim olmayarak size nasihat verir gibi de görünmek istememek ile birlikte siz de o çaydan içiniz öyle geliniz.

Genç dükkâncılar size büyük vazife düşüyor Somali’deki genç dükkâncı harekâtına iyi örnek olmanız gerekir, onlara şifalı çay nasıl yapılır anlatmanız gerekir, meslek sırrıdır deyip de öğretmemezlik yapmayasınız ha.

Sonra ertesi gün kılavuzluya gider gibi, Hint okyanusuna gidip balık tutacağız. Birde orada Türkü dinlemek nasıl bir duygu muş hep birlikte keşfedeceğiz.
Her şeyin başlangıcı olduğu gibi sonu da var, sıla-ı rahimden vuslata ermek üzere sefer hazırlıkları başlar.  “Nede olsa tüplü uçağımız var ben de emekliyim, yolu da öğrenmış oldum sık sık geleceğim” diyor Hassan KEKLIKCI emmim.
Birden hüzün dolu bir şiir duyuyoruz, arkamıza döndük Mehmet YAŞAR abım, bir de Dostlar beni hatırlasın şiirini okumaz mı? Havalimandakiler bize bakıyorlar halımızı anlamaya çalışıyorlar ama nafile.
***
Gün ikindi akşam olur
Gör ki başa neler gelir
Dükkâncılar gider adı kalır
Dostlar bizi hatırlasın.


İNCİNİN DIŞINDAKİ DÜNYA, BELKİ DE İÇİNDE/ Hidayet BAĞCI


Bu bâzâr içre düşmez dâne-i eşküm gibi gevher
Gel ey cân riştesi şimden girü dürr-i Aden den geç
Baki 

“Bu pazarda gözyaşlarımın tanesi gibi bir inci bulunmaz. Ey can ipliği gibi olan sevgili, gel bundan böyle Aden incisinden geç!”

Gülşeker biliyor musun?

Baki’nin bu beyitte ne demek istediğini anlamak için durdum, düşündüm bu satırlarda ve dilimden kulağıma sonra da kalbime kayıp giden bir türkünün dört kelimesi dokundu dünyama…

“Kar yağar kar üstüne” türküsü sana yazacaklarımı anlatır mı bilemiyorum. Bu türkü ve Bâki’nin bu mısraları ne kadar sâfi… Karın kar üstüne düşmesi ve can ipliği olan sevgilinin Aden incisinden geçmesi kadar fevkalade bir yorum olabilir mi?

Gülşeker biliyor musun?

Şimdi “Benim nabzım ne ki içinden ne geçer ve ben kimim?” diye dalgın düşüncelerle adımlıyorum ilerlediğim bu yolu…

İstiridye ve incinin hayatını okudum defalarca ve onu anlamak için okumaya binlerce kez “Be” harfiyle başladım. Hep başa döndüm çünkü aklımın ergenleşmesi için bu harfi defalarca sayıklamalıydım… Her şeyden önce bu harfle kainattaki her varlığın can bulduğunu kavramalıydım.

Gülşeker biliyor musun?

Biliyorsan sana soracağım sorunun cevabını iyice düşün ama defalarca tefekkür eyle…

İstiridyeden dünyaya gelen inci neden “Mim” harfine benzer? Bu soruyu cevaplamak için binlerce kez “Be” harfi söyle ki içindeki “Elif” hep sana can versin. Attığın adımlar hedefine ulaştırsın ki nabzında dolu dizgin koşan can sevgili senden, sendeki inciden geçsin…

Gülşeker biliyor musun?

Öyle insanlar görüyorum ki kendinde olmayanı söyledikleri gibi öyle de olduklarına inandırıyorlar. İkna kabiliyetleri o kadar yüksek ki olmayan bir şeyin varlığına yemin dâhi ediyorlar. Sahi sen de bana inananlardan mısın? Hayır deme, gerçeği söyle ki doğruya erdir beni…

Gülşeker biliyor musun?

Geçenlerde şöhretin afetini gördüm. Saman alevi gibi yanmaktaydı karşımda. Rüzgarların kanatlarında külleri savruluyordu. Sonra yerden bir avuç toprak aldım ve gökyüzüne savurdum. Her bir kül tanesi toprakla gökyüzünde yüzleşince o da kül olduğunu anladı. Sahi kül kimdi de kul oldu?

Gülşeker biliyor musun?

Odamın duvarına “Uzun zamandır çiçek almadığımı hatırladım” cümlesini yazdım, bu sabah. Anlayabilir misin bu mutluluğu… İşte bu mutluluğu anlatabilmek için satır satır yazmak isterdim ama ifade edemiyorum. Çünkü nabzımdan geçen elimden geleni değil kalbimden geçeni yazmamı istiyor. “Sen de mi kaderini yazanlardansın, yoksa!” deme sakın, kader dediğin anda orada dur, sadece inan…


KARTPOSTAL ÇİZİKLERİ / Ömer Faruk GÜNAY



Gelir hani ceviz ağacına kurulur sonbahar 
Islak otların damağında sızlatırsın soğuğu
Soluk bir gün sancılanır ufuktan
Kafanın üstünde dallı budaklı açelya
Nereye vursan başını, solgun bir hüzün

Kime sual etsen yılgın bir parça
Sokaklara sarılmış yapraklar ve doksanlar
Koruluklarda ıslak kaya serçeleri
En dibine insanlığın küstah soyuna kadar

Kime sual etsen bir parça yılgın
Omuzlarında kasvet yüklü sancılar
Soluk bir bayrak ufuklarında sallanan
Nasıl yollara indiyse ağır bulutlar
Çakı gibi öyle inmiştir kemiğe ızdırabın

Bu küre devir koskoca yutuyor bizi
Ocakta süt kesti yaş kütüğün
Sarılır paltona sen yutkunursun ancak
Ürkek ürkek geçersin bir kaldırımdan 


avlaklar ve sundurma / fazlı bayram



sen olmasaydın eğer ben
ağlardım
ırmaklar gibi hiç durmadan
ummana dolardım
bereket ki varsın

olmasaydın katiller gibi
kendi kanıma susardım
ağlardım
durmadan ağlardım

bu sefer seni senden istiyorum
olmasaydın
bana beni verecek kimseyi bulamazdım
sen de yalnız kalırdın sonra
ben de yalnız kalırdım
bereket ki çıktın yoluma
sensiz ben ağlardım
bensiz dayanamazdın sen
ağlardık bütün bilmecelere
hesap sorardık atlara
kimse bilmezdi cevabını
olup olmamanın

iyi ki varsın
olmasaydın hiç aşık olmazdım
ben olmazdım mesela ellerim olmazdı
on lirayı yedi yazardım
olmasaydın
bu sahtekar cemiyete kızmazdım
ben de fırıldak olurdum
narı pazardan
ayvayı nazardan almazdım
sana bakarak aldanmazdım bir de
gözüne gözüne dalıp boğulmazdım
bu ben olmazdım var ya
gerçekten de varsın
yoksa bunu sana yolmazdım
sonra sararıp sararıp solmazdım
bukalemun gibi
rengarenk gahi meczup gahi usta
gahi dağlarda gahi çarmıhta

sen olmasaydın ben
duvara kitap çalmazdım
kaybolur yollarda azardım
ekmeğe çivi çakar
perdeyi aralamazdım

ağlardım olmasaydın
bir gram akıllanmazdım
ne bir çiçeğe vurulur
ne  ırgalamazdım

olup biteni anlamaz
dönüp ardıma bakardım ikide bir
şimdi yalnızca sana bakıyorum
sen de bana bak
madem ki varsın ellerimi tut
bırakma beni

DÜKKÂN MEKTUPLARI-14 / Ahmet Doğan İlbey


“Ey azizan!

İnsan ki bazen aslî vazifesi olan dost sohbetlerinden, fikrî meselelerin teati edildiği meclislerden âri kalır. Fakir de şu sıralar pek ağır maişet mesaisi dolayısıyla yetişemediği fikir ve gönül dükkânındaki sohbet ve fikir teatilerinden geri kaldığı oluyor. Teşrik-i mesai eylediğim halkım şahittir ki zaman fırsatı tanımayan ağır mesai eylemek icap eden işyerindeki vaziyetim, din gibi sevip inandığım fikir ve irfan sohbetlerine her daim iştirak etmeye mâni teşkil etmektedir. Bendeniz bundan târif edilmez bir dozda mutazarrırım. Ne yapalım; bir dostun ifadesiyle rıza makamı vardır, râzıyız…

Hâl böyleyken, bir kısım kadîm dostlar tarafından aleyh salvolarına tutuluyorum. Aleyhimize atan atana. Güya AVM işletiyor, çok para kazanmak için gecenin ikinci yarılarına kadar müşteri bekliyor, dolayısıyla dostların fikir ve gönül tâlimine katılamıyormuşum.

Dükkânın en fikirlisi İsmail Göktürk ve H. Ahmet Eralp dostlarımız fakir hakkında mükâlemede bulunmuşlar. İsmail Göktürk’e göre devrimci meşrebimden (bu sıfat İslâmî mânadadır) vazgeçmişim, kocamışım, seferlere katılamıyormuşum. Bununla kalmamış, seferlere katılmakta geç kaldığımı, hattâ imtina ettiğimi, dahası yaşlandığımı ima etmiş ve H. Ahmet Eralp dostum da (hocası olmasına rağmen) onu tekzip etmeden fakiri savunup umudunu kesmemiş. İki dostun da canları sağ olsun. Ne dedilerse başımın üstünde yeri var.

Dahası var; edebî hayatımda ilk göz ağrım olan şair ve hikâyeci Hasan Ejderha dostumuz da  ‘Ahmet Çavuş'ta iyisi var...’ başlığıyla aleyhimizde yazıp zarf atmış. Türk fikir hayatından çekilebileceğimi, ehl-i ticaret olmaya doğru kayıp gittiğimi, özgeçmişime ‘avm işletmecisi ve esnaf odaları birliği üyesi” yazılacağını ima etmiş.

Atılan bu aleyhlerin zerresi fakirle uyuşur mu? Fakir ne işletmecidir, ne de çalıştığı yerde Nasranilerin âdeti olan yılbaşı hindileri satılır. Orası gecenin tamamında gariban hastaların ihtiyacını yanıbaşında ucuza bulabileceği bir avm’dir ki, ahî anlayışıyla hizmet verir. Fakirin maişet yeri işte bu ağır şartlarda halkına hizmet eden bir mekândır.  Aşağıdaki aleyhi elinizi vicdanınıza koyup okuyun:

“İsmail Göktürk: Ne yapak karar verin. Ölen ölür kalan sağlar bizimdir mi diyelim?

Ahmet Eralp: Başka çâre yok gibi hocam, Dostun Davetine Zaman Olmaz
demekten yeğdir.

İsmail Göktürk: Seferim var Gürcistan'a / Benim ile göçen gelsin / İnmesin namert meydana / Candan serden geçen gelsin.

Ahmet Eralp: Ahmet Abisiz sefer mi olur? / Hüzünsüz göçe hazırlık mı olur? / Canımız sefere serimiz göçe feda olur.

İsmail Göktürk: Hani koç Köroğlu hani? / Dost ile düşmanı tanı / Kılıcından akan kanı / Şerbet edip içen gelsin / Aha bunu da Ahmet beye iletesin /
Ahmet Eralp: Tamam hocam.

İsmail Göktürk: Bir gün kocayınca ben devrimciyim diyenlere sesleniriz / Karlı dağların ardından / Yel olup estiğin var mı? / Tek başına bu çöllerde / Ordular bastığın var mı / Kargıyı ucundan salla / Düşman deme eyvallah Her taraftan üç beş kelle / Terkiden astığın var mı / Köroğlu söyle şanından / Kuş uçurmaz divanından / Avuçla düşman kanından / Doldurup içtiğin var mı?
-Ahmet abi koca bey gibi seslenebilir mi sence bize:

Aldı Koca Bey:

Senin o tektirin bize abestir / Bu yiğitlik sana kimden mirastır / Eğer ki kulluğan verirsen destur / İnan üçten beşten senden / Geride kalan değilem oğul oğul / Kavga görmeyince açılmaz aynım / Benimle beraber Mustafa kaynım / Eğer ki kavgada kızarsa beynim / İnan üçten beşten senden / Geride kalan değilem oğul oğul / Koca Bey'em çok diyarlar gezmişem / Nice nice alayları bozmuşam / Bin kelleyi bir cidaya dizmişem / İnan üçten beşten senden / Geride kalan değilem oğul oğul.

Ahmet Eralp: Gönül seslenir demek ister amma.

İsmail Göktürk: Böyle işte. Aslında sonunda diyeceğimuz şudur:

-Acep şu yerde var mı ola / Şöyle garip bencileyin / Bağrı başlı, gözü yaşlı / Şöyle garip bencileyin / Gezdim Rum ile Şam'ı / Yukarı elleri kamu / Çok istedim, bulamadım / Şöyle garip bencileyin / Bendeler garip olmasın /
Firkat oduna yanmasın / Hocam kimseler olmasın / Şöyle garip bencileyin /
Bir garip ölmüş diyeler / üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin / Söyler dilim ağlar gözüm / Gariplere göyner özüm
Meğer ki gökte yıldızım / Ola garip bencileyin / Nice bu dert ile yanam / Ecel ere bir gün ölem / Meğer ki sinimde bulam / Şöyle garip bencileyin / Emrem Yunus biçare / Bulunmaz derdine çare / Var imdi gez şardan şare / İste garip bencileyin / Meğer ki sînimde bulam /  şöyle garip bencileyin.

Ahmet Eralp: Gençliğimi, enerjimi, sıhhatimi ve delikanımı Ahmet abiye
verebileydim de şu mübarek nidalarınızı karşılıksız bırakmaya inşallah.”
    

ÇAĞIN HASTALIĞI / Enver ÇAPAR



Nereden nereye geldik de
İnsandan insana varamadık
Köprüler kurduk, nehirler böldük
Bir selam geçiremedik karşıdan karşıya
Bu kadar yakınken dokunamadık yüreklere
Bolluk çağındayız da insanı seçemiyoruz uzaktan
Bakıp da göremediğimiz hayatlar nerede yaşanıyor
Kara gözlükler de puslanır mı soğukta acep?

Her derdimize derman olan
Muhabbet kalkınca ortadan
Boşluğa düştü insan, bunalım takılması ondan

Manasız bakışlarla maddeye bağlandık
Hayata anlam arıyoruz oturduğumuz yerden
Rahatlık batmalı, dert aratmalı
İnsan olduğunu hatırlatmalı ki
Kalkıp bir şey yapmalı

Eskiden insanlar şükür bilir, kanaat ederdi
Her şey yaşlı bir ninenin yüzü kadar netti.
Sade ve yavaş hayat ne bereketliydi.
İnsan insana yeterdi.

Çağın hastalığı, ihtiyaçlar listesi
Doymayan nefsin yeni reçetesi
Ruhun gıdası mı diyor birisi?
Çok kısık geliyor sesi.

                       



DÜKKÂN MEKTUPLARI -13 (Cuma Kapusu Açık Değil mi?) / Mehmet Muharremoğlu


 Cuma Kapusunun taş ustası Hacı Ahmet Eralp’e,
genç şair Mehmet Yaşar’a, 
gurbetzedeleri temsilen Ufuk Türk’e,
kendi memleketinde dükkan gurbeti yaşayan 
Oflu Süleyman’a,
Cuma Kapusu’nu ileri karakol nöbeti hassasiyeti  bekleyen Komutan’a
Ve Cuma kapusunda kıyama duranlara….


Cuma Kapusu’nın Her Daim Açık Olduğunu Beyan

Cuma Kapusu’nı açmak kolay değildir. Zaten sen Cuma kapusunu açamasın; Cuma kapusu sana açılır. Kime ne zaman açılır, kime kapanır; onu da bilemezsin. Gidip kapının önünde diz çöküp beklemen gerekir. Açılırsa girersin, açılmazsa beklersin. Yıllarca bekleyenler vardır kapının eşiğinde; kapı onlara açılmamıştır. Bazıları da vardır ki kapı onlara hep açıktır; önünde beklerler de açıldığından haberleri yoktur.

Kimileri vardır; kapı ardına kadar açılmıştır ama adım atıp girmeye cesaret edemez. Kimisi vardır; Allah korusun açık kapıyı kendisi kapatır da döner gerisin geriye. Kimisi vardır kapıdan girer, buğdaya talip olur. Kimisi vardır himmet istemeye dili varmaz. Bazı devletliler de vardır ki kapıdan girer başköşeye kurulurlar. Başına konan devlet kuşundan haberleri olmaz. Etrafına bak, görürsün onlardan bazılarını. Gerçi devlet kuşunun gölgesiyle ilgileri de yoktur onların; huma kuşunun peşine takılmışlardır, kuşun sesine doğru giderler. Onların derdi kapıda olmaktır.

Kapılar vardır, önünde beklenir. Kapılar vardır önünden geçilip gidilir. Kapılar vardır;
zorlanır ama açılmaz. Kapılar vardır ardına kadar açıktır. Cuma kapusu varabilene açıktır.

Cuma Kapusuna Varma Edebini Beyan

Diyorsun ya “yolla birlikte yol olmak”… Bilirsin ki her yol da Cuma kapusuna götürmez insanı. Cuma kapusuna varmak için gideceğin yolu bilmek gerekir. Derler ki niyetini doğru alırsan öğretilir sana yolun gizli sırları. Niyetini doğru almak silah kuşanmak gibidir. Silahı düşmana atmak için kuşanırsın. Kolay iş değildir. Acemi ya da usta olmak değildir mesele. Mesele elinin titreyip titrememesidir. Silah kuşanmaktan maksat, atınca vurmaktır. Atınca vurmak için tereddüt etmemek gerekir. Talim gereklidir amma yürek yoksa, feraset yoksa, kırk yıl talim etsen gene karavana atarsın. Niyet, karanlıkta parlayan işaret fişeği gibidir; gitmek istediğin yere götürür seni.

Niyetini yolda unutmamalısın. Bir su başında dinlenmeye oturdun. Bir çay, sigara içtin. Kalktın, yola revan oldun. Niyetin yanında mı? Kontrol et. Doldur boşalt istasyonunda kaydını yaptır. Şarjörlerinin eksik mi tam mı olduğuna bak. Bazı askerler tesbih imamaesi yapmak için şarjörden kurşun aşırmış olabilir. Tel örgüleri de kontrol et; bakır telden güzel tesbih örülür.  Kolay işlenir. Parasız kalan tamirci çıraklığından gelme askerler, sigara paralarını çıkarmak için telleri kesip tesbih yapabilir. Şarjör yamuksa değiştirilmesini iste. Niyetini tazele, canlı tut ki nöbette üşümeyesin.

Uyurken niyetini kontrol et, uyandın gene bak. Niyet anka kuşu gibidir. Gaflette bulundun, komşunun bahçesindeki kiraz ağacına daldın. Yolda dut gördün dut yemeye durdun. Niyeti ürkütürsün, uçar gider, ara ki bulasın ondan sonra. Niyet çok naziktir, çok hassastır. “Dünya mutfakları”na dalarsan niyetini yenilemen gerekir. Boş bulunup yoldan kalmamak için annenin sabah namazından sonra dualı elleriyle hazırladığı tereyağında hafif kızarmış kırma dürümü ile taze soğanlı çökelik dürümünden mürekkep azığını beline bağla. “Anne azık da neyimiş” diyenlerden olma.

Yola azıksız çıkılmaz unutma. Cuma kapusuna varmanın şartlarından biri de azıktır. Heyben yanında olacak. Yüreğini atacaksın heybeye. Arada bir ustasına götürüp bileyleteceksin, cilalatacaksın.

Türlü türlü kapılar vardır. Çeşit çeşit… Ahşabı, çeliği, sürgülüsü, gurlaplısı, tokmaklısı, demiri, tuncu… sırlısı, aynalısı… eniklisi, cücüklüsü… Numarasına iyi bak, adresini tekrar kontrol et. Her gördüğün kapusu Cuma kapusu belleme.

Bir de bazı kapıların ardında başka kapılar daha vardır. Bütün kapıları geçmen gerekir Cuma kapusuna varabilmek için. Bilgisayar oyunu değil bu dikkat et. Yeniden başlayamazsın. Cuma kapusuna varamadan “game over” yazmasın.

Mesele Cuma kapusunu açmak değil arkadaş, sen hâlâ anlamadın mı? Cuma kapusu açıktır ama çokları kapalı olan diğer kapıları zorlarlar. Cuma kapusunun açılması, yeni mağaza açılışı haberlerinde gördüğün kampanya dönemlerinde kapının  açılışına da benzemez. Cuma kapusunun da kampanyaları vardır ama yararlanmak için sadık müşteri olmak gerekir.  Ancak özel müşterileri yararlanabilir. Sen iyi bilirsin; “VIP” adamları girer ancak o kapıdan.

Mesele Cuma kapusuna varmadadır. Kapının eşiğine varabildinse ne mutlu sana. Nimet içindesin demektir. Bir de Cuma kapusuna gidemeyenler vardır. Bunlar da kısım kısımdır. Bazıları başka kapıların önünde bekleştiği için Cuma kapusuna varamaz. Bazıları yolda kalır türlü sebepten. Bazıları şehrin dağdağasında yiter gider. Bazıları ekran kapusunu gözler. Bazıları dağa vurur kendini. Mağara arar. Bazıları girdiği mağarada zehirlenir. Her mağara da Cuma kapusuna çıkarmaz insanı.

Bazılarının nefesi yetmez Cuma kapusunun eşiğine çıkmaya. Kurban olmayı gerektirir içeri girmek. Cesaret ister. Her babayiğidin harcı değildir. Bazıları da kaçak tütünden kesilir.

Cuma kapusundan girmenin de yolu vardır. Hızlı girmeye kalkma; kafanı kolunu kırarsın. Hani cam kapılar vardır, açık zanneder de cama çarparsın ya. Girip çıkarken eğil. Başını çarpmayasın.

Cuma Kapusuna Varamayanların Hâlini Beyan

“Mavi yelek mor düğme/Yine düştün gönlüme
Her gönlüme düşende kan damlar yüreğime”

Cuma kapusuna varamayanların hâli perişandır. Bir sızıdır Cuma kapusu yüreklerinde. Gitmek isterler, yola çıkamazlar. Yola çıkarlar varamazlar. Niyet alamazlar bir türlü. Cuma kapusuna varamamak gurbette kalmaktır. Gurbete düşmektir, taşra düşmektir vatandan.

Cuma kapusuna varamayanlar geceleri rüyalarında kapılar görürler. Kapı açılırken uyanırlar can havliyle. Hayallerinde hep Cuma kapusunun önünde görürler kendilerini. Kışla kapusunda bekleyen Yemen şehidi anası gibidirler. Oğlunun gelemeyeceğini bilir ama bir umut bekler… ya çıkar gelirse diye. Bir tıkırtı duysa kan uykusundan uyanıp kapıya atar kendini. Cuma kapusundan ırak kalmak acıklı bir durumdur.

Cuma kapusuna giden yollar uzundur, dardır, çıtırıktır, dumanlıdır. Yola çıkanlara selam olsun. Cuma kapusuna varanlara selam olsun.

Cuma kapusuna varamayanlar…. Garip olanlar. Cuma kapusunda garip olmak başka; Cuma kapusuna gidemeyip garip olmak başka. Cuma kapusunda gariplik, dışarıda sultanlıktan yeğdir. Cuma kapusuna gidemediysen gasgarip kalmışsın demektir.

Cuma kapusuna varanlar, bu kapıdan olup da kapıya varamayanlara, yetişemeyenlere dua edeler. Gurbette kalıp da “ah vatanım” diye âh-u zâr eden Cuma kapusu gurbetzedelerini dualarında analar. Ola ki yollar onlara da açıla, yürekleri bir nebze olsa ferahlaya.

Cuma kapusuna varan dostlar, gurbetteki dostlarının arkasından konuşmayalar. Cuma kapusu gibi mübarek bir kapıda kıyl-u kaal olur mu hiç! Dostların dedikodusunu yapmak olur mu? Müzeverlik, hatırlamaya, duaya vesile ise âmennâ. Amma dostlarını unutanlara ne demeli? Bunlar “yaşar” mı; yaşarsa hangi formal kokuları içine çekerek yaşar? Cuma kapusuna varamayanların gönlü kırıktır zaten. Gurbet elde Cuma hangi takvimde yaşanır, Cumartesi hangi takvimde; sen ne bileceksin? Bir de sen unuttun mu dostunu, gaiplik kararını vermişin demektir. İnsan yitiğini aramaz mı? Yarini yitiren uğrun uğrun arıyor, senin dostun yitik “piyasa”da geziyorsun; kimse oturmasın diye yerine paltonu bırakıp hava almaya çıkıyorsun. Her Cuma kapusunda dostları için “of” çeken, sırtında taş çuvalı taşıyan er alplerden ibret almalısın. Ufuklara doğru bir bak, serhat boylarından geçen kara trenlere hiç değilse el salla. Şehrin cangıllarında, ekran önlerinde tutuklu kalmış dostlarını hatırla. Biraz hüzünlen!

Cuma kapusunda olmanın keyfini, sürurunu süreceksin tabi canım kardeşim. Oraya varabiliyorsan ne mutlu sana. Cuma kapusuna varmak erlik ister. Erlik, adamlık, çalışanın hakkıdır. Eyvallah. Fakat bir de maddeten Cuma kapusunda olduğu halde ruhen orda olmayanlar olabilir. Adam Cuma kapusunda ama ruhu baraj kenarında balık tutuyor! Buna ne diyeceksin? Bir de bedenen orda olmayıp da ruhen Cuma kapusundan ayrılmayan erler vardır. Onlara selam durur hürmet ederiz.

Cuma Kapusunu ve Kapuda Durmayanların Hâlini Beyan

Cuma kapusu aşktır, vardıkça muhabbetin çoğalır. Varmazsan kalbin katılaşır. Kuru kütüğe dönersin. Kış gecesi hem ışık, hem ısınma amaçlı yaksalar çıtırtın çıkmaz. Kütüğün bile bir derdi vardır; çıtırdar durur sabaha kadar.

Yıllar önce Sükûti dostumuzdan Müslüm Gürses’in bir sözünü bir benzetmesini dinlemiştim: “Taşa katı derler; halbuki taş bile yosun tutar, yumuşar, erir” Cuma kapusuna varmadınsa yüreğin taştan katı kalırsın.

Cuma kapısı hasreti diğer hasretlere benzemez. Gidemediğinde, kapıya varıp duramadığında yüreğin ezilir. Kanın çekilir. Ayaklarında derman, gözlerinde fer kalmaz. Olduğun yere yığılırsın teh çıhını gibi. Zaten Cuma kapusuna gidemiyorsan teh çıhınından farkın yoktur. Sen istediğin kadar, “hayır ben ravanda şerbetiyim” de! Yığılırsın, kalkmak istersin kalkamazsın. Yürümek istersin, ayakların seni taşıyamaz. Yürüsen ayağın küçük bir taşa takılır. Doksanlık ihtiyarlar gibi adım atacak mecalin yoktur. Gözün yoldadır, gelen giden de olmaz. Kendi dünyanda, küçük odanda yapayalnızsındır.

Cuma kapusu paratonerdir. Seni belalardan, kalabalıklardan korur. Cuma kapusuna varmadınsa başın beladan kurtulmaz. Ayağına kelebek konar, kulağını arı sokar, burnunda sivilce çıkar, işin rast gitmez.

Cuma kapusu dert kapısıdır. Derman derdin içindedir. Cuma kapusuna varmadınsa dermansız derde tutulursun. Cuma kapusu ince hastalıktır, hüzün kapısıdır. Cuma kapusuna varmadınsa ağır hastalığa tutulursun hüznün kaybolur. Neşen de kalmaz. Kuru ota dönersin.

Cuma kapusu “öte”ye açılan kapıdır. Cuma kapusuna varmazsan ötelenirsin. İtilir kakılırsın. Kendi kendinin yabancısı olursun.

Cuma kapusu hayattır. Varmazsan kuru dala dönersin. Tahta parçasından farkın kalmaz. Pet şişe gibi yüz yıl güneşte kalsan güneş seni yakmaz.

Cuma kapusuna vardıysan sısrılsıklam ıslanırsın. Tertemiz olursun. Suya kanarsın. Cuma kapusuna dilin damağına yapışmış olarak varırsın; buz gibi kaynak suları içer dönersin. Yenilenir, gürleşirsin. Gücün kuvvetin yerine gelir. Cuma kapusuna varmadıysan sususz kuyuya düşmüşün demektir. Sususz kuyuya atılmış taş misali baş aşağı düşersin. Kuyunun dibinden “com” sesi değil, “tong” sesi gelir. İstediğini seç artık; ister taş ol kuyuya atılan, ister susuz kuyunun dibi.

Cuma kapusuna vardıysan kimyasal karışmamış suda oynaşan balıklar gibi neşelenirsin. Heyecandan kendini karaya atsan bile bir mübarek el seni avucuna alır, okşar suya geri salar. Cuma kapusunda durmadın mı, fabrika atığı karışmış suya düştün bil. Ağzının tadı tuzu kalmaz. Ha karaya vurmuşsun ha suda yaşamaşsın. Hayatını bitirirler. Cuma kapusuna varamazsan eğer, Temmuz ortasında suyu çekilmiş gölde can çekişen balığa dönersin. Kalan birkaç damla suya atlarsın, asitli; karaya başını vurursun, azotlu.

Cuma kapusu, kimyasallarla zehirlenen dünyada “ilk el” kalabilmiş otantik kabile toprağına benzer. Kendini kapının eşiğine atarsan güvende olursun. Oraya antropologlar giremez.

Cuma kapusu temmuzda bitkilere can suyu olan yaz yağmuru; ekin filizleri üzerine ocakta yağan kardır. Nisanda kar kalktığında filizleri olduğu gibi yemyeşil görürsün. Cuma kapusuna varamadınsa küresel ısınmaya maruz kaldın demektir.

Cuma kapusuna varmadınsa yuvasız kuşlar gibi kalmışın parakende. “öldüğüme gam yemem/mezarda daşım garip”…

Cuma Kapusuna Varanların Hâlini Beyan

[Muhterem kaari, bundan sonrasını nasıl yazacağım bilmiyorum. Ben bitirmeye muvaffak olursam sen nasıl okuyacaksın onu da bilemiyorum. Allah yardımcımız olsun.]
Yolda…


Sen Gönül / Alâeddin Küçükkürtül



Var olunca varlığını
Bilebildin mi sen gönül
Arzın yerine gelince
Gülebildin mi sen gönül

Engeller niçin bilinmez
Hikmetten sual sorulmaz
Dünyada murad alınmaz
Alabildin mi sen gönül

Gelir geçer devri âlem
Ömür ne ki biter zeman
Hesap günü gelir heman
Kalabildin mi sen gönül

Alaadin bırak gâmı
Yorma başı üzme cânı
Ahirette öz mekânı
Bulabildin mi sen gönül




İzâh:
Bu şiir, merhum Alâeddin Küçükkürtül’ün geride bıraktığı şiir defterlerinden derlenmiştir. Merhumun neşredilmemiş mektupları, şiirleri ve hatıraları bulunmaktadır. Şiire “Sen Gönül” ismi tarafımızdan verilmiştir. Şiirin derlendiği defterin kapağı ve giriş sayfası neşrimizin ilavesindedir. Şairi gösteren fotoğraf ise askerlik yıllarına aittir. Merhum hakkında diğer bir neşre de şu adresten ulaşmak mümkündür: 
(Mehmet Raşit Küçükkürtül)







dünyanın içinde / mustafa alper taş



bizde sevmek
evimiz gibidir
dallar uzanır penceresinden
içimiz dışımız karanfil kokar
akşamları

çok severiz böyleliği

yani bir evin ilk aydınlanan yeri
çok sevdiklerimiz için
en sevdiğimiz için
karanfilleri
hiç tutmayız

ama çeker dünya günlerce elimizden
bir çocuk kadar olamayız