DENİZLERİN ŞAHI İLE KARANIN PADİŞAHI

Nurcihan KIZMAZ














Gülün dalına fısıldadım
Dualarımı
Adaklar adadım
Usul usul
Bülbül dahi işitmedi
Bir tek nahıl ağacı şahit

Duydum ki 
Hızır ilyas gelecekmiş
El açıp
Amin diyecekmiş
Sessizce çekilip
Bir köşeye 
Bekledim
Çok bir şey değildi 
Dileğim
Sadece benden
Hiç gitmesin
Sevdiklerim.


DUVARLAR / Musa YILDIZ


(Tarih odalarının çatlak duvarları)







Tarihin, karanlık odalarının çatlak duvarları
Beni tanıdın mı?

Bir mimar parmaklarıyla yokluyor zamanı.
Sadece gözlerinin ışıltısı.
Asrın suratına suratına çarpan.
Bin yıllık sevda
Ne de ağır bir karanlık
Dokunurken
Sevgilinin saçlarında/saçlarına
Bin yıl önceden sevdalanan adam.
Düş gördü
Kapatırken duvardaki çatlakları
Ve açarken mazgalları.

Güneşi gördüm ben güneşi
Bu gece rüyamda.
                                              
Ateş bahçelerinde İbrahim’i imtihan eden rabbim.
Taşlara su veren rabbim.
Bilirim imtihanım çok ağır
Ki dizlerim tutmaz, yüreğim taş keser.



HELVA/ Teyfik KARADAŞ


Helva: un, yağ, tahin, şeker ve benzeri malzemelerle yapılan bir tatlıdır; tahin helvası, irmik helvası, un helvası, kâğıt helvası, peynir helvası gibi onlarca çeşidi bulunmaktadır. Helvanın bir tatlı olarak Türk mutfak kültüründe önemli bir yeri bulunmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Topkapı Sarayı mutfak ünitesinde Helvahane diye bağımsız bir bölümün olduğu bilinmektedir.

Helva çocukların doğumunda,  Kuran-ı Kerimi okumaya başlamasında, gençleri askere yollarken, nişan törenlerinde, bayramlarda, hacılarımızın Kabe’den dönüşlerinde, ev sahibi olduğumuz zaman,  cenazelerde, yağmur duasına çıkıldığında, kısacası doğumundan ölüme kadar sevinçli ve kederli bütün günlerimizde misafirlerimize ikram ettiğimiz bir tatlı türüdür. Bu nedenle helva; mutfak kültüründen başka şiirlerimize, türkülerimize, atasözlerimize, soy isimlerimize ve beddualarımıza dahi sirayet etmiştir.

Şair İbrahim Açılan Helva Destanı isimli şiirinde:

Bilmem hangisinden başlasam söze
Dostlar meclisinin özüdür helva
Bir ince tebessüm yayılır yüze
 Lezzet yokuşunun düzüdür helva” sözleriyle helvanın önemini çok güzel bir şekilde dile getirmiştir.

Helvayla ilgili atasözlerine ” Sabırla koruk helva olur dut yaprağı atlas olur” atasözünü örnek olarak gösterebiliriz.

“Babayın helvasını ne zaman yiyeceğiz”- “Kara günde helvanı yesinler” gibi beddualar literatürümüzdeki yerini almıştır.

Ülkemizin her ilinde ”Helvacı” “Helvacıoğlu” gibi soy isimler mevcuttur. Ayrıca repertuvarımızda “helvacı”-“ helva yapsana” gibi türkülerimiz bulunmaktadır. Ben burada sizlere helvanın ülkemizin tarih ve edebi yatındaki yerini anlatmaktan ziyade, bizim köydeki değerini ve benim açımdan önemini ifade etmeye gayret edeceğim.

Bizim yörede bin dokuz yüz yetmişli yıllara kadar helva pahalı bir yiyecek olması nedeniyle ancak zengin aileler tarafından alınıp yenildiği dikkatimizi çekmektedir. Bunu gerçek hayatta yaşanmış bir hikâye ile anlatmaya çalışacağım…

Bizim komşu köylerin birinde hali vakti yerinde, maddi yönden zengin üç beş kişi, bir gün köy meydanında toplanmış, helva üzerine sohbet ediyorlarmış. Ahmet ağa helvanın baldan tatlı olduğunu söylemiş. Mehmet ağa pekmezden güzel olduğunu dile getirmiş. Hasan ağa şekerden kıymetli olduğunu ifade etmiş. O köyde oturan ve Otçu lakabıyla tanınan fakir, gariban bir vatandaş da bir köşede çömelmiş ağaların konuşmalarını diliyormuş. Otçu da gayri ihtiyari olarak bu tartışmaya katılarak “ helva baklavadan bile güzel” demiş. Otçu’nun bu sözü üzerine orada bulunan zengin tayfadan Ahmet Ağa; Otçu’yu birazda hafife alarak” sen helvayı ne zaman buldun, ne zaman yedin” diye yalanlamaya çalışmış. Otçu’da gayet mütevazı bir şekilde “Kadir Çavuş Saraçhanedeki Lordların dükkânından alıp yediydi de, ben de onun yediği helvanın kâğıdını yalamıştım” diyerek sözünü ispat etmeye çalışmış. Böylece tartışma sona ermiş. Burada Ahmet Ağa Otçu’ya baklavayı nereden buldun, ne zaman yedin diye sormuyor, helvayı ne zaman buldun, ne zaman yedin diye soruyor. Bu hikâye bize, helvanın o zamanlar baklavadan daha pahalı, daha kıymetli bir tatlı olduğunu anlatmaktadır. Yöremizdeki yaşlılardan Otçu gibi onlarca kişiyle alakalı helva hikâyesi dinledim. Dinlediğim hikâyelerin genelinde o yıllarda helvanın pahalı olduğu konusu bir şekilde ifade edildi. Şimdi bir kilo baklava parasıyla iki kilodan fazla helva alabiliriz ama helvayı eskisi gibi yiyen kalmadı. Ne fayda!

Bin dokuz yüz yetmişli yıllardan sonra teknolojinin gelişmesi sonucu helva; fabrikalarda üretilmeye başlayınca, bölgenin zengin fakir bütün kesimleri tarafından alınıp yenilebilen bir tatlı haline geldiğini görmekteyiz. Ben yetmişli yıllara tanıklık etmiş bir insanım. O tarihlerde bizim köyde nişanlarda ve cenazeler için çekilen kelime-i tevhitlerde herkese helva ikram edilirdi. Hatta nişan merasimini adına helva denirdi. Köy halkını nişan törenine davet etmek üzere görevlendirilen kişi; köydeki evleri tek tek dolaşarak örneğin” Kara Ökkeş’in kızı Elif ile Seydi Vakkas’ın oğlu Abidin’in pazar günü öğlen helvası var, buyurun” diyerek görevini ifa ederdi. Nişan töreninden iki-üç gün önce oğlan evinde beş on kadın toplanır, davetlilere yetecek kadar yufka ekmek yapardı. Şehirden alınan dört beş teneke helva ile yufka ekmekler bir gün öncesinden kız evin gönderilirdi. Kız evi gelen helvaların bir iki tenekesini nişana gelen misafirlere ikram eder, bir iki tenekesini de yakın akrabalarına dağıtırdı. Köy halkı pazar günü öğle vakti kız evinde toplanır, kız evi gelen misafirlere genellikle kuru fasulye, pilav ve helva ikram ederdi. Yemekten sonra misafirler dolaştırılan tepsiye beş on lira para atar, toplanan bu paralar ise çeyiz masraflarında harcanmak üzere doğrudan nişanlı kıza teslim edilirdi. Bu arada kız ile oğlanın yüzükleri takılır, imam efendi kuran okur, dua eder bu şekilde nişan töreni tamamlanmış olurdu. O yıllarda nişanlar doğal, insanlarımız sütten çıkmış ak kaşık kadar saf ve temizdi.

Köyde bir cenaze olduğu zaman köydeki bütün erkekler cenaze törenine eksiksiz olarak katılırdı. Cenaze namazı camide kılınır, defin işlemi mezarlıkta yapılırdı. Defin işleminden sonra üç gün süreyle köy halkı cenaze evine yemek götürürdü. Cenaze evinde üç gün süreyle hiç yemek pişmezdi. Cenaze evinde onlarca çeşit yemek toplanır, köy halkı çoğunlukla öğle ve akşam yemeğini cenaze evinde topluca yerdi. Cenaze evine dışarıdan gelen konuklar bile köy halkı tarafından evlerde misafir edilirdi. Cenazenin birinci veya ikinci günü köy halkı yatsı namazında ölen kişinin kelime-i tevhidini çekmek üzere camide toplanırdı. Yatsı namazından sonra camideki cemaat tarafın ölen kişinin kelime-i tevhidi çekilir, camiden çıkarken caminin kapısında kelime-i tevhit çekenlere yufka ekmek arasında helva ikram edilirdi. İşte böyle, bizim köyde helva tatlıdan farklı bir şeydi. Helva birlikti, helva beraberlikti.

Helvanın tüketimi yetmişli yılların sonuna doğru iyice yaygınlaştı, helva köydeki her evin kahvaltı masalarını süslemeye başladı. Çobanların ve ırgatların azıklarına katık olarak konuldu. En fakir aileler tarafından bile bayramlarda, düğünlerde misafirlere ikram edilir oldu. Böylelikle helva seksenli yılların başında eski cazibesini tamamen kaybetti.

***

Köyümüzün içindeki karlar erimiş, söğütler, kavaklar yavaş yavaş yeşermeye başlamıştı. Köy halkı artık bağ, bahçe işlerine çalışıyordu. Mart ayının son haftası mı veya nisan ayının ilk haftası mıydı bilemiyorum. Cuma günü anamın amcasının oğlu Nurettin abinin nişan helvası yenecekti. Bu nişana bizde davet edilmiştik. Anam, teyzelerim ve ninem bu nişana gideceklerini duydum. Ben de bu nişana gidip helva yemek istiyordum fakat cuma günü okulum vardı. Okula gitmesem öğretmenim bana kızardı. Nişan Eski Döngel’de olduğu için okuldan sonra oraya tek başıma gidemezdim. Çünkü Eski Döngel’in yolu çok uzak ve ıssızdı. Sabahleyin ekenden okula gidip öğretmenimden izin istemeye karar verdim. Cuma sabahı erkenden okula koşup öğretmenimden bir gün izin istedim.

Öğretmenim Ömer Bey bana: ” izini ne yapacaksın?” diye sordu.

Ben de: ” öğretmenim Eski Döngel’e helva yemeye gideceğim” dedim.

Öğretmenim:” kiminle gideceksin?”  

”Anamla, ninemle gideceğim öğretmenim” dedim.

Öğretmenim: ”geç kalma o zaman hemen git, ben çantayı İsmail’le eve gönderirim” dedi.
 
Ben izin alır almaz okuldan camiye doğru koştum. Öğretmenimin arkam sıra “ helvayı çok ye ha” diye bağırdığını duydum. Ben okula gelirken anam yola çıkmıştı. Caminin yanından yıldırım hızıyla koşup, Tahtalı Köprüden usulca geçip anama Öksüz Hasan’ın evinin önünde yetiştim. Nişana giden akrabalarımızla birlikte Çörten Deresinin suyunu ayakkabılarımızı çıkartarak geçtik. Sekili de beş dakika mola verip nefesimizi topladık. Göl Yerinde bağda çalışan ırgatlarla selamlaştık. Ekşilik Yokuşunu aheste aheste çıkarak, Eski Bağlığın düzüne vardık. Mezarlıkta geçmişlerimizin ruhuna bir Fatiha okuduktan sonra Eski Döngeldeki anamın Abdullah amcasının evine ulaştık. O zamanlar Eski Döngel’e araba yolu yoktu. O kadar rampa yolu yürüyerek gittiğimiz için dizlerim tutmaz olmuş, bayağı yorulmuştum. Evin duvarının dibinde bulunan bir merteğin üzerinde yarım saat kadar oturup, bir tas su içtikten sonra kendime geldim. Bu arada kadınlar evin içinde teş çalıp, türkü söyleyerek oynuyorlardı. Öğleye kadar Eski Döngeldeki arkadaşlarımdan köyün çevresindeki Adam Kalesi, Direkli Mağara, Zorkun gibi yerlerin adlarını öğrenerek vakit geçirdim.

 Öğle ezanı okundu. İmam ve cemaat namazdan sonra nişan evine geldiler. Bu arada bir toprak evin üzerine kilimler, çullar serildi. Bunların üzerine sofralar açıldı. Sulanmış yufka ekmekler sofralara dağıtıldı. Pilav ve kuru fasulye kazanları damın başına çıkartıldı. Helvalar leğenlerde ezilerek servise hazır hale getirildi. İmamın gelip sofraya oturmasıyla misafirlerin yemekleri ( kuru fasulye, bulgur pilavı ve tahin helvası) sofraya getirildi. Çocuk olduğum halde birer tabak fasulye, pilav ve helvayı tek başıma yedim. Çünkü öğretmenim bana “helvayı çok ye” diye bağırmıştı… Yemekten sonra Kuran okundu, dua edildi, yüzükler takıldı, böylece nişan töreni tamamlanmış oldu. Biz de törenin tamamlanmasından sonra gerisin geriye gittiğimiz yoldan köyümüze döndük. Pazartesi günü öğretmenim “Teyfik ne kadar helva yedin?” diye sordu. Ben de “karnım doyası yedim öğretmenim” dedim. Benim verdiğim cevap nedeniyle öğretmenimin gözlerinin içi gülüyordu. Şimdi ne öğrencisine ne yedin diye soran öğretmen, ne de köyden köye helva yemeye giden öğrenci kaldı.

İlkokul birinci ve ikinci sınıfta okuduğum yıllarda bize her gün birer tane çörek dağıtılır, biz de bu çörekleri afiyetle yerdik. Çörekleri de okulumuzun beşinci sınıfında okuyan kız öğrenciler yaparlardı. Üçüncü sınıfta ise haftada bir gün peynir, bir gün zeytin, bir gün helva, bir gün fındık, bir gün üzüm dağıtılmaya başlandı. Peynir, zeytin ve helvanın dağıtıldığı günler evden okula sulanmış birer tane yufka ekmek götürürdük. Okul Müdürümüz Mehmet Bey ikinci teneffüste sınıfa girer, herkes ekmeğini çıkartsın der, biz ekmeklerimizi çıkartıp sofra bezinin üzerine koydukta sonra, yiyeceklerimizi ekmeğin üzerine bırakırdı. Helvayı kahve fincanı büyüklüğünde bir ölçekle dağıtır, dağıtım sırası bana geldiğinde önce bir ölçek verir, sonra “ senin ki az oldu, herhalde” der, bir ölçek daha verirdi. Bende sesimi çıkartmadan bu helvayı zevkle yerdim. Benim öğretmenim bu durumdan mutlu olurdu. Ben diğer çocuklarda biraz iri yapılı olduğum için, bana bir ölçek fazladan helva verilmesini okul müdürüne öğretmenimin söylediğini düşünüyorum. O yıllar güzeldi,  o günler başka…

Öğretmenim bizi mezun ettikten sonra bir sınıf öğrenci daha okuttu. Okuttuğu öğrencilerden birinin amcası öğretmendi. Öğretmen Remzi Bey bir ziyaret sırasında yeğeni Denizhan’ın başarı durumunu Ömer öğretmenden soruyor. Ömer Bey de” başarılı “diyor. Remzi Bey “Teyfik’i tutar mı?” diyor. Ömer Bey “başarısı tutsa bile, helva yemesi yine Teyfik’i tutmaz” diyerek espriyi patlatıyor. Aradan yarım asra yakın bir zaman geçmesine rağmen bizim yörede iki insanın birbiriyle mukayese edildiği hararetli tartışmalarda “ helva yemesi Teyfik’i tutmaz” esprisi dilden dile söylenir. Ben ise bu sözden hiç gocunmaz, bilakis mutlu olurdum.

Şimdi markete gidiyorum, helvanın en kalitesini, en pahalısını alıyorum ama çocuk iken yediğim helvanın lezzetini bulamıyorum. Ayrıca doktor tahlil yapıyor, hocam şeker sınırda dikkat et diyor, hiçbir tatlıyı doyasıya yiyemiyorum.

Ben eski köyümü istiyorum.

Ben çocukluğumu istiyorum.

En kötü gününüzün helva tadında olmasını diliyorum.


AZIK ÇIKINI / Hasan KEKLİKCİ

 “Bir günah eder kişi bin gün âh etmek gerek
Bin günah ettim amma bir gün âhım yok benim.”
Lâmî Efendi

Bir yıl önce pamuktan para arttırmıştık Emmi. İki ortak bir yayla bağı aldık. Bağın sahibi Uncu Ali rahmetli yaşlanmıştı inip çıkamaz olmuştu yaylaya. Babamı severdi, evdeki çocukları zor zekat doyurduğunu bilirdi. Çalışmasını takdir ederdi. Köydeki bahçelerindeki asmaların üzümlerini kiraya verirdi babama. Kaç paraya? Bir paket tütüne! Türk milletinin bağrındaki taş, boğazındaki yumru Yemen’de, günlerce aç kalmış Ali Emmi. Meşhurdur onun eşek eti yeme hikâyesi Emmi.

Bilirsin köyün bağlarındaki üzümler eylül gibi kesilir; pekmez kaynatılır, pestil, bastık yapılır biter. Yayla bağları kışa kadar kalır. Ocak şubat gibi üzümlerin üzerine kar yağar. Yağan kar soğuğun etkisiyle donar. Donar ama bir karış kalınlığındaki karın sadece dış kısmı donar. İç tarafı üzümlerin üzerine adeta bir çadır gibi koruma sağlar. Doğal, dalında kalan üzümler şubat sonuna hatta marta kadar kaldığı olur. Ha bu arada ortak dediğim yabancı değil. Bizden biri. Tarif etsem kim olduğunu hemen anlarsın Emmi. Kısa boylu, ince bıyıklı, ince dudaklı, yüzünü çirkin göstermeyen, her şeye sokmadığı bir burnu var; kaşları, kirpikleri sarı; dişleri köy yerinde bulunmayacak kadar düzgün, küçük ve güzel görünümlü, kafasında kılın eseri yok. Hiç mi hiç… Ha, evvelden varmış. Bir hastalık geçirmiş ondan sonra hiç saçı kalmamış. Askerde komutanları değnekle kafasına vururlarmış. Hemen her gün yaparlarmış bunu. Değneğin izi çıplak kafasında çok güzel görünürmüş, dediğine göre. Kendine de komutanları demiş. “Sopadan adam ölse ben ölürdüm.” der. Babası erken ölmüş. Kendinden küçük üç kardeşi daha var. Bildin mi lafını verdiğim adamı Emmi. Nasıl bir fakirlik içerisinde büyüdüğünü de anlatacağım da hiç gerek yok. 

Mayıs gibiydi. Pamuk çapalamak için Türkoğlu ovasındaki köylerin birindeydik. Bizimkiler bir sabah, yayla bağını dallamak gerektiğini söyleyip köyün yolunu tuttular. Bizimkiler iki kişi Emmi; bir dayı bir yeğen. Aşağı yukarı aynı yaştalar. Yeğeni sana tarif ettim Emmi. Dayı da onun dayısı işte.

Tabi bağ dallamayı herkes bilmez. Hatta bağ dallamanın ne demek olduğunu bile çoğu kimse bilmez. Kitapta defterde filan yazacağını da sanmıyorum. Bilen birinden dinlemek lazım. Sen bilirsin Emmi. Hatta sen çam dallamayı, kamalak dallamayı, dut dallamayı da bilirsin. Herkes bilmez. Konumuzun dışında ama bir de sade dallama var! Onu herkes bilir. Bağ dallama dışındaki dallamalar çok kolay Emmi. Keskin bir darha ile ağacının tepesine çıkılır; tepede, ağacın yaşaması için bir miktar dal bırakılır kalanı kesilip inilir. Kesilmiş olan bu dallardan çam dalı; yufka ekmek yapımında, bulgur kaynatılırken, tarhana yapılırken ve don -çamaşır- yıkanırken kazanın altında yakacak odun olarak kullanılır. Kamalak dalları kışın küçükbaş hayvanlara yem olarak verilir. Dut dalları ise oğlaklar için en güzel yiyecektir. Hani var ya Emmi “Her şey hesapla dut pançaynan.” diye bir laf. Dalın da bir hesabı, hesap birimi var: Onun birimi “koltuk”tur. Köyden birisi laf verirken “Oğlaklara bir koltuk dut dallayıp getirdim.” diyorsa bil ki, bir koltuğunun altına sığacak kadar dal getirmiştir.

Bizimkiler bağın yakınlarındaki meşe ağaçlarından yeşil dallar kestiler. Sonra o dalları koltuklarında, kucaklarında bağa taşıdılar. Taşıdıkları dallarla; bağda, yaprakların kapatamadığı korukları güneşin yakıp kavurmasından korumak için sağlam bir şekilde kapattılar.

Bağı dallayıp bitirdiklerinde vakit öğleni geçmişti. Güneş ışıtmayı ısıtmayı bir yana bırakmış, tengirşek şapka -fötr- gibi Kavlaktepe’nin tepesine binmiş memleketi yakıyordu. Tepenin güney yamacında bulunan Köreyeri’nden çıkan alev; Belicek’ten geçip Sarımezleği’nin ateşiyle birleşerek Uludaz’a doğru gidiyordu. Kuzey tarafında; Çıtlıklı, Kozlar yanıyor alevler Dede’ye kadar çıkıyordu. Dağlar, tepeler, tarlalar, bahçeler, ağaçlar kendi gerçek renkleriyle serilmişti güneşin altına. İlaç niyetine göze sürülecek bir çinke bulut yoktu gökyüzünde. Güneş, şu uçsuz bucaksız evrenle biraz önce cenk etmiş, kesin bir galibiyetle yeri göğü teslim almış da gücünü gösteriyordu sanki Emmi.

Dayı yeğen sabah azık çıkınını astıkları alıç ağacının dibine gelip oturdular. Bir müddet soluklandılar. İsmail Mustafa’nın nohut tarlasına baktılar. Göğ İsmail’in ekinlerine daldı gözleri bir zaman. Bir zaman Kavlaktepe’ye… Kavlaktepe’nin meşelerine, ardıçlarına, tespilerine, çamlarına, ağaçların arasından görünen kayalarına, ağaç olmayan boş topraklarına baktılar. Başlarını yere eğip, oturdukları yerdeki topraklara baktılar. Her zaman birbirlerine “bir” dedirtmeden konuşan, lafı birbirlerinin ağzından alan dayı ve yeğende ses seda yok. Öyle oturuyorlar. Ne konuşuyorlar, ne gülüyorlar, ne ağlıyorlar, ne esniyorlar, ne parmaklarını çıtlatıyorlar, ne boyunlarını kaşıyorlar, ne burunlarına dokunuyorlar, ne ıslık çalıyorlar, ne türkü söylüyorlar, ne öksürüyorlar. İkisi de mühim bir şey düşünüyormuş gibi öylece duruyorlar. Hal bu ki her şeyi bilirler; “icik” desen güler, suratını azdırıp sertçe “laan” desen ağlar ikisi de. Babaları kendileri çok küçükken ölmüş ya, ağıtları öyle yapma da değil hakkını verirler.

Kafasında kıl olmayan el yordamıyla yere bıraktığı şapkasını buldu. Öbürü yerden bir kuru dal aldı; dizinin üstüne koyup iki yanından bastırmadan öyle havada iki eliyle iki yanından bükerek kırdı. Çıkan sesten cesaret almış gibi; tepelerinde sallanan, içinde kaynatılmış dört yumurta ve katlanmış dört yufka ekmek bulunan azık çıkınını daldan indirmesini söyledi; kuru dalı kıran, şapkası elinde olana. Yeğeni dayısının yüzüne bakmadan çıkını indirdi. Orta yere bıraktı. Öksürdü. “Bura” dedi “her yerden görünüyor.”  Konuştu mu yoksa ağzından çıkan öksürüğü o manaya mı yordular, farkında olmadan etraflarına bakındılar. Ayağa kalktılar. Evin büyük hanımının; üstüne kuma gelen küçük hanımın oğlan çocuğunun elinden tutarken duyduğu tiksintiye benzer bir duyguyla azık çıkınını yerden aldı yeğen. Üzerlerinden henüz atamadıkları yorgunluk ve açlığın üstüne sıcağın ağırlığını da yüklenerek Kavlaktepe’nin zirvesine doğru yürümeye başladılar. Arada bir öksürerek, durup derin nefes alarak tepenin çok da uzak olmayan zirvesine ulaştılar.

Bir evlek soğan dikilir dikilmez, otlarının yarısı kurumuş, yarısı yeni kurumaya başlamış, ağaç ve çalı bulunmayan tepenin zirvesine ulaştılar. Kavlaktepe’nin zirvesi seyrangâhtır. Aklı yerinde, gözleri görür, karnı tok; oğlundan, kızından dertli olmayan, anası babası başında; ayakkabılarının altı deliksiz, sırtında mevsimine göre bir giyeceği bulunan, döş cebinde bir ayna bir tarağı, şalvarının cebinde bir bıçağı, bir cücük lastiği olan; her gördüğüne selam veren, verilen her selamı alabilen düşmansız; evine misafir gelse bile kendisine bir kat yatak düşen biri, burada elini kulağına attığında;

 “Hemene de Karacoğlan hemene
Canlı kervan indirmişim Yemen’e
Sevdim ise ben yârimi kime ne
N’ettin ola şu koğlaşan ele ben.” diye bir uzun havayla; Karadere’nin gediğinden Anabat gediğine, Dede’den Fenk’e kadar dağları, tepeleri, dereleri ve esikleri nennilendirir, Ceyhan Nehrini beşik gibi sallar alimallah. Fakat bizimkilerin her yeri dert Emmi. Bir an önce ellerindeki azık çıkınından kurtulmaları gerekiyor. Açlıktan ölüyorlar. Etrafı iyice kolaçan ettikten sonra bir çalının dibine oturdular. Önlerine koydukları azık çıkınına ellerini uzattıkları anda bir eşek anırdı. Telaşla çıkını çalının arasına bırakıp etrafı kolaçan ettiler. Görünürlerde kimse yoktu. “Mağara” diye aklından geçirdi dayı. Hemen vazgeçti o fikirden, dillendirmedi. Çünkü büyüklerin anlattığına göre Kavlaktepe’nin mağarasına giren bir daha çıkamaz, orada ölürmüş. Çalının içine attıkları çıkını alıp etrafı çalılarla sarılı bir ardıç ağacının dibine oturdular. Her ihtimale karşı çıkının üzerini kapatabilmek için, irice bir meşe dalı kesip yanlarına koydular. Birbirlerine bakmadan çıkını açtılar. Birinci yumurtaları taşa vurup kırdılar, kırılan yerine tırnaklarını geçirerek soymaya başladılar. Üzerinden kabuk gittikçe ortaya ağır yumurta kokusu yayılmaya başladı. Yaydıkları kokunun tedirginliği geçene kadar yumurtalarını avuçlarının içerisinde tuttular. Birer yufkaya dürüm yaptılar. O kadar aç olmalarına rağmen ağızlarında çoğala çoğala birinci dürümlerini zor bitirdiler. Hal bu ki çok güzel yemek yerlerdi. Hiç artmazdı yemekleri. Dayı, kalan ekmeğini küçük küçük parçalara ayırdı. “Bismillah” deyip en yakın çalının dibine bıraktı. Ayağa kalktı. Kalan yumurtasını olanca gücüyle tepeden aşağı fırlattı. Yeğen de dayıya uydu Emmi.

Yeğen, boş azık çaputunu gömleğinin içinden beline bağladı. Aşağıya, Köşkerlilerin pınarına indiler Emmi. Aslında Kavlaktepe’de bir su varmış zamanında ama gâvurlar kaçıp giderken cıva akıtmışlar kuyuya. Su kaybolmuş. Pınarın etrafında bir iki tur attılar. Bir türlü yaklaşma cesaretini bulamadılar. Pınarın suyunu bahçelere götüren arkı takip ederek büklerin içinde kimsenin göremeyeceği bir yer buldular. Yosunlu, yavsılı -kurt- sudan önce yeğen içti ağzı üstü yatarak Emmi. Sonra dayı…

Dayı, doğrulup avucunun içiyle ağzını silerken, “Ah” dedi “oruç tutmak ne kolaymış!..”   



İNDİRGENMİŞ GÜNAHLAR / Samet YURTTAŞ

Saltanatı yıkılan çağın
Çok katlı binalarında yükselen
İndirgenmiş günahlar
Varoluşçu yalnızlıkların çarkında
Diş geçiriyor insanın utancına

Göğün yırtıcı sağanaklarıyla
Rayından çıkan vicdan
Kimyasını bozarken dünyanın
Bütün ezberlerin gıcırtısı
Kirli bir iz bırakıyor
Kulaklarında çocukların

Doruğu öfkeli bir bedenden
İnsanın kalbindeki sığınaklara
Radarlar savruluyor yaşamdan telaşlı
Çelik yalanlar içinde
İndirgenmiş günahlar
Tutunacak bir dal oluyor
Ölüme karşı

AŞK ÇIKMAZI / Ahmet Özmen KILIÇ












Aşk çıkmazı yine gönlüm,
Hep böyle kördüğüm.
Kalemimle kırılır sözüm,
Kelimelerle bulunur çözüm.

Hayat mazime yaslandı,
Bana aşk çıkmazı kaldı.
Çevirip baksam başımı,
Onca hatıralar ne zaman yaşandı…?

05.01.2012

BEN SAÇLARIMI DEĞİRMENDE AĞARTTIM/Ferhat AĞCA











İhtiyar bakışlarımı
Ağır taşlardan aldım
Ben saçlarımı değirmende ağarttım

Nasırlı parmak uçlarımı
Çuval ilmeklerinden
Yorulmuş yüreğimi
Telaşlı kayışlardan aldım
Ben saçlarımı değirmende ağarttım

Döndüm kıvrandım durdum
Öğüdümü dönen devlüpten aldım
Un yağar hamur olur terim
Ben ekmeğimi alnımdan aldım
Ben saçlarımı değirmende ağarttım



02.05.2020

DÜKKÂN MEKTUPLARI-30/Musa YILDIZ


Sanal Olmayan Reel Amet Ağbi’ye Sunulmak Üzere Mektubumdur
Mehmet Muharremoğlu Eliyle
                                                                                  
Ahmet ağbi evin balkonuna çıkıp Sır barajı üstünden Batı köylerine doğru bakıyorum, sizin köylere doğru. Dağlar, karşı yamaçlar ne kadar da berrak gözüküyor bugün, bizim o iki Hasanın köylerine aşan yollar gözüküyor, nerdeyse yol kenarındaki çam ağaçları sayılacak kadar net ve berrak. Birde şehrin üzerine doğru baktım orası da dumduru berraklıkta ve net. İlk defa tabiatı doğal renkleriyle görüyorum. Bugüne kadar hep gözlerimi suçluyordum, dünyayı hep sisli, puslu, dumanlı ve kirli görüyor diye. Meğerse suç gözlerimde değil doğanın kendisindeymiş. Meğerse dünya kirliymiş.

           Sonra bu işin müsebbibi yine bizleriz diye düşündüm. Meğerse insanoğlu aradan çekilince dünya tertemiz oluyormuş. Şimdi dünyanın kara olmasının ya da kaderinin kara olmasının sebebi bizler mi oluyoruz Ahmet Ağbi? Kafamda hep bu maluhülla sorular, konular dönüp dururken sana yazmaya karar verdim.

            Bu yüzden mektuba da selamsız sabahsız bir giriş yaptık saygısızlık ettik bağışlana, affoluna. Bu vesileyle sizlere dostlara selamlarımı sunar afiyet ve sıhhatler dilerim. İnşallah afiyettesiniz Ağbi. Dostlar bir aylık bir acıya, hasrete bile dayanamadan sanal dükkan diye birşeyler icat etmiş, sanırım bu icat sizlere de bir nebze iyi gelmiş, şifa olmuştur. Olmasını da dilerim.

             Ahmet abi “Allah kimseyi de gördüğü günden geri koymasın” diye bir laf var hani. İşçi olsun emekçi olsun yanaşma olsun, hamal, amele, ırgat, sporcu, maraba, esnaf, kamu çalışanı olsun, şair, yazar, fikir erbabı olsun, bilim adamı, ağa ve hatta beg olsun kimse gününden geri kalmasın. Bizim elimizden tutup bize günü gösteren, coşmuş ırmaklar geçiren, durgun deryaları aşıran, sisli boranlı havalarda bize pusula olan, fikir talimlerinde yıkmayı yıkılmayı ve sonra dizlerimiz üstünde nasıl kalkılır onu bizlere öğreten sen oldun. Bütün bu meziyetleri biz senden öğrendik. Dahası bizi Bir Hocama götüren eller senin ellerindi.

               Ahmet Ağbi, diyorum hani şu son zamanlarda bu dünyanın başına musallat olan virüs denen gözle bile görülmeyen yaratık bir an görünür hale gelse yok etmenin çareleri ne olabilir acaba?  bu virüsü Ahmet ağbiye teslim etseler diye düşünmedim değil düşündüm de.  acaba “git efendi işine sen sağ ben selamet” mi derdin?  ya da “sakın karşıma çıkma seni Ramazan davulcusuna dönderirim” mi derdin? Bu soruları sorma cesaretini kendimde bulduğum için bağışlıyasın.

               Ahmet ağbi bu virüs görünen bir mahlukat olsa belki de, çakmakla gaz kaçırıp kaçırmadığını denediğimiz tüpün ağzına koyar havaya uçururduk. Belki tankın namlusuna koyar sol elimizi tanktan dışarı çıkarır bir sigara yakar öylece hedefe nişan alır ateşlerdik. Bu millet ne zorluklarla baş etmedi ki Ağbi, hem ne çileler ne dertler görmedi ki. İçten ve dıştan ne hainlerle boğuşmadı ki, değil ki görünen bir virüsle baş edemesin.

                Belki de virüs bizi sever zarar vermezdi, belki de şahin taksimizin arka camına  “virüs sen sağ elini bozkurt işareti yap ben sol elini bırakırsam namerdim” yazardık.

                Sen hatırlarsın Ağbi; siyah beyaz bir filimdi, esas oğlanın sevdiği kızı toprağa gömüp kafasına da bir sepet geçiriyorlar, sepete de bir papatya çiçeği takıyorlar sonra da oğlana atış yarışması bahanesiyle çiçeğe ateş ettirip sevdiğini oğlanın kendi eliyle vurdurup öldürtüyorlar. Bu arada tüm sinemadakiler “sıkma sıkma lan” diye avaz avaz bağırıyordu. Esas oğlan bir kere tetiğe basmıştı. Bizim kaderimiz de bunun gibi bir şey mi Ağbi? Atıcılığımızın, yiğitliğimizin cazibesine kapılarak bilmeden kendi sevdiğimizi mi vurduk?. Ve medeniyetin katili. Yaşasın cehalet.

                Ahmet Ağbi bir yukardaki paragraf mektuba sonradan yapıştırma gibi duruyor farkındayım. Biz yine en iyisi mi kamuoyunun şu anki en büyük problemi olan konuya dönsek diyorum.

                Dünyadaki bütün korona virüsleri toplasak altı astarı bir gram bile etmez, ama bütün dünya milyarlarca tonluk topuyla, tankıyla, milyarlarca sayıda laboratuvarları, milyarlarca kiloluk ilaçları, aşılarıyla bir virüsle baş edemiyorlar. Yoksa bir yerlerde yanlış mı yapıyorlar?

                Ahmet Ağbi. Yoksa çareyi Hilleli şair Mehmet efendi / Fuzulinin dediği gibi aşkta mı arasalar?

                                            İlim kesbiyle paye-i rif’at
                                            Bir hayal-i muhal imiş ancak
                                            Aşk imiş her ne var alemde
                                            İlim bir kıyl ü kal imiş ancak
                                                                                                                  Fuzuli

            Mesela virüsü aşk dolu fikir talimlerine gönderseler. Kim bilir belki virüs sizin fikir talimlerinizi merak eder o da dostlarla birlikte sohbete muhabbete katılır, dükkan atmosferinde mutasyon geçirerek iyi huylu biri olur. Zaten tıp otoriteleri fazla sıcaklığa ateşe dayanamadığını idea ederler. Belki de Dükkandaki ateş doksan yüz dediğinde zavallı virüs ya geldiğine pişman olup gider, ya da aşk ile yanıp gider.

                                            Ehl-i dildir diyemem sinesi saf olmayana
                                             Ehl-i dil birbirini bilmemek insaf değil         
                                                                                                                    Nef’i

            Sonsuz saygı ve selamlarımı sunar şahsınızda size ve bütün dostlara afiyet ve sağlık dilerim.

   28.04.2020

KAMALAK KÜTÜĞÜ/ Teyfik KARADAŞ

Anı Hikâye/
Benim çocukluğumda bizim bölgenin çocuklarını ilkokuldan sonra pek okutmazlardı. Okutmazlardı dedimse bizim köyden ortaokula giden öğrencilerin sayısı bir elin parmak sayısını geçmezdi.  Babamın da beni ortaokula göndermeye ne niyeti nede imkânı vardı. Göndereceğim dese bile buna kimse inanmaz, hatta Yahya Mehmet çocuğunu ortaokula gönderecekmiş! Diye, alay edenler bile olabilirdi. Çünkü babam bizim köyün en saf, en gariban insanlarından biriydi. İlkokul öğretmenim Ömer beyin yoğun gayretleri sonucu babam beni ortaokula göndermeye karar verdi. Öğretmenimin benimle ilgili hayali çok büyüktü. Öğretmenim ileride benim subay olmamı, Gürsel Paşa gibi kağnı tekeri kadar şapka takmamı istiyordu. Yanında kalacak bir yakınım olmadığı için şehirde (Kahramanmaraş’ta) okuma şansım yoktu. Bu nedenle babam beni komşu köyümüz Tekir’de bulunan ortaokula kayıt ettirdi. Benim ortaokula kayıt olmam ilkokul arkadaşlarım arsında, hatta bütün köyde büyük yankı uyandırdı.

Ortaokulda okuyacağım Tekir Köyü; buz gibi akan kaynak suları, yaz mevsiminde serin olan havası, coğrafi konumunun güzelliği, kırmızı benekli alabalığı ve kuzu etlerinin lezizliğiyle bölgemizin önemli bir turizm merkezi sayılıyordu. O zamanlar Tekirde şehirlerarası yolcu taşıyan otobüslerin mola verdiği altı adet lokanta, ekmek üreten üç tane fırın, beş tane kasap, dokuz tane bakkal ve değişik alanlarda ticari faaliyet gösteren otuzdan fazla iş yeri bulunuyordu. Ayrıca ortaokul, sağlık ocağı, orman fidanlığı, jandarma karakolu, ptt gibi birçok kamu kurumu vardı. İç Anadolu’yu Akdenize bağlayan karayolunun Tekirden geçmesi nedeniyle her gün yüzlerce otobüs Tekirde mola veriyordu. Günde binlerce insanın yolculuk nedeniyle buraya uğraması Tekiri cazibe merkezi haline getiriyordu. Tekir o günkü şartlarda pek çok ilçeden gelişmiş durumdaydı. Tekirde ortaokulun bulunması hem Tekir, hem de komşu köylerin çocukları için önemi bir avantaj sağlıyordu. Bende Tekir Köyü Ortaokuluna kayıt olarak bu avantajdan yararlanmış oldum.

O sene bizim köyden üçüncü sınıfta üç, ikinci sınıfta iki ve birinci sınıf okuyan bir(ben) kişi olmak üzere toplam altı kişi ortaokula gidecektik. On dört eylül pazartesi günü okullar açılacaktı.  Babam beni ihtiyaçlarımı almak için cumartesi günü şehre götürdü. Belediye çarşısındaki bir mağazadan bana bir takım elbise, iki gömlek, bir kravat ve bir de kundura aldı. Elbiseleri deneme amacıyla giyince bile dünyalar benim olmuştu. O gün benim gibi binlerce öğrenci okul ihtiyacı için mağazalardan alış-veriş yapıyorlardı. Mağazanın tezgâhtarları elbiseleri güzelce paketleyip çantayla elime verdiği halde ben çantaları kucağımda taşıyordum. Şehirdeki işlerimizi bitirince, köy postasına binip akşamüzeri köyümüze döndük.  Elbiseleri annem görsün diye akşam yeniden giyindim. Ben kravatı takınca anamın sevinçten gözlerinden yaş geldi. Babamın da gözlerinin dolduğunu fark ettim. O akşam anam, babam, kardeşlerim ve ben anlayacağınız ailecek hepimiz çok mutlu olduk.  Kunduralarımı toz olmasın diye anamın çehiz sandığına sakladım. Elbiseyi ve gömlekleri mağazadan verilen askıya güzelce yerleştirip itina ile kapının arkasındaki çiviye astım. Üzerine de beyaz bir bez örttüm. Nasıl seviniyordum, dünyalar benim oluyordu. Yatağa yattım,  heyacandan gözlerime uyku girmedi. Bir gün sonra ortaokul üçüncü sınıfta okuyan Mehmet Purtaş’ın yanına gittim. Mehmet Purtaş ortaokulda okuyan bütün arkadaşları köy meydanına topladı. Okulla ilgili neler yapacağımızı biraz konuştuktan sonra, bir gün sonra saat yedide Yarma Durağında bir araya gelip, okula topluca gitmeye karar vererek dağıldık. Ben hemen eve gittim. Akşam yemeğini yedim. Arkadaşla konuştuktan sonra önceki akşama göre heyecanım biraz azalmıştı. Yatağa yattım. Babam beni sabah ezanı okunurken uyandırdı. Annem kahvaltımı hazırladı. Kahvaltımı acelece yapıp güneş doğmadan Yarma Durağına koştum.

Yarma Durağına ilk önce ben varmıştım. Biraz sonra diğer arkadaşlarda geldiler. Asfalttan Tekir istikametine doğru yürümeye başladık. Gittiğimiz yolun sağ tarafı Alaçayır Deresi, sol tarafı Kasımoğlu Tepesiydi. Alaçayır Deresinin etrafı çınar ağaçlarıyla kaplıydı. Dereden akan az miktardaki su yüzümüzü serinletirken, Kasımoğlu Tepesindeki çam ağaçlarının gölgesi içimizi ferahlatıyordu. Yoldan aşağıya, yukarıya doğru giden arabalar sabah sessizliğini ziyadesiyle bozuyordu. Özellikle rampaya yukarı giden yüklü kamyonlar bizimle yürüme yarışına girmişçesine çok yavaş ilerliyorlardı. Biz yolun banketinde hızlıca ilerlerken, yol kenarında karşımıza çıkan küçük kebap lokantalarının o saatteki ıssızlığı dikkatimizi çekiyordu. Alaçayır’a vardığımızda evlerin önündeki elma bahçeleri ve yolun alt tarafında kalan üzüm bağları bölgenin güzelliğine adeta ayrı bir hava katıyordu. Ben daha önce sapa bir yerde olduğu için ortaokul binasını hiç görmemiştim. Ortaokulun üç katlı kocaman bir binasının olacağını tahmin ediyordum. Çünkü Maraş’ta yatılılık sınavına girdiğimiz ortaokulun binası kocamandı. Bana göre Tekirde de öyle devasa bir ortaokul binası olmalıydı. Yolculuğumuz hızlı bir tempoyla devam ederken birden bire Ak Gedik Tepesine çıktığımızı fark ettim. An itibariyle yolun yokuş olan kısmı bitmiş iniş kısmı başlamış oluyordu. Yolun iniş kısmı da beklediğimden kısa sürdü. Rampanın sonuna geldiğimizde Karayolları Binasının önünden sol tarafa dönüp asfalt yoldan ayrılarak tali bir yolla Tekir köyünün içine girmiş olduk. Kimisi çatılı kimisi toprak köy evlerinin arasından bir yay çizerek ilerleyip biraz sonra kubbesi ve minaresi olmayan yeşil boyalı bir camiye ulaştık. Arkadaşlar okula geldik dediler, ben önce inanmadım fakat caminin giriş kapısının sağ tarafındaki küçük odanın kapısındaki müdür levhası gözüme takıldı. Başımı çevirdiğimde caminin sol tarafındaki bahçede bekleyen yirmi kadar öğrenci olduğunu gördüm. Bahçenin sağ üst köşesindeki direkte şanlı bayrağımız nazlı nazlı dalgalanıyordu. Vardığımız yoldan sola dönüp beton merdivenden altı yedi basamak aşağı indiğimizde caminin bodrum katındaki ahşap kapıların üzerindeki sınıf isimlikleri buranın bir okul olduğunu ispat etmeye yetiyordu. Okuyacağımız sınıfın kapısından içeri girdiğimde normal bir sınıfın yarısı kadar olmadığını gördüm. Hayal ettiğim ortaokulla, okuyacağım ortaokul arasında dağlar kadar fark vardı. İlk gün ilk dakika müşahade ettiğim bu manzara karşısında hayali hüsrana uğradım. Yapacak bir şey yoktu, her şart altında burada okumak zorundaydım

Okul Müdürü ve öğretmenler gelen öğrencileri toplayıp, küçük bir açılış töreni yaptılar. Törenden sonra sınıflara girdik. Sınıfta alacağımız ders kitaplarının listesini yazdık, arkadaşlarımızla ve öğretmenlerimizle tanıştık öğle vakti olunca, öğle sonunu beklemeden köyümüze döndük. Sınıfımızdaki arkadaşlarımızın çoğunu önceden tanıyordum, bu nedenle; ilk gün hiç yabancılık çekmedim. Böylece ortaokul hayatına başlamış oldum. Her gün altı kilometre yolu yaya olarak geliyor, yaya olarak gidiyorduk. Yaşantımız zahmeti, günlerimiz mutlu geçiyordu. Öğretmenlerimiz bizim başarılı olmamız için imkânlar dâhilinde her türlü gayreti sarf ediyorlardı.

Güz mevsimi gelmiş, çınar yaprakları gazel olmaya, üzüm bağlardaki son yeşil yapraklarda sararmaya başlamıştı. Koyun Oluğu ve Deli Höbek Tepelerinde yılın ilk karı azda olsa kendini göstermişti. Bu arada köylülerin bir kısmı mahserede pekmez kaynatırken bir kısmı da köye yakın ormanlardan eşek, katır ve beygirlerle kışlık odun getiriyorlardı. Artık Tekir’e kar yağması an meselesiydi. Okulumuzun yakınında bulunan Kadir Alinin değirmenin önü zahirelik buğdaylarla dolup taşıyordu.  Biz okula gitmek için erkenden yola çıktığımız için kabanlarımızı giymeye başlamıştık. Bu arada okulumuzda odun kömür gibi kış tedariklerinin yapıldığı nazarı dikkatimi çekiyordu. Muhtemelen kasım ayının ilk haftası Cuma günüydü. Bayrak Töreninden sonra Müdür Yardımcımız Cemal Çiçek “ ismini okuduğum yirmi öğrenci burada kalsın, diğerleri gidebilir” diye bir duyuru yaptı. İsmini okuduğu öğrencilerden biride bendim. Diğer öğrenciler dağıldı. Biz okulun bahçesinde kaldık. Ben o sırada herhalde bize okulun odununu kırdıracaklar diye düşündüm.
Müdür Yardımcımız Cemal Çiçek hoca bizi bir sınıfta topladı. Bize hitaben” Arkadaşlar beni iyi dinleyin. Pazartesi günü lokantaların oradaki DSİ’nin yaptırdığı havuzun açılışı yapılacak. Havuzun açılışına vali bey ve bütün il protokol üyeleri katılacak. Ayrıca Tekirden ve civar köylerden çok sayıda vatandaşında katılacağı tahmin edilmektedir. Sizlerde bu açılış töreninde İstiklal Marşımızı okuyacaksınız. Bu nedenle hafta sonu makasla tıraşınızı olun, gömleğinizi, pantolonunuzu güzelce ütületin, bizi amirlerimize karşı mahcup etmeyin!” şeklinde hamasi bir konuşma yaptı. Bu konuşmanın akabinden bizde okuldan ayrılarak evimize gittik.

 İstiklal Marşı okuyacak yirmi öğrenci arasına seçildiğim için sevinçten göklere uçacaktım. Gelgelelim evimizde ütü yoktu. Ütü olsa bile anam ütü yapmasını bilmezdi. Ütü konusundaki bu sorunu nasıl çözecektim. Bu sorunu giderme konusunda kara kara düşünmeye başladım. Ütü yaptırmak için cumartesi günü Maraş’a gitsem ütüyü nerde yaptırabilirdim. Ütüyü yaptırsam ne kadar ücret alırlar gibi onlarca soru zihnimi kurcalıyordu. Zihnimi kurcalayan sorulara bir cevap bulamadan biraz sevinçli, biraz hüzünlü vaziyette akşam ezanından önce evimize intikal ettim. Babam kışlada davarlarımızın yanında olduğu için zaten evde yoktu. Anam lisanı halimden benim bir sıkıntımın olduğunu anladı. Akşam yemeğinden sonra anam bana dönerek” oğlum! Arkadaşlarınla kavga mı ettin?  Hocaların mı dövdü? Harçlığın mı yok? “ gibi bana peş peşe onlarca soru sordu. Ben de anama ütü meselesini anlattım. Anam” sıkıntı etme oğlum, ütüyü Hacer ablan yapar” dedi.  Anamdan bu sözü duyduğumda mutluktan dört köşe oldum. Hacer abla; en yakın komşumuzdu. Anamdan farkı yoktu. Eşi Mehmet abi orman bekçisiydi. Yabancı olduklarından dolayı sürekli olarak bizim eve gelir giderlerdi. Hatta evleri ıssız bir yerde olduğu için Mehmet abinin olmadığı geceler bizim evde yatarlardı.
Anam akşamdan pantolonumu, gömleğimi bir leğenin içinde elleriyle yıkayarak dışarı astı. Sabahleyin kuşluk vakti olunca elbiseler kurudu. Pantolonu ve gömleği elime alarak Hacer ablanın evine kadar koştum. Hacer abla ben daha söylemeden vaziyeti anladı. “Hoş geldin oğlum, derslerin nasıl? bir ihtiyacın var mı?” gibi sorular sorarak benimle biraz konuştuktan sonra ütü işine başladı. Önce ranzanın altından ütüyü çıkarttı. Ütünün içine sobadan maşayla aldığı közleri koydu. Ütü ısınca dışarıdan getirdiği ekmek tahtasının üzerine bir çarşaf sererek götürdüğüm elbiseleri dikkatlice ütüledi. Ben Hacer ablanın ütü yaparken her hareketini fotoğraf gibi çekiyordum. Doğrusu o güne kadar ütü yapan bir insan görmemiştim. Ütü denen o sihirli aleti de bir defa bir öğretmenin evinde görmüştüm. Hacer abla ütü işini tamamladı, bana bir miktarda harçlık verip, elbiselerini her hafta ütülerim oğlum diyerek uğurladı. O günkü komşuluklar farklıydı, komşuluk ilişkisi akrabalık ilişkisi gibiydi. O yılları özlüyoruz ama elimize geçmiyor.

Ütü işi tamamlanmış iş tıraş olmaya gelmişti. Elbiseleri eve bıraktıktan sonra tıraş olmak için Bakkal Haydar’ın yanına gittim. Haydar abi hem bakkallık hem de berberlik yapardı. (Berberlik yapardı derken, tıraş makinesi, makas gibi birkaç malzemesi vardı. Amatör olarak bakkalın içindeki boş bir köşede insanları tıraş eder, cüzi miktarda bir tıraş ücreti alırdı. Öyle çıraklıktan yetişmiş usta bir berber değildi. Ama her halükarda köyün berber ihtiyacını karşılamış olurdu.) Haydar abi beni güzelce bir tıraş etti. Böylece törenle ilgili hazırlıkları bitirmiş oldum.

Pazartesi günü elbiselerimi giyerek erkenden okula gittim. Müdür yardımız Cemal beyin nezaretinde küçük bir tören provası yaptıktan sonra açılışın yapılacağı alana doğru hareket ettik. Açılışı yapılacak havuz Tekir’in lokantalarının olduğu mevkii de buluyordu. Tören alanı varıp yerimizi aldık. Bizim vardığımızda binlerce insan tören alanını doldurmuştu. Tekir’in yağız delikanlıları coşkuyla halay çekiyordu. Jandarmalar havadan kuş uçurtmayacak şekilde çok sıkı güvenlik tedbiri almışlardı. Törende kullanılmak üzere şehirden ses ve hoparlör sistemi getirilmişti. Misafirlerin oturması için getirilen deri koltuklar bir nizam dâhilinde dizilmişti. Tekir İlkokulundan görevli bir öğretmen törende sunuculuk yapıyordu. Sunuculuk yapan öğretmenin okuduğu kahramanlık şiirleri halkı coşturuyordu. Bu sırada İl Müdürleri tören alanına gelerek yerlerini almaya başladılar. İl Milli Eğitim Müdürü tören alanındaki yerine oturmadan önce yanımıza gelerek bizleri onurlandırdı. En son önünde bayrak asılı, kırmızı plakalı siyah renkli lüks bir araba tören alanına geldi. Arabanın içinden kimse inmeden program sunucusu öğretmen” Sayın Valimiz teşrif etmişlerdir, hoş geldiniz diyor, saygılar sunuyoruz” şeklinde anons yapmaya başladı. Bu sırada Vali Bey alkışlar arasında arabasından inerek tören alanındaki yerine oturdu.

Vali Bey tören alanındaki yerini aldıktan sonra, program hemen başladı. Sunucunun anonsuyla şehitlerimiz için yapılan saygı duruşundan sonra, biz coşkuyla İstiklal Marşımızı okuduk. Ses sisteminin de güçlü olmasından dolayı sesimizden yerler gökler inledi. Daha sonra köy muhtarı köy halkı adına kısa bir teşekkür konuşması yaptı. Köy muhtarı konuşurken konuşma kürsüsünün biraz yüksek olduğu fark edildi ise de telafisi konusunda bir müdahale yapılamadı. Devlet Su İşleri Bölge Müdürü kürsüye gelerek havuzun genişliği, hacmi, derinliği ve maliyeti konularında teknik bir konuşma yaptı. DSİ Bölge Müdürü uzun boylu olduğu için konuşma kürsüsünün azizliğine uğramadı. Vali Beyin ismi anons edildiği sırada bir vatandaş Turistik lokantasının duvarının dibinde dizili duran kütüklerden yaklaşık elli santim çapında, otuz santim yüksekliğindeki bir kamalak (sedir) kütüğünü kucaklayarak hızlı bir şekilde konuşma kürsüsünün arkasına bıraktı. Vali Bey konuşmasını bu kamalak kütüğünün üzerinden yaptı. Vali Bey havuz, içme suyu, yol ve benzeri hizmetlerin devletin temel görevi olduğunu örnekler vererek edebi bir şekilde ifade etti. Vali Beyin konuşması tören alanında bulunan vatandaşlar tarafında dakikalarca ayakta alkışlandı. Ben bu esnada Vali Beyin karşılanması, oturması, konuşması sırasında görmüş olduğu saygıdan ve özelliklede konuşurken kamalak kütüğü getirilerek gösterilen iltifattan dolayı ileride vali olmaya çoktan karar vermiştim bile. Havuza su akıtacak kanalın savakları protokol üyeleri tarafından yukarı kaldırılarak açıldı ve havuza su akmaya başladı. Böylece açılış programı bitmiş oldu.

Bizde verilen görevi eksiksiz olarak yerine getirmenin sevinciyle Müdür Yardımcımız Cemal Çiçek beyin nezaretinde okulumuza doğru yürümeye başladık. Ben Cemal hocama” hocam inşallah bende ileride bir gün kamalak kütüğüne çakacağım” dedim. Cemal Hoca önce benim ne demek istediğimi pek anlayamadı. Bana dönerek ne demek istediğimi sordu. Bende bizim bölgede sedir ağacına kamalak dendiğini, Vali Beyin üzerine çıktığı odun parçasına da kamalak kütüğü denildiğini izah ettim. Hocam espiriyi anlayınca dakikalarca güldü. Bana da inşallah sende vali olursun temennisinde bulundu. Bu sırada yolculuğumuz bitmiş, okulumuza varmıştık. Okul Müdürümüz Bekir bey göstermiş olduğumuz başarı nedeniyle bizlere birer tane tükenmez kalem hediye ederek ödüllendirdi.

Cumali dayım yaş olarak benden birkaç ay küçük olup, milli güreşçi olduğu için on yedi yaşında Malatya Şeker Kulübün de maaşlı olarak çalışmaya başlamıştı. Bende aynı yıl üniversiteye kayıt olmuştum. Dayım bir telefon görüşmemizde tatilde Malatya’ya gel de sana biraz kıyafet alalım dedi. Bende bunun üzerine yarıyıl tatili başlayınca memlekete gitmeden doğrudan Niğde’den Malatya’ya gittim. Dayım bekar olduğu için şeker fabrikasının pansiyonunda kalıyordu. Beni de kaldığı yerde misafir etti. Sabahleyin kahvaltımızı yaptık. Cemal Çiçek hocamın Malatya İmam Hatip Lisesinde müdür olduğunu duymuştum. Dayımla beraber Cemal Hocayı ziyarete girdik. Özel kalem haber verdi. Cemal hoca bizi içeriye aldı.  Ben Cemal Hocanın mimiklerinden beni hatırlamadığını hissettim. Öpmek için eline sarıldım, elin vermek istemedi. Kendi vermek istemese de elini zorla öptüm. Cemal Hocamın beni tanımaması da normaldi. Ben ortaokulda kısa boylu küçük bir çocuk olduğum halde, ziyarete gittiğimde, bir seksen beş boyunda, doksan kilo ağırlığınca bir gençtim. Cemal Bey mahcup bir vaziyette bana” bey efendi siz kimsiniz “diye sordu. Ben de; Tekir Ortaokulundan Teyfik hocam dedim. Hocam bu sırada gözyaşlarını tutamadı, ayağa kalkarak bana sarıldı. Bende kendine sarıldım. Dakikalarca ağladık. Elimizi, yüzümüzü yıkayıp gözyaşlarımızı sildikten sonra kendisiyle dayımı da tanıştırıp muhabbete başladık.

Cemal hocam bana ne iş yaptığımı sordu. Bende Niğde Eğitimde öğrenci olduğumu söyledim. Cemal hocam” kamalak kütüğüne çıkmasan bile boş ver öğretmen olmayı hak etmişsin “diyerek espriyi patlattı. Bize çay kahve ikram etti. Saatlerce sohbet ettik. Bizi öğle yemeği için evin götürüp misafir etti. Eşi ve çocuklarıyla tanıştırdı. Yemekten sonra bizi gideceğimiz yere  doğru hayır dualarıyla uğurladı.

Aradan kırk yıldan fazla zaman geçmesine rağmen Cemal Hocamla hala yılda birkaç kere görüşürüz. Her görüşmemizde Kamalak kütüğü esprisini hatırlar dakikalarca gülüşürüz.