MARAŞ’A NÖBETÇİ OYUNCAKÇI’DAN BAKMAK/SİBEL KÖK



Bir şehri anlatmaya nereden başlamalı? Her karışında emeğin, azmin, alın terinin olduğu toprağından mı; dağıyla, yaylasıyla, suyuyla, pınarıyla insana rahmet olan doğasından mı, dilinden mi yoksa kültüründen mi?

Hasan Keklikçi, nam-ı diğer Keklikçi Emmi, insanından başlamış anlatmaya. İnsan, yaşadığı yere benzer çünkü.  O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer/ toprağını iten çiçeğe/ dağlarının tepelerinin dumanlı eğimine benzer. Bu benzerlik, içinde koskoca alemi taşıyan insanı “görebilmenin” neticesinde kurulur. Hikayeci, anlatımdan önce görebilmenin ustasıdır. İnsanı; alın çizgisinde biriktirdiği acıyı, kederi, sevinci, umudu, özlemi, düş kırıklığını... Gündelik yaşamın hayhuyu içerisinde kaçımız yanımızdan geçen bir insanın haline, tavrına, yüzüne yansıyan hikayesine dikkat kesildik? Kaçımız, somun yemesine bakıp nasıl bir adam olduğunu anlamaya çalıştık mahcup ve kavruk bir köy delikanlısının?

İnsan, görmeyi bilenin elinde dönüşür bir hikayeye. Hasan Keklikçi’nin hikayesinde Maraş, bazen Ceyhan Nehri’nin kenarında misafir ağırlayan bir köylü, bazen tren hattı üzerinde uçsuz bucaksız pamuk tarlalarında gündüz pamuk toplayıp akşam yorgun bedeniyle hane halkına aş pişiren bir gelinbacı; ölüm gerçeğiyle, deliliğe vurup başa çıkmaya çalışan bir baba ya da alıcı kuşun alıp götürdüğü körpe bir ceylan oluveriyor. Tanıdık sokakları, sarı sıcağın vurduğu ovaları, Uludaz’ı, bizim köyleri, her gün yanımızdan geçen tanıdık yüzleri görür gibi oluyoruz her hikayede. Yazarın samimi ve akıcı dili, kahramanlarını yerel söyleyişe uygun konuşturması hem bu aşinalığı artırıyor hem de kullanılan söyleyişlere karşı bir merak uyandırıyor. Teh düşmek, fort atmak, cusluk etmek, mid mid ettirmek, dapdiri yekinmek, çölpeşik, çinke ve çıkla merakımı celbeden söyleyişlerden bazıları... Bu canlı dili mekan betimlemelerinde de görüyoruz. Maraş Ovası’nı, şehrin sokaklarını, köy yaşantısını berrak ve canlı bir üslupla hikayelere işliyor yazar.

Onu gündelik yaşamdan olmak üzere yirmi dört hikayeden oluşan kitabın okumakta en çok zorlandığım kısmı ise “6 Şubat 2023’te Yitirdiğimiz Canlara Rahmetle” paranteziyle aktarılan deprem hikayeleri. Deprem, sayılardan ibaret kayıplar değildi çünkü bizim için; akrabalar, baba dostları, çocukluk arkadaşları, her gün selamlaştığımız kapı komşuları, gönül dünyamızı imar eden ağabeyler hasılı bizi yurdumuza bağlayan ne varsa hepsiydi. Bu yüzden belki de dost, akraba, yoldaş, konu komşu kim varsa göçen her hikayede gelip durdu karşımda.

Anlatıcı “Öyle bir felaket ki Türkçedeki beş yüz yetmiş bin kelime arasından bu felaketi tarif edebilecek bir kelime bulamıyorum.” diye aktarıyor felaketin büyüklüğünü hikayenin birinde, bir diğerinde “ Efendi, sen güngörmüş birine benziyorsun , de hele yeni usul mü çıktı, dede ölmeden torun ölür mü?”  sorusuyla sarsıyor bizi. Seher vakti yar kapısını çalan Hüzünkar’ı, türküsü yarım kalan Türküdar’ı, “Yarabbi, biz ölürsek de bayram olsun” diyen Tercüman’ı hasretle yad ediyor. Eser “Kapıçam Mezarlığı” ve “ Hüma’nın Düğünü” başlıklı birbirini takip eden hikayelerle son buluyor. Gülnar Yayınları’ndan çıkan bu güzide eserin muhatabını bulması dileğiyle

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.