Karanlığın Sükûtu / Nigar Yağcı










hoyrat sözler neşter vururken geceye
maskelerin düştüğü suretler kalır akıllarda
karanlığın sükûtu geceyi yırtarken
geride kalan boş bir sedayla seslenir
son trenin son yolcuları diye bağırır istasyon
ne yol vardı ne de uğurlanacak bir yolcu
gecenin ayyuka çıkmış sükutunda
karanlığı yırtarken serzenişler
avazının çıktığı kadar ezer
yüreğinin katmerleşmiş kemiklerini
bir kibrit alevi misali dans eden hayaller
toz bulutu misali uçuşurken havada
beynimde çarpışan kelimeler uğuldanır inimde
yusufun kuyudaki serzenişleri gibi
gecenin karanlığına karışmış
boş bir sedaydı sesim


***
EY YAR













Gönül sazı kırık
Kadim tünelinde
Hazan yeli esti kelam etmez, ey yar!
Merhem diye sürdüğün yaralar
Kabuk tutmuyor ey yar!

Yaprak dökümü sevdalar
Hazan mevsimine kuşanmış
Mavilikler bulutlara teslim
Güneş selama durmuyor ey yar!
   
Toprağımda yeşerttiğin pıtraklar
Batar her gece sineme
Gönül sarayını viran eyledin ey yar!
Dönüp de meyletmez sevdana

Sabahlar örtmüyor üstümü
Gecelere teslim ey yar!
İçimin pencerelerini kapattım
Kalbin kandilleri söndü
Şimdi bana
Tambur, ney neylesin ey yar!

Ay geceye tutulmuş bir kere
Ayın şavkı vurmaz gecene ey yar!..

***EYLÜL HÜZNÜ












Bir gazel misali
Savruluyor her bir parçam
Toplasam toplayamıyorum
Gazellerin üstünü sis bürüdü

Eylül hüznüne karıştı
Yersiz yurtsuz hayallerim
Yağmur oldu
Acılara tutundu



***
KALBİN KALEMİ KIRIKTIR







Ne ararsın? 
Terki viran bağımda...
Mühürlenmiş kalbin esamesi okunmaz!
Anlamaz mısın...
Kurak çöllerde su arar gibi
İnadına yelken açarsın sevda denizine
Bilmez misin ki...
Kalbin kalemi kırıktır,
tek bir cümle yazmaz!


SAZLAR KÜSMEZ / Ferhat AĞCA


Ali, dönen büyük kapıdan girdi, X-raydan geçti, “gelen müşteriye arama yapılır mı? Bu nasıl zihniyet yahu” diye söylenmeden edemedi. Kitabı alacağı yere varmadan, gördüğü her şey sinirini bozuyordu. Çünkü orada satılan her şey, insanlara ihtiyaç olarak gösterilmişti televizyonda.
Neyse ki daha fazla sinirlenmeden kitapçıya geldi. Etrafta kitapları görünce “bu fikir düşmanı binada nefes alabilecek, en azından kitapların çok olduğu bir yer var Allah’tan” diye düşündü. Bu düşüncenin kaybolması çok uzun sürmedi, çünkü bu kadar çok kitap olmasına rağmen, Mustafa abinin yirmi metrekarelik sahaf dükkânı gibi kitap kokmuyordu. Bu konu üzerinde de fazla düşünmeye gerek duymadı, netice itibariyle kitapçı da olsa müzik aletlerinin satıldığı yerde olsa bu “avm” dedikleri kibirli binanın içindeydi. Bir an evvel alacağını alıp çıkmak geldi aklına ve aradığı kitabı bulmak için işe koyuldu. Bu arada içerisinin biraz sakin olduğunu fark etti. Sadece satılık enstrümanların olduğu köşede, birkaç gencin olduğunu ve birinin elinde saz; bir şeyler çalmaya çalıştığını, diğerlerinin de etrafında onu izlediklerini fark etti.
Raflara bakarak yavaş adımlarla ilerlerken içeri giren bir dede ile toruna gözü ilişti. Torun istediği şeyin yerini biliyordu, adeta dedesini sürüklercesine “işte orada dede” diyerek o yöne doğru elinden çekiştiriyordu. Beyaz sakallı dede, tipik bir Anadolu insanıydı; ayağında şalvar, başında takke, üzerinde bir avcı yeleği. Bir an “dede senin burada ne işin var seni dışlar bu modernistler” dedi içinden. 4 – 5 yaşlarında ki çocuk muhtemelen çizgi filmlerin yayınlandığı televizyonlarda gördüğü, yapboza benzer bir oyuncağı eline almış dedesine gösteriyordu. Dedesi de eline alıp incelemeye başladı. Köşede bağlama ile gevezelik yapan gençler onun da dikkatini çekmişti. Onlarla ilgilenecekmiş ama kendini tutuyormuş gibi bir hali vardı. İç dünyasında yaşadığı gelgitler dışa yansıyordu, daha fazla dayanamadı ve gençlerin oraya doğru yöneldi.
Ali bu arada kitabı unutmuş, nedenini bilmeden takıldığı bu dedeyi hala takip ediyordu ve gençlerin yanına gidip “saz çalmak ve dinlemek haramdır” falan diyeceğini düşündü. “Eyvah” dedi içinden, “tamam, gençler işin ciddiyetinde değiller gevezelik yapıyorlar ama yine de onları müzikten soğutacak bir şey demese bari” diye devam etti. Dede, gençlerin arasına ani bir giriş yaparak ve içinde bastırdığı duyguların birden dışa vurulması şeklinde bir tavır ile soluk almadan “evlat akort bozuk, bu türkü “Do” kararda çalınan bir türküdür alt teli tam olarak “Re” ye çekmen lazım” dedi. Ali şaşkınlıktan elindeki kitabı düşürdü.
Gençler; dedenin ne dediğini anlamayı bırakmış, adeta bulundukları durumu çözmeye çalışıyordu. Bir yandan dedeyi baştan aşağı süzüyor, bir yandan da cami avlusundan fırlamış bu ihtiyarın avm’de ne aradığını, bu müzik markette ne işi olabileceğini, haydi bunlar oldu, kendilerinin müzik keyfi ile neden ilgilendiğini ve son olarak da bu müzik bilgisinin bu adamda nasıl olabildiği? Gibi soruların bir an da cereyan etmesiyle birlikte gençlerin ağızları açık kalmış, ne diyeceklerini bilememişlerdi. Orada bulunanların tamamının dikkatleri ister istemez oraya yönelmişti. Torunu ise yapbozun diğer çeşitlerine dikkat kesilmiş, orada olanlardan haberi bile yoktu. Ali yere düşen kitabı yerine koyduktan sonra orayla çokta ilgilenmiyormuş gibi yaparak dedenin ve gençlerin olduğu köşeye doğru yöneldi. Dede, kendini tutan şeyden kurtulmuş, artık gençlerle uğraşmaya başlamıştı bile. Elinde bağlama olan genç cevap verme konumunda olduğu için şaşkınlık halini diğerlerine göre erken atlattı ve biraz artistik bir edayla “akort aletiyle yaptım dayı bunun akordunu” dedi. Ses tonunda, “sen ne anlarsın bundan” demek istediği anlaşılıyordu ama dedenin söylediği şeyin iyi bir müzisyen tarafından söylenebileceğini de biliyordu. Ali bu gençten hoşlanmadı ve “elindeki enstrümanın nezaketi hiç tesir etmemiş bu çocuğa” diye düşündü. Gencin bu çıkışının üzerine dede fırça atmaya başladı. “O aleti de kim başımıza bela ettiyse, onun yüzüne kulağın gelişmiyor işte böyle saçma sapan ses çıkartarak müzik yaptığınızı sanıyorsunuz!” Dede sinirlendiğini ve çocuğun kalbini kırabileceğini düşünmüş olacak ki bir sonra ki cümle de ses tonunu düşürmüş, hafiften öğüt verir gibi devam etmişti. “eskiden diyapazon vardı ‘Y’ şeklinde, onu dizimize vurur uç kısmını kulağımızın arkasına dayardık, sonra en alt teli ona göre ayarlar oradan yukarı doğru çıkardık, böyle böyle müzik kulağımız gelişti, bak ben beş metreden biliyorum akordun bozuk olduğunu ama sen, elinde çaldığın aletin yanlış ses çıkarttığını anlamıyorsun” dedi.
Gençler hala ağzı açık dedeyi dinlerken Ali, olayın keyfini çıkartmak için biraz daha yaklaştı oraya doğru. Dedenin her anlamda tecrübeli biri olduğu belliydi. Elini uzatarak sazı istedi ve gencin yerine oturdu. Bir müddet saza baktı, daldı, sanki aniden bir yerlere gitti geldi sonra tek hamlede istediği ayarı verdi. Dedenin sazı tutuşu, bu işte uzman olduğunu ortaya koyuyordu. Yavaş yavaş çalmaya başladı. Ali artık olaya uzak kalamayacağına karar verdi, yanına kadar geldi. Çünkü artık Türkü devreye girmişti bir yabancı gibi uzaktan bakamazdı, hatta bu dertli dede ile de tanışması gerektiğine karar verdi. Dede artık sazı çalmaya başlamıştı, mızrabı vuruşları Neşet Ertaş’ı hatırlatıyor, Ali Ekber Çiçek gibi ara perdeler kullanıp tek başına orkestra kalabalığında ses çıkartıyordu. Artık küçük bir şaşkınlar grubundan oluşan dinleyiciler ve takkeli Türküdar’dan oluşan bir konser ortamı oluşmuştu. Dede sazı vücudunun herhangi bir uzvu gibi kullanıyordu. Ali kendinden geçecekti neredeyse, dede sazın teline vurdukça vuruyor, oradakiler Türkü’nün nasıl bir şey olduğunu adeta ilk defa keşfediyordu. İki, üç dakikalık bir taksimden sonra dede esere girdi ve okumaya başladı. Aman Allah’ım o nasıl bir ses…! Ali cezbeye kapılmış ellerini silkeliyor, parmaklarını ısırıyordu. Dede sazı çalmadaki ustalığını sesinde de kullanıyordu, üstelik yanık bir sesi vardı, dedenin kendisi ise bu dünyadan çıkmış başka bir boyuta geçmişti. Ortalık yanıyordu sanki şaşkınlar grubu, kendinden geçenler gurubu olmuştu. Dede, hem koyun gibi meliyor, hem çoban gibi oradakileri güdüyordu. Dede, Neşet Ertaş’ın “küstürdün gönülü, güldüremedim” türküsünü söylüyordu. Ali, kendinden geçmiş vaziyette “Kapitalizmi Neşet Babanın türküleriyle çökerteceğiz” “bu mabedinizi türkü sesleri başınıza göçürecek” diye naralar atıyordu. Dede türkünün sonunu getirir getirmez sazı bir kenara bıraktı. Eliyle gözünü biraz ovuşturduktan sonra etrafına baktı. Orada bulunan herkes son on dakika içerisinde neler olduğunu algılamaya çalışıyordu. Bir yandan alkışlayanlar, bir yandan gözünü silenler derken, Ali hiç tereddüt etmeden cebinden tabakasını çıkarttı ve dedeye tütün ikram etmek için tabakayı dedenin önüne tuttu. O an dede, orada halinden anlayan biri olduğunu hissetti. Ali de böyle bir yerde böyle güzel bir insan bulduğu için mutluydu. Dede tabakadan bir tütün aldı. Ali ile göz göze gelip burada tütün içemeyeceklerini hatırladılar ve türkü söylerken ki yanık sesiyle torununa “sen burada oyalan ben geliyorum” dedi ve ilginç bir pratiklikle Ali ile birlikte oradan, avm’nin dışına sigara içme alanına geldiler. Yol boyunca hiç konuşmadılar. Ali cebinden çıkardığı muhtar çakmağı ile dedenin tütününü yaktı daha sonra kendininkini yaktı ve ikisi de derin birer nefes çektikten sonra sohbet başladı.
Adın ne senin yeğenim?
 Ali.
Alii… Ahh Ali. Ben de Avusturya’dayken almıştım muhtar çakmağından çok hediye etmişliğim var dostlara. “Öyle her çakmağa benzemez zahmet ister” diye de tembihlerdim verirken.
 Bana da bir abim hediye etti bu tabakayla birlikte o da sizin gibi türküdardır.
Dinleyişinden belliydi zaten türkü ile bir ünsiyetin olduğu…
Estağfirullah… Sizin isminiz?
Nevzat.
Hep müzikle mi uğraştınız? Yani ne iş yapıyorsunuz?
Ben uzun yıllar Avrupa’da çalıştım ne iş olsa yaptım. Kimseyle ne dille anlaşabildim, ne de gönülle. Tüm hayatım boyunca da sazım dostluk etti bana onla dertleştim durdum. Memlekete gelince de dostlarımız oldu onlarda türküden anlamadılar, “yaşlı başlı adamsın hala çalgı çengi işiyle uğraşıyorsun” falan dediler, hacca gittik geldik derken sazı sattım, işte uzun zamandır almıyordum elime. Saz bana küstü diyordum ama yine de onun dostluğu insanlarınkinden daha sağlammış, küsmemiş bize...
Bir müddet sessizce tütünlerini içtikten sonra Dede;
-          Var olasın yeğenim tütünün güzelmiş. Torun yukarıda yalnız, ben bir an evvel yukarı çıkayım dedi.
Tütününü söndürdükten sonra oradan ayrıldı. Ali tütünü söndürürken, tütünden son çektiği nefesi de üfledi “doğru söylüyorsun Nevzat amca, sazlar küsmez” diye söylendi.

Her şey bir yana “Kapitalizmin mabedi” olarak tanımladığı mekânda bir “amcadan” Neşet türküsü dinlemek, onun için unutamayacağı bir hatıra olmuştu.

GECEYİ ISTIRAP GEÇE/Muhammet İsa ÖZTÜRK

                  










I.Geceye ıstırap kala

Aşıklar öldükçe, örtüsü eskir masumiyetin
Öyle sessiz ve divane
Bir de ekşiyen siması var dünyanın
Öldükçe bir çocuk

Bilmem mi yetim hayatını;
Yakan nehrin iniltisi gibi
Canı acıyarak
Ah ben!
Ben, acısı sağalmayacak laflarla büyüdüm

Kıskanırım ırmakları
Akabilsem derinden çığlık çığlığa
Seyretsem gökyüzünü
Bir okyanus genişliğinde

Tembellik hafiftir azizim!
Kolay götürür uçurumlara
Savurur en ağır çukurlara
Yol almak zor
Dehrin saçlarını okşamadan

II. Geceyi ıstırap geçe

Ve gece; en ağır imbatlarla
Boğazında kalır umutlarımın
İyi geceler diliyor zaman
Yetimin kursağında kalan sözcüklere

Gece, saat aşkı haykırış geçiyor
Biçiyor taşa özenen duygularımı her kelime
Korkunç dehlizlerini öptüm
Çilesi bitmemiş sözcüklerin
Her harf, devrim olur dudaklarıma

Gece, saat aşkı ıstırap geçiyor
Kafasına sıkasım var acılarımın
Her kül, bir vedaydı dallarımdan
Eylül’ün busesiyle yaprak döker sancılarım
Huzurun pak sütünü emmek için

Gece, saat aşkı müjde geçiyor
Örümcek ağına girmiş gibi gözyaşlarım
Küflü ve kırık bir kayık gibi yanaklarımda
Bir dehrin destanını işler gibi
Yanışımı örüyor ayet ayet hayallerime

Gece saat aşkı o geçiyor
Gece saat aşkı ben geçiyorum
Gece saat aşkı uykusuzluk geçiyor



ÂŞIKLAR YANDI “GOZ” ENVER AĞADA GALDI/H. Ahmet ERALP

Bu metin, bir akşam bir grup yazışmasından H. Ahmet ERALP tarafından derlenmiştir

Aylardan ağustos gelmiş, günlerden Cuma olmasına sadece saatler kalmıştı…

Mavi gök altında, bereketli toprakların değişik yerlerinde bulunan ve birbirine ezelden bağlı olan dostlar ‘’Bir hocam’’ı ve dükkanı düşünüp özleyerek nefes alıp vermeye devam ediyorlardı…

Payitaht’ta ikindi ezanı yeni okunmuş, Oflu Süleyman sırtını Ayasofya’ya yüzünü Sultan Ahmed’e dönüp ‘düşmüşem elden ayaktan tut elimden kaldır beni dost’ diye gönlünden geçirirken karşısına Savaş Hocamın yigeni çıkmıştı tamda o anda,

Aynı saniyelerde mesaide olan Dr.Mehmet Ceran’ın odasına Savaş hocamın başka bir talebesi giriyordu: ‘’ Amerikaya gitsem gene bir akrabası çıkar Savaş hocam’ın’’ diyordu,

Ferhat Ağca: Süleyman ilk gördüğün 60 yaş üzeri Adamı çevir. Talebesi çıkar’’ diye ekledi,

Yine aynı vakitlerde çalışmakta olduğu kütüphanenin girişinde bulunan ve kor muhabbetlere kor gibi yürekleri ile koşa koşa gelen gençlerle birbiri ardına yakıp içtikleri tütünlere mekan olmuş merdiven basamaklarına doğru giden Hasan Ejderha şöyle diyerek eşlik etmişti Süleyman’ın sevinçle karışık hüznüne:’’ Niye şasırdın ki Süleymanım Afrika'dan Yoldaki Kalemleri takip eden birine bakıyoruz ki şavaş hocamın talebesi. Bir şey daha; o kadar uzakta olduğu halde hocamdan korkuyor adam.’’

Memleketi Somali’den çok çok ‘yakınlara!’ okumaya gelmiş ve bulunduğu üniversite kampüsünde peşinden elinde fotoğraf makineleriyle koşmakta olan kalabalığa dönüp: ‘’lütfen telaşe etmeyin hepinizin flaşlarının benim için patlamasına fırsat vereceğim’’ diye konuşarak hayranlarını sakinleştirmeye çalışan Mahmut’ta sahne programlarından arta kalan vakitlerde arada bir gördüğü bu dostlara şöylece eşlik etmişti: ‘’Birkaç kez yolda kalmıştım biri çıkıp nereye gideceğim sordu, gideceğim yere söyledim arabada hasbi hâl ederken ben savaş hocamın telebesiyim dedi, yine bir gün o duruma düştüm bindiğim de direk sordum evet savaş hocamın telebesiyim dedi. Birgün de sınava neredeyse kaçırıyordum İsmail hocam yetişti. ‘’

Mahmut’un bu sözleri üstüne Tayfun Göktürk:’’ Sonuncusu iyiymiş, keramet bende savaş hoca da değil diyorsun yani’’ demiş ve Mahmut’a zırhlı zarfını yollamıştı,

Mahmut:’’ Yok ağabey yanı ismail hocamın yetişmesi, savaş hocamın bir mesajı vardı orada ve şöyle buyurdu hocam " artık tanıdıklarını gönderiyorum". İlk iki kişi tanımıyordum. ‘’ diyerek devam etti,

Tayfun Göktürk: Bu iş çok su götürür,

M.Raşit Küçükkürtül: Tayfun abi sen bu işten ne anladın sonuç olarak biz tedbiren Mahmut'tan da korkalım mı yani?

Tayfun Göktürk: Ben şahsen korkuyorum

Mahmut: Estağfurullah, Haşa ve kella tayfun ağabey, zatıaliniz ile karıştırmayın. Fakir normal yaşam sürdürmek istiyor.

Vakit Yatsı ezanına hazırlanıyorken her hafta dükkan meclisinde de yaptığı en güzel ve en ilmi faaliyetini en fikirli şekli ile yapmakta olan Enver Çapar, ilme verilmeye çalışılan bu zararı engellemek maksadı ile bir uyarıda bulunacak ama bu uyarının engellemekten çok körükleme olduğunun farkında olmadan şöyle diyecekti:’’ Arkadaşlar sizin hiç işiniz yok mu? İki gündür goz çırpmak tan kolum koptu.’’

Bu engelleme niyetli cümleye Hasan Ejderha hemen ceylan derisine sardığı kayayı atarak cevap verdi: ‘’Hani ki goz çırpasın, ellerine sağlık enverim’’

Maksadını daha sonraları aşikar edecek olan Uzman Mehmet Yaşar: ‘’Çağır da yardım edelim Enver Abi ‘’ diyerek dahil olmuştu muhabbete,

Enver Çapar hemen Mehmet Yaşar’ın bu karanlık zarfına düşmemiş ve: ‘’Siz gelene kadar iş biter’’ gibi yumuşak bir geçişle sıyrılmaya çalışmıştı’’

Hasan Ejderha yeğenlerine kıyamamış ve: ‘’Enverim bari kavlatma işinde yardım etsin arkadaşlar; hem firik de getirirler... ‘’ diyerek bir küçük taş daha atmıştı,

Eniştesinin etkisinde kalarak kurduğu cümle ile sohbete yeniden dahil olan Ferhat Ağca: ‘’Mehmet Yaşar koz yemek için "yardım" kozunu kullanıyor gibi’’ dedi,

Hasan Ejderha: Eee Ceyhanlıyı hemen anladım ben. Ama bunu enver de yemez.

Mehmet Yaşar :’’Abi ben de seni hem bizim yer fıstığı hem de Mübarek devletlu sultan Hz. Kayınbabamın antep fıstığı hasadında yardıma çağırırdım, ödeşirdik’’ diyerek yumuşak geçişlerle ikna çabasına devam ederken,

Ferhat Ağca: ‘Şimdi de "kayınbaba" kozu mu?’ cümlesi ile ortalığı kızıştırmaya çalışıyordu

Enver Çapar: ‘’Goz çok yemek serbest’’ gibi pekte inandırıcı olmayan bir cümle ile yüreklere hafif bir su sermeye çalıştı ama daha tebessüm için yanaklarda gamzeler bile beliremeden ‘’yalnız ,şehirlileri delisi tutar’’ dedi,

Pek anlamadığımız bi soru ile Hüseyin Aksu muhabbete dahil oldu: ‘’Goz reçeli yapıyor musunuz enver abi’’

Hasan Ejderha: ‘’Harikasın Mehmet Yaşar. Bu Andırınlı’nın hahından ancak Ceyhanlı pardon Antepli gelir. Af buyur se nereliydin Mehmet? ‘’

Ferhat Ağca: ‘’Daha çok Kayseri gibi Emmi’’

Hasan Ejderha: Gayın babasının bağındaki fıstığı Enver'e goz olarak kullanmak gerçekten Kayserililik yeteneği.

Mehmet Yaşar hala denenecek birkaç şansım vardır heyecanıyla: ‘’Enver abi garpıza da çağırrım ha’’ diyerek çabalamaya devam etti,

Muhabbetten pek keyf almış olduğu anlaşılan Hasan Ejderha : ‘’Ohooo!!!Mehmet Yaşar’a bak; iyice kuşatıldı Enver. ‘’ cümlesi ile ortalığı kızıştırmaya devam etti,

Mehmet Yaşar mevzuyu şiir ile tatlandırıp Enver Çapar’ı farklı bir yoldan ikna çabasına girmiş ve yüksek sesle Âşık Kara Mehmet’in ‘Karpuz’ isimli şiirini okumaya başladı:

Bu sene bir karpuz ekdim Ceyhan’a
Satmak için her tarafa bildirdim
Acep daha ham mı yetti mi diye
Bir yanını matkap ile deldirdim

Kabak dalı gibi çiçekler açtı
Salladım birinden bin arı uçtu
Kökeni beş tarla öteye geçti
Irgat tuttum uçlarını yoldurdum

Güzel karpuz verir bizim burası
İnanmayan gelsin karpuz sırası
Birisi yarılmış aktı şiresi

Suyu ile dokuz varil doldurdum

Satın almak için çok tüccar geldi
Kırkı ortak olup beş karpuz aldı
Birisini oyduk bir cami oldu
İçinde bir hafta namaz kıldırdım

Birisini kesdik yetti bir köye

Bir dilim hediye gönderdim beye
Çok korkdum yerinde kalacak diye
Vinç getirdim teker teker kaldırdım

Sattım Kara Mehmet ikili birli
Gene zarar ettim çıkmadım karlı
Doksan bekçi tuttum eli mavzerli
Ne fayda ki bir tanesin çaldırdım

Mehmet Yaşar’ın şiir ikramı ortalığı hafifçe sakinleştirmişken Hasan Ejderha: ‘’Bu arada İsmail hoca akşam düğünde nasıl konuştu Yücel hocam'ın aleyhinde. Neymiş efendim. Şu yiğit özel kuvvetler komutanımız var ya şehit Halisdemir'in komutanı Erzurumluymuş. Aleyh neresinde bunun?

İsmail hoca diyor ki: "Nerde Erzurumlu iyi adam varsa sahip çıkıyor. Halbuki Erzurum'dan çıkan kötü adamlar da var"

Uzun ve uzak gurbetten Memlekete ve mağaraya dönüş hazırlığı yapan Mustafa Günalan : ’’Çıktım erik dalına/ Anda yedim üzümü/ Bostan ıssı kakuyup/ Der ne yersin kozumu’’ diyerek muhabbete katıldı,

Mehmet Yaşar goz uğrunda olan hevesini yitirmişçesine Hasan Emmi’ye cevaben: ‘’Amma Emmi Alvarlı Efe Hz. "Erzurum kilidi mülk-i İslam'ın" diyerek mevzuyu kapatmış ne diyek.’’ dedi ve belki de Enver abi bu Moğollar gibi 3-5 tanecik gozunun peşine düşmüş dükkancılardan tamda sıyrılmıştı ki ilme vurulan darbenin verdiği mahmurluktan olsa gerek

‘ Çıktım gozun başına

Kıramadım taşınan’ diyerek tamda meclisin ortasına goz çuvalını attı ve devam etti:

‘Galli aldı götürdü

Yağmur gibi döküldü’ dedikten sonra ilim mahmurluğu geçmiş olacak ki

‘’Erzurum nereden çıktı’’ cümlesi ile atom bombası gibi meclisin ortasına attığı goz çuvalını unutturmaya çalıştı ama nafile,

‘’Fıstık para etmiyor diyorlar Mehmet ‘’ cümlesi ile de farklı bir goz unutturma operasyonuna girişse de artık atom bombası gibi gelen goz çuvalı her bir dükkancının iştahını fazlası ile kabartmıştı,

Hasan Ejderha: ‘’Şiir iyiydi Enver hocam. Hele içinde "GALLİ" geçmesi... ‘’ cümlesi ile Enver hocayı yumuşatmış birazdan kopacak fırtınaya hazırlama çabasına girmişti,

Vakit artık bi hayli geçmişti, yatsıyı kılıp dolma ve tatlı talimlerini yapanların yatacağı süre de dolmuş ve peşinde fotoğraf makinası ile koşuşturan hayranlarına verdiği ‘hepinizin flaşı bu siyah tenimi aydınlatacak merak etmeyin diyen Somalili Mahmut’ta sözünü tutmuş olmanın sevinci ile evine gelip rahatça koltuğa kurulmuş şöyle bir dostlara da selam edeyim bari edası ile: ‘’GOZ nedir diye takıldım, yoksa ben de iki uç beyitlik yazardım.’’ diyerek teknik kılıflı bu soruyla muhabbete girmişti,

Hasan Ejderha:’’ Mahmut bunu sana Enver ya da Raşit ‘’

Tayfun Göktürk: Cevize goz derler bizde

Hasan Ejderha: Gördünüz değil mi mollayi dört kelimede anlattı. Raşit bir paragraf izah yazardı.

Mahmut: Anladım tayfun ağabey, sözlüğe bakıyorum bulamadım.

Somalili Mahmudun yoğun geçen gün sonrası sorduğu teknik sorusu da cevaplanmıştı,

Ferhat Ağca Enişte asimilesinden sıyrılmış olacakki yazdığı şu dörtlükle cümle dükkancılara çok tahrikkar bir ayak verdi:

‘Kullandı kozları Mehmet Yaşar ikili birli
Yer mi kozları Enver Çapar dili sifirli
Bize nükte lazım olsun fikirli mikirli
Gursaktan geçmeyen gozu nedim yesin galliler’

Hasan Ejderha: Yaşa ferhat

Mehmet Yaşar: Hıh Ferhat diline sağlık

Hasan Ejderha: Mahmut GOZ'un diğer manasını Raşit anlatsın sana

Mahmut: Tamam Emmi

Artık Enver Hoca Gozları kurtarmak için çok geç olduğunun farkına varmış ve usul usul sözlerini ballamaya başlamıştı: Yol üstünde kilitli sandık, Mahmut

Mahmut: Eyvallah Enver hocam,

Ferhat Enver hocanın bu yılgın düşmüşlüğünü fırsat bilerek tekrar vurdu teline tanburunun:

‘ Yol üstünde kilitli sandık
Enver abi de yedirir sandık
Tarhanayı bekmeze bandık
Hele de Uyu Enver ağa galliler girsin rüyana’

İsmail Göktürk’te bu selamlaşmaya dahil olacağı şu dörtlükle selam etmişti muhabbete :

’ Bir küçük galli olsam
Enverin gozlarını alsam
Paketleyip mahmuda salsam
Goz nedir ögrense derim’

Enver hoca artık gozlardan geçmişliğin verdiği ağlamaklı sevinçle daha bir de tebrikler yağdırmaya başladı: ‘’Maşallah in var Ferhat ‘’

Hasan Ejderha: Aldı aşık ismail

Mustafa Günalan: Bu galliler emperyalist olabilir mi? Enver abinin kozlarını alıyorlar. Britanya da da Galliler var ya:) dedi ve devam etti: Şu sıcak havada soğuk espri iyi gider:)

İsmail Hocam sazı eline almıştı birkere bırakırmı hiç:

‘Dündar da olmuş müdür
Mahmudun gözleri kömür
Dostlara dilerim uzun ömür
Gozun geri elimizde olsa derim’

Ahmet Eralp: Emmi Ferhat bu tarz espiriler konusunda ustadır, eniştesinden dolayı, bir iki örnekleme sunsa gurubu kapatmak zorunda kalabiliriz

Mustafa Günalan: Geri aldım o zaman, uyarıyı anladım dedi ve bir facia kısa sürede bertaraf edilmiş oldu,

Enver hoca devam ediyordu hemde her tür gıdadan olmak üzere:

‘Çürük çıktı yarısı
Yumurtanın sarısı’

Hasan Emmi artık daha fazla dayanamamış ve tesbihdar parmaklarını vurmuştu tele:

’Gozlar düşmüş yola
Dündar da enstitü müdürü mü ola
Enver gençlere goz yedirmezse
Seneye hepsini galliler yola’

Mahmut yorgunluktan ötürü geç alıyordu zarfları ve cevabı veriyordu bir ara: ‘’Eyvallah ismail hocam,

Benim mısralarım geri çektim’’

Mustafa Günalan da dahil olmuştu atışmaya artık:

‘Gozun geri zor çıkar
Gozu ustası çırpar
Müdürlük zor iş emmi
Allah ola sana yar’

Aldı İsmail Hocam:

 ‘Dündar olmuş myoda müdür
Mustafa marasa gelir gürül gürül
Enver andırında goz çırpar
Birazı dükkana dökülür’

Ve Enver Hoca artık muhabbetin efsununa kapılmış goz derdini unutmuştu:

‘Geri çıktı elime
Kemer taktım belime’

Hasan Emmim eyice keyiflenmişti:
‘Enver andırında goz çırpar
Memmet ona göz kırpar
Dündar'ın myo sekreteri eyi değilse
Dündar Müdürün kafasında kıyamet kopar.’

Aldı Ferhat :

‘Galliye de goz mu gabil
Hocam kuş olsun adı babil
Olur Mahmud'a o zaman herşey sebil
Bu fakiri de bir duyun derim’

İsmail Hocam vurmaya devam ediyordu sazın teline:

‘Yücel istanbulda geziyor
Fakir hayattan beziyor
Dükkana bir halbur goz gelecek
Dükkancılar bunu seziyor’

Mahmut medyatikliğini ve şöhretini Uzman Mehmet Yaşar’a sataşarak unutturmaya çalışıyordu: ‘Mehmet yaşar abi, piyasa şiirin nerede bugünlere gerek sana. ‘

İsmail Hocam Ferhat’ın klavyeye atacağı imla hatasını gözden kaçırmamış ve vurmuştu yine sazın teline yukarıdan:

‘O kuşun adı bir kere ebabil
Koz oymayı bilir mi şeyhşamil
Eskiden bıçak taşırdım
O kadar kozu oymak ne kabil’

Hasan Ejderha yokluğunu hissettiği yoldaşını artık anmalıydı ve başladı söylemeye:

‘Amanın enver de dükkana goz getirir mi

Hacı da onu herkese yetirir mi
Acep keklikçi de dükkana gelse
Gozları çalıp götürür mü’
Dündar Kök geldi meydane:
‘Myo sekreteri benzer galliye
Acemi müdür goz gorünür gözüne
Garibim bilmez goz maraşın gozudur’

Hasan Ejderha: Aha Dündar da geldi Gönlüne bereket

Aldı Hasan Ejderha:

 Aşık Hasan der ki noldum nolayım
Enver goz getirmezse keklikçinin gozunu yolayım’

Ahmet Eralp’te yetişmişti muhabbete:

‘Dündar abim olmuş müdür
Haydi gel goz yüzleri güldür
Gelen gozu herkese yetirrim
Bana derler mesul müdür’

Enver Çapar:

‘Tarhana sız goz molur

Bahar geçer yaz olur’

Mustafa Günalan dönmüştü tekrar muhabbete:

‘Babil kulesinden attım gozu
Ferhat'ın gözüne kaçtı tozu
Denizlililer anca bilir horuzu
Dündar Emmim hepisinen baş eder’

Gün cumaya dönmek üzereydi, senelerdir kendi memleketinde, ana baba evinde dükkan gurbeti, mağara hasreti çeken Oflu Süleyman’da girdi aşıklar sözüne:

‘Aşık vurur sazin teline
Pirler almış sözü eline
Hani benim sadık arkadaşım Nerede’

İsmail Hocam devam ediyordu:
‘Bu gozun piri de memmed yılmaz
Goz çırpılınca oturup sayılmaz

Bir halbur dükkana dökmeden
Gozun kabuğu soyulmaz’

Mehmet Yılmaz goz diyarının az bulunan gönül insanı olarak aldı sazını eline:

‘Çıpkıcı bulamadım başında galdı gozum
Bertiz gabarcığı derler adına bir üzüm
Dündar müdür olmuş diyorlar
Hayırlı olsun iki gözüm.’

Hasan Ejderha: Var ol süleyman

Ahmet Eralp:

‘Duyulmadı mı sesimiz Payitahttan
Payımıza sâkilik düşer saltanattan
Gozun bahtı garadır ezelden
Firikte gelse yerdik tezelden’

Hasan Ejderha: Aldı sazını aşık hacı

Ve Yücel Ayrıçay’hocamda uzaklardan selam etmeye başladı hikmetli sözleri ile:

‘Aksakallı gozum var benim
Aleyhe de sözüm var benim
Erzurumlum amma
Maraş'ta özüm var benim’

Siyah tenli beyaz adam halen şöhret afetinden kurtuluğunu ispat çabasında aldı fotoğraf makinesini eline ve bastı denklanşöre:

‘Yücel hocam payitahta hoşgelmiş

Gözlerimiz yolarda kaldı
Aksakallı komutan da Erzurumluymuş
Ne güzel komutan gözlerinden öpülesi’

Hasan Ejderha: Gönlüne bereket yücel hocam

Mehmet Yılmaz İsmail hocama mutlak seslenmeliydi:
‘Anamızı acile götürmüşsün
Lafı da bana getirmişsin
Hele bir soluklan
Emmi geçmiş olsun’

Aldı İsmail Hocam:

‘Firik dedin narlı geldi aklıma
İki çedene goz düşsün hakkıma
Bir cift goz paylasmışlığım var
Yücelin de gelir mi ola aklına’

Ve Serhad’dan duyuldu Türk’ün sesi

Ufuklarda görülmemiş böylesi
Şiirleri göz dağlar yürek yakar
Ama afişlerde yoktur bir isimlik yeri:
‘Büyükler toplanmış ederler muhabbet
Bize düşen gurbette müebbet
Gozlardan yemek bize de nasip olur elbet
Sabret gönül sabret.’

Aldı Oflu Süleyman:

‘Elim yavaş elinden
Dilim yavan dilinden
Selamını almışım yadigar-ı Fatihten

Hasan Emmi pek sevinmişti Ufuk Türk’ün meclis gelişine: Yaşa Ufuk

Aldı Dündar Kök:

Bertizde bulduyduk gozun iyisin
Amanında dutmuştu hacı ağabeyi bir zaman delisin
Bulup da verseniz Mehmet Yılmaz’a kötüsün
Gene de hayırlı olsun der iki gözüm’

Hasan Ejderha en keyifli cümlelerinden birini kuracaktı:

’ Amanın goz olsa da kırsam
Keklikçi grupta olsa da vursam’

Mustafa Günalan’da duayı unutmamıştı İsmail Hocamın annesine:

Anamızın duasını almıştık
O çileli ellerinden öpmüştük
Allah acil şifalar versin
Bize goz kırsın da yedirsin’

Aldı Mehmet Yılmaz:
‘Gozlar olmuş çıpkıcı gerek
Gavladak da dama serek
Haftaya Ankaraya gidiyom
Aleyhçilere lafı biz verek’

Aldı Hasan Ejderha:

‘Narlı da Dündar da olmuşlar müdür
Hocamlar da emekli olmuş pınarbaşında oturur
Onlara da mırt mırt bakar bu fakir
Çok dertliyim enver goz getir’

Hasan Ejderha:

‘Keklikçi yok ismail hoca. Keyf ile aleyhinde konuşabiliriz. Sövücüm de hocam görür

Mustafa Günalan Keyif ile devam ediyordu:

‘Birazdan yatsıyı kılar yatarım
Herhalda rüyamda goz gırarım
Yarın akşam Cuma kapısından girince
O kozları firiklere sararım’

İsmail Hocam sordu: Mesul müdür keklikciyi niye eklemiyor ?

Ferhat Ağca: Teknolojisi yeterli değil sanırım Hocam

Ahmet Eralp:

‘Keklikçi emmimin akıllı telefonu yok
Girse guruba heç muafiyeti yok
Hasan emmim dört gözle bekler
Keklikçi guruba eklense diller neler söyler’

Ahmet Eralp sordu meclise: Ali hocamı ekleyeyim mi ne der dükkan ahalisi?

Hasan Emmim Keklikçi yoldaşının yokluğundan olsa gerek ceylan derili taşlarını atmaya devam ediyordu:

Memduh hocam da yatsıyı kılıp yatmış
Ejderha da Keklikçi'ye laf atmış
Aslında telefonu vardı da Keklikçi'nin
Tatlı almak için satmış’

Hasan Ejderha: Hocam eklenmedi mi?Ben hoca var diye keklikçiye sövemedim

Oflu Süleyman metropolde kendine bir kaldırım ve sokak lambası aramak üzere divane geziniyor ve söylemeye devam ediyordu:

‘Bu goz beni deleyledi
Cigaramı kül eyledi

Sultan Ahmet’te gezer iken savaş hocamı görür oldum
Şubeye döner iken dükkana varır oldum’

M.Raşit Küçükkürtül de gelmişti yeniden meclise başlamıştı söylemeye :

‘Hasan abi keklikçiye sövemez
Firik, goz olmadan yenemez
Söz vadisinde gezinme boşuna raşit
Muzaffer hoca olmadan yahşi söz söylenemez’

Hasan Ejderha: Varol Raşit

Hasan Emmim sadık arkadaşımla aramıza bir taş daha atmak istemiş: Süleymanım sende halk şiiri damarı var. Hacı kıskanabilir

M.Raşit Küçükkürtül: Ferhat nereye kayboldu, beni çağırdı, kendi kayboldu.

Hasan Ejderha: Ferhat namaza durdu herhalde

Oflu Süleyman:

Emmim bana selam etmiş
Mesul müdür noter olmuş
Hocamgili sorar olmuş
Keklikcisiz hasan olmaz
Bu goz beni epey yakar
Hocamgilsiz dükkan olmaz

Hasan Ejderha: Diline bereket süleyman

Ferhat Ağca:

‘Bugünlük kalmadı verecek ayak
Sabah olsun hele bir bahak
Aşıklar aldı sazı bizden
Kaldık öyle yalınayak’

Hasan Ejderha: İkinci mısranın kafiyesi "DAYAK" olsa iyi olurdu Ferhat

Ahmet Eralp: ‘Ali hocamı eklerim guruba

Herkes ondan sonra tehennili ola

Klavyede harf bulunmaz o vakit

Diller susar eller yazmaz bir beyit’

Hasan Ejderha: Hacı,Rasit!Ferhat'tan şöyle başlayan bir mısra beklenir değil mi? "Ah yine gece oldu gönlüme hicran doldu

Hasan Ejderha: Has şiiri Hacı yazdı. Çünkü içinde hocam geçiyor.

M.Raşit Küçükkürtül: Öyle şiiri ümit yaşar veya mehmet yaşar yazar, biz de öyle bayat mısra olmaz.

Enver hoca gozlardan olduk olmaya, bari ilmimize daha fazla darbe vurulmaya diyerekten :

‘Sabah erken kalkılacak
Çok iş var tutulacak
Avaralar kalacak
Ben artık yatacak.

Hasan Ejderha: Mehmet yaşar şimdi şu türküyü söylüyordur: "Kendim ettim kendim buldum"

Hasan Ejderha: Cümleten hayırlı geceler

Ferhat Ağca dertlerin en büyüğünün ahtılatılması üzerine bugün kalmadı artık dediği dizeleri ardarda sıralamaya devam etti:

‘Yine gece oldu gözüm dolunayda
Ses etmemişsin deli gönül ne fayda
Gelip geçti böyle bu baharda
Anama ayakkabı alsamda gız ohici derler ‘

Hasan Ejderha: Ooo ferhat/hadi artik git yat

Ferhat Ağca:

‘Gece oldu uyku demlenecek
Bu söylenenleri kim derleyecek
Hocam duysun bakalım ne diyecek
Yarın cumadır kapıya herkes gelecek ‘

Her zaman olduğu gibi Tayfun abi, izlemiş dinlemiş ve noktayı koymuştu geceye:

‘Herkes olmuş şair
Yazmışlar goza dair
Köreltmiş nefsini fakir
Zuhuratta böyleymiş zahir’

Tercüman vazifesini unutmamış ve gün dönüp cumayı bulmuş olsa da eklemişti:

İşit Ahmet abi tercüman sözü
Bir hocamdır bu sazın virtüözü
Aşıklar yandı kaldı size közü
Bunu bilmeyenin nârı beyhude imiş



ADEM’İN KEKLİĞİ VE CHOPIN KİTABI/Hasan EJDERHA


“Adem’in Kekliği ve Chopın” Mustafa ÇİFTÇİ’nin nefis hikâye kitabının adı. ÜLKE Edebiyat’ın 26. Edebiyat Dizisinin 7. kitabı olarak Haziran 2012’de çıkmış.
Kitabın 2. Baskısı İLETİ- ŞİM Yayınları’ndan çıkmış yakınlarda. İletişim baskısını görmedim. İlave Hikâyeler var mı bilmiyorum.  
Raşit Küçükkürtül getirdi ÜLKE Edebiyat yayınlarından çıkan kitabı bana. Zevkle okuyuverdim bir solukta. Kendi çocukluğumu, köyümüzü, köydeki evimizi, tarlamızı takımımızı,  köyden şehre gelişimizi okudum aslında. Onlarca yüzlerce “Biz”i okudum. Ne kadar bizden bir kitap. İçinde ne kadar çok “biz” var. Ayrıca çok tatlı bir dili var kitabın…
            Üniversite kütüphanesindeki odamda (Ahmet Doğan İlbey’in tabiri ile “Dergâh yayın bürüsu”nda) Ferhat AĞCA ile sohbet ederken dert yanmıştı Ferhat. “Ağabey önümüzdeki dönemlerin Mustafa KUTLU’sunu yetiştiremeyecek miyiz?” demişti. Mustafa ÇİFTÇİ’yi okuyunca Aklıma Ferhat’ın bu sözü geldi ve okuyucuya müjdeliyorum işte bir Mustafa KUTLU daha.
            Kitapta 15 hikâye yer alıyor.
            “Adem’in Kekliği ve Chopın” hikâyesi kitaba adını veren hikâye. Kitap bu hikâye ile başlıyor. Başlıyorsunuz da bırakamıyorsunuz. Okurken gülüyor musunuz ağlıyor musunuz fark edemiyorsunuz. Kitabın yarıya yakınını evde sesli okudum. Odada bulunanlar da sebeplensin istedim. Ben kitabı kısa sürede bitirince odada bulunanlar kitabı okumak için sıraya girdiler. Hafta sonu boyunca gece-gündüz mesai yaptı kitap evde bulunanlara.
ADEM’İN KEKLİĞİ VE CHOPIN :“Galeride İpek Abla var. Bora’nın sekreteri, ona soracak oldum. Sorarken ter sırtımdan aktı. Gülümsedi İpek Abla
– Ah Adem Usta keşke bilsem de söylesem ama buraya akşama kadar kaç kişi gelir sen de bilirsin...
Bilirim ya bilmez olayım, bilirim de...
Anlaşılan o ki adını bile öğrenemeyeceğiz.
Eh o zaman ben de “kekliğim” derim, “Adem’in kekliği” derim, “kekliğim” diye severim...
Kekliğim dedim başka bir şey demedim. Resmin karşısına geçip yine günlerce bekledim. Bir gün aklıma geldi, şu resmi ben alsam. Fiyatını İpek Abla’ya sordum. Benim altı aylık maaşımdan fazla.
Para gözün kör olsun.
 Resmi alamadım.
Epeyce baktım sadece. Nasıl olduysa aklıma geldi, çıkardım cep telefonunu resmin fotosunu çektim. Yüreğim daraldıkça çıkarıp cep telefonundan resme bakıyorum. Sonra dedim ki bu galeride her daim bir müzik çalar, o müzik benim telefonda da çalsa. Hemen İpek Abla’ya gittim. Allah razı olsun “Tamam,” dedi “atarız senin telefona bu müziği”.
– At tabi abla at tabi, kendisi yok adı da yok, bari müziği olsun kekliğimin.
Gece oluyor, yatağa uzanıp açıyorum telefonu. Bir yandan resme bakıyor bir yandan müziği dinliyorum. Müzi- ği çalan adam yaşamıyormuş, eskilerden bir adammış, adı da Şopenmiş. Adamın kendi yok burda, Allah’ı var iyi çalı- yo, dertli çalıyo, belli ki o da sevdalık çekmiş. Söz yok, sadece müzik var. Sabaha kadar dinliyorum, ne zaman uyuyorum bilmiyorum. Kekliğim rüyama gelsin diye dua edip uyuyorum...
            Gelelim “ESE DAYI” hikâyesine…
            “Ankara’ya dönünce dedim ki hayırdır Ese Dayı benimle ne işin var?
Elinde incecik bir kitap
-Bak bu neymiş dedi.
-Kur’an rehberi, Ali Haydar Elif Ba’sı
-Abdest al da gel
Abdest alıp diz çöktüm Ese Dayı’nın önüne. ‘Rabbi yesir’ okuttu önce.
-Bu ne ki Ese Dayı?
-Rabbim kolaylaştır zorlaştırma, demek”
(…)
“Sonra elini uzattı ‘bak bu Elif’ dedi
‘Bak bu Elif’
(…)
“Bu Elif de ne güzelmiş arkadaş. Şöyle incecik. Yazan da ustaymış ha, baksana hiç saptırmadan nasıl da güzelce yukarıdan aşağı çekmiş. Ben inşaatçı adamım. Düzgün iş benim hoşuma gider. Baksana şu Elif’e dal gibi, fidan gibi. Ne güzel incecik.
Elif’le kalmadık. Cim’e kadar geldik
Ese Dayı her gün bir harf belletiyordu.”
(…)
Tavşan gibi “Mim” kamburca “Dal” derken hepsini öğrendim. O yaz sonunda kur’an’a geçtik ki sorma, sevincimden deli olacağım.Vay ese Dayı, kölesi olduğum Ese Dayı. Oğlum Üsüyün kim derdi ki sen Yozgat’tan çık gel, inşaata bekçi dur da orada birisi çıksın sana Elham öğretsin.’“Elif’ desin ‘Be’ desin’ ”
Eee bu kadar. Hikâyenin burdan ötesinden zırnık koklatmam. Hazır yeni baskısı da çıkmışken herkes kendisine bir “Adem’in Kekliği ve Chopın” alsın.





AŞKINA YANDIĞIM / Mevsim Vesile !/Alirıza KARAKALE










Korkuluklardan seyrediyorum evreni.
İmkanım kısıtlı , görüş açım dar.
Bir ses anlamaya yetiyor beni,
Vakit seher,
Semada tefekkür havası var.

Bu esen Rabbim mükâfatın mıdır ?
Ki merhametin aşikâr , rahmetin belli.
Bu doğan Rabbim bize fırsat mıdır?
Dokunsun kalbime filizlensin mi... ?

Kurumuş dudağım susuzluktan,
Müjdenden mi Yâ Rabbi mahmurluğum?
İnsan sadece yaşıyor , habersiz yalnızlıktan
Haberin mi Yâ Rabbi ?
Anlamıyorlar, anlamıyorum.

Ufacık bir sebep kalbimin mezarını deşer,
Unutturma kul olduğumu sana varayım.
Kan çekiliyor bedenlerden anlamıyor beşer.
Aşkına ulaştır, korkundan ve sevginden yanayım.

Bu mevsim susuz kalırsam anlar mıyım hallerini,
Göster ki Yâ Rabbi dirayetim artsın
Yetime, öksüze uzatayım ellerimi,
Nasibime ver Yâ Rabbi,
Sen sebep eyleyen Yârsın.

Nefsin azaba değil , dizgine ihtiyacı var.
İzinden Yâ Rabbi ayırma kulunu.
Gönlüm aşkınla dolu yanar ha yanar,
Bu har mükâfat ;
Sebep ile, affeyle kulunu.

Ellerimle, gözlerimle vs. oldum haddi aşan.
Affının büyüklüğüne sığınırım Rabbim.
Nefsim mi , ben mi bilmiyorum şeytanlaşan ?
Salih bir kul eyle elinde ve izinde kalbim.

Şerefli Ay hürmetine eyleme kalbimi med cezir
Gelsin ve sende kalsın kulunun yolu.
Evrenin padişahı sensin , emrinde vezir.
Leyli Kadr ‘de af istek ve şükür dolu.

Velhasıl

İnna enzelnahu fi leyletil kadr


SECCADEM / ESRA BALCI









Bir yaş günü hediyesi
Sekiz yaşımdan beri
Günün beş vakti
Okşarım seccademi.

Namaz kılan çocukları
Allah çok seviyormuş
Melekleri yolluyormuş
Sevgili peygamberimiz
Rüyalarına giriyormuş.

İyi ki namaza kılıyorum
Peygamberimi görüyorum
Allah beni seviyor
Seccadem can yoldaşım.
Kahramanmaraş 5 Nisan Ortaokulu