DÜKKÂN MEKTUPLARI-5 - Bir Ulu Nazar / Aşık Fani



Hocam suya nazar etti
Türk şiiri yere kepti
Balık sudan firar etti
Dolaşanı kurtar hocam.

Hep bekleriz kapısında
Mikrop tutmaz barajından
Simsar olsak garajında
Binitlere gaz ver hocam

Kat kat giyer elbise
Her sözünde var hisse
Arada bir davet etse
Aç yurttaşı doyur hocam

Olta atar adam tutar
Yokuşlarda vites atar
Çok pahalı bilgi satar
Az pişmişi uldur hocam

Sanatın gücüyle yazar
Nice toplantıyı bozar
Yunus abi kazma kazar
Küpü yalnız açma hocam

Faideli işler yaptın
Halkımızı aydınlattın
Bühtan değil çokça yattın
Bizsiz rüya görme hocam

Aşık Fani taklit eder
Bu sözleri Zayi eder
Seni görsek gider keder
Ulu nazar, çınar hocam

BU. İÇ VE KIRMIZI / Fazlı BAYRAM



gözlerin
çıkınca bir anda karşıma
içimi parçaladı

kavramlar arası bir düş değil bu
burada anlam yok hâl yok
sen ben o yok
içi sert dışı yumuşak bir meyvenin
kabuğunda ilk bahar
ve ilk baharlar adamın içine oturur hep

ilk nefes
ciğerime dolan bakışların
gördüğün sensin
sesin özgürlük
var oluşun iksiri kalbin
bu sefer gözlerinde çarpıyordu
aradığın bendim gözümde bildim
bu ben değil sendin görmedin bir gün bir daha bak
ve var oluşlar hızlıdan yavaşa ağır otlaklar
içini söker adamın dayanmalıyım

tanrısal bir eylem açıp kapayıncaya kadar gözlerimizi
yok bu bir anda neler olduğuna yetmez
öyle bakma
içim parçalanıyor

bu çok hoş
kaç buğday başağını çağırır
bu kaç ömre sığar baktığın
bir ömür daha armağan ediyorum sana
her ziyade olurken bin daha


TOPKAPI'DA SON AKŞAM / Ömer Faruk GÜNAY


Atalarından sana kalan mirasa sahip olman için
onları bilmen ve kullanman gerekir.
Faydalanılmayan mal ağır bir yüktür. - Goethe


Avrupa, devrimin baharı henüz devam ederken bir parmak kılıcı, ondan komik boyuyla peşine taktığı ordunun yegane emirganı Napolyon'a boyun eğdi. Bu tuhaf İtalyan kurduğu sofrayı donatmak için arkasında binlerce ölü bırakarak İngiliz'in deposu Mısır'a kadar dayanmıştı. Dönerken Bosnalı Cezzar Paşa'dan aldığı himmet ile Brandenburg kapısından şehrin fatihi olarak geçmişti. Söğüt'te doğmuş olsa ahır bile teslim etmeyeceğimiz bu adam Alman koridorunu ipi kopmuş tesbih gibi dağıttı. Tanrıça İrene heykeli, kapının üstünde şehrinin huzurunu bozan bu imkânsız tahakkümü çaresiz seyrediyordu. Savaş ganimeti olarak şehrin kapısından alınan İrene, Napolyon'un küçük bir armağanı olarak Josephine'e kadar ulaşmıştı.


XXI. asrı yaşamak çilesiyle îfa ettiğimiz şu zamanda İrene, Brandenburg kapısının üstünde tekrar ve hala saklanmaya devam ediyor. Başka açıdan sömürüyü, ahlâksızlığı hatta yamyamlığı asırlarca mütenekkiren devam ettiren ve ademiyet üstünde açtığı kapanmaz kara çukurlarıyla küre-i arzın tepesine ulaşan bu beşerî hayvanların beş kilo mermere verdiği ehemmiyeti görmezden gelemiyorum. Doğrusuyla-yanlışıyla Türk tebaasına refah bir içtimai münasebet sunabilen komutanların nice mabetleri bu ehemmiyetin cüzüne layık olmamıştır. Üstelik otuz seneye bir devlet sarayları, konakları, odaları, eşyaları yenileniyor. Elli seneyi aşabilen kurumlar derhal müzeleşiyor. Kulağınıza da bir giriş tokası takıyorlar yaylanıp duruyorsun içeride. Unesco. Are u father's legacy ha?


Yarın ölecek olanlar için yarın doğacak olanların düzenini bozamayız. Her gün yeni bir çocuk doğuyor ve her geçen gün onlara bu toprakları devrediyoruz. Kültüründen, adetinden, geleneğinden, ahlâkından, şuurundan dolayısıyla ulviyetinden kopmuş çocukların kendinden sonraki yüzyıla bırakacağı mirası tahayyül bile etmek istemiyorum.


"Arz-i acz etmeyesin yâreden ol yâre sakın
Bulduğun cevher-i âlîleri bîçâre sakın." - Şeyh Galip

ZEYTİN ÇİÇEĞİ / Hidayet BAĞCI



Geldiğimde başladı her şey,
İlk oruç, ilk düğüm, ilk bakış…

Ben bu aleme vardığımda gördüm
Balığın havada dahi yüzebildiğini…
Anlayabildim,
Kaleme düşen bir şairin
Acı çeken mutluluğunu…

Geldiğimde başladı her şey,
Güneş tepemde ısıtırken bedenimi
Yaprak ile dal arasında kaldım, ey şair!
Kurtar beni bu ilk düğümden
Ellerinde demet olayım…

Benim adım zeytin çiçeği,
Adına yemin edilen çiçek…
Kıymetini Hüda bilir ki ben ney’im…
Dalımda yaprak, kökümde yemin
Belki sesimi rüzgarla duyarsın…

Adımla kulağın çınlasın, ey şair!

Geldiğimde başladı her şey,
Gökyüzü olabildiğince mavi…
Güvercinler,
Gidebilecekleri yere kadar özgürler.
Yalnızlığıma iten menekşeler;
Bir o kadar Cebrail, bir o kadar Azrail kokulu…

Adımla kulağın çınlasın, ey şair!
Ben ki;
Ellerinde demet olmayı bekleyen zeytin çiçeği…




TUT ELLERİMDEN / Muhammet NACAROĞLU



Hayalin içindeki bir gerçeğin rüyası
Sanki anlık göz kırpması
Sonu gelmez zamanın bitmek bilmez dakikası
Ne yaman bir cefadır ey kırık kalbim

Bir seslenişim var duyuyor musun yârim
Ilık ellerimden tut yüzükoyun kapanmadan

Yitik bir hikâyenin her ölümle tezahüründe
Elem doğurur hassas gönlümde
Terki diyar tenhalığı içinde
Karanlıktaki ışığım bırakma bu yüreği

Hüznün içinden çıkan aşk misali
Ilık ellerimden tut yüzükoyun kapanmadan

Hafif bir esintiyle meçhule yol aldığımda
Âlemde dans edişim nihayet bulduğunda
Tatlı canı serin bir ürperti sardığında
Arar varlığım her şeyiyle seni

Toprağım ol ört üzerimi
Kapan yüzükoyun üzerime

AŞKÇA GİDİŞLER / Ahmet Özmen KILIÇ













Sessiz olmalı gidişim,
Sevişim gibi sessiz.
Ne bir metropol hengamesine benzemeli,
Ne de imkânsız aşkların vaveylasına…
Ve nasıl zulamda gizlenmişse aşk,
Ve nasıl duruyorsa içimde öyle sessiz.

Çok değmeden hatıralara,
İmkânsız aşkların ellerine dokunmadan
Püsküren lavları içimde tutarak,
Parıltılı bir şehla bakış atarak,
Son defa bakarak,
Münzevi bir hayata dalarak.

Sessiz olmalı gidişim,
Sevişim gibi sessiz.


22.02.2007
















***
ANKARA

Ankara,
Yanmış bir şehir otobanı gişesi,
Sevgili,
Gişedeki görevli…

Her girişimde sesim ürker, içim titrer,
Sırılsıklam donarım.
Sevgili, Ankara’da,
Çok uzaklardayım.

Her kar yağdığında fikrimden geçer,
Ateşli bir aşktan üşür aklım.
Sevgili, Ankara’da,
Yollara düşer başım.

Sevgili, Ankara’da,
Ankara karlar altında yanmakta,
Buz gibi yanarım.

Ankara,
Yanmış bir şehir otobanı gişesi,
Sevgili,
Gişedeki görevli…


01.05.2008

***
AŞK ÇIKMAZI


Aşk çıkmazı yine gönlüm,
Hep böyle kördüğüm.
Kalemimle kırılır sözüm,
Kelimelerle bulunur çözüm.

Hayat mazime yaslandı,
Bana aşk çıkmazı kaldı.
Çevirip baksam başımı,
Onca hatıralar ne zaman yaşandı…?


05.01.2012




***
NİHANSI AŞK SENDROMU

Kahır ettiğimiz genç yaşlarımızda yola beraber çıktığımız arkadaşlarla o kadar yabancıyız ki, gülmekle geçen sohbetlerimizi şimdi buğulu göz pınarlarımızla anımsıyoruz. Anımsadıkça inceden inceye hayıflanıyoruz. Hayıflandıkça yanıyoruz.

Çayımızın, kahvemizin, sigaramızın, dumanımızın, şiirlerimizin, sözlerimizin yarım kaldığı sokaklara çıkıyoruz. İçimize hüznü sıkıştırıyoruz.

Sevda kapı komşumuz, aşk parklarda oynadığımız çocukluğumuz. Geçmişte yakalandığımız amansız birkaç sevda serüvenlerimizin ardından, yalnızlığımızın uygun adım kortejinde yürüyoruz. Çiseleyen yarım kalmış aşk damlacıkları savruluyor. Saçımızı, yüzümüzü, yüreğimizi, hüznümüzü en derin hikâyelerimize kadar ıslatıyor.

Kimi zaman hayata dargınlığımız, üniversite yıllarındaki kırık dökük aşk sendromlarımız olmuştur. Kimi zaman da tozpembe silik umutlarımızı, o yıllara uzanan nihansı aşk sancıları doldurmuştur. İçimizden bir teselli diliyoruz.

Her seferinde ertelediğimiz ideallerimiz, umutlarımız, aşklarımız, bir bölgesel hayat telaşı arasında gözlerimizin önünden kayıp geçiyor. Beynimize ve kalbimize uygulanan bu hayata dair telaş, bizi nihansı aşk sancıları çektiğimiz yıllara sürüklüyor. Anılarımızı karıyoruz…

Yalnızlık yine kapımızda…

İyi oluyor diyorum bazen, iyi oluyor diyorum. Sonra vazgeçiyorum. Bir tren istasyonu geçiyor gözlerimden, bir şehir otobanı, uçağa binmek için koşar adım yürümeye çalıştığım bir apron… Hepsi o gönlü kamaştıran uzun metrajlı mutlu sonla biten aşk filmlerini andırıyor. Adımlarımızı hızlandırıyoruz.

Aksanı bozuk iç çekişlerimizle sessiz sessiz birbirimizin yüzüne bakarak gülümsüyoruz. Dudaklarımızı ısırıyoruz. Feri sönmüş gözlerimizle ıslak ıslak sağa sola bakınıyoruz. Bir mahcupluk, bir nahiflik, bir serkeşlikle parmaklarımız telefon tuşlarına gidiyor. Kendi yüzümüze kapatıyoruz.

Aşk yine kapımızda…

Siluetimize gizlenmiş duygularımız vuruyor ayışığına… Nice heveslerle besleyip büyüttüğümüz umutlarımızı, aşkımızı, hala zulamızda saklıyoruz. Gece karanlığında onmaz bir tek başınalıkla çıkartıp usul usul kimselere göstermeden gözyaşlarımızla okşuyoruz.

Ömür sayacımızı geçmiş senelere ayarlıyoruz. Yalnızlığımızı herhangi bir zaman dilimine kuruyoruz. Ve nerden bulup çıkartmışsak geçmiş senelerden buruşmuş mektup kâğıtlarında yalnızlığımızın kokusu saklı, derinimize çekiyoruz.

Saatlerimizi yaşam ve ölüm ikilemine kuruyoruz. Kimsesiz yaşantımızda yeni bir ilk olarak bütün buhranlarımızı “çok yalnızım” sözlerine vuruyoruz.

Pamuk ipliğiyle örülmüş yaşam parçasında kumral bir sevi için yıllarca çırpınıp durmuşuz. Her şeyin bir bedeli olduğu kadar, aşkında bir anlamı olduğuna inanıyoruz. Bu bedeli ağır pahasına olsa da ödüyoruz.

Ve bugün yoğun yalnızlık hengâmesi münasebetiyle bütün aşklara gönül dehlizlerimizi kapatıyoruz.

11.06.2007




***
ESKİMEYEN ARŞİV

Peşinden çırpınan yüreğe bak da,
Arşivleyip hayatının bir köşesine atma,
Aklımda kalan sözleri duy da,
Besteleyip sazının bir teline kıyma…

Unutulur mu sözler, özlemler hiç?
Yazan bir deli çizen bir meczup,
Alaturka bir hüzün nostaljik sevinç,
Hatırlamasa da yanar yürek okuyup.


29.11.2016


***
BEKLE Kİ BEKLE...


Aklımın ucunda bir şiir,
Düşüncelerimdeki kelimelerle geceyi bitirir.

Uykusuzluk hicranında sürünen fikir,
Parmaklarımdaki dizelerle sabahı bekletir.

His cebimde aşktan kalma bir zikir,
İlhamın vicdanına tesbih çektirir.

Her yolun sonunda koşturan tekbir,
Sonsuzluk asuman çatısında birleştirir.

02.02.2011



***
VEDA


Her bayram içimden gelir,
Geçmezsin.
Kirpiklerimden kayar damlalar,
Bitmezsin.
Elinde bir avuç toprakla hummalı gezmektesin.

Elimdeki güller gibi şimdi bir çiçeksin,
Eminim bir yerlerden geldiğimi görmektesin.
Her bayram içimden gelir,
Geçmezsin.

Vedalaşmak zor gelir,
Hatıraların kalır.
Silinmezsin.

Şimdi sana gelmek çok zor,
Ruhumu masiva bir hüzün kaplıyor.
Bu sana hep son gelişim,
Hiç bitmiyor.
Bilmelisin.

Her bayram içimden gelir,
Geçmezsin.
Bir ateş yanar içimde sönmezsin.

Suretin gözlerimde ufalanıyor,
Metruk gönlüm sensizlikten parçalanıyor.
İyileşmezsin.

Virane hayatımdan hiç geçmedin,
İşte bir avuç toprak kokusu gitmektesin.
Her bayram içimden gelir,
Geçmezsin.

 

07.08.2009

***
İNSAN YANLARIMIZ


İç hesaplaşmalarımızla dolu yaşantımızda kazanma hırsımız "insan" genetiğiyle öyle derinden oynamış ki, göz pınarlarımızdan yaşlar akmaz olmuş artık. Genetiğimize dokunan parmaklar her şeyi yapay kullanmayı öğretmiş bize; suni aşklar, suni dostluklar, suni arkadaşlıklar ve suni bir hayat...

Hayatı kuralına göre oynamamız yerine hile ve blöf yapmamızı işlemiş beyinlerimize...

Dürüstlüğü, yapılan iyiliği, yardımı, hep görmememizi göstermiş bizlere ve hep satın alacağımız öğretilmiş insanlığı, onursuzca... 

Aşkı öyle küçültmüş ki genetiğimize dokunan o arsız parmaklar aşkı ayakkabı giymek gibi bir hale büründürmüşler düşüncelerimizde; belki de “aşk nedir” diye sorulduğunda anlatacak sayfalar, günler dolu kelimeler varken, iki kelimeyi yan yana getirip diyemeyişimiz bundandır. Aşkın kitaplar dolusu anlamını anlatırken şair, yazar abilerimiz...

Sinirlerimizle öyle ustaca oynanmış ki insanlık namına yalnızca yemek yemek, su içmek, yürümek eylemleri bırakılmış. Her yerde herkesin herhangi bir şeye muhtaç olabileceğini silmişler belleklerimizden acımasızca ve onların kaderi bu diye bir de dipnot düşmüşler göz damarlarımıza...

Gördüğümüz insanlık harici hareketlerin bizim suçumuz olmadığı gibi, yapacağımız bir şeyin de olmadığına bizi öyle inandırmışlar ki artık yapılan her adaletsizlik bizim kaderimiz olmuş ve insaf duygularımız soldurulmuş işlem yapamaz hale kurulmuş...  

İşte insafsızca genetiği oynanan insanlığın vicdanını tüketerek, saygıyı yitirmesine neden olmuştur.

Sinsice, insanoğlu ar damarlarını da kaybetmiş; yüzü kızarmıyor artık utandığı zaman, çünkü utanamıyor, hezeyan olarak öğretmiş genetiğimize dokunan o arsız parmaklar; gelmeyeceğini bile bile yıllardır beklenen sevgiliyi görünce yüzünün kızarmasını, bir de kaydetmiş illegal şekilde, arlanmadan.

Hayata her tutunmaya çalıştığımızda sinirlerimiz ya koparılmış ya da yeri değiştirilmişti.
Son olarak bir operasyonla genetiğimize giren zamazingo parmaklar insanlığın genetiğiyle oynuyor ki tekrar tekrar bize söylettiriyor sinir sistemindeki suni palavralarını; gözyaşlarımız pınar, utanarak bekliyoruz sevdiğimizi, yüzümüz kızararak.

Dudağımızı ısırıyoruz yalan sözlerimizde artık. Dostluklar sağlam, arkadaşlıklar sıkı, aşkımız gerçek!.. Asıl olan gerçek insanlığın gerçeklik güdüsünden, insan yanlarımızdan koparıldığımız ve yitirildiğimiz...      




***
GİRİFT YALNIZLIK

O gözlerindeki muziplik,
Bakışların arasına sinmiş yalnızlığının
Vaveylasını kimse göremiyordu,
Bilemiyordu…
Herkes bencil ve korkak kalıyordu,
Ve söyleyemiyordu,
En çok da hayatta seni bu yordu…

Bense o gözlerindeki keşmekeş muzipliği bekliyordum,
Yalnızlığının vaveylasını kelimelere sığdırmaya çalışıyordum.
Belki de seni,
Bütün vaktimi,
Ömrümü alman için uzağıma yazıyordum,
Ve sana yetişmek için hızla koşuyordum.

Belki de trajik kaderimi yaşıyordum,
Şimdi oturmuştur yanı başına yalnızlığın,
Ben göremiyordum.

Sen kendi yalnızlığını ararken,
Ben bizim hayatımızı yaşıyordum.
Ve kaçtığın,
Yalnızlığın esiri oldun.
Ve hiç gelmeyeceğini bildiğim seni bekliyordum.

Ve o gözlerindeki muziplik,
Bir sır gibi ömrümü sarıyordu,
Çözemiyordum.


09.01.2007


***
LAL YALNIZLIK

Ne kadar da soğuk,
Aşkın yüzü,
İçim dışım yüreğim buz.
Ne zaman yalnızlığa dokunsak,
Yaralarımızda donuyoruz.

Ne kadar da acı,
Aşkın terk edişi,
Sağım solum yalnızlık.
Ne zaman aşka tutunsak,
Kimsesiz bir kalabalık.

14.01.2012


GİTMEK / Malik Ejder BEYAZ


Gittim...

Nereye yürüdüğümü bilmeden koşarcasına kaçtım kendimden.

Acı verdi omuzlarımdaki yük. Düştüm, yalpaladım, ama kalktım kalkmak zorundaydım.

Yaşama hevesi buram buram kokuyordu burnuma; hissediyordum göğüs kafesimde bu arzuyu.

Ve yürüdüm kimsenin bilmediği uçsuz bucaksız denizlere, nehirlere, dağlara, ormanlara yürüdüm.

İSTANBUL'A yürüdüm ayaklarım ne kadar yorulsa da ben geldim şehr-i İstanbul dedim.

Burnuma geliyordu denizin kokusu ve Galata Kulesi’nin yalnızlığı; içime aşk doğuyor İstanbul'da.

Kırmızı tramvay anlatıyor olanları bana tramvay'da yorulmuş ben gibi.

Vardım kız kulesine Boğaziçi’ne çekip hapsediyordu tüm sıska bedenimi ve korkmuyordum; her zamanki gibi savaşacaktım. Tüm yalnızlığım ile savaşacaktım aşk ile savaşacaktım bedenim ile. Ve bir kez daha anlamıştım... Beklemenin keskin bıçak olduğunu...


DÜKKÂN MEKTUPLARI-4 Ben Neciyim / Aşık Zayî











Atıp tutan Hocam’ın
Oltasında sazanım
Nasib olmaz herkese
Çünkü bu bir kazanım.

Hocam ’da var helkeler
İçi dolu ilkeler
İlkelerle silkeler
O esnada tozanım.

Hocam lafı bişirir
Ne var ne yok deşirir
Sen yaz deyi şişirir
Ben onları yazanım.

Bizi karadan aktan
Çeksin diye bataktan
Kaldırarak yataktan
Rahatını bozanım

Arayana buldurur
Ham adamı oldurur
Havuzundan doldurur
Çomçasına kazanım

Evvel bozdu ikramı
Sonra kesti taamı
İptal etti bayramı
Kaç yıldır ramazanım

Yetiştirdi kolladı
Bu vatana yolladı
Dar gönlümü bolladı
Bahar oldu hazanım

Verince gazı coşan
Lepegeyle çalışan
Tek sözüyle alışan
Bir ateş-i suzanım

Hocam adamın hası
Başıbozuk paşası
Oldum onun maşası
Emrine borazanım


Söyledi çalamadım
Derine dalamadım
Aşık Zayi’dir adım
Hükümsüz bir ozanım



BİR DUMAN TÜTÜYOR YANIKLI’DAN/Hasan KEKLİKCİ


Ben çok küçüktüm Emmi; aklım kıt-sıt yetiyor…

Abim benden dört yaş büyüktü.

Abim bugün de benden dört yaş büyük.

Köyün tüm damları topraktı o zaman. Bazı evler yerden yapma; yani çullar, minderler, döşekler sade toprağın üzerine serilirdi. Bazı evler iki katlı, “kat” dediğim oturulan yer çardak, alt katın bir tarafı ahır, bir tarafı odunluk ve bir tarafı da samanlıktı. Bazı evlerin de altı komple ahır, samanlık ve odunluk eve bitişik, küçük bir damdan oluşurdu. Hatta samanlık damının üstü, evlerin balkonu gibiydi, çocuklar orada oynardı.  “Çocuklar orada oynardı” dedim ama büyükler de dama, danaçor, deveme, dokurcum, -dokuztaş- ev göçtü, gülle –bilye- gibi oyunları yine samanlık damının üstünde oynardı. Çocuklarsa en çok; kipi –seksek- ip atlama, körebe oynardı Emmi.

İlk yaz gelip erikler yetmeye başladığı zaman; herhangi bir yere evcek çalışmaya gitmeyen köylüler, damların üstünü çınar dallarından yaptıkları çitle ikiye bölerdi. Böylece damın yüksek olan ön tarafı ve nispeten daha alçak olan arka tarafı birbirinden ayrılmış olur; ön tarafa tavuk, oğlak, kedi, köpek gibi hayvanların ve çocukların geçmesi önlenmiş olurdu. Loğ, yağmur zamanlarında paaracanın –baca- üstünün kapatılmasına yarayan kalın tahtalar ve artık kullanılmayan yangalak arka tarafta kalırdı. “Yangalak” dediğim şey; ormanda kardan veya fırtınadan devrilmiş ve zamanla içi çürüyüp, dışı sağlam kalmış ağaçların bir parçasının alınıp, sağının solunun kesilip düzeltilmesiyle elde edilen ilkel beşiktir Emmi. Elde edilen bu ilkel beşiğin içine “Beşik otu” denilen pamuğumsu bir ot doldurulur ve üzerine bir bez serilerek bebekler yatırılır ve sallanarak uyutulurdu. Lafını verdiğim zamanda, köyde doğan bebekler için yatak, minder ve yastık icat edememişti insanoğlu…

Yapılan çitin ön tarafına geçmek için bir yerine kapsalık, –ilkel kapı- çoğu zaman da çitin içerisinden bir iki süven çıkartılıp takılmak suretiyle giriş çıkış yapılırdı.

Çit yapılıp sağlama alındıktan sonra; bahçelerde olgunlaşan meyve ve sebzeler, kışa saklanmak üzere getirip kuruması için oraya serilirdi. Dama, ilk olarak olgunlaşmış erik ve dut gibi erken yetenler; arkasından kayısı, elma, incir, üzüm gibi diğer meyveler; biber, domates, patlıcan, kabak gibi dolmalıklar; taze fasulye, taze loğlaz –börülce- gibi sebzeler; çekirdek fasulye, çekirdek bakla, çekirdek loğlaz, meke –mısır- sonra; badem, fıstık, ceviz, fındık ve yer fıstığı damdaki yerlerini alırdı Emmi. Zamanla kuruyan sebze ve meyveler eve indirilir, yerlerine yenileri serilirdi. Yine o eski zamanlarda; dut bastığı, incir bastığı, üzüm bastığı, gün pekmezi, pestil, teh, -ezilmiş çürümüş üzüm- de sırayla kururdu damlarda. Bu işlem güz gelip, yağmurlar başlayıncaya kadar böyle devam ederdi.  

“Sergen” derlerdi bu serme-kurutma işine. İçinde her türlü yiyeceğin bulunduğu sergeni kuşlar, sinekler ve arılar kadar biz çocuklar da severdik Emmi. Sabahları olmasa bile, ikindiden sonra akşama kadar damda sergenin arkasında oynardık çoğu zaman. Kıştan yaza kadar bacanın isiyle, kurumuyla siyaha boyanan yangalak ve tahtalarla türlü türlü oyunlar çıkarırdık. İlk günler yüzümüz, gözümüz ve elbiselerimiz simsiyah is olur, birbirimize bakar gülüşürdük. Bir süre sonra tahtalar temizlenirdi ama o zaman da kış geri gelirdi Emmi.

Kocabendinin Deresi şimdiki gibi değildi, gürül gürül akardı o zaman. Suyu çoktu. Biz anamızın, babamızın buyurduğu yumuşları tuttuktan sonra, koşa koşa dereye giderdik arkadaşlarla. Derenin uygun yerlerine ve genellikle de şarlakların –küçük çağlayan- bulunduğu yerlere yapardık göllerimizi. “Göl” dediğimiz; taşları yuvarlaya yuvarlaya derenin önüne koyar, sonra da suyun geçmemesi için taşların arasını otlarla tıkardık. Böylelikle en fazla kuşağımızı bir miktar geçecek kadar suyla dolu gölümüz olurdu. Üstümüzden bembeyaz köpüklü çağlayan akar ve biz göle dalar çıkardık saatlerce. Çoğu zaman göle dalıp çıkanın tumanı –donu- suyun ağırlığına dayanamaz düşerdi Emmi. Hep beraber gülerdik donu dizlerine kadar düşen arkadaşımıza. Bütün çocukların tumanı aynı renk ve aynı şekilde olurdu Emmi. Çünkü hepsini ya anam diker ya da anamın tarifi üzerine dikilirdi. İlk giydiğimizde lastiği çok sert ve sıkı olduğu için, belimizi kerterdi. Sonra sonra eskidikçe de belimizde durmaz ha bre düşerdi Emmi.

Bazen de köylerden hılgı dar –hulku dar/kalbi,gönlü dar- insanlar; derenin suyu azalıyor ve de su pisleniyor diye gelip göllerimizi bozar, bizi kovalardı. Yakaladığını döver; obamıza, oymağımıza, söve söve esvaplarımızı da toplar giderdi. Hersi –siniri- geçerse elbiselerimizi saklandığı yerden görebileceğimiz bir yere atar, geçmezse erinmeden, üşenmeden evlerimize kadar götürür, büyüklerimize bizi şikâyet ederdi. Bizimkiler bu adamların tebeetini –huyunu- bildikleri için her seferinde, “Akan su pis tutmaz” der başlarından atardı bu kalpleri ve ufukları dar insanları.

Bizim köyde sulanacak bahçe ve göğlük –sebze- çok olduğundan, ayrıca Uncular’ın bahçeleri de bizim arktan sulandığı için, derenin suyunun çoğu bizim köye, azı Yanıklıya giderdi. Bizim köye su taşıyan ark derenin yukarısında, Yanıklının arkı ise üç dört yüz metre kadar aşağıdaydı.

Suyun kıt olduğu bazı seneler, iki köy arasında ufak tefek tartışmalar da olurdu tabi. Yanıklının adamı gece gidip, suyun hepsini dereye atardı. Gecenin bir yarısı bahçesini sularken suyu kesilen diğer köylü de inadına bütün suyu kendi arkına çevirirdi. Bazen biri suyu kendi köyüne yönlendirip sonra derede bir taşın ya da bir çalının arkasına saklanarak, diğer köyden gelecek olanı bekler ve gelen adamla kavga ederdi. Sabah hem Yanıklı’nın adamı ve hem de bizim köyün adamı, “Bu gece filan adamın boynunun tozunu aldım” -dövdüm- diye orada burada laf atardı Emmi. Bazen gece kavga etmiş olan bu kişilerin; ikindiüstü Demircioğlu’nun berber dükkânının önünde laf eden kalabalığın içinde bulundukları da olurdu. O zaman kalabalığın içinden biri “De hele şunu gece nasıl ettin?” deyip lafı açardı. Konuşması istenen kişi “Arkın gözünde, tepeme kaldırıp yere çaldıydım, kuluncunun ortası çamura belendi” derdi. Sonra öbürü, “Senin yalanın Höttülü’nün yalanını geçti.” der hep beraber gülüşürlerdi. Tabi o kavgalardan sonra barışmayanlar da olurdu Emmi…

Büyük Ahmet Dedem henüz sergeni bozmamıştı. Biz dedemgilin damında; gâh loğ ile gâh birimiz içine yatıp birimiz sallayarak yangalakla oynuyorduk. Bizim oynadığımız yerden; evlerinin kimisi enlemesine, kimisi boylamasına bir tepenin başına dizilmiş olan Yanıklı çok iyi görünürdü. Bugün de çok iyi görünür Emmi.

Biz damda oyun oynarken bir de baktık ki bir duman tütüyor Yanıklı’dan...

Devam Edecek...



SOLUK SOLUĞA / Gün Sazak GÖKTÜRK



Kim nerde eşbah bulacak?
Bu ikilik sayı sistemi arasında,
Sıkışıp kalan bir sanrıda mı?
Ey aşk çığırtkanları!
Ey yozlaşmış, herkesi kendi gibi sanan illetli ruhlar!

Biz değil miydik yılkılara kanat takıp,
Küçük ve hızlı adımlarla karlı ovaları aşan.
Ayaklarından ateş çıkaran siyah atlara,
Yeleleri koşum eyleyip, savaşmayı öğreten.
Mavi göğü çadır belleyip,
Atlası bir uçtan bir uca bir kanat çırpması mesabesinde
Soluk soluğa atlarla geçen…

Şimdi kimsenin yanaşmak istemediği
Karanlık mezarlarız,
Beyaz karın örtüğü kara toprak,
Sisler bulvarında, yolunu kaybeden ruhların durağı.
Cehenneme açılan vebalı patika yollarda,
Zincire vurulan günahkâr.
İsimsiz bin bir surat ceset,
Ana koynunda süte hasret bebeyiz.
Şimdilik ama şimdilik kırık dökük mısralarız,
Gün, doğumunda bizi de ısıtır elbet yarın…
Kim bilir belki bir ses duyulur yüksek tepelerden,
“and olsun”      


BİR NEFESÇİK SULHA HASRET KALMIŞIM / Hüseyin KÜÇÜKKÜRTÜL



Kendimi bileli aynı yaştayım
Gâhi şadım, gâhi kanlı yaştayım

Kararım yok gönlüm neye bağlasam
Gâhi dünya, gah mana dolaştayım

Bir tek benim beni meşgul eyleyen
Gâhi canla, gâhi cinle uğraştayım

Çok yol tepikledim zerre zarın içinde
Gâhi sonda gâhi ta en baştayım

Aziz miyim, sefih miyim, nasıl bileyim?
Gâhi yerde gâhi tac-ı baştayım

Bir nefesçik sulha hasret kalmışım
Gâhi birle, gâhi binle savaştayım.

DÜKKAN MEKTUPLARI-3 / Casım ÇOBAN


Dükkân iki hece, Rıdvan’ım lâfta!
 Hasan EJDERHA ile Casım bir safta! 
Bir de atölyeciler ve Üdeba, ser divanda...
Halini düşünüp yanma Rıdvan’ım! 
Tayin mi? .. Belki... Daha emekli olmadın!

Aziz Dost! Sitayişte bulunup da “Dostum! Istanbul’u mesken mi tuttun? Gördün güzelleri, unuttun bizi” demeyeceğim elbette. Bilirim ki sen Hasan EJDERHA’nın nazarında “darasız, cilasız” bir adamsın. Vefa sende nişanedir.

Takvimler sen gittikten sonra iki kez daha onikişubat gününün kurtuluş olduğunu kayda geçti. Şehrin tüm mahallelerinden başlarında keşe, boyunlarında poşi, sırtlarında gömlek ve aba, bellerinde kuşak, ayaklarında şalvar ve yemenisiyle Trabzon Caddesine gelen çeteler 1920 yılının 12 Şubatındaki gaza aşkıyla Fransızları yeniden şehirden kovdular. Gel gör ki aramızdaki yokluğuna çare bulamadılar.   
Sen gittikten sonra Kahramanmaraş değişti mi bilmiyorum. Çünkü sensiz Kanlıdere Caddesinden geçip sıralı ağaçlar altında soluklanmıyorum.

Kocabaş Konağının önünden çocuk bahçesine çıkmıyorum artık.

İt ürümezin tepesinden kaleye nazır bir “hu” çekmiyorum.

Kuytu, sapa eski Maraş mahallelerinde çıkmaz sokakların sükûtunu aramıyorum.

 Çıkmaz diye girdiğimiz sokakların çıktığı büyük meydanlardaki çocukların oynadığı oyunlara, eğlenceli gürültülerine hasret duymuyorum.

Ecdat yadigârı eserlerin banilerinin ve mimarlarının hayatlarını merak etmiyorum.

 Yüzyıllık eserlerin taş duvarlarına ellerimi sürüp de asırları aşmak istemiyorum.

Sütçü İmam’ın türbesini ziyaret ettikten sonra ayaklarım artık beni Yeryüzü Sahaf’a götürmüyor. Mustafa ağabeyi hep ihmal ediyorum. Ne bakkal önünde Niğde gazozu ısmarlıyorum, ne de şehrin en meşhur mekânında kendime salep ısmarlıyorum. Sen Istanbul’dayken. Yani sen yokken Maraş’ta gözden kayboluyor.

Şeyh Galip’in yoldaşı kıymetli dostum! Sen gittikten sonra tek yaptığım imkân buldukça dükkâna gidip demlenmek oluyor. Hasan ağabeyin yerli ve milli hikâyeleri ehl-i dükkânı demlenmeye hazır hale getiriyor ilkin. Atölyeci gençler üdeba ile çuşa geliyor. Ahmet Doğan İlbey ağabey her zamanki gibi girişte solda, hemen kapının yanında oturuyor. Ahmet Doğan İlbey ağabeyi ne zaman kapının yanında oturuyor görsem, ashabı güzinin namazda saf tuttuklarında “Rasulullah (s.a.v) saflarda bizi aramasın” diye safta hep aynı yerde durmaları, geliyor aklıma. Enver Hoca polar battaniyesi ile köşede istirahatinden ödün vermiyor. Ferhat tambur icrasında yol alma gayretinde. Bir Cuma kapısı gecesi fahri hemşerim Mehmet YAŞAR’ın Antep’ten saz ustası akrabaları gelmişti de dükkâna, Topal Abdo’nun uzun havasını okumuşlardı. Uzun havada Topal Abdo’yu vuran kurşunlar yokluğunda dükkânın tavanlarını vuruyorlardı.

 Geçenlerde bilvesile Hasan EJDERHA ağabeyi ziyarete gittim. “Ahh! Rıdvan’ım burada olsa kahvaltı yapardık” dedi, yaramı kanatmak için. En çok da Mehmet YAŞAR mustaripmiş senin olmayışından. “Rıdvan Maraş’ta vazifeliyken ne güzel hep patatesli börek ve bazlama yiyorduk” diye sitemde bulunuyormuş. Yani sen gidince hallerinden hâllendiklerimiz de aç kalmaya başladı.

Istanbul’da talim gören, atölyeden ders arkadaşlarımız Enbiya, Miraç, Ensar ve Cihan’a rast geldim dükkânda. Onları eyice tembihledim “Rıdvan ağabeyinizi Istanbul’da yalnız komayasınız” diye. Onlar yola çıkarken her birine Ayetelkürsi okuyup üfledim. Gelirken sana Maraş’ın o sevdiğimiz bahar yelini getirsinler, diye.  
      
Gönlü baharda esen Maraş yeline sevdalı kardeşim! Ehli dükkân ehli gureba’dır, malumun. Ne makam vardır ne de mevki. Yoksa hiç koyarlar mıydı sahipsiz seni. Kahramanmaraş’a dönmek için Engürü’ye yolladığın arzuhalinin sümen altında kalmasına hiçbirinin gönlü razı olmaz elbet. Ama gel gör ki ehli dükkânın Engürü’de ne dayısı ne emmisi vardır, pirimiz hacı Bayram’dan gayri.

Rıdvan’ım, sevinin, ümitler serde!
 Avdet etsen de sevinin, etmesen de,
Sanma bu yalnızlık kalır yeryüzünde!
 Kahramanmaraş, elbet bizim, elbet bizimdir!
 Gün doğmuş, gün batmış, dükkân bizimdir!

                                                           Baki selam ve muhabbetle...
18 Şubat 2019 Malik EJDER türbesinde.