kırıp ateşleme / fazlı bayram



gelip giderken bu geçtiğimiz
alıp satıp saçtığımız etrafa

insan başına gelenlere göre davranır
kendi sorumluluğunu almaya cesareti olanlar
ağlayanlar gülenler
hepsi bir başka
sen başka

beceriklisin
bu senin ahlaklı olduğun anlamına gelmez
dikkat et
cemiyetinin başarılı çocuklarıyla
akrabalarının haytalarını bir tutma
kırılan kalbi yaksan kar etmez


BU ŞİİRDE PARÇA BÜTÜNLÜĞÜ YOKTUR / Ferhat ALTUN


-Emre Hacıarap’a-











Gönül isterse ateş olur
İstemezse ağaç

Seni parçalayıp alsınlar göğsümden
Vazgel
Ey!
Gönlüm yarası
Bahtım karası
Kapital şarkılar söylemekten

Ki insan putunu yüzünde taşır
“Kalmadı kaşımda kırılmadık put”

Bu asır canına zehir bırakır
Canımın arabı susar öylece




ER YARIN HAK DİVANINDA BELL'OLUR / T. Ziya Ergunel


Gaflet ile Hakk’ı buldum diyenler
Er yarın Hak divanında bell’olur.
Ahret tedarikin gördüm diyenler
Er yarın Hak divanında bell’olur.

Kimi sofi kiminin adı derviş
Derviş isen kardaş takvaya çalış
Gizli yollardan sen Mevlâ’ya eriş
Er yarın Hak divanında bell’olur.

Devletliyim deyu fakire gülme
Gülüp denlü denlü kem nazar kılma
Ölüm vardır yahu sen gafil olma
Er yarın Hak divanında bell’olur.

Derviş Yunus söyler Kâlû Belî’den
Mûcizat Nebî’den, mürvet Ali’den
Biz de bunu böyle duyduk uludan
Er yarın Hak divanında bell’olur.

(Yunus Emre)

Yunus Emre’nin bu ilahisi ona ait yazma divanların hiçbirinde yer almıyor. İlahi Yunus’un mudur, Yunus isimli başka bir dervişin midir; yoksa halk irfanı, adı sanı belirsiz bir Hak âşığının mısralarını Yunus’a mı mal etmiştir, bilemiyoruz. Bildiğimiz; mevcut yazmalarda bulunmadığı halde Yunus Emre’ye atfedilen böyle pek çok ilahi olduğudur.

Fakat bu önemli değil. Önemli olan kim tarafından dile getirilirse getirilsin hakikatin kendisidir. Kaldı ki gönlünü beytullah kılmış dervişler, kendilerinden sâdır olan sözlerin ilahî ilhamla Allah tarafından söyletildiğinin farkındadırlar. Nitekim Yunus Emre, “Ey sözlerin aslın bilen / Gel de bu söz nerden gelir?” sualiyle başladığı bir şiirinin ilerleyen mısralarında şu cevabı verir: “Söz karadan aktan değil / Yazıp okumaktan değil / Bu yürüyen halktan değil / Hâlik âvâzından gelir”.

Öyleyse biz söyleyene değil söyletene bakalım ve hususen tasavvuf ehli dervişler için önemli ikazlar ihtiva eden bu ilahide ne söylendiğini anlamaya çalışalım.

“Er” ifadesiyle kastedilen dervişlerdir. Dervişler, dünya gurbetinden sılasına dönmek, Mevlâ’sını bulmak, O yegâne “var”a kavuşmak için seyr u sülûk denilen bir sefere çıkmışlardır. Bu meşakkatli yolculuk Elest Bezmi’ndeki ahitlerine sadakatin iktizasıdır. Ahde sadakat da, Cemâl-i Mutlak olan Allah Tealâ’ya ulaşmak için dünyadan geçmek de er kişilerin harcıdır. Fakat erlik yahut dervişlik laf ile, iddia ile, öyle görünmek ile olmaz. Dervişlik taslamak başka, derviş olmak başkadır. Hakkıyla derviş olmadığı halde kişi kendisini öyle zannetse, yahut başkaları onu öyle bilse, bu bir fayda sağlamayacaktır. Zira hakikat hesap gününde ortaya çıkacak, er yarın Hak divanında belli olacaktır. Gizli saklı hallerimizin de âşikar edileceği o dehşetli günde mahcup olmamak için fırsat elde iken nefsi yenmenin, kalıbımızdan evvel kalbimizi derviş eylemenin yoluna koyulmalıdır. Bu yolda yürürken de er kişilere, gerçek dervişlere yakışmayan hallerden sakınmalıdır ki ilahimizde böyle haller mevzu edilmiştir.

Bunlardan birincisi ve ilahide işaret edilen diğer mezmum hallerin kaynağı, “Ben Hakk’ı buldum, erdim, oldum” iddiasıdır. Gafletin, yani bir aldanma halinin eseridir. Başta İmam-ı Rabbânî k.s. olmak üzere pek çok kâmil mürşidin dikkat çektiği bu tehlike, umumiyetle sâlikin yaşadığı manevî hallerin sarhoşluğuyla bunları büyük makam zannedip yetinmesinin ve daha ilerisi için gayret göstermemesinin neticesidir. Bilhassa yolun henüz başında bulunanların yaşadıkları cezbe hali böyle bir tehlikeyi barındırır. Bu tehlikeden kurtulmak, Mevlâ’ya giden yolu selâmetle kat etmek için, kâmil ve mükemmil bir şeyhin murakabe ve talimatına tâbi olmak şarttır.

Peki, “Hakk’ı buldum, yolun nihayetine vardım” iddiasının bir aldanma halinin ifadesi olduğu hükmüne nasıl varabiliyoruz? Sâlik, kâmil bir mürşid rehberliğinde yolu tamamlayıp gerçekten Cenâb-ı Mevlâ’ya ulaşmış olamaz mı? Elbette olur; olur ama, vuslat hali kâle imkân vermez. Tasavvuf uluları, marifet iddiasının, marifet eksikliğinden kaynaklanmıyorsa eğer, Allah’ın mekri olabileceği ihtimaline dikkat çekerler. Yine bu sebepledir ki mesela İmam-ı Gazalî rh.a. gibi âlimler, “bütün hal ve makamları geçip şühûd haline ve kurb makamına vasıl olarak Hakk’ı müşahede ettiklerini” söyleyenlerin bir kısmının bu hal ve makamları aslında yaşamadıklarını, sadece lafız olarak bildiklerini söylemişlerdir.

Böyle bir kuruntu kişiyi ahiret hayatına dair ölçüsüz bir emniyete sevk edebilir. Nefsin ve şeytanın pusuda beklediğini, ayağının sırat-ı müstakimden her an kayabileceğini unutturur. “Ahret tedarikini gördüm” diyenlerin bu tehlikeli rahatlığı, “oldum, erdim” iddiasından başka, bazen taat ve ibadetinin kendisini cennete sokmaya yeteceğine inanmasından kaynaklanır. Bazen de ibadetlerini aksattığı halde sırf istikamet sahibi kâmil bir mürşide, sağlam bir kapıya bağlanmakla kurtulacağı vehmine kapılır. Havfın, yani korkunun eşlik etmediği bir ümit halidir ki çok tehlikelidir. Kulluk vazifelerimizde laubaliliğe düşmeye ve yarın Hakk’ın divanına yüzümüz kara varmaya sebeptir.

İlahide sakınılması gereken bu türlü tehlikelere dikkat çekilirken bir yandan da ne yapılması gerektiğine işaret ediliyor. Deniyor ki, sizin sofi veya derviş diye çağırılmanız, yahut kendinizi böyle adlandırmanız yetmez. Derviş iseniz eğer takvaya ulaşmak, gizli yollardan Mevlâ’ya kavuşmak için gayret etmeniz gerekir. Gizli yollardan maksat nafileler ve zikirdir. Hadis-i kudsîde “Kulun Rabbine nafilelerle yaklaşacağı” beyan buyurulmuştur. Kulun Hak Tealâ ile vuslat mekânı olan kalp ise ancak zikirle tasfiye edildiğinde ilahî tecelliyata mazhar olabilmektedir. Nafile ibadetlerin gizli yapılması ve zikrin hâfî olanı, hem riyadan alıkoyduğu hem de yürüyüşü hızlandırdığı için daha makbul sayılmıştır.

“Devletliyim” böbürlenmesi, “Hakk’ı buldum, ahret tedarikin gördüm” rahatlık veya emniyetinin sebep olduğu kibir halini ifşa eder. “Ben ilim irfan sahibiyim; en yüksek makama eriştim, ebedi saadeti kazandım, ulu devlet buldum” demektir. Böylelerinin nazarında, kendilerinde vehmettikleri nailiyetlerden mahrumiyetleri sebebiyle herkes maneviyat fukarası birer zavallıdır. Onlara kem nazarla tepeden bakar, istihza ile “denlü densüz” güler. Eski Türkçede “yerli yersiz, olur olmaz yer ve zamanda” manasına “denlü densüz” diye bir tabir var. İlahide “denlü denlü” şekline dönüşmüş olmalı. Şifahî kültürde dilden dile nakledilirken böyle değişikliklerin çokça meydana geldiği ehlinin malumudur. Her ne ise biz yine ilahiye dönelim.

Fakire; yani iddiasız, gösterişsiz, belki malumatı kıt, tevazu sahibi sofilere kem nazarla bakmak, onları cahil, hor ve hakir görmektir. Onların hata ve kusurlarını bulmaya çalışmak, tevazularını zillet zanneylemektir. Halbuki defineye mâlik nice viraneler vardır ve “aba altında er yatar” sözü meşhur meseldir. Derviş, kapı eşiğidir. Kimseyi kendi nefsinden daha aşağı görmemelidir. Ölüm vardır, ahiret vardır, hesap vardır ve elbet yarın Hak divanında kimin gerçek er olduğu, kimin olmadığı ortaya çıkacaktır.

Yunus’un veya bir başka Hak âşığının bütün bunları “kâlû belî”den söylemesi, Elest Bezm’indeki mîsak mucibince söylemesidir. Zira Rabbimizi yegâne ilah bileceğimize dair ahd ü peymanımız “emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker”i, yani iyiliği emir, kötülükten sakındırma vazifemizi de ihtiva eder. Öte yandan teşvik edildiğimiz her iyilik veya sakındırıldığımız her kötülük bir yerde Alem-i Ervâh’taki sözümüzü hatırlayıp tutmaya vesiledir. Esasen kâinat yaratılalı beri cümle enbiya ve evliyanın söylediği de emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker’den ibarettir ki Kâlû Belî’den beri söylenegelmektedir. “Biz de bunu böyle duyduk uludan” mısraı biraz bunu, biraz da Mevlâ’ya ulaşma yolunda şahsî hislere değil, yolun ulularına kulak vermek gerektiğini anlatır.

İlahinin bu son kıtasının benzerine başka şairlerin şiirlerinde de rastlıyoruz. Mesela buradaki “Mucizat Nebî’den, mürvet Ali’den” mısraı, başka şairlerde “İhsan Muhammed’den, mürvet Ali’den” veya “Kerem Muhammed’den, mürvet Ali’den” gibi ifadelerle geçiyor. Bu değişik ifadeler, Efendimiz s.a.v.’den şefaat talebini, Hz. Ali r.a.’dan da er’lik öğrenilmesi tavsiyesini taşıyor. Mürvet, mürüvvet veya Arapçadaki orijinal telaffuzuyla “mürûet” aslında “insanlık, erlik, adamlık” demek. Adamlığın iktizası olan “yiğitlik, cömertlik, vakar” gibi haller, zamanla bu kelime ile karşılanır olmuş. Hülasa, “mürvet Ali’den” ibaresi, er kişi olacaksanız Hz. Ali r.a.’ı kendinize örnek alın manasına geliyor. Hz. Ali r.a., Rasulullah s.a.v.’in adeta er kişi nasıl olur bilinsin diye bizzat yetiştirdiği model bir şahsiyet.

Öyleyse tutulacak yol belli: Yarın Hakk’ın divanında er kişiler arasına dahil olmak için “erdim, buldum” iddialarından imtina ile Rasul-i Ekrem s.a.v.’in mirasçısı âlimlerin terbiyesine girmek!



şişman câhil / fazlı bayram



sonra en inanılmaz şeyi yaptılar
ekmeğin en önemli yeri hamurun suyuydu
zehir kattılar
bir kere gözüme baksaydın
bana bir kere
ne ekmeğe yanlış olurdu ne de sana
başta yapılanlara inanıyorduk
biz inançlıydık
inançlılar alınca sazı korkup kaçtık
ekmeğin gözle görülür zerrelerine tutunurduk
gözlerimiz millendi
göllerimiz kirlendi
ya da kim aldı elimizden
sen bana bir gözüme baksaydın
gelseydin
ne ekmeğe ayıp olurdu ne göklere
ne de ağyarına gözlerinin
ekmeğin sancısı olmasaydı üzerimizde
sen bize doyamazdın
biz kâmil insanlarız
kalp kırdığımız pek görülmez

ekmeğin başında açılan kahve
uysaydı bize farklı takılırdık
meselâ kızlar cahildir
bakmazdık yüzlerine
fakat cahil olmak bu devirde çok nadir
keşke cahil olsaydık
herkes bizi kurtarırdı biz kurtarırken
kimseyi
boğulmazdık
ekmeğin başında kayılan ateş
önce bizi yaktı
herkes kendi çocuğunu kullanmadı
başka çocukları eskittiler
kendi yakasını kurtaran kaçtı
sonra herkesin egosu kalktı


ALTIN ÇIKINI / Hasan KEKLİKCİ


“Peki, sen bir soluk da mı okudun?” derseniz el cevap hayır, ama bir solukta okunacak bir kitap; Mehmet Gözükara’nın Anadolu’dan Hikâyeler/Altın Çıkını kitabı. Ben sindire sindire okudum. Nasıl bir solukta okuyayım ki daha ilk hikâye Kurtlar Sofrası’nda; “Derin bir iç geçirerek, ‘İşte bu da son düğüm’ diyerek ağaca bağladığı Eşe’nin gözlerine baktı.” diye başlıyor. İlk hikâyenin ilk paragrafındaki “Eşe”yi gördükten sonra dalıp gitmişim. Bildiğim tanıdığım ne kadar Eşe varsa hepsi tek tek geldi geçti gözümün önünden. Hayatımızda ne kadar da Eşe varmış meğer. Kimi anamız mesabesinde, kimi gelinbacı, kimi dezze -teyze- ve kimi de bibi. Her birinin bir lakabı vardı bizim Eşe’lerin ve türlü türlü hikâyeleri. Bibercik Eşe, Murat Eşe, Gelinbacım Eşe, Ramadan Eşe, Şerfali Eşe… 

Sonra Ahmet’in Eşe’ye ağıtı: 
… 

“Eliminen çama sardım. 
Korkarım babalda kaldım 
Eşe’mi kurtlar dalamış 
Kimse edememiş yardım.” 

Türküde geçen “eliminen”, “babal” ve “dalamak” kelimeleri o kadar eski ve güzel kelimeler ki insan yıllar önce kaybettiği dostlarını bulmuş gibi seviniyor okurken. 
… 

Elbistan’ın Sesi ve Kaynarca gazetelerinde yazılarını ve şiirlerini zevkle okuduğumuz “Kalem Halk
Şairi” Mehmet Gözükara, istirhamımız üzere yeni çıkan iki kitabını imzalayarak adresimize yollamış. Önce Altın Çıkını’nı ve sonra -daha sonra lafını vermeyi düşündüğüm- Seyyah Yazar/Gezerken Gördüklerim nam kitaplarını okudum. Altın Çıkını; Ramazan Avcı, İsmail Kutlu Özalp ve dostluğuyla övündüğümüz Durdu Güneş’in güzel yazıları ve birbirinden kibar on beş hikâyeden oluşmaktadır. 

Hikâyelerin düz ve sade oluşu ve ayrıca aralarına serpiştirilen şiirler kitaba ayrıca bir güzellik katmış. Hemen her hikâyede babalarımızın, dedelerimizin konuştuğu birkaç kelime çıkıyor karşımıza. İnsan kendi kendine “He ya Tazı diye bir hayvan vardı” diyor. Karemet Kandan Beter Hikâyesinde, Zarif Ağa “Kara Ali’lerin koyununu çıkarmışlar…” demiş. “Çıkarmışlar” veya “sürmüşler” denir. İşin aslı Kara Ali’lerin koyunlarını çalmışlar. Fakat “çalmak” çirkin bir kelime olduğu için Anadolu insanı o kelimeyi telaffuz etmez, ağzına almaz. Yazılmayan Mektup Hikâyesinde köyün ağası, eşi Yarpızlı Fadime’yi misafir âşığın yamacına oturtur ve şiiriyle onu övmesini ister. Kadını çirkin bulan âşık: 
… 

“Sizde böyle mi karılar 
Güzelim diye zırılar 
Yal(ı)nız dişleri parılar 
Arap diyen kimdir sana. 

… 

Gözükara’m bir kez baksan 
Nazar olur dışar(ı) çıksan 
Kalbur keklik bocun noksan 
Çingen diyen kimdir sana.” 

Ağa sonuna kadar dinlemiş âşığı ve “Âşık, diline sağlık. Bizi çıkmaz boyayla boyadın.” demiş. 

Elimizin altında bulunan elektronik araçlarla, gerekli gereksiz her türden bilgiye ulaşmanın çok kolay olduğu bu devirde, farkında olmadan kendimizi bir bilgi kargaşasına sürüklemekteyiz. Kafamızı meşgul eden bunca yükten kurtulmanın en kolay yolu kitap okumaktır. “Bizi” anlatan kitaplar ise kafamızdaki onca doğru-yanlış bilgiyi imbikten geçirir gibi süzerek, duru düşünmemizi sağlayacaktır. 

Mehmet Gözükara’nın Anadolu’dan Hikâyeler/Altın Çıkını; okuyan herkesin bir pay alacağı, kendinden bir şeyler bulacağı “bizim” kitaplardan bir kitap olmuş. 

Okunması umuduyla… 





MODERNİZMİN YALNIZLAŞTIRMASINA KARŞI DOSTLUĞA SARILIN / Ahmet Doğan İlbey


Modernlerin dostu yoktur, “partner”leri, yâni ruhsuz hayatlarının ortakları vardır. “Tanrılarından” koptuklarından bu yana dostluğu ve dost olmayı unuttular. Ulvî olanı terk ettikleri içindir ki modernler birbirlerine dost değildir. Homoekonomikus, yâni ekonomik insan anlayışıyla bir aradadırlar.               

Modernizm yalnızlaştırıcı, menfaatçi ve bölücüdür. Dostluğu ve yakın olmayı engelliyor ve öldürüyor. Bu sebeptendir ki asrın büyük âfetlerinden biri olan modernizme mağlûp olmamak için dost ve dostluğa sarılın. Dost olamayanlar, dostu olmayanlar kalben malûldür. 
                                                               
Yalnızlaşma, yalnızlaştırılma, yalnızcılık modern bir tehdittir. Modernliğin kıskacına düşen insan yalnızlaştığı gibi, yalnızlaştırıcı bir tavır takınıyor.  Yalnızcılık, fertleri ve toplumu içten çürüten modern-kapitalizmin doğurduğu bir davranış, bir yaşayış biçimi. Aslında bir hastalık. Günümüzde çığ gibi büyüyen modernliğin saldırılarından biri olan yalnızcılık, yalnızlaştırma, ferdiyetçilik sosyal bir tehlike olarak toplumu ve fertleri çürüten bir hayat görüşü olarak hızla yayılıyor. 
                                                                      
Modernizmin “özgürlük” ve “bireyselliği” bir ideoloji gibi öne çıkarması gelenekli ailevî değerleri tahrip ettiğini izaha gerek yok. Daha kötüsü mesuliyetten kaçan, kendi başına bir hayat yaşamayı arzu eden fertler yaratıyor ve diğerkâm olmayan, bencil fertler üretiyor. Fertlerin yalnızcılığı tercih etmesi gittikçe sosyal yalnızlığa doğru gidiyor. Tüketim ve hazza hitap eden modern-kapitalist sistem, “düşenin dostu olmayacağı”, yâni dostluğun gereksiz bir zaman kaybı olduğu düşüncesini yerleştirdiği gibi dostluğu, arkadaşlığı, akrabalığı anlamsız hâle getiriyor.                                                                        

Dostluk insanı kalbinden tutup diriltiyor
                                                                                                                               
Dost ve dostluk ne sıcak kelime; insanı kalbinden tutup diriltiyor. Dine dayanır, dinden alır gücünü. İnsanlığın kurtuluşu dost ve dostluktadır. Çün­kü kal­bi vardır; bölücülüğe, sevgisizliğe, ayrılığa karşıdır.

Dost ve dostluk derece derecedir; vehbî olanı var, kesbî olanı var. İstikâmet dost olmak ve dostluk akidesine sarılmaksa kesbî de olsa güzeldir. Bunun içindir ki dostluk üstüne tâlim yapmak gerek.  Dostluk, Allah’a kul olmaktır, sonra da kuluna muhabbet. Kendini bilmek ve diğerine gönülden hissedilen ihtiyaçtır. Bu sebepledir ki Müslümanın vasfıdır dostluk. Tasavvuf terbiyesinde dostluk insan olmanın en temel ölçüsüdür.
                                                                                          
Bu ülkenin insanları Yunus Emre Hazretlerinin âhiret vuslatı için söylediği “Düştü özüme hubbü’l-vatan / Gidem hey dost deyu deyu / Anda varan kalır heman / Kalam hey dost deyu deyu” mısralarını gönlüne çeke çeke ve “Gel gidelim dosta doğru türkülerini” dinleye dinleye millet oldular. Dahası bu topraklar bin yıldır dostluk akidesiyle vatan kılındı.                                          
Dostluk akidesine sarılmak                                                                  

Bütün peygamberler ve veliler dost olmayı öğretmek için geldiler. Dostluk akidesini yaşatanlar, insanı kâmillerin öğrettiklerine sâdık kalanlardır. Dostuyla dilleşince sürur ve şifa bulanlar, dostluk akidesine sarılan bahtiyarlardır.   Dostluğun amentüsünü Efendimiz aleyhisselâtüvesselâm buyurmuşlar: “Ruhlar âleminde birbirleriyle tanışmış olanlar, dünyada da birbirleriyle uyuşurlar. Kişi dostunun dîni ve ahlâkı üzerinedir.”  
                                                                       
Hz. Ali Efendimizin “Dost edinin, onlar sizin için dünya ve âhiret sermayesidir” sözüne inananlar, dünyada ve âhirette rahat etmek istiyorlarsa dostlarını çoğaltmalıdırlar. Dünya imtihanını savuştururken ekmek ve su gibi dostu olan kârdadır. Bundandır ki, üç çeşit dosttan gıda gibi olanı tercih edin, diyor âlimler: “Bir dost vardır; gıda gibidir, insan onu her gün arar. Bir dost vardır; ilaç gibidir, gereğinde aranır. Bir dost vardır; hastalığa benzer, o seni arar.”                                                                                                                                      

Bir nasiptir dostluk, hesaba gelmez                                                 

Hesap yaparak falan kişiyle dost olmak istiyorum derseniz dost olamazsınız. Bir nasiptir dostluk, hesaba kitaba gelmez. Çevrenin, akrabanın, maddî münasebetlerin tayin etmediği kalbî bir emekle, gönül ve meşrep benzerliğiyle neşvünema bulur.
                                                                                                     
Hesapta olmayan biriyle dost olunabileceğini İmam-ı Gazâlî asırlarca önce söylemiş: “Bâzan iki kişi arasında sûret ve ahlâkta güzellik olmadığı halde ülfet ve ünsiyeti gerektiren bâtınî bir münasebet sebebiyle en kuvvetli samimiyet rabıtası da kurulabilir.”  (İhyau Ulumiddin, Cilt:2, s. 404)                                                  

Bir dostlukta ter dökülmüşse o dostluk helâldir               

Dostluk zorla olmaz; kerhen yürünecek bir yol değildir. Hâlini sorduğumuz, her dem yüreğimizi yolladığımız, birbirimizin derûnunu paylaşıp cezbeye kapıldığımız, hasbıhalinden huzur bulduğumuz, olmazsa olmaz dediğimiz, varlığına kalben “râzı” olduğumuz, yâni gönül yoluyla tanış olup gönlümüze ayna olan insan dostumuzdur. Bir dostlukta ter dökülmüşse, o dostluk helâldir, hilesizdir, hak edilmiştir.                                                                                     

“Kâinat dostluk üzere halkedilmiştir”                                               

Dostsuz insan taş misâli kupkuru ve soğuktur. Vaktin de bir eceli var, vakit geçip gidiyor. Vakit geçmeden dostluk ateşini yakmak, hayatı dostluk üzere kurmak istiyorsak, dostluğun pîri Fethi Gemuhluoğlu’nun “Dostluk Üzerine” kitabından dostluk akidesini tâlim etmek gerek:                                                        

“Dost, ol kişidir ki, öldürülmesi muhakkak ve mukarrer olan gecede Peygamber-i Ekber’in yatağında yatan, O’na Şâh-ı Velâyet denir. Dost, ol kişidir ki, Yâr-ı Gâr’dır. Kucağındaki mübârek bir emanet vardır: Bütün delikleri elbisesinden muhtelif parçalarla tıkar, son deliğe tabanını dayamıştır. Oradan Ebûbekr’i yılan sokar. Dost son deliğe tabanını, taban gibi görünen gönlünü uzatandır, gönlü ile orayı tıkayandır. Önce yoldaş, sonra yol. Ezelde aşk vardı. Demek ki kâinat aşk üzere, dostluk üzere halkedilmiştir. Fikre dost, ağaca dost, komşuya dost, insana dost, dosta dost olunuz.”
                                                                                                                
Yanan yüreğimizle bir daha söyleyelim: Gemuhluoğlu’nun dostluk akidesince yargılananlardan, gönül üstüne kavilleşmiş olduğu dostlarını terk edenlerden olmayın. Dostlarını terkedenler, âhirette dostluk üstüne sual vereceklerdir. Dost ve dostluk sualini veremeyenlerden olmak ne hazin!                                               

Modern hayatın, paranın ve konforun fayda vermeyeceği zamanlar gelmeden önce dost olmak, dostluğu çoğaltmak gerek. Bezm-i elest’te tanış olup dünyada da dostluğunu devam ettirenlerden olmak bahtiyarlıktır. Yunus Emre Hazretlerinin sözüyle “Dost yüzünü göremezsem, bu gözlerim nemdir benim” diyen gönül olmalı. Dosttan gayrı gönle şifa var mıdır?




AYASOFYA’YA ŞİİR DENEMESİ -1- / Gün Sazak GÖKTÜRK














Hangi renk
Hangi çizgi
Hangi kelime anlatır seni ey gamze-i dilber
Hangi öyküde kahramansın sen;

Başını eğerken bir düşün anısına…
Yapayalnız ve yalınayak yürü Ayasofya’ya,
Bin bir hüznün anasına,
Gökyüzünün maviliği gelirken aklına
Erkek yetiştiren bir anaya...
Köklerden dallara giden damarları kesen bir kadına...

Uzaktan kıyıya yaklaşan Hüdai’ye,
Kıyıdan yolu kesilmiş kadırgalara,

Sen içimizdeki denizleri dalgalandıran bakışsın
Kızıl nehirleri sengine amade kılan perisin
Altın bir boynuz ucunda ki elmas gerdanlıksın
Yanı başında duran mavi kubbeye İsevi bir gelinsin…


TELEME / Teyfik KARADAŞ


Çiğ keçi sütüne, yabani incir sütü damlatılıp, çırpılarak yapılan süt kestirmesine teleme denir. Telemenin bundan başka yüzlerce tarifi bulunmakta olup, onlarca farklı yeni tarifi de yapılabilir. Önemli olan telemenin tanımı değil, ürünün pişmemiş keçi sütüne, yabani incir sütü damlatılarak yapılmasıdır. Telemeye; teleme peyniri, teleme yoğurdu gibi isimler veren bölgelerimizde mevcuttur. Teleme çiğ keçi sütünden yapıldığı için vitamin değeri çok yüksek bir yiyecek olup, sağlığımız açısından sayısız faydaları bulunmaktadır. Benim yaptığım araştırmaya göre; telemenin yapıldığı keçi sütünün, dolayısıyla telemenin sağlığımız açısından belli başlı faydaları şunlardır.

.Kanserin önlenmesine yardımcı olur.

.Kemik erimesini önler.

Çocuklara güç ve enerji verir.

.Fosfor eksiğini giderir.

.Diyetin vazgeçilmez besinidir.

.Mide rahatsızlığını giderir.

.Beyine enerji verir.

.Dişi çürütmez.

Bronşiti önler.

.Mikrobik enfeksiyonlara karşı etkidir.

Teleme sağlığımız açısından öneminin yanı sıra türkülerimize, şiirlerimize, ata sözlerimize, öz deyişlerimize velhasıl kültür ve edebiyatımızın tamamına sirayet etmiş, içine girmiş bir kavramdır. ”Güvercinim Süt Beyaz” isimli Aksaray türküsünün,
“Teşte koydum teleme
Kaşın benzer kaleme
Uğrun, uğrun severdim
 Sen duyurdun aleme ” dörtlüğünde teleme sözcüğünün kullanıldığını dikkatimizi çekmektedir. Türk Edebiyatının Ak Saçlı Beyaz Kartalı Baheaddin Karakoç’un” Toros Dağlarına Bir Güz Gezisi” şiirinin,
“Keklikler öterken kaş yaylasında
Abanoz yaylası öptü mü hızımı
Süt göynüğü ak teleme tasında
Çobanla bölüştüm gönül sızımı” kıtasında teleme tasından bahsederek, kaybolmaya yüz tutmuş bir zenginliğimizi gün yüzüne çıkartmaktadır. “Çobanın gönlü olursa, tekeden teleme çalar.” Atasözümüz, teleme ile ilgili atasözlerimiz için güzel bir örnektir. Bundan önceki örneklerden de anlaşılacağı üzere teleme edebiyatımızın bütün türlerine konu olmuş, önemli bir kavramdır. Teleme kavramı, hakkında kitaplar, ansiklopediler yazılabilecek kadar genişlik ve zenginliktedir.  Ben burada sizlere telemenin edebi yönünden ziyade bizim köydeki yapılışını, değerini ve benim için önemini anlatmaya gayret edeceğim.

Benim çocukluğumda yani bin dokuz yüz yetmişli-seksenli yıllarda bizim köyde her ailenin bir sürü davarı (kara keçisi) vardı. Keçisi çok olan sürü sahiplerinin çobanları, keçisi az olan fakir insanların hayvanlarını da güderlerdi. Haziran ayı gelip de havalar ısınmaya başladı mı, köy halkı atlara, katırlara, eşeklere yükü yükler, Keş Dağı Yaylasına göçerdi. Keş Dağ Yaylasında çakşır, kenger, kekik gibi doğal otlarla beslenen keçiler bol süt verirdi.  Kadınlar keçilerden sağdıkları sütten peynir, tereyağı, yoğurt ve çökelek yaparlardı. Kadınların yaptıkları süt ürünlerini erkekler şehirde satarak elde ettikleri gelirle geçimlerini sağlarlardı. Keş Dağı Yaylasında haziran- temmuz aylarında yüzlerce çadır olur, bu çadırlarda bine yakın insan yaşardı. Yayla zamanı, yayladaki düğünler, bayramlar, şenlikler diğer zamanlara göre daha coşkulu geçerdi. Babamın anlattığına göre bin dokuz yüz ellili yıllara kadar yayla zamanı köyde yaşayan insan kalmadığı için köyün imamı ve jandarma karakolu da köy halkıyla birlikte yaylaya göçermiş. Ağustos ayının başında Tekirdeki ekinlerin biçilip harman edilmesiyle birlikte davarcılar Keş Dağı Yaylasından Tekir Çayının etrafındaki muhtelif yerlere göçerlerdi. Yayladan göçen davarcılar çayın kenarına meşe ve çınar dalıyla hayma adı verilen bir barınak yapıp orda yaşalardı. Davarcıların çayın kenarında oturmalarının amacı o zaman buzdolabı olmadığı için yoğurtlarını, yağlarını çayın suyuna ıslayarak bozulmasını önlemekti.

Keş Dağı Yaylasından Tekir’e göçüldüğü zaman keçiler kurumuş otla beslenmeye başladığı için sütler koyulaşır, teleme yapma zamanı başlamış olurdu. Kuşluk vakti keçiler sağılır, istisnasız her haymada günlük olarak teleme tasıyla teleme yapılırdı. Keçi sütünün içine yabani incirin sütü damlatıldıktan sonra süt çırpılmaya başlanır ortalama beş dakika içinde teleme hazır hale gelmiş olurdu. Teleme yapmasını en iyi çobanlar bilir, haymaya gelen her misafire mutlaka teleme ikram edilirdi. Ben de yaz tatillerinde çobanlık yaptığım için teleme yapmasını öğrenmiştim. Yılda en az on defa teleme yapardım. Yılda ortalama otuz kırk kere teleme yerdim. Yılın ağustos, eylül ve ekim aylarında bizim bölgede teleme yapmak, teleme yemek günlük hayatın bir parçası sayılırdı. Ancak; ben şimdi sizlere yaşamış olduğum farklı bir teleme anısını anlatacağım.

Bizim aile o yıl Keş Dağı Yaylasından göçünce Tekir yerine Döngeldeki Abara Ağzı mevkiine konmuştu. Ortaokul ikinci sınıfta okuduğum senenin ekim ayının ilk günleriydi. Çobanımıza istirahat vermek için cumartesi günü davar gütme görevi bana verildi. Verilen görevi yerine getirmek için ben o gün, gün doğmadan evvel kalkıp davar sürümüzü Aşağı Yayla istikametine hareket ettirdim. Anam azığıma üç adet yufka ekmekle bir kilo kadar mahra başı üzümü koymuştu. Hava karanlık olduğundan, korkmamak için sürünün peşi sıra türkü söyleyerek, şiir okuyarak gidiyordum. Tömek Pınarına vardığımda hava aydınlandı, Koyun Oluğu Dağının tepesinden güneş göründü. Kısık’tan, Eski Döngel’den gelen çobanların sesleri uzaktan duyulmaya başladı. Böylece zihnimde yaşadığım o küçük korkuyu üzerimden atmış oldum. Balta girmemiş ardıç ormanların arasından, bazen bir tavşan yavrusunun kaçtığını, bazen bir sincabın ağaçların tepesine tırmandığını görerek yoluma devam ediyordum. Büyükçe bir tilki önümdeki tesbi ağacının içinden fırlayarak kaçınca o anda nasıl korkarak irkildiğimi anlatamam. Kartallık Tepesi ve Ayı Pınarı tarafından gelen keklik seslerini duydukça yaşadığım sevinci tarif edemem. Derin Dereden geçerken uzaktan uzağa duyduğum kurt ulumaları, beni davar sürüsüne daha iyi sahip çıkmam konusunda ikaz ediyordu. Böyle bir maceralı yolculuk neticesinde davar sürümüzle birlikte büyük kuşluk zamanı Aşağı Yayla mevkiindeki Çakran Pınarına ulaştık. Keçilerimiz Çakran Pınarının ardıç teknelerinden buz gibi suyu içip çevredeki sedir, ardıç ve mezdeği (köknar) ağaçlarının gölgesine yattı. Bende pınarın yanındaki küçük bir kayanın gölgesinde dinlemeye başladım. Ağaçların gölgesinin uzunluğu öğle vaktini geldiğini işaret etmeye başladığı sırada çocukluk arkadaşım Mustafa ve İsmail isimi iki çoban selam vererek yanıma geldiler. Mustafa bana “ Teyfik azığında ne var “ diye sordu.

Ben: “Azığımda açık ekmekle, mahra başı üzümü var” dedim.

Mustafa :”Benim azığımda da ekmek ile helva var. Kabul edersen sizin keçilerden iki- üçünün sütünü sağıp teleme de yapıp azığımızı yiyelim “dedi.

Ben : “İncir sütünü nereden bulacağız Mustafa” dedim.

İsmail :( Söze müdahil oldu) “ O iş kolay, bende incir sütü var “ dedi.

Ben : “Tamam yapalım, o zaman “dedim.

Ben tamam der demez İsmail bizim sürünün içine yıldırım hızıyla daldı. Sütü bol olan iki keçiyi canlı hayvan pazarında çalışan bir simsar gibi enselerinden tutup pınarın başına getirdi. Mustafa keçilerin sakalını tuttu. İsmail azık torbasından çıkardığı bakır teleme tasının içine büyük bir ustalıkla keçileri sütünü sağdı. Sağılan süt göz kararı bir litreden fazlaydı. İsmail hemen azık torbasından yaklaşık otuz santim uzunluğunda, dört beş santim eninde beyaz bir bez parçası çıkartıp sütün içine attı. Kurşun kalem büyüklüğünde bir ardıç çöpü ile sütü çırpmaya başladı. İsmail’in bezin üzerine deli incir sütü damlatarak kuruttuğunu da orada görmüş oldum. Daha önce böyle bir tekniğe şahit olmamıştım. İsmail sütü beş dakika kadar çırpınca teleme kıvamını aldı. İsmail bezi içinden çıkartıp teleme tasını teknedeki buz gibi suyun içine attı. Bende azığımdaki üzümü teknenin içine ısladım. On dakika kadar sonra tastaki teleme kerpiç gibi katılaştı. Tekneye attığım mahra başı üzümleri jiletle kesilmişçesine yarıldı. Telemeyi, üzümü, helvayı, İsmail’in azığındaki şekerli tereyağını bir araya getirip öğle yemeğimizi yedik. Ben o zamana kadar öylesine katı, öylesine lezzetli bir teleme yememiştim. Telemenin tadı damağımda kaldı. O günden sonrada öylesine lezzetli bir teleme yiyemedim. “Geçmiş zaman odur ki hayali cihan değer.”

Geçen gün eşimle teleme konusunda sohbet ediyorduk. On sekiz yaşında ve on iki yaşında iki çocuğumun da telemeyi duymadıklarına ve görmediklerine tanık oldum. İçim cız etti, gözlerimden yaş geldi üzüldüm. Telemeyi bilmemeleri çocuklarımın suçu değil, benim ihmalimdi. Bu ihmalim nedeniyle çocuklarımdan ve milletimden özür diliyorum. Bu vesileyle gıda konusunda veya gastronomi üzerine çalışma yapan insanlarımızı ikaz ediyorum. Türk Milletinin binlerce yıldan beri yaptığı ve iştahla yediği TELEMEmiz unutulmasın. Yok olup gitmeden gün yüzüne çıkartılsın.

Tadı damağımızda kalan TELEMEmiz gelecek kuşaklarımıza miras olarak bırakılsın!

Hem mutfağımızda hem de gönlümüzde ilelebet yaşasın!


MEKTUBUMUZDUR / Mustafa Alper TAŞ


Sana ilk gelişimi hatırlatıyorum. Bir Kurban Bayramı, yağmurlu bir bahar gününde kan henüz akıyorken ve eller üşüyorken ve gözler uykudan ayrılmamışken arabanın terli sıcaklığında akıyor içimin nehirleri. Bir yokuşu seyreder gibi senin yüksekliğini seyrediyorum. 

Dipdirisin. Göğsümü kavrayabilecek ve içini bir çuval gibi karıştırıp atabilecek kadar çevik ellerin var. Bindörtyüzyıl önce kendi kanının kokusuyla belki bir öğle sıcağında hızla giden bir tren penceresinden arada görünen sakin köyler gibi kendini seyretsen, kolların bıraksalar denize uzanıp üzerine örtecek, anlamsız bir şefkatle vurduğu düşmanın.

Sakinsin. Cennetinin, yalnızca Sevgiliye komşu olmak anlamına gelen cennetinin bir fotoğrafını göndermiş gibisin yeryüzüne. Öyle akıyor sular taşlar öyle duruyor, ağaçlar öyle huzurlu.

Sen benim Ukkaşe Ağabeyimsin, sabahları çocukların gözünü kırpmadan Nurdağlarını okşar o çevik ellerin. Esmer bir yaz akşamısın, demlenen çayın koktuğu ikindi haymalarısın. Okşar ve düzeltir, sever ve dağıtır seherin rüzgarlarını ellerin.

Sen ihtiyar arkadaşımızsın. Senden söz ederiz, özleriz bizi herkesten çok sevenlerimiz gibi. Kebapların en güzeli senindir, çünkü ihtiyar arkadaşımızsın, baş köşemizde gözler, düzeltirsin eteklerimizi. Sırtımızda hiç atmadığın bir yumruğun, hiç sallamadığın bir kılıcın gölgesi durur.

Çünkü hakkımız var, çünkü helalleşmek için seni gözlerinden öpüyoruz.
 
Şimdi bir oğlum var, huzurlu bir kurban yağmuru gibi gözler nasip etti ona Yaradan. Sana getireceğim onu da erkeklik etmeyi öğrensin kollarından, çevik ellerinle karıştır onun göğsünü de açmamış çiçeklerin kokusunu harmanla, bu büyük uykusunda zamanın, onun sırtında da dursun yumruğunun gölgesi, onun eteklerini de gözle ve düzelt yepyeni ekinler gibi.

Çünkü hakkımız var, gözlerinden öpüyoruz.


KADERE İMAN / Nurcihan KIZMAZ



Yusuf kuyudan bihaberdi
Firavun Yusuf 'tan
zaman öyle bir esti ki
rüzgârın bile
haberi olmadı
kimin nereye
savrulduğundan

Ne Züleyhalar
kondu göçtü de
gelmedi cihana bir daha
gömleği arkadan yırtılan

Kuru bühtan
kara zindan
ardından
tahtırevan
tam da böyle inanmıştı
gemiye binip
kurtulan...


CEYLAN UYKUSU’NDAKİ RÜYA / Hidayet BAĞCI


İnsanlar ismiyle müsemma olduğu kadar kitaplar da ismiyle ve de yazarıyla kimliğini belli eder; okuyucusuna yeni keşifler için yön verir. Hayatınıza olumlu yönde küçük dokunuşlar yapmasını istediğiniz bir yazar varsa onu okumaya şimdiden başlamalısınız.  “Ceylan Uykusu” öykü kitabının yazarı Ayşegül GENÇ,1978 yılında Konya’da doğdu. Selçuk Üniversitesi Mühendislik Mimarlık Fakültesi Maden Mühendisliği bölümünden 1999 yılında mezun oldu. Öykü ve yazıları Hece Öykü, İtibar, Dergâh, Aşkar, Cins, Okur gibi dergilerde yayımlandı. Kuğu Boynu romanı ile Eskader yılın romanı ödülüne layık görüldü. Evli ve iki çocuk annesidir. Yayınlanmış kitapları: Metropol Bedevisi / Genç Kitaplığı / 2010- Ölü Serçe Dönemeci / Okur Kitaplığı / 2013-Çile Kırgını / Okur Kitaplığı / 2014-Dünyayı Kurtaran Kız / 2014-Kuğu Boynu / İz Yayıncılık / 2016- İç Bir Şey / İz Yayıncılık / 2017.

Bu zamana kadar Ceylan Uykusu’na dalan halimizi yorumlayacak hiçbir cümle yokken bu kitap ismiyle müsemma yirmi öyküden oluşmaktadır. Sayfalar arasındaki geçişlerim bir sonraki öykünün içeriği hakkında merak içerisindeyken kendimi onuncu öyküde bu yazıyı yazarken buluyorum.

Ayşegül GENÇ, “Kendimi anlatmaya kimin yarasından başlasam…” derken kendimi onun yarasını anlatma heyecanı içinde bulduğumda kendi yaramı iyileştirmeye çalıştığımı anlıyorum. Yazmak ve okumak her ikisi de cesurca bir eylem. Biri yazar diğeri okur konumunda, peki en kutsalı kim? Yoksa, melekler mi?

“Ancak kişiden kişiye aktarılmaz duygular içinde olanlar kişiden kişiye emanet edilebilir bir görevi bir başkasının omuzlarına bırakabilirdi.” Peki bu aktarılan şey kıymetkar değerler olabilir miydi?

İlk öyküden sonra kitaba ismini veren bir “Ceylan Uykusu” sizi “bir yatağın ölüm döşeği olup olmadığını anlamanız için yataktaki kişinin ölmesi gerekiyor” cümleleriyle sarsıyor düşüncelerinizi, işte o sarsılma noktasında bir fay hattı kırılıyor ve öyküyü idrak etmeye çalışıyorsunuz. “ Ölüm döşeği ölümden sonra odamızın ortasına güp diye düşüveren çiçekleri solmuş ağır yün minder gibidir.” Diye devam eden cümlede anımsarsınız kaç kişinin ölümüne şahitlik eden eşyaları, anıları…

“Babamın yumruklarının sadece bir dilencinin önünde gevşek bir ip yumağı gibi çözüldüğünü gördüm. Dilenciden kurtulmak için verdim demişti babam. Verirsek ondan kurtuluruz, vermezsek kendimizden kurtulamayız.” Dediğinde veren elin alan elden üstünlüğünü bir kez daha idrak edersiniz ve yolunda gitmeyen, ayağınıza dolanan her işi vermediklerinize bağlarsınız.

“Umut mucizenin ta kendisidir. Mucize emin olamayan insanlar içindir zaten…” bu cümlenin öyküsü sizi o kadar çok etkiler ki öykünün sonunda bir mucizenin olmasını istersiniz lakin dişleriniz arasında bir tahta parçasının tadını hissetmekten öte üğüntüler arasında elleriniz külleri topluyor farkında mısınız? Dişleriniz arasında kalan o tahta parçasında sonbaharın ilkbaharın göğsünden sökerek aldığı yaprakların telaşını ve sonrasında kütüğün bir fidana bakarken ağlayışını duyumsayamazsınız. Çünkü ellerinizde külden bir demet vardır.

“İki kişi aynı suçtan yakalanıp içeri tıkılınca dost olurlar. Yanlarında cellat belirinceye kadar birbirilerini aklamaya devam ederler. Sonra biri diğerini kurban eder...” diye başlayan öyküde çıkar üzerine kurulu ne kadar dostluk kurulduysa onların bittiğinin bir kanıtı olabilecek bir öyküyü okumaya başlarsınız. Sonrasında “annem yüzümden süzülen maskeyi kendi yüzüne taktığı başka bir maske ile karşılayıp kucaklıyor. Geçecek bu günler diyor…” sahi bunun adı teselliydi değil mi? Ve Ayşegül GENÇ’in dediği gibi, umut mucizenin ta kendisiydi…



Bir Rastlantı/ Bir Hakikat/ Bir Şiir / Ferhat ALTUN


Şair, var edildiği cemiyetin şuurunu taşır ve bu şuur bir şekilde (bilerek ve yahut meczubî bir hal içre) mısralara dökülür. 

Efendim malumunuzdur ki giden zaman içinde Şair ve yoldaşım İbnü’l-Orhan Ömer Faruk’a “İnsanoğlu Nankördür Çaya Karbonat Katar” namı ile bir şiir ithaf etmiş idim. (Kendileri hayli memnun ve mesrur olmakla beraber işbu manzumeyi çerçeveletip malikhanelerinin bir duvarına asmadıkları için fakir-i hakiri hayli mahzun etmişler idi)
Akabinde türküdar-ı dükkân, marot ile mücadele derneğinin serdarı, şair ve ismi ile müsemma olan kıymetli başkanım (burada niyyet olanı söylemek, aksi halde bir büyüğümüz için böyle ifadeler kullanmak haddimize midir bilmiyorum) Fazlı Bayram ağabey söz konusu şiire bir şerh yazmış ve işbu şiiri kıymetlendirmiş idi.

Giden gün bir vesile ile hayatımda ilk kez Urfa ilinin Siverek kazasına revan oldum. Şimdi diyeceksiniz ki efendi bu şiirle ne alakası var senin Siverek’e gidişinin! Çok alakası var efendim. Hatırlasanız şiirin ilk mısraı “Şeytan sancağın dikmiş pazara” idi. Öyle ki Siverekteki çarşının ismi “Şeytan Küçesi”…  Hülasa Şair Mehmet Akif İnan’ın da dediği gibi:

Soyumu yüklendim bu çağ içinde 
Urfa bir dağ gönlüm bir bağ içinde



DOSTLUK SUALİNİ VEREMEYENLERDEN OLMAYIN / Ahmet Doğan İlbey


Dostluk nazdır biraz. Vefadır, hâl hatırdır, arayıp sormaktır. Bir tenhada, bir çayhâne duldasında hasretle çay içmektir, bir gece yarısı bir elektrik direğinin altında buluşup halleşmektir. Dildaşlıktır bunun adı. Birbiriyle dost olanlar dilini konuşanları arar ve özlerler. İnsan aylar geçer de dilini bildiği, dildaşı olduğu dostunu aramaz mı?

Aylardır gönül dostlarını arıyor Refik Hüzünkâr. “Korona var, hele bir geçsin…” diyerek hüzünkâr dostlarını gecenin hüzünlü vakitlerinde aylardır yalnız bırakanlar, aramayanlar rûz-ı mahşerde kurulacak dostluk mahkemesinde sual edileceklerdir. Gönül dostlarını sürekli bir bahaneyle savuşturmanın vebali ağırdır.

Gönle şifa bir dost Yâ Rabbi!

Günler geçmek bilmez. Hele de gece sardı mı etrafı, dostlarını arayan Refik Hüzünkâr’ı düşünün… Telefonla dostlarını bir bir arıyor. Yok, yok, kimse yok…. Gönlüne şifa olacak bir dost Yâ Rabbi diye inliyor sessizce. Caddenin karanlık, sâkin yerlerinde adım adım kıvranarak yürüyor… “Bu mu benim yaşadığım şehir? diye bir “ah” çekiyor ve arıyor… arıyor… Dermân arayan yaralı gönlüne bir dost sesi arıyor…. Yok… Yok… Kimseler çıkmıyor… Dilleri bağlanmış, telefonları kilitlenmiş sanki….

O gün o gece bir dost dilinden şifa bulsa ölmekten kurtulacak. Fakat heyhat! Bir dostu Karadeniz turuna çıkmış, habersiz ve rızâsız… Allah’ım, insanlar bir tuhaf olmuşlar. Yaralı gönlüne şifa olacak ve kaç zamandır bahanelerle görünmeyen “hatip” bir dost, Refik Hüzünkâr’ı ve çoluğunu çocuğunu bırakıp “gezmeye” gitmiş. Vay yalan dünya!

Gecenin koynunda sokaklarda dost dilini arayan Refik Hüzünkâr’ın yüreğini bir dost türküsü yaktı geçti: “Ah o dostun firakına / kalmışam hasret çağına / dost elin hüsnü bağına / bir ömür verdiğim yeter…”

Az gitti uz gitti, caddenin karanlık ve tenha taraflarında “Böyle mi olacaktım âhir ömrümde” dedi. Bir dost aradı nasibine kim düşerse. Hayret! Dedi. Uzaya mı gitti dostlar? Kiminin işleri var, kiminin sokağa çıkmaya cesareti yok… Kiminin telefonu kapalı… Kimi de yatsıyı kılıp üstüne bol tatlı yiyip yatmış… Vay dünya yalan dünya! Böyle mi olacaktı dostluk imtihanı…. Kimi bu tarafa, kimi şu tarafa çekmiş… dar dünyalarına hapsolmuşlar herhalde…

Ah, dostlar! Nerdesiniz, buharlaştınız mı?

Kalbi sıkıştı… Ah, dostlar! Nerdesiniz? Öldünüz mü, gaflet uykusuna mı daldınız? Aylar geçti, korona morona, dediniz… hepsi mazeret… Birinci kuşak, ikinci kuşak dostlar! Evlerinizde çürüdünüz mü? Diliniz şişmedi mi? Gönlünüz yanmadı mı? Türkiye’nin meseleleri ve çözüm yollarını unuttunuz mu? Türk fikir hayatının durumu ne olacak? Mes’uliyet ve dâva şuurunuzu koronavirüs mi vurdu?

Gece ilerledi, “dost dost” diye inleyen hüzünkâr bir köşeye çöktü, bir sarma tütün yaktı ve mâzi bir film şeridi gibi gözünün önünde akmaya başladı. “Hocamgil” dedi, bir “ah! çekti. İki hocası vardı. İlkini gurbet çekti götürdü. İkincisinden râzıyım dedi, fakat o da köyüne gitti, cumaları gelir oldu. Bir de kendisi gibi gecelerin garibi tercümanı Ferhat’tan râzıydı. “Eski Dükkâncı dostlar” dedi bir “ah!” çekti. “Buharlaştınız mı? Öldünüz mü?”

İlk göz ağrısı vardı, tam dört buçuk aydır görmedi. “Hastaya kar lâzım, nerdesiniz?” dedi. Utanmasa nârâ atıp içini boşaltacaktı. Bir ân topladı kendini, “muhit ve gelenek…” dedi. Hocaları aklına düştü. “İtidal… İtidal…” diyorlardı.

Ah, bir dost bir çay olsaydı!

Caddenin bir yanı ışıklı, bir yanı karanlıktı. Karanlık leylî idi, hüzündü. Severdi geceyi, karanlığı hüzünden dolayı… “Ah, bir çay ve bir dost olsaydı! Dilimi bilen, Türkçe konuşan, Dükkân dili, yâni hâl dili bilen biri olsaydı…” dedi, başı döndü, gözleri çakmak çakmak oldu… Başına bir iş gelmeden binanın önündeki kanepeye zar zor oturdu.

Fethi Gemuhluoğlu’nun dostluk akidesince yargılananlardan, gönül üstüne kavilleşmiş olduğu dostlarını ihmal edenlerden olmayın. Dostlarını ihmal edenler âhirette dostluk üstüne sual vereceklerdir. Dost ve dostluk sualini veremeyenlerden olmak ne hazin!

Bezm-i elest’te tanış olup dünyada da dostluğunu devam ettirenlerden olmak bahtiyarlıktır. Yunus Emre Hazretlerinin sözüyle “Dost yüzünü göremezsem, bu gözlerim nemdir benim” diyen gönül olmalı. Dosttan gayrı gönle şifa var mıdır?