Yaratıldık (Her işimiz yarar olmalı.).
Ya Halık!
Yolculuk en zor işlerden biridir (Durana kadar yolculuk… Sen yoldan geçmelisin, yol senden geçmeli. Sonra her ikiniz de birbirinizden geçmelisiniz).
Bir yolculuğa çıkmalı insan. Her daim bir yolcu olmalı. Bilemediği şeyleri yolculukta bilir, göremediklerini yolculukta görür, anlayamadıklarını yolculukta anlar çünkü.
Yolcunun Arapçası: rahil, Farsçası: revi, Hintçesi: yaatree, İngilizcesi: journey, Fransızcası: passager, Moğolcası: zorchigch, Çincesi: chéngkè Zulucası: umgibeli diyorlar.
Ya Mütekellim!
Herkesin ağzından çıkan ne olursa olsun, sen yolcusun.
Senin gibi “O” da yolcu…
O, en zor şeye giriştiğinin farkına varmaksızın– daha neyin farkında ki? – çıkmıştı bu yola.
Acaba neden seçmişti bu yolu nice kolay yollar dururken? Bilinmez. Belki de içinde bir şey “kemiriyordu” onu; ayaklarını iteleyen, çekeleyen.
Olur ya.
Ya Tevvab!
Birdenbire mi düştü dersiniz bu hallere? Zannetmem; siz de zannetmeyin. Zannın çoğu kötüdür. Belki de birilerinden duymuş, dinlemiştir.
Duyduktan sonra yavaş yavaş işlemiştir içine dek. Ta ciğerine, ta ruhuna dek.
İşte zamanla içinde biriken ve taşan – gözlerinden ve yüzünden taşan – (kendisi de ne güzel birşey!) bir “aşk”la yekinmişti yerinden. Yekinip yürümüştü yollara doğru.
Yola çıkalı uzun zaman olmuştu. Uzun, çok uzun…
Aylar, ayları, yıllar, yılları, on yıllar on yılları, yollar yolları kovalamıştı.
Kaçan kaçıyor, kovalayan kovalıyordu.
Duran durduğunu sanıyordu. Duran yürümekten kaçıyordu. Duran “ulaşmaktan” kaçıyordu.
Bıkkınlık, yılgınlık, “işe yarar olmak”tan kaçıştı.
Yürümek, tembellikten kaçıştı.
Yol gittikçe o gidiyor, o gittikçe yol gidiyordu.
Yol bitmiyor, hedef gelmiyordu.
O, durmuyordu; duramıyordu.
Durmak, ölmek demekti. Ölmek, durmak demekti.
Bulunca durur, durunca bulursun.
Bulunca durmamalısın. Bulacakların biter mi sandın?
Durmak istemiyor ama günden güne eriyordu/eriyordu.
Erirken eriyor, ererken eriyordu.
***
Aslında O, varacağı sonu anlayıverse durur, devamlı yürümekten vazgeçer; aradığını zaten bulduğunu anlar.
Anladığını sanır. Bu kötü işte. İyiden dönüş kötü olsa gerek.
Durmak ya da durmamak.
Durmak demek durmamak demektir.
Gücün kadar gidersin. Gittiğin kadar güçlenirsin.
Güç Yaratan’da. O’nun her işinde…
Ya Vekîl!
Ya Kadîr!
Ne aradığını soranlara– tabi ki boş bir direnişle– cevap vermiyor (ne kadar da sabırlı. Keşke biz de öyle olsak).
Susmak sabırdır, sabır susmaktır.
Susmak, konuşmanın daha hayırlı olmadığı zamanlardadır. Susmak, sırdır. Dua ederken susulmaz. Dua ederken susmak ayıptır “O”na karşı.
Hüzün geldiğinde susmak sabırdır.
Yolculuk hüzündür. Ayrılık hüzündür. Durmak hüzündür. Susmak hüzündür.
Hüzün etmemek gamdır.
Gamsızlık da olmaz ki.
Ağlamak tava gelmektir. Tava geldikçe yersin darbeyi. Yersin darbeyi. İçinden çıkar yangınlar. İçin cehennem ateşi gibidir. Yangını yoktur. Sen yakmalısın. Yakıp dağları dağlamalısın. Dağları eritip yol açmalısın.
Geri durmamalısın. Ayak diretmelisin. Güç dilenmelisin.
Ha demelisin.
Hu demelisin.
Elini göğsüne vurmalısın.
Gülümsemelisin.
Gölgeni arkana alıp güneşe yürümelisin.
Sana dur diyen yok; yürü… Dur diyen, yok denecek kadar değersizdir.
Ya Sabur!
Cevaplasa ve dese ki:
“Ufka ulaşmak istiyorum.”
O zaman düşünen biri çıkabilir (Acaba beribenzer bir insan böyle bir arayışa girmiş birine yardımcı olabilir mi? Varsa da o ben değilim).
Ulaşmak için bulaşmak lazım. Bulaşmak için buluşmak lazım.
Bulaşık olmadan temizlik olmaz.
Temizlik için buluşmak lazım.
Kirli yerde temiz kalamazsın.
Yolcu isen kirden kaçarsın. Kir sana koşar. Kir sana hasret duyar. Kire dönersen kir senden kaçar. Ama temizlik de senden kaçar.
Dön işine. Sen yolcusun. Seni yıkayan iki elin var. Seni yıkayan çokça elin, çokça yakının var. El elden üstündür. El de elden üstündür.
Yolda yürü. Toprağa bas. Toprak ayağının altını temizler. Su birikintisine basma.
Geriye dönüp bakma; bir arpa boyu gittiğini sanırsın. Sanırsan kanarsın. Kanarsan, kanarsın. Kanmamak için kanmak lazım.
Ya Mü’min!
***
Ufuk beklemiyor. O gittikçe ufuk da gidiyor.
Gidiyor, gidiyor...
Arada bir soluklanmak için duruyor. Elini siper edip bir türlü peşinden yetişemediği ufka doğru hazin hazin bakıyor. İç geçiriyor (vah vah nasıl da terlemiş!).
Gözleri nemleniyor.
Acı, tatlıdır.
Tatlı, acıdır.
Asıl tatlı olan insandır. İnsanın içindeki insandır.
İnsan rahat değildir. Onu her yandan çekenler, çekiştirenler vardır.
İçinde konuşanları vardır insanın. İçinde çok kişi vardır. İnsan tek başına değildir.
Tek başına kaldığında tek başına olmadığını anlarsın. Çünkü aklın vardır. Çünkü kalbin vardır. Aklında bir ordu, kalbinde bir ordu, cesedinde bir ordu, nefsinde, nefesinde birer ordu vardır.
İnsanın dışında da insan dünyası vardır. Birbirine muhtaç, birbirini tamamlayan, birbirini arayan bir insan dünyası. Bütün insanlar bir insan gibidir. Buna inanmayan çekilsin gitsin. Zaten giderler hep. Ayrılıp giderler.
İnsanlık karaciğer gibidir. Kesilse bile vücutta kalan parça kendini tamamlar.
Sana secde et denirse secde et. Secde et dendi bile, itiraz et denmedi. İblis olma. “Adem’e secde et” dendi, Adem’e de “secde et” dendi.
Ben doğrudan Tanrı’ya yöneldim deme, yürü. Durursan kendini Tanrı sanırsın. Kendini al, kendinden kaç. Kendine kaç.
Tanrı içimde deme. İçini yolarlar senin. Tanrı’nın içindeyim deme. Ölürsün için için.
Ya Mu'ız!
Ya Müzil!
***
“Ufuk! Ufuk! Dur!” diye ağlar ve yalvarır çoğu vakitler (ne olurdu bir de geriye dönüp baksan ne olurdu? İşte geride ne ufuklar bıraktın sen? Ama hep gittiğin yöne bakıp duruyorsun). Ama yine de hiç vazgeçmiyor. Yürüyor ha yürüyor.
Ah ne olurdu bir geriye dönüp baksan.
Dönüp baksan bir ah çekersin.
Dön, ama dönme.
Yürü ki yer seninle şereflensin. Sen yeri tanı. Her yeri tanı.
Hem içinde yürü hem dışında yürü.
Yürüdükçe kalbin de yürür. Ruhun da yürür.
Basmadık yer bırakma.
***
Yürüdü, yürüdü, yürüdü.
Yoruldu. Yoruldu.
Kırıldı. Kırıldı.
Acılara büründü.
Ufka ulaşamadı.
Yıllar geçmişti. Ulaşamamıştı ufka. Durmadan yürümesine rağmen ulaşamamıştı.
Gitmiş, gitmiş, sonunda ilk başladığı yere gelmişti. Ufuksa kaçıp kaçıp gidiyordu.
Neydi bu böyle(yahu)?
Sonra yine yürüdü. Yine başladığı yere geldi.
Yürümemiş miydi?
Yürümemiş gibiydi.
Birkaç kişiye sordu.
“Siz ufku buldunuz mu?”
Çoğu susuyordu (daha henüz soracağın “kes”e rastlamadın).
Kim bilebilirdi ki cevabı? Yazan mı okuyan mı?
Belki de zamanı gelince bir cevapçı çıkacaktı (neydi o cevap ve neydi o zamanı gelmek?).
–
Lütfen! Lütfen burada okumayı kesin! Bu cevabı siz biliyor musunuz? Biliyorsanız ona(bana) ulaşın. Bilmiyorsanız daha ne duruyorsunuz soracağınız kimseye gidin. Bu yazıyı okudun ve borçlandın. Zaten borçlu idin; hatırladın. Okumaz olaydım deme okudun işte. Okumaz olma sakın.
–
İnsanlar kısa mesafeler ile yürüyorlardı. Yürüyüp bir yerde duruyorlardı. Sonra gene yürüyor yine duruyorlardı.
“Sizler de hep yürümüyorsunuz.”
“Evet, bazen yürür bazen otururuz.”
“Hep yürüyorsunuz ama bir yere gitmiyorsunuz! O zaman neden yürüyorsunuz?”
“İnsan neden yürür?”
“İnsan yürür evet ama her yürüyüşünün nedeni ayrıdır.”
“Her yürüyüşte amacınız mı değişiyor?”
“Öyle oluyor! Her oturuşumuzun da amacı farklıdır. Seninki öyle olmuyor mu?”
“Siz yolcu değil misiniz?”
“Bazen yola çıkarız.”
(Bazen de yoldan çıkan olur).
***
Artık geçen zamanın farkında değildi. Ama yine de (işte bu gayrete hayran olunabilir) içindeki ateşten hiçbir şey kaybetmemişti.
Her engel bir niyettir.
Her niyet bir eziyettir.
Her eziyet bir niyet.
Engeli engel sanma, engelin içinde gel vardır; haydi gel hem de en gel
Ve bir gün (hikâyenin sonuna geliyoruz galiba) ona – O sorduktan sonra – şöyle dedi birisi: “Senin meselenin çözümünü işte şu tepenin bekçisi bilebilir ancak ve ancak.”
Ya Fettâh!
Ve yürüdü.
Bir tepenin başında gördü onu – çok muhteşem – yüksek ağaçlarla dolu bir tepe.
Sorun çözücü kişinin adına “Ufuk Bekçisi” deniyordu.
İçine bir sevinç doldu (yalan yok benim de içime sevinç doldu). Sonuca, sona ulaşacağını umuyordu artık. Ümit, kaybedilmeyecek kadar önemlidir.
Tepede Ufuk Bekçisi ile karşılaşmaz mı?
“Hoş geldin!” demez mi Ufuk Bekçisi ona (nereden haberi olmuş?) ta içten gülümserken.
“Seni de bekliyordum” demez mi (der)?
“Sen beni ufka ulaştırabilir misin?” diye sordu.
“Ümit varsa her şey olur!”
Ufuk Bekçisi kimdi? Bakamadı.
“Peki sen ufka ulaşmış mısın ki?”
“Ufuk bana ulaştı”
“Nasıl ulaştı? Ufuk nerede sen neredesin?”
Yalan mı diye düşünmeye derman yetiremedi beyninde (ben olsam vazgeçer dönerdim belki diyorum).
Bilge duruşlu ufuk bekçisi her şeye hazır edasıyla konuştu.
“Buradayım.”
“Gel” dedi Ufuk Bekçisi “yukarıya gel!”
Çıktılar, çıktılar.
Ya Râfi!
“Haydi bana ufku göster (Ufuk Bekçisi diyor).”
“İşte karşıda”
Gülümsedi Ufuk Bekçisi.
Gülümsemek çok büyük bir ikramdır.
Ya Kerîm!
“Bak” dedi, “her tarafa bak”
Baktı.
“Her taraf ufuk değil mi? Hıı?”
“Her taraf ufuk! Her taraf ufuk! (Bunu o söyledi). Şaşırmış kalmıştı. “Peki, hangi yöne gideceğim?”
“Hiçbir tarafa; bak burası da ufuk. Sen ufuktasın. Ufuk ise senin içinde. İç içesiniz. O halde sen ufka ulaştın.”
Bir müddet öylece kaldı. Ufuk Bekçisi’nin yüzüne öylece baktı.
“Ulaşmak?”
“Ulaşmak anlamaktır. Var olanı ve olmuş olanı anlamak ulaşmaktır.”
Baktı, baktı. Sonra birden gözlerini sonuna kadar açtı:
“Aa..aa doğru” dedi (Aaa gerçekten de– Aaa!ufka ulaşmak aaa ufuk aaa...– ben de anladım!).
Anladın mı?
Anladım sanki.
Anlamak en büyük iştir.
Anladım ama sanki bir şey ya da bir şeyler daha var.
Ne var?
İşte onu diyemiyorum. Dilim varmıyor!
Neden dilin varmıyor?
Çünkü aklım varmıyor!
Aklın varmıyorsa aklın da almıyor olacak!
Peki, nasıl hissettim aklım varmadıysa?
Aklın varmaz yaşamadan.
O zaman mı aklım varır?
Aklın yolculuğa çıkmalı ya.
O zaman varır mı?
Aklın varmıyor ama hissediyorsun.
Bak evet…
Aklını durdur.
Neden?
Akıl seni yorar artık.
Neden?
Bilmediğin, bilemeyeceğin yollara çıkacaksın!
Akıldan daha üstün neyim var ki?
Aklın almaz bir şeyin.
Ne yapmalıyım?
Ufku geçmelisin.
Daha nasıl olacak?
Bak neredeyiz?
Zirvedeyiz!
Sen burada ne yapıyorsun?
Ben Ufuk Bekçisiyim. Ufka sıkışıp kalanlara müjdeler veririm.
Beni kurtar ufuktan! Kendimden! Hayallerimden!
Yum gözünü.
Yumdum.
Yum aklını!
Uuyy! Yumdum!
Dilini tut.
!
Kulağını kapat.
Ufku geçtiler! Ufku geçtiler!
Ya Latîîîf!
Ya Sabuuur!
Dilini tutan, kulağını kapatan, aklını yuman sen olsaydın ne cevap verirdin?
Hala cevap verme ahmaklığı mı gösteriyorsun yoksa?
Yani dünyayı birkaç tur da sen mi atacaksın?
Yoksa ufka sıkışıp kalanlardan birisi de sen misin?
Yürü! Ufuk bekçisi ne ufuklar biliyor bir bilsen. Bir bil sen!
Ha, anlamadan bilmenin bir “anlam”ı yoktur “bil”esin
Onlar ufku geçip gittiler. Ne yaşadılar? Ne gördüler? Ne anladılar? Ben bilmiyorum.
Sizce geri mi?

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.