MEKTUP / Mehlika Rana ARIKMERT

Ey Sevgili;


Seni anlatırken kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir andayım. Seninle dolup taşan bu kalpten selam olsun sana. Senin ümmetin olma şerefine nail olduğumuz için Rabbime ne kadar şükretsem azdır. Adının geçtiği her yer, her an, her saniye huzur verir bu virane kalbe. Bu sonu olmayan âlemde görülmemiştir senden güzeli.

Ne mutlu ki seni görene seninle iki çift kelem edene…

Ey Allahın Resulü biz seni görmeden sevdik, duymadan inandık. Küfrün alıp başını gittiği bu dönemde ne mutlu senin ümmetin olma şerefine erebilene. Gökteki kuştan yerdeki böceğe hepsi yarış içindeydi kâinatın efendisini görebilmek için. Ağızdan dökülen her kelime hakikat, baştan aşağı zarafet olan sensin ey Allah'ın Resulü. Şimdi sussam konuşur aşkınla bu gönül, Hüsranın alevlendiği âleme ışık tutan Nur. Şiirler yazıldı senin aşkına, fakat yinede anlatmaya yetersiz kaldı kelimeler; çünkü şiirde, şiirden güzeli olanı anlatmak zor.

Ya Rasulallah vurgunuz sana, aşkına. Fakat yine eksiğiz belki yerine getiremiyoruz görevlerimizi. Yeteri kadar anamıyoruz belki her vakit; ama aşkın hep içimizde. Suya hasret ceylan gibi, yağmura hasret çöl gibi; hatta daha fazla hasretiz sana. Tüm Dünya bir araya gelse anlatamaz seni dolduramaz yerini.

Ahlakların en güzeli, senin içindir kâinat, rabbimin yarattığı namütenahi evren, gökteki yıldızdan, yerdeki kum tanelerine kadar hepsi senin için. Bu koca diyarda yalnızdır seni tanımayan, anmayan insan yoksuldur, kimsesizdir. Müslümanların tek önderi, insanların en yükseği senin ümmetliğine layık olabilmek için, her zaman adını anmak içindir çabam. Bu gönlüm senin içindir.

Selam olsun sana ey Nebi!

Selam olsun sana ey Rasul!

Selam olsun sana ey Sevgili!

Selam olsun sana ey levlake sırrının mazharı selam olsun.

                                                                                        
***
TUTSAK RUHUM














Fevri hareketleri vardır ruhumun
Kimi zaman raks eder
Kimi zaman müebbed kuyularda bulurum onu
Yalvarıp yakarsam da başına buyruk
İki çift kelam etmek isterim
Belki söz dinler diye ama nafile


Şimdi salıyorum onu size kuşlar
Bir lahza olsun ayırmayın gözünüzü
Bileklerinden tutun sıkıca
Gösterin Dünya kaç bucak
Tuttukça kaçmak isteyecek.
Lakin görsün kendindeki azabın mihnet olmadığını.
Başka nefeslerdeki ıstıraplarla cihanın kül olacağını
Öğrensin.
Gerekirse kıvransın, kıvransın ve sussun.
                                                                                             

***

BİR KÜÇÜK ESMER KIZ











Bir küçük Esma'yı gördüm bugün
Arşı Cihanı umutlandıracak gülüşü aradım yüzünde
Her yeri aynı
Kepenkleri indirmiş mutluluğa
Bir dünya sorumluluk üstünde
Gül, eğlen, sevin çocuk
Çünkü zalimler seni böyle görmeyi hak etmiyor
Sen gül ki şehit babanı öldüremediklerini bilsinler
Sen her güldüğünde baştan aşağı titresinler
Senin kim olduğunu bilsinler
Senin yetim olduğunu bilsinler


***
YOLCULUK















Yavaş yavaş
Ağır ağır
Gidilen bir yolda
Varlığa susamış bir varlık

Gözlerinde kan
Yüzünde hicran dolu

Batıda bir güneş
Batarken ufuktan
Kafdağı’na ulaşmak ister
Her zümrüd-ü anka gibi

Yüzünde damar çizgileri
Vücudunda yara izleri
Bu yolculukta pişmiştir edebi.
                                               

***
SIZI










Bak şu çevrene
Baktığını değil gördüğünü söyle
Vicdanı olmayan taştan kalıpları
Kulak ver etrafına
Uzaktaki sessiz çığlıklara
Bir kez olsun hissettin mi?
Gördüğünde dayanamayacağın acı içinde bedenleri
Hiç içine çektin mi çaresizlik kokan havayı
Sen ki sıcak yuvanda oturan insan evladı
Bütün bunlara kayıtsız kalan bir kulsun

Acılı bir annenin sessiz çığlığı
Dayanılmaz acı içinde kıvranışı;
ona sessiz kalan bizler mi yaşıyor
şimdi bu dünyada?
Hissizlik bir hastalık olmuş
Merhamet yok
Yetmezken kelimeler anlatmaya
Boğazımda bir düğüm
Bir sızı kalbimde
Hissizlere mi üzgünüm
Umutsuzlara mı?

Yine bir haber çıktı
Öncekinden farkı yok
Yine bir sızı girdi
Kimsenin haberi yok




***

HUZUR


















Ay ışığı vurdu gecenin karanlığına
Boş, 
      Sessiz, 
              loş sokaklara
Orada unutmuşum kendimi
Işığın vurduğu sokak gibi aklım
Kayboluyorum aklımın içinde
Daldıkça derinleşen denize
Bulmak, 
            Yaşamak 
                          Anlamak istiyorum
Benle büyüyen hislerin her birini
Çekip çıkarıp kurtarmak istiyorum
Denizde boğulan fikrimi



***
HUZUR














Var mıdır senden güzel yar
Yaptığımız her şey bize kar zarar
Her gönül ister senden yana olsun firar
Buluştuğu yerdir gönüllerin ebedi diyar

Senden başka gelmesin aklıma fikir
Dolanmasın dilimde adın olmayan zikir
Olmazsan gelir bu dünya bana zehir
Benim içim sen olmayınca hiçtir

Bulur ruhum sen olunca içimde huzur
Yoktur sende tek bir kusur
Değince ruhuma dilim değil gönlüm konuşur
Sakın gitme hep içimde dur



***
DÜŞÜNCE DENİZİ











Düşünce denizimdeki fikir
Hep ayrı bir şey der

Ya bir sus ya bir konuş
Aslında kızgınım bu günüme

Ne farkı var bir öncekine
Hep suskun hep suskun

Etkisi yoktur bir ben
Ve bir başka ben oldukça

Dünyada düşünce yoksunu
Konuşsam ne fark eder.

***
BİR HAİN












Zamane; bir hain
Kendini bilmezlerin diyarı
Cahillerin hissiyatı
Geçmişini unutan bu dönemde
Bir zalim
Benliğini kaybetmişlik
Acıtır şüheda dolu toprağı
Bin derin mana bulunan
Bu eşsiz vatanda
Yıpratır ölmeyen bedenleri
Güçlü bir zehir misali
Tanımlanan hain
Bilen yoktur bu cihanda
Zehrin şifasını
Kaybedilmiş bedenden başka
Ey Zamane!
Şimdi konuşturdun benliğini
Gösterdin hiçliğini
Bundan sonra sana git desem ne yazar
Bunca insan alışmışken varlığına


***
İÇİMİZDEKİ SESSİZLİK














Maraş ne kadar da sessiz
Tıpkı içimizdeki sessizlik gibi..

Oysa
      bilmiyoruz ki
                    bu diyarın
                                hangi gönüllerinde ne fırtınalar kopuyor

Lakin herkes yaşasaydı başka gönüllerdeki acıyı
Yaşanır mıydı bu dünyada?
İnsan başına gelince anlar acının bedendeki benzersiz tadını…


GENÇ DÜKKÂNCILAR HAREKETİNE TAHRİKNÂME/Ferhat AĞCA

Sizi eyleme çağırıyorum beyler! Yeteri kadar oturdunuz, yeteri kadar düşündünüz. Okuduğunuz, ya da dükkânımızın birinci kuşağından tecrübe ettiğiniz bir fikriniz olduğunu düşünüyorsanız, bu fikri eyleme dönüştürmenizi bekliyorum.

Fikir dükkânında sizleri biraz gözlemlediğinde; oturmuş tütün sarıyor, bir iki fikri konuşmalara katılıyor ve sonra da oturduğunuz yerde uyurken görüyorum. “Oturduğu yerde uyumak” elli yaşını geçmiş birkaç torun sahibi olmuş, herhangi bir fikir sancısı çekmeyen rahat memur tipi istidadıdır. Sizin bu yaptığınızı, emekliliği gelmiş hatta emekli olmuş; dükkânımızın birinci kuşağında bile göremezsiniz, Artık eyleme geçiniz, zira sizleri; evinde oturmuş sarma sararken, çocuğuna öfkelenmesine rağmen yanında duran terliği atmaktan üşenen anne gibi görüyorum.

Bu fikir yükü sizi nasıl bu kadar atalet ehli yapıyor anlamış değilim. Hadi bu eylemsizlik halinizi kabul edelim, sürekli oturuyorsunuz ve biliyorum ki okuyorsunuz da, ancak ne yazık ki bunun da bir yansımasını göremiyorum çünkü en son ne zaman yazı yazdığınızı hatırlamıyorum. Sizin kadar okuyan biri, yazamadan duramaz; çünkü dolan bardak taşar. Yoksa fikir heybenizin altı delik de haberiniz mi yok? Bu çıkışıma; doğu beyinin ifadesiyle “yazı gaye değil efendim” diyerek savunma yapmayı aklınızdan bile geçirmeyin. Böyle bir savunmaya ben ancak “eyvah Sakarya” derim. Ayrıca bu arada bahsetmem gerekiyor ki; ben, doğu beyinin fikirli hüznünü de yanlış yorumladığınızı düşünüyorum. Doğu beyinin hüznünü kuşanmak “sünmenizi” gerektirmez. Mesela; Yemen türküsünü, mehter marşının hüzünle notalandırılmış hali olarak kabul edip, ona göre dinlemeniz gerekiyor.

Fikirdeki bu ataletinizi ne yazık ki dünyalık işlerinizde de görüyorum. Bir yanda; masasına başını gömmüş imza yetkisini kullanan, öğrenmesi gereken bir yabancı dilden ve gireceği akademik lisans sınavından habersizmiş gibi duran, öbür yanda; otelin müdür odasında dinlediği türküleri “sürgün müdürler senfonisi” gibi dinleyen, dinlediği türküleri şiirlere işlemediği gibi, kendisinin anlatacaklarına muhtaç, binlerce üniversite talebesi yokmuş gibi davranan rahat dostlarımı görüyorum.

Sizi vecde çağırıyorum beyler! Hemen her gün sokakta buluşup çay içmek; günümüz Türkiye’sinde büyük bir devrimdir; ancak ben bunu da yeterli görmüyorum. Bazı eksiklerimiz var düşüncesinde iseniz buyurun sokağa, zillere basıp kaçarak sıfırdan başlayalım. İçimizde besleyeceğimiz urgansız atlar edinip, sürekli koşacakları bozkırlar arayalım. Fikir öfkesinin lavı ancak eylemle beslenebilir. Eğer bir an evvel eyleme geçmezseniz öfkenizin de dava ruhunuzun da boşa çıkacağını belirtmek durumundayım.

Savaş hocamın ekmeğinden elde ettiğiniz kalorileri israf ettiğiniz yetmedi mi?

Sizlerden istediğim çok bir şey değil. “Büyük Doğu” nun “Diriliş” i için 65 yaşındaki Osman Nalbant ağabeyin enerjisinin onda birini kabullenmek…

Eylem sancısı çeken dostunuz Ferhat…


YÜZÜ KAMAŞTIRAN AYNA/Yasin MORTAŞ



yüzü şemstir
           onun


sırrı yorgun bir süvari gibi

i
n
e
r

hilalin bulandırdığı sulara
                               su hû olur

        
ve döner
hüdavendigar/mevlevi
döner mah ve kılıç
gök semazenleriyle
        gözlerim buna vaki
                  bulanık su durulur


iki su buluştu
bir su susuzluğunda
şimdi gözlerim
merec-el bahreyn
                ve konya güneşi

gece
güneş boyasıyla boyandı
yüzümdeki ayna sızıları
kamaştırdı suretimi    
                su yatağını andı

akıl da tutuldu   
cennetin gölgelediği    
insicam ırmağında


şimdi
maverada
şeb-i arus

         ve kevser ritimleri...                                         

MARAŞ MARAŞ DERLER KAHRAMANLIĞIN ADINA/Ahmet Doğan İLBEY

Asırlardır kâfir ayağı değmemişti İslâmların yurdu Maraş toprağına. Fransız ve ellik gâvurunun şeameti kol geziyordu sokaklarında. Semâlarında kara bulutlar dolaşıyordu. Düşman gelip dayanmıştı şehr-i Maraş’ın kapılarına.

Fransız kâfiriyle ellik gâvurunu kovmak için cümle Maraşlı gazâ aşkına, vatan aşkına tutuldu. İstiklâl Harbi’nin ilk kıvılcımı olacaktı Maraş. Dua etti Şeyh Ali Sezai Efendi.
İlk kutlu müjde Uzunoluk’tan geldi. Sütçü İmam, din ü namus üzere sıkmıştı ilk kurşunu kâfirin küstahlığına.

İşgalci kâfirler, bin yıldır Maraşlı İslâmlara, yani Maraşlı Türklere ait olan kalesinden bayrağını indirince, yüreği cihad aşkıyla yandı Maraşlının, ateş topuna döndü ve Ulu Câmii’de saf oldular.

Rıdvan Hoca'nın “Hürriyeti olmayan bir milletin Cuma Namazı kılması câiz değildir” sözü âyet buyruğu gibi yüreklerinin üstünden geçti. Şerbetçi oğlu Mehmet “Sancağı çıkarın, bayraksız namaz kılınmaz” diye ünledi. Bu ünleyiş câmiin içinde ve dışında sayhalaştı, Maraş’ın kalbine oturdu. “Bayraksız namaz kılınmaz” diye bir daha haykırdı Maraşlılar.

İman ve cehdden mürekkep birer hilâl ordusu oldular, sancağın altında toplanandılar. Dillerinde “Allahüekber” nidaları, dillerinde “Uy Maraş Maraş da
bu nasıl Maraş / Kara gözlerinde yaş, bağrında ataş” türküsü… Maraş Kalesi’ne uçmağa gittiler.

Celâdetli ve şuurlu duruşundan dolayı meftûn olduğum gencecik şehit Âşıklıoğlu Hüseyin’in, Fransız komutanın karşısına çıkıp:

“Ben anamdan doğdum kalede bayrağımı gördüm. Ölünceye kadar da göreceğim. Biz bütün Türkler (İslâmlar) böyleyiz. Onu görmemek için ya kör olmak ya da ölmek lâzım. Kör değilim. O halde onu görmezsem öldüm demektir. Bayrak için ölmek biz de şehit olmaktır ve en büyük şereftir. Yalnız ben değil, küçük büyük, kadın-erkek bütün Maraşlı Türkler, her Cuma sabahı uyanınca ilk önce kaleye bakar, bayrağımızı görürüz” nârası bütün Maraşlının yüreğini sarıp cihad ateşine döndürdü.

DİNİNİ SEVEN, VATANINI SEVEN YÜRÜSÜN FRANSIZ KÂFİRİNİN ÜSTÜNE…

Bu kıyamın, bu sönmez ateşin üstünde toplandılar Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nde. Başlarında Arslan Bey, Şeyh Ali Sezai Efendi gibi büyükler:

“Arkadaşlar harp başlamıştır. Allah’ın inayeti, Peygamberin ruhaniyeti, din kardeşlerimizin fedakârlığı ile her şey göze alınmıştır. Vatanımız tek kişi kalana kadar düşmana teslim olunmayacaktır. Gayret bizden yardım Allah'tan”

Cihad çağrısını duyan Maraşlılar, “Allahüekber!” nidalarıyla cezbeye kapıldılar. Yüreklerindeki millî öfke Uzunoluk’tan Şeyhâdil’e kadar yayıldı. İçtima oldular din ü vatan üzere. Dinini seven, vatanını seven yürüsün Fransız kâfirinin üstüne dediler.

Hocalar, âlimler, zâbitler ve hoyrat delikanlılar yekpâre oldular gâvura karşı. Yürüdüler Fransız kâfirinin üstüne yüreğini yanında taşıyan Maraşlılar. Maraşlılık neymiş gösterdiler. Şehr-i Maraş’ın şerefini kurtardılar. Târihini ve ulularını utandırmadılar.

Maraş’ta mağrurluk ve öfke var diyenler Maraşlılığı bilmeyenlerdir. Kahramanlık ve yiğitlik şiarındandı Maraşlı Türklerin. Asâleti târihinden geliyordu. Mukaddeslerinin ve imanlarının emrinde oldular hep. Ne İngiliz, ne de Fransız kâfiri Maraşlı İslâmları korkuya ve yeise düşüremedi.

MARAŞ’IN İSTİKLÂLİNE MARAŞ KALESİ’NDEKİ BAYRAK SEVİNDİ ÖNCE

Maraş’ın istiklâline Maraş Kalesi’ndeki bayrak sevindi önce. Ulu Câmii sevindi, Uzunoluk sevindi, Göllülü Yusuf, Çuhadar Ali ve bütün Maraşlı şehitlerin ruhu sevindi. Abdal Halil Ağa “din bahsi” üzere bir daha davul çaldı yüreğinden.

MARAŞLI İSLÂMLAR, YANİ MARAŞLI TÜRKLER FRANSIZI KOVUNCA…

11 Şubat1920’nin soğuk gününde Maraş Maraşlılara gülizâr oldu, kâfire mezar oldu. Maraşlı İslâmlar, yani Maraşlı Türkler Fransız’ı kovunca, Vatan-ı İslâmiye üzerine başlatılan Maraş müdafaası bütün Anadolu’ya yayıldı; Maraş, Anadolu’nun kahramanı oldu. Maraş’ta görülen İstiklâl rüyâsı devlete inkılâp etti.

Şimdiki zamandan sıyrılıp, ruhum ve düşüncelerimle konuk oldum Maraş’ın İstiklâl Bayramı’na. “Maraş Maraş derler de uy amman amman” türküsünün yüreklerden söylendiği 12 Şubat 1920 günü Fransız’ı kovan Maraşlıların arasındayım.

Selçuklu’dan, Dulkadirli’den, Osmanlı’dan bu yana İslâmlaşmış Türkmen yurdu olan Maraş sokaklarında yürüyorum. Üzerinde Maraş işlemeli ahi hırkası olan bir ehl-i Maraş elimi tutuyor ve dolaştırıyor beni.

Târihteki Maraşlıların “Alaüddevle Câmii” dediği Selçuklu mimarisine sahip Ulu Câmiin taşlarında hissettim Maraş Kalesi’ne hücum eden mücâhitlerin ellerini. Giriş cephesindeki mihrabiyelerin içine işlenen bezemeler, kemerler ve içerideki mihrabın çevresindeki kabartmalar İslâm medeniyetinin taşa vurduğu güzelliği yaşattı ruhuma. Taşa ruh verilen, taşın nakış gibi işlendiği ve kabartma bileziklerin sardığı üç bölümlü gövdeden oluşan minaresine vecdle dokundum. Taş Medrese’nin hücrelerinde Maraşlı şeyh efendilerin Maraş müdafaasına katılanlar için hatim indirdiklerini gördüm.

Çarşılarını, hanlarını geziyorum. Harbin üstünden bir gün geçmişti. Bundandır ki, Taşhan’ın, Katiphan’ın daracık meydan ve odaları tenha idi. Selâm alan, selâm veren Maraşlıların hasbıhâl ettikleri Saraçhâne Câmii Çarşısı’nda dinlendi ruhum. Maraş müdafaasının en cesur liderlerinden İbrahim Evliyâ Efendi’nin şehit düştüğü Bedesten’i gezerken hüzün içindeydim. Asırlardır târih rüzgârlarının estiği, Millî Mücadele’nin şiarı olan, kahramanlığından emin şehir Maraş’ın Kanlıdere Yokuşu’ndaki barut ve duman kokan sokaklarında dolaştım. Maraş müdafaasının önünde yer alan, yaralanıp Alman Hastanesi’nde yatırıldığında zehirlenerek şehit edilen Muallim Hayrullah’ın anasının kaldığı, avlusunda dut ağacı olan, kapısı kevgirli ahşap evi ziyaret ettim.

Divanlı sokaklarında kesme taş ve ahşabın hâkim olduğu evlerin gönlüme verdiği târihî duygularla dolaşırken, Kuyucak’ta pusu kuran Fransız elbiseli Ermenilerle göğüs göğüse çarpışıp ardından Kümbet Kilisesi’ndeki çarpışmada şehit düşen Maraş kahramanlarının en gözükarası Mıllış Nuri’nin celâdetli sûretini görür gibi oldum.

Sütçü İmam’ın fahrî imamlık yaptığı, Alaüddevle Bey tarafından yaptırılan Bektutiye (Çınarlı) Câmii bahçesinde 1870’de boy veren bir buçuk asırlık ruhaniyetli “Doğu Çınarı” nın altında mütevekkil Maraşlı ecdâdımla rabıta yaptım.

Evliyâ Çelebi’nin, “Şehrin cümle erbâb-ı ma’ârifi anda cilvelenirler”, yani sohbet ve muhabbet ederler” dediği ve suya Maraş’ta “ol” dendiği Pınarbaşı’na uzandım. Mihmandarım ehl-i Maraş, yönümü Ahır Dağı’na çevirmemi istedi. Sonra elini kulağına atıp “Yörü bre Ahır Dağı / Ne dumanlı başın varmış” türküsünü söylemeye başladı. Uzun hava tarzı bu Maraş türküsünü cezbe hâlinde dinledim.

Ertesi gün 13 Şubat 1920’de mihmandarım ehl-i Maraş, Eski Hükümet Konağı’na, yani Mutasarrıflık Binası’na doğru yürüyeceğimizi söyledi. Mutasarrıf Vekili Cevdet Bey, güneş ve soğuğun bir arada olduğu öğle üzeri Mutasarrıflığın avlusunda, Erzurum 15. Kolordu Kumandanı Kâzım Karabekir Paşa’nın Maraşlılara hitaben gönderdiği kutlama telgrafını okuyordu. Toplanan Maraşlıların arasına karıştım hemen.

“Maraş kahramanlarının Türklüğe (İslâmlara) has olan celâdet ve fedakârlıkları neticesinde sevgili bayraklarımızın yine Maraş üzerinde dalgalandığını haber almakla bütün kolordum en büyük sevinçler duymaktadır. Öldünüz, fakat Türklüğü (İslâmlığı) öldürmediniz. Târih-i milliyemize kanınızla ve hayatınızla emsalsiz bir menkıbe-i celâdet yazdınız. Maraşlıların ve sizin alınlarınızdan öper, kolordumun hissiyat-ı samimesini arz eylerim” diyen vecdli cümleleri yüreğim kabararak dinledim.

MARAŞ’IN ŞÂNI VAR, MARAŞ’IN YÜREĞİ VAR

İstiklâline dokunulamayacağını Fransız Harbi’nde gösteren ve kâfire karşı duran Maraş’ın şânı var, Maraş’ın yüreği var. Ah, kahramanlığın ve yiğitliğin şehri! Bu ne saadet böyle?

Maraş’ın ilk İstiklâl Bayramı’ndan ve elimi tutup beni dolaştıran ehl-i Maraş’tan ayrılırken, arkamda gücünü târihinden ve imanından alan bir şehir duruyordu.

http://www.habervaktim.com/yazar/74654/maras-maras-derler-kahramanligin-adina.html


İKİ KERE İKİ BEŞ EDER / Hasan EJDERHA


çarmıha gerilse söylev, sözler dökülmez, ölmez hiç bir mâna
ne yana baksan sarmaşık, budansa bile asalak hep var
moğollar kadar yalnız kalmadı tarih, ordular ve çizmeleri
dünya durdukça değmez ağaçlar göğe, arılar çiçeğe hovarda
duvarda yalnız başına ağlamakta büyük babam siyah beyaz.

her yaz doğrulup bir daha terlerim ben; şiirde olduğu gibi
tâlibi olmayan düşünceler gelip geçer tarlamda yağmur
mahmur bir sabahı akşama taşısam ne çıkar, açmadan kitabı
iltihabı kurumuşsa yaranın hastane uzak, eczam başucumda
sıcak iklimlere mısralar yeşertebilir oysa yüreğim.

daha doğmadı ay, vayyy gönül kahrına düştü karanlıklar
tüccarlar, seyyar satıcılar ve komşular, iftarda boğulacaklar.
tornacılar isteseler de put yapamazlar, zira darphane tekel
Henry Bergson, Nietzsche ve Heidegger gülüyorlarsa bize ne çıkar
bütün yollar Çanakkale’ye, Anadolu’ya çıkar, Mehmet Akif’e çıkar
aşikârsa hayat felsefe yok; çiçekler var ve kuşlar ve çocuklar...

dert muhabbete değse vefa ona komşu, aşk alt sokakta
yatakta ölmeyen yiğitler tarihe ayna tutar ve kıskanır Hegel
gel eder gelecek, gelmeden buğusu gelir yağmurun
bir yol uzar da önünde âdemin, tarihe doğru gel gel eder
iki kere iki dört etmez, beş eder, on eder, on bir eder.

biçilmezse ekin karıncalara bayram, yaram derindir a dostlar yaram…
affediyorum yakın tarihi ve kuşlar ülkesinin sultanını
sazını almadan yola çıkan ozanları ve okumadan yazanları
affediyorum cümlesini cürümlerin; babam aferin desin yeter
iki kere iki beş eder on eder on bir eder, düşünce yere bider.

dilden beter hangi kurşun var ki atılsın göğe ve yere?
göğsünü gere gere söylesin şairler, şiir değer her yere.



RUHSUZ KURDELE / Fazlı BAYRAM


kurtlar ısırıyordu bir rüyada ruhumu
dağlar arşın arşın yükselirken
yerler fersah fersah uzaklaşıyordu boşluğa
mendil sallıyordum etrafımdaki yolculara
ağzımda kuduz salyaları sövüyordum

lokma lokma boğazımda inliyordu
akrebin bağdaş kurduğu saraylar
yüz bin asır sanki asker asker
süslüyordu perdeleri kaldır örtüyü

sıyrılıyordu uyuyan bir ordu sisten
masal kahramanları dev cüce ne varsa
şirin kalemlerde zambaklaşan korkular
göç ediyordu kerpiç evlerin damında
sırlar sarıyordu aydınlığın iç yüzünü

katil balyoz
ten değiştiren urgan
kan trenine biniyordu bulut ve dünya
düş yakamdan namert usandım elinden