YASİN / Casım ÇOBAN

Mevsimin aldatıcı bir yanı vardı Istanbul’da. Anadolu’ya nazaran daha soğuktu. Bu kez İstanbul gezimiz sadece 2 günlük bir ziyaretti. Tahmini hava raporlarını göz ardı etmiştik. Bu sebeple baharlık kıyafetlerimizle İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanına indiğimizde tüm sıcaklığıyla ilk “Hoş geldin’i” soğuk havadan duyduk.


İlk ziyaretimiz Aziz Mahmut Hüdayi hazretlerine olacaktı. Düşünürken bile yorulduğum İstanbul trafiğinde ancak saatler sonra ulaşabildik Aziz Mahmut Hüdayi hazretleri camiine. Tüm alakamızı Aziz Mahmut Hüdayi hazretlerinin ziyaretine yetişme çabasına sarf ettiğimizden, doya doya boğazı seyredemeden, Üsküdar’ın kendine has duruşu olan sokaklarını inceleyemeden, taş duvarlarına gözlerimizi süremeden camiye girdik. Biz abdestlerimizi tazelerken ezan-ı Muhammedî de ruhumuzun imanını tazelemeye başlamıştı. Ezan bittiğinde cemaatle namaz kılmaya, akabinde mübareği ziyaret etmeye karar verdik.

Akşam namazını eda ettikten sonra tespihatı beklemeden ziyarete geçmek için türbeye yöneldik. Türbenin kapısına geldiğimizde kapıda üç-beş kişilik kalabalık bir kümenin olduğunu gördük. Türbenin kapı ağzında bekleyen güvenlik görevlisi; ziyaret saatinin bittiğini ve türbenin kapılarını kapatacağını, mahcup bir edayla anlatıyordu kapıdaki ziyaretçilere.  Abdurrahman Hoca kapının önüne gelip vakur ve âlim duruşuyla güvenlik görevlisine Anadolu’dan geldiğimizi belirterek, bir Fatiha müddetince ziyaret için müsaade etmesini görevliden rica etti. Görevli, Abdurrahman Hoca’nın ihlaslı görüntüsünden ve üzerindeki azametinden belki de Hocanın genç yaşta bembeyaz olmuş sakalından hicap ettiğinden kapıda bekleyen şahıslara vermediği izni kapıda bekleyenlerin tamamının ziyaretine rıza göstererek bir Fatiha müddetince verdi.

 Sırasıyla adaba uygun bir vaziyette bir Fatiha müddetince ziyaretimizi tamamlayıp çıktığımızda Abdurrahman Hoca bir yandan görevliye teşekkürünü iletiyor, bir yandan da bir Yasin-i Şerif okuyamadığı için hayıflanıyordu.

“Ahh! Diyordu ahh! Bir Yasin’i Şerif okumaya niyet etmiştim huzurda. Nasip olmadı, çok müteessirim.” diyordu.

O hâl üzere Aziz Mahmut Hüdayi Camiinin mermer merdivenlerinden aşağı inmiş, caminin kapısı önünde halen hayıflanmasını seyrediyordum. O, bir Yasin-i şerif için yüreği yangın yerine dönmüş, dışarıdaki soğuğun farkında olmadığı bir halde yürürken ben soğuktan nefesimi dışarıya bırakmak istemiyordum.

Aziz Mahmud Hüdayi Camiinin önündeki sokakta bulunan küçük dükkânlarda koku, tespih, zemzem, takke, hurma, seccade nev’inde eşyalarla birlikte dua ve tesbihat kitapları da satılır. Abdurrahman hoca oradaki dükkânlardan birinin önünde durdu. Beş-altı kişilik bir aile kümesinden oluşan topluluk alışveriş yapmaktaydı. Dükkânda satış yapan şahıs Abdurrahman Hocayı görünce gayet kibar bir tavırla ailenin yanından birkaç adımla uzaklaşıp Hocaya “Buyrun Efendim!” dedi. Satıcının yüzündeki gizli tebessümü bir ben mi fark ediyordum yoksa soğuktan zihnim siluetleri mi karıştırıyordu? Hoca eline aldığı üç-dört adet tespihi, sırf o dükkâna katkıda bulunmak, Aziz Mahmut Hüdayi Camii sokağında yaşayan bu esnafın varlığını devam ettirmelerine vesile olmak için satın almak istediğini biliyordum. Çünkü Hoca’nın tespihe ihtiyacı, tespihlerin de dergâhta bulunan diğer tespihlerden farkı yoktu. Hoca eline aldığı tespihlerin tamamının fiyatını öğrenmek için sorduğunda satıcı tespihleri alıp kibarca ve gayet naif bir hal üzere poşete bıraktı. “Bunlar bizim size hediyemizdir.” diye ekledikten sonra satıcı ve diğer ailenin yanına döndü.

Abdurrahman Hoca satıcının bu kibar amelini karşılıksız bırakmak istemiyordu. Bu yüzden birkaç hediyelik eşya satın almak suretiyle kendisi de dükkâna maddi bir katkıda bulunmak istiyordu. Satıcı aile ile alışverişi bitirdiğinde halen orada olduğumuzu fark etti.  Abdurrahman Hoca bir takkeyi işaret etti ve fiyatını ödemek üzere cüzdanından bir miktar para çıkarıp satıcıya uzattı. Satıcı Hocanın işaret ettiği takkeyi alıp içinde tespihlerin olduğu poşetin içerisine bırakırken “Bu da hediyemizdir efendim.” dedi. Bunun üzerine Hocanın mahcubiyeti bir kart daha arttı. Hoca bir vesileyle katkıda bulunmak istiyordu. Bu kez misvak ve zemzem istedi elindeki parayı satıcıya uzatırken, satıcı aynı tavrı bir daha sergileyince, Hoca bütün mahcubiyetiyle “Azizim ismini bağışlar mısın?” diye sordu.

Satıcı “Yasin!” diye cevap verdi.


Hoca bu ismi duyunca elindeki parayı avuçlarının içinde sıkıp başkaca bir şey sormadan –belki de sormaması gerektiği işareti verildiğinden- büyük bir edep ve mahcup bir hâl üzere Yasin’e kibarca veda ederek dükkânın önünden uzaklaşmaya başladı. Sadece benim duyabileceğim bir ses tonuyla “Eğer dükkândaki bütün eşyaları satın almak için tek tek gösterseydik, Yasin ücretini almadan dükkânın tamamını boşaltana dek eşyaları bize hediye edecekti.” dedi. Sonra da kendi kendine “Ahh Yasin! Kulağına kimler ne fısıldadı bilmiyorum ama bizi mahcup ettin.” diyerek başını önüne eğdi. Bütün bunlar yaşanırken ben soğuğu unutmuş sadece ehlinin fehmedebileceği bu vakayı idrake çalışıyordum. Araca binmeden önce son kez türbenin olduğu yöne bakıp Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerine hitaben teşekkürlerimi ileterek şunu söyledim. “Zat-ı alinizin huzurunda bir Yasin-i Şerif okuyamadığı için elem duyan muhibbinizin hizmetine bir Yasin amade kıldınız.”



***
DÜKKÂN MEKTUPLARI-3


Dükkân iki hece, Rıdvan’ım lâfta!
Hasan EJDERHA ile Casım bir safta! 
Bir de atölyeciler ve Üdeba, ser divanda...
Halini düşünüp yanma Rıdvan’ım! 
Tayin mi? .. Belki... Daha emekli olmadın!

Aziz Dost! Sitayişte bulunup da “Dostum! Istanbul’u mesken mi tuttun? Gördün güzelleri, unuttun bizi” demeyeceğim elbette. Bilirim ki sen Hasan EJDERHA’nın nazarında “darasız, cilasız” bir adamsın. Vefa sende nişanedir.
Takvimler sen gittikten sonra iki kez daha onikişubat gününün kurtuluş olduğunu kayda geçti. Şehrin tüm mahallelerinden başlarında keşe, boyunlarında poşi, sırtlarında gömlek ve aba, bellerinde kuşak, ayaklarında şalvar ve yemenisiyle Trabzon Caddesine gelen çeteler 1920 yılının 12 Şubatındaki gaza aşkıyla Fransızları yeniden şehirden kovdular. Gel gör ki aramızdaki yokluğuna çare bulamadılar.   
Sen gittikten sonra Kahramanmaraş değişti mi bilmiyorum. Çünkü sensiz Kanlıdere Caddesinden geçip sıralı ağaçlar altında soluklanmıyorum.
Kocabaş Konağının önünden çocuk bahçesine çıkmıyorum artık.
İt ürümezin tepesinden kaleye nazır bir “hu” çekmiyorum.
Kuytu, sapa eski Maraş mahallelerinde çıkmaz sokakların sükûtunu aramıyorum.
 Çıkmaz diye girdiğimiz sokakların çıktığı büyük meydanlardaki çocukların oynadığı oyunlara, eğlenceli gürültülerine hasret duymuyorum.
Ecdat yadigârı eserlerin banilerinin ve mimarlarının hayatlarını merak etmiyorum.
 Yüzyıllık eserlerin taş duvarlarına ellerimi sürüp de asırları aşmak istemiyorum.
Sütçü İmam’ın türbesini ziyaret ettikten sonra ayaklarım artık beni Yeryüzü Sahaf’a götürmüyor. Mustafa ağabeyi hep ihmal ediyorum. Ne bakkal önünde Niğde gazozu ısmarlıyorum, ne de şehrin en meşhur mekânında kendime salep ısmarlıyorum. Sen Istanbul’dayken. Yani sen yokken Maraş’ta gözden kayboluyor.
Şeyh Galip’in yoldaşı kıymetli dostum! Sen gittikten sonra tek yaptığım imkân buldukça dükkâna gidip demlenmek oluyor. Hasan ağabeyin yerli ve milli hikâyeleri ehl-i dükkânı demlenmeye hazır hale getiriyor ilkin. Atölyeci gençler üdeba ile çuşa geliyor. Ahmet Doğan İlbey ağabey her zamanki gibi girişte solda, hemen kapının yanında oturuyor. Ahmet Doğan İlbey ağabeyi ne zaman kapının yanında oturuyor görsem, ashabı güzinin namazda saf tuttuklarında “Rasulullah (s.a.v) saflarda bizi aramasın” diye safta hep aynı yerde durmaları, geliyor aklıma. Enver Hoca polar battaniyesi ile köşede istirahatinden ödün vermiyor. Ferhat tambur icrasında yol alma gayretinde. Bir Cuma kapısı gecesi fahri hemşerim Mehmet YAŞAR’ın Antep’ten saz ustası akrabaları gelmişti de dükkâna, Topal Abdo’nun uzun havasını okumuşlardı. Uzun havada Topal Abdo’yu vuran kurşunlar yokluğunda dükkânın tavanlarını vuruyorlardı.
 Geçenlerde bilvesile Hasan EJDERHA ağabeyi ziyarete gittim. “Ahh! Rıdvan’ım burada olsa kahvaltı yapardık” dedi, yaramı kanatmak için. En çok da Mehmet YAŞAR mustaripmiş senin olmayışından. “Rıdvan Maraş’ta vazifeliyken ne güzel hep patatesli börek ve bazlama yiyorduk” diye sitemde bulunuyormuş. Yani sen gidince hallerinden hâllendiklerimiz de aç kalmaya başladı.

Istanbul’da talim gören, atölyeden ders arkadaşlarımız Enbiya, Miraç, Ensar ve Cihan’a rast geldim dükkânda. Onları eyice tembihledim “Rıdvan ağabeyinizi Istanbul’da yalnız komayasınız” diye. Onlar yola çıkarken her birine Ayetelkürsi okuyup üfledim. Gelirken sana Maraş’ın o sevdiğimiz bahar yelini getirsinler, diye.  
      
Gönlü baharda esen Maraş yeline sevdalı kardeşim! Ehli dükkân ehli gureba’dır, malumun. Ne makam vardır ne de mevki. Yoksa hiç koyarlar mıydı sahipsiz seni. Kahramanmaraş’a dönmek için Engürü’ye yolladığın arzuhalinin sümen altında kalmasına hiçbirinin gönlü razı olmaz elbet. Ama gel gör ki ehli dükkânın Engürü’de ne dayısı ne emmisi vardır, pirimiz hacı Bayram’dan gayri.

Rıdvan’ım, sevinin, ümitler serde!
 Avdet etsen de sevinin, etmesen de,
Sanma bu yalnızlık kalır yeryüzünde!
 Kahramanmaraş, elbet bizim, elbet bizimdir!
 Gün doğmuş, gün batmış, dükkân bizimdir!

                                                           Baki selam ve muhabbetle...

18 Şubat 2019 Malik EJDER türbesinde.

***
İNSAN DEĞİL

Varoş bir muhitten oldugu anlaşılan, kanun dışı bir vakaya iştirak ettiğinden derdest edilmiş onsekizli yaslarda bir gençti. Polisler gencin telefonunu almış masama koymuştu. Anlaşılan başka biriyle irtibata geçmesine mâni olmak için böyle bir teamülleri vardı.


Delikanlının işlemlerini devam ettiren polisler -muhtemelen- bana güvendiklerinden telefonu çok da dert etmiyorlardı. Kendimi telefon nezaretçisi hissettim. Bazı polisler ara sıra delikanlıya sualler yöneltiyor, belli belirsiz cevaplar alınca kâh geriliyor kâh iyimser olmaya çalışıyorlardı.

Fakat delikanlı hep o muallakta asılı duran taş gibi duyguları belirsizdi. Bu belirsizlikten hayata dair bir planı olmadığı pek ala anlaşılıyordu. Dolayısıyla gergin ve belirsiz ortamın tek belirgin şeyi buydu.

Hani doğuştan temiz olan insan belki bir yerlerde farklı birileriyle hemhal olsaydı, belki polislerden birisi o olacaktı.

Ben bu içtimai hususu kendi derinliklerimde irdelemeye devam ederken bir an için odada telefon sesi duyulmaya başlandı. Önce kime ait olduğunu anlamaya çalıştığım bu sesin. Neden sonra şüpheli delikanlıya ait olduğunu hatırladım. Gayri ihtiyari göz ucuyla arayanın kim olduğuna bakma gayretine giriştim-sanırım bu dikizcilik bize bir yerlerden giydirilmiş bir huy haline geldi.

Telefon ekranında arayan kişinin ismi: "insan değil" diye kayıtlıydı.

Zihnim sustu,

Kalbim sustu.

Cesaretimi toplayarak delikanlıya “kim bu arayan” diye sordum?

“Babam!” dedi bütün kini ve öfkesiyle.

“Neden” dedim?

“İnsan olsaydı burada olur muydum!” diye cevap verdi.



***
DÜKKÂN'A DRON GELDİ AHMET ABİ


Fotoğraf: Ahmet Bilal Arslan

Dükkân denen, sağanak rahmete müptela, Selçuklu mimarisi minareye nazır mekânda dertlere derman arıyorduk. Hazirun arasında şair, üdeba, dervişân, çavuş, sanat yönetmeni ve kıymetli dostlar mevcuttu. Bu aciz kul dükkânda her daim minareyi tam karşıdan temaşa eden bir zaviyede otururdu.  Sanat yönetmeni dostumuzun yanında getirdiği henüz Türkçe kat’i bir ismi olmayan lakin dünyanın drone diye bildiği cihaz da o akşam dükkânı ve minareyi aynı kareye almıştı.  Drone’nun ismi hakkında başlayan mülahaza cihana yön verme meselesiyle zirveye ulaşmıştı. Hülasa şu nazariye üzerinde ittifak edildi: Topu atan alır, iti öldüren sürükler, cihazı icat eden adını koyar.

Bugün bir dostumun bana yolladığı bir videoyu seyrettim. Elinde bir kâğıt parçası ile gökyüzüne bakarak galiz küfürler yağdıran gariban Anadolu köylüsü ilk başta divane bir şahıs görüntüsü veriyor. Ta ki ekrana havada asılı duran drone ve trafik polisi görevlileri dâhil olunca mevzuyu tecrübemle fehmettim. Emniyet Müdürlüklerinde görevli Trafik polisi memurları zaman zaman kırmızı ışık uygulaması yaparlar. Sivil giyimli bu memurlar trafik ışıklarının beri yanlarında durarak ellerinde kamera ile kırmızı ışık ihlal yapan araçları tespit eder aynı anda ileride bu ihlali yapanlara ceza kesmek için bekleyen resmi trafik ekiplerine telsiz vasıtasıyla ihbarda bulunurlar. Bu kez bu sivil memurların yaptığını bir drone tek başına yapma kahramanlığı göstermişti. Ve tabi ki neticede ışık ihlali yapan vatandaşı da bekleyen görevlilere ihbar etmişti. İşte bu, elinde ceza makbuzu kendisini ihbar eden cihaza galiz küfürler savurup adaletin olmadığından dem vuran Anadolu insanın hikayesi.

 Sanayi Devriminin mazide kalalı asırları geçti. Hâlâ insanın yerini makine alırsa ne olur sualiyle iştigaldeyiz. Bu sualin temelinde yatan kaygı da İnsanoğlunun işsiz güçsüz kalması ve iktisadi buhranlardan yana duyulan kaygıdır. (Bizim bu konu hakkındaki duruşumuz nettir: Er-rızgu alellah) Yukarıdaki hikâyede ne drone’un adını, ne “ne olacak bu memleketin halini”, ne de insanın yerini makine aldığında ortaya çıkacak iktisadi buhranı kaygı ettim. Tek kaygı ettiğim yapay zekânın hakkı oldu. Videoyu seyredince ilk aklıma gelen 1993 yapımı olan başrollerini Slvester STALLONE’nin (nam-ı diğer rambo ve rocky) oynadığı Cezalandırıcı adlı sinema filmi oldu. Filmde Stallone derin dondurucu ile dondurulmuş ve gelecekte uyandırılmış bir devlet görevlisidir. Filmde dondurucuya konulup hayattan izole edildiği dönemde cep telefonu Sömürge devletlerinde para kavramını başka bir isimle kullanan birkaç zevatta mevcuttu.

Tablet internet drone instagram android v.b. bilişim kavramlar ya yoktu ya da avamın eline düşmemişti.

Dondurulduğu dönemde klavye erkekliği yapıp başkalarına sanal ortamda hakaret edenlerin Polis Merkezlerinde ifade alınmıyordu.

Dondurulduğu dönemden kalma azılı bir suçlu dondurucudan bilişim çağında kaçınca, Stalloneye ihtiyaç duyulur ve artık hayatın tamamen yapay zekayla idare edildiği malum döneme Stallone gözlerini açar. Tüm bu bilişimin gelişim sürecini birebir ilmel, aynel ve hakkel yakin müşahede edemediği için her şeye yabancıdır ve uyum sorunu yaşamaktadır kahraman! İşbu sebeple dondurucuya konulduğu dönemde sahip olduğu ağzı bozukluk da kendisiyle birlikte geleceğe taşınmıştır. (Huyun çıkıp çıkmayacağını başka bir yazıya bırakarak yazıya devam ediyorum) Her tarafta insanları gözetleyen yapay zekâlar mevcuttur ve sözlü ya da fiili her türlü kural ihlaline ceza kesmektedirler. Bu duruma alışamayan kahraman ağzının bozukluğundan mütevellit sürekli elinde ceza makbuzu ile gezmektedir ve bizim gariban Anadolu insanı gibi kendine ceza kesen cihaza da ayrı bir zılgıt(alaheri) çekmektedir. 

Kalbim bu olayları aklından geçirirken kaygı duyduğum meseleye takılıp kaldı. Küfür müstakil halde başlı başına bir günahtır. Bu cürmü işleyen zat bunu kendi başına öfkesine hâkim olamadığında bir muhatap olmaksızın yaptığında İslam hukukuna göre kendi ile Rabbi arasındaki hukuka riayetsizlik yapmış olur. Ve “Tevbe eden günah işlememiş gibidir” hükmünce affolunacağını ümit ederiz. 2.kaide olarak mezkûr zat küfrü muhatabına ya da gıyabında bir zata yaptığında tevbe etmesiyle iktifa olunmuyor küfre muhatap ya da matuf olunan zattan helallik alınması şart koşuluyor. Bilişim çağında insan mahlûkunun yerine amelelik niyetiyle icat edilmiş yapay zekâya küfür etmek 1.kaideye göre mi 2. Kaideye göre mi yoksa 3. bir kaideye göre mi hükme bağlanacak? Bu sualime Diyanet İşleri Başkanı Prof.Dr. Ali ERBAŞ cevap vermesin, mümkünse ve de lütfederse aziz dostum M.Raşit KÜÇÜKKÜRTÜL cevap versin.   
                                                                                   
Baki selam ve muhabbetle…
       

***
BUĞDAY FİLMİ ÜZERİNDEN MUSA HIZIR KISSASI



Sinema / Eleştiri

Buğday filmi yönetmenliğini Semih KAPLANOĞLU’nun yaptığı, yapımı beş yıl süren bir film. Sinemada gösterime girdikten sonra Tv’de ilk kez yayınlanana kadar internet ortamından da yayınlanmadı. Galası Beştepe’de yapılan bu film derin içeriğiyle fikir camiasında sabırsızlıkla beklenilen bir filmdi. Nihayet ilk kez Trt ekranlarında yayınlanan film üzerinden Hz. Musa ve Hz. Hızır’ın izini sürmek gibi acizane bir denemem olacaktır.


Filmin başından sonuna kadar hissettirmeden siyah beyaz oluşu akla şu diyaloğu getiriyor. Hayattan rengi çıkar geriye ne color ki? – Tek hakikat olan “Ölüm” kalır canım efendim!  Film işte bu hakikati daha en başta rengi ile vermeye başlıyor.

Günümüzden çok uzak yılarda geçen senaryo aslında insan hayatının idamesinin en temel gıdası tohumun (buğday) genetiğinin bozulması ve üzerinde oynanmasının insan kişiliğine mizacına seciyesine tesiri de ele almış. Tohum üzerinde her yapılan değişikliğin insan karakterinde de değişiklikler meydana getirdiğini dile getiriyor Cemil AKMAN (Hz.Hızır’ın temsili). (Domuz yemek ile kıskançlık arasındaki bağ anlaşılması açısından bir örnek olabilir.)

İstikbalde geçen film Holywood  yapımı olan ve gelecekte geçen diğer tüm filmler gibi mükemmel bir hayatı yaşayan bir topluluk ile özgürlükçü hayatı seçen, aslında elinden hiçbir şey gelmediği için bilim karşısında yenilmiş ve köle olmuş bir toplumun kavgası ile başlar. Bilimi mutlak güç olarak telakki edip bilimden yoksun olanları kendine köle kılma ahlakıyla hayatını idame ettirenler ve bu statükoyu koruyanlar her zamanki gibi hakikate karşı kulakları kalpleri ve gözleri mühürlenmiş haldeler. İşte bu statükonun egemen gücü karşısında bilimin ve insan eliyle üretilen her şeyin nakıs olduğu hakikatini marifet yoluyla öğrenip dile getiren Cemil AKMAN (Hz. Hızır’ın temsili) ve bu hakikatin peşinden koşan bu marifeti elde etmeye çalışan Prof.Dr. Erol’un (Hz. Musa temsili) üzerinden Kehf Suresinde geçen Hz. Hızır Aleyhisselâm ve Hz. Musa (a.s.) kıssası sembollerle anlatılmıştır.

Cemil AKMAN tezlerinde Genetik Kaos ve M cevherini işler. Bu tezlerinde net olarak yukarıda belirttiğimiz hadisin nakıs oluşunu ve tabiatta bulunan her şeyde M isimde bir cevher bulunduğunu insanoğlunun yani bilimin bu M cevherini yaratmaktan aciz olduğunu, bu acziyetten dolayı da hiçbir zaman insanın temel ihtiyacı olan buğdayı mutlak kusursuz manada ortaya çıkaramayacağını, bunun ancak gaybi bir hal ile yaratılacağını savunur. Burada M cevheri filmde açık olarak belirtilmese de bunun iki cihan serveri, kâinatın yaratılışının asıl vesilesi Hz. Muhammed aleyhi saletu vesselam olduğunu filmin işlenişi bakımından anlıyoruz. Kâinat Hz. Muhammed efendimizin nuru ile yaratılmıştır itikadı ile burada M cevherinin izahatını buluyoruz. İşte bu itikat her zaman olduğu gibi filmde de statükoya, zulüm ile idare eden egemen güce karşı bir direniş vesilesidir. Hakiki İmanı elde eden kâinata meydan okuyabilir. İşte bu meydan okuyuşlardan birini yapan Cemil AKMAN ölü topraklar olarak adlandırılan tehcir edilmiş topluluk arasına sürgün edilir.  Diğer bir tohum bilimci Prof. Dr. Erol son yıllarda buğday tohumundaki genetik bozukluk üzerinde çalışma yaparken Cemil AKMAN ismi karşısına çıkar. Erol çözemediği bu sorunun çözümünü kendinden daha derin bilgiye (ilm-i Ledün) sahip olduğunu düşündüğü Cemil’de bulacağı kanaatiyle ölü topraklara kaçak bir yolculuğa çıkar. Tıpkı Hz. Musa’nın Allah’tan aldığı vahiyle kendisinden daha alim bir zat olduğunu öğrendiğinde o alim zatı görmek istemesi gibi. Burada Hz. Musa yanına ümmetin seçkinlerinden birini alır. Erol ise küfür üzere olan bir talebesini alır. Lakin Erol Cemil ile buluşanda, Erol adeta talebesine buradan ileriye senin gelmeye itikadın kâfi gelmemektedir dercesine talebesini geride keşfedilmemiş ile ölü topraklar arasında bırakmaktadır.

İşte buradan itibaren tüm sahneler uzun uzun anlatılmaya gerek kalmaksızın şunu anlatmaktadır. Hayatta kalmak için “ene”yi öldürmek, kalbi temizlemek gerekir. Ene’yi öldürürsen sana buğday da verilir nefes de verilir. Ben’i öldürmek, nefese ve buğdaya sahip olmak için de en önce bir mürşide bende olacaksın. İşte o zaman HAY olan Allah’ın nurunda yaşarsın.
            Baki selam ve muhabbetle…
   



***
MARAŞ’IN CEZBELI GÜLLERI



05/09/2018 günü Yedi Güzel adamın huruç ettiği şehirde bulunuşumun 9. yılıydı. Kitaplığıma yeni bir çehre vermeye karar vermiştim. Kitaplığımda yeniden çıktığım gezintide Hasan EJDERHA ağabeyin “Maraş’ın Cezbeli Gülleri” adlı kitabının naz ve cezbe ile bana nazar ettiğini gördüm. Bazı kitaplar vardır ki; hep hayatın içindedir ve canlıdır, raflarda durması onlara haksızlıktır. Bu eserlerin başında Abdulkadir Geylani hazretlerinin Fethur-Rabbani adlı eseri gelir. İşte Cezbeli Güller de bu eserlerden biridir. Kitabın kapağındaki cezbeli güller “bizi bu raflardaki esaretten kurtar, Maraşlı hemşerilerimizle buluştur” dercesine tebessüm ediyorlardı. O mütebessim çehreleri görende kalbim merhametle doldu ve karar verdim: Cezbeli Gülleri raflara mahkûm etmeyecek kendi insanları ile buluşturacak, onları hiç duymamış Maraşlılarla tanıştıracak, tanıyıp da unutanlara hatırlatacaktım.
Hayra vesile olan HAYRI işleyen gibidir.
Ertesi sabah Cezbeli Gülleri hem avucumda hem yüreğimde çalışma odama götürdüm. Kitabı muhataplarımın görebileceği, cezbelilerin boynunun bükük kalmayacağı müstesna bir köşeye yerleştirdim. Öğleye doğru teşrik-i mesaiden yaşça benden büyük Maraşlı bir meslektaşım kitabı fark etti. Kitabın kapağını içeriğini iyice inceledikten sonra duygu yüklü bir sesle “bu güller var ya bu güller! Maraş’ın esas sahibi bu Cezbeli Güllermiş. Babamdan çok dinledim bu gülleri, çok büyük insanlarmış” dedi. Öyleyse ruhlarına bir fatiha okuyalım dedim. Gülleri sevenleriyle buluşturduğum için şükrettim. Fatiha’yı okurken Hasan EJDERHA ağabey geldi aklıma “Ahh Hasan ağabey! sen nasıl bir şairsin!” Telefonumun çalmasıyla tam ortamdaki maneviyat yok oluyor diye kaygılanmıştım ki arayan güzel yüzlü güzel ruhlu Cezbeli Güllerin mana yoldaşı Hasan EJDERHA ağabeydi. Aramasına cevap verdiğimde bu tevafuka binaen ben ne kadar huzur doluysam o da o derece rahatsız etmiş olmanın kaygısı (kendi ahlakının güzelliğinden) içerisinde “müsait misin?” diye sordu. Sevincimi kendisine en mümtaz kelimeler ve kalbi duygularla ifade ettikten sonra kendilerine hizmette bulunmak için amade olduğumu belirtim. Başka bir kurumla alakalı bir mevzudan dolayı bizim kurumdan bir belgeye ihtiyaç duyduklarını belirtti. Belgeyi verecek olan makam bizim kurumun Binevler’deki şubesiydi. Eğer Hasan ağabey oraya yalnız giderse onu yorabilirlerdi. Tam bu endişe beni üzecekti ki her zaman ki gibi Allah’ın yardımı yetişti.
Sen bir müminin sıkıntısını giderirsen Allah da senin sıkıntılarını giderir.
Hasan Ağabey’e kendisini hemen arayacağımı söyleyip müsaadesiyle telefonu kapattım. Kadîm dostum, içimde küllenen edebiyat aşkını yeniden yakan güzel insan, Hasan ağabeyle tanışmamıza vesile olan, gönül dünyamda Maraş’ı tamamlayan DOST! Rıdvan’ın adını aradım telefon rehberimde. Sahi ben Hasan ağabeyle tanışmamızı anlatmış mıydım?  Tabi ki anlatmadım. Müsaadenizle hikâyeyi başa saracağım.
Sil baştan başlamak gerek bazen
Rıdvan, KSÜ Edebiyat Fakültesinde talebe olduğu yıllarda edebiyat buluşmaları vesilesiyle Hasan EJDERHA ağabeyle tanışmış bir bahtiyar. Rıdvan’ı tanıdığımdan beri ne zaman efkâra gelse dilinden şu mısralar dökülürdü;
sen, sızılı bir ağıt
derinden okunan bir yasin
olmamalıydın ama oldun/ mahcubum
yoklu
ğundadır senin gücün
innâ lillahi ve innâ ileyhi raciun!

Rıdvan bu mısraları okuduktan sonra “vay be Hasan ağabey! sen nasıl bir şairsin” deyip, kaçak tütününden derin bir nefes alır, takriben on yıldır görüşemediği belki de kendisini hiç hatırlamayan bir insan için hayıflanırdı.  Zannımca bu hasretlik Rıdvan’a yeter artık dedirtmişti ki bir gün Hasan ağabeyin üniversitedeki dahili telefon numarasını öğrendiğini büyük bir müjde olarak haber etti.  Lakin kendisini tanıyıp tanıyamayacağı kaygısı onu biraz rahatsız ediyordu. Rıdvan’a bir tavsiyede bulundum; Sen Hasan ağabeyi telefonla ara. Hasan ağabey telefonu ilk açtığında sen kendini Hasan ağabeye tanıtmadan “Hasan ağabey çayın var mı?” diye, sor! Eğer sana herhangi bir sual yöneltmeksizin “buyurun çayımız var” derse, bil ki “bizim Yunus mu?” makamında cevap vermiştir, gidip çayını içeriz, lakin sana kim olduğunu nerden tanıştığınızı sorarsa bil ki Yunus! bu kapıdan seni kovmuşlardır oraya uğramayalım.  Rıdvan bu tavsiyeyi makul karşıladı Hasan ağabeyin üniversitedeki dahili numarasını aradı. Rıdvan tam olarak kendisine tavsiye ettiğim gibi cümleye giriş yaptı. Cevap mı?  ………
Abdullah b.Amr’ der ki: Biz vaktiyle öyle bir topluluk (sahabe) içerisindeydik ki, bir kişi diğer bir kişiyle karşılaştığında sanki aynı ana babadan doğmuş bir kardeşiyle karşılaşmış gibi olurdu.
Ertesi gün Hasan ağabeyin odasında aynı ana babadan doğmuş gibi hissettiğimiz Hasan Ağabey, Üstat M. Raşit KÜÇÜKKÜRTÜL ve kıymetli kardeşim Mehmet YAŞAR (Çok sonra fahri hemşerim olduğunu öğrendim) ile kalplerimizi mutmain kıldık.
Bu tanışmadan takriben 2 yıl sonra Rıdvan’ın tayini Istanbul’a çıkmış Maraş’tan ayrılmıştı.(Ölüm kadar güzel bir ayrılıktı.)Hasan ağabeyin ihtiyaç duyduğu belge tam da Rıdvan’ın yıllar önce çalıştığı şubedeydi. Ya Rıdvan! Rıdvan da o anda Maraş’a ziyarete gelmiş ve belgenin verileceği şubede çay içmekteydi. Ahhh Hasan ağabey! Sen nasıl bir şairsin?! Ahh Cezbeli Güller! Siz ne güzel insanlarsınız.
Hasan ağabeyin gerekli işlemleri için vazifeyi Rıdvan’a tevdi ettim. Birkaç saat sonra Hasan ağabeyi aradığımda telefonu açar açmaz “asayiş berkemal azizim! Vazifeyi tevdi ettiğiniz memur arkadaş bizimle alakadar oluyor, evrakı alıyoruz” diyerek latifede bulundu ve ekledi: “Rıdvan diyor ki; vazifesini ben ifa ettim yarın sabah kahvaltısı da Casım’dan”.  07/09/2018 günü sabah:08:00’de Hasan ağabeyin odasında kahvaltı yapmamıza vesile olan Cezbeli Güller’e selam ve dua olsun…
Ahh Hasan ağabey! sen nasıl bir şairsin!
Ahh Cezbeli Güller! ne hikmetlisiniz!                                                                            07/09/2018


***
RÜYA VE HAYAL













Uyandırıyordu bir ninni uyutmaya
Bir hayal, hayal oluyordu
Başlıyordu bir rüya…

Hayal kayalıklarda büyürdü
Ten leş.
Çöl hayale büyütürdü
Kalp keş.

Ten tanrı oldu
Hayalden mahrum çocuk
Nerede parmaklarını yakan yakışıklı?
Bu rüya sonumuz oldu…


***
NAZAR


Ömrü boyunca nazardan muhafaza olsun diye kulağına Nazar ismini okuduğum yedi yaşındaki kız çocuğum ile bir ağustos günü akşam saatlerinde Hacı Murad mahallesinin -varoş bir semttir- Kahire caddesi üzerinde Sulukule’nin renklerinden çok Muş ovasının yalancı maviliğini andıran bir düğün merasiminde bulunuyorduk. Güzel bir yaz gecesiydi ve merasimdeki herkes sanki hayatında ilk kez mutlu oluyormuşçasına coşkulu bir şekilde düğün halayına eşlik ediyordu.

Kızım Nazar büyüdü ve gelinlik giydi bir anda perdelenen gözlerimin önünde. Zaman rüya gibi hızla adamın bedenine girip çıkan bir şeydi işte! Sert ve ani bir fren sesi perdelerini indirdi gözlerimin. Bu fren sesi düğün merasimindeki şenlik ve enstrümantallerin sesini bastıran bir desibeldeydi. Mecburi bir istikamete girmiş gibi düğündeki tüm davetliler, oğluna gelin bakmaya gelmiş davetsizler dâhil, tek başına bütün kalabalığın ve şenliğin sesini bastıran bu enstrümantali merak etmişçesine vak’anın olduğu yere doğru halaydaki gibi nizami olmaktan çok uzak, telaşlı, meraklı adımlarla görmekten de korktukları şeyi düşünerek sesin geldiği yöne yürümeye başladılar. Hacca gidenlerden duymuştum, tavaf ederken bütün günahlardan azade olmak için-hüsnü zannımız yabana atılmaya- cem olmuş efradın omuzlarının birbirine teması öyle sık ve kuvvetliymiş ki yekvücut halinde siyah örtülü beytin etrafında ayakların yere temas etmeden dönermişsin. Ta ki bu kalabalık beni alıp götürürken sesin geldiği yere kadar, o kutlu beldede fizik kurallarının nasıl işlediğini henüz tecrübe edememiştim.

Dünyanın merkezinde olmasa da sesin geldiği yerin merkezinde idim. Alkollü bir partinin akabinde görülebilecek bir manzara seyrediyordum. Belli ki “ayaklarımı yerden kesecek bir arabam olsun”  deyip, “benim olsun kötüsü olsun” düsturuyla alınmış eski model bir araç… Aracın etrafında darbe etkisiyle kırılıp dökülmüş savrulmuş üç beş plastik sandalye… Az önce düğünde eğlenen onlar değilmiş gibi vaveyla eden kadınlar, vaveylanın arasında eski aracın önünde saçları kanlar içinde yatmakta olan sırtı dönük bir kız çocuğu vardı. Bütün soğukkanlılığım üzerimde, vaveylanın arasında yerde yatmakta olan çocuğu kucağıma alıp sabahın ilk ışıklarıyla ortaya çıkan dalgasız bir deniz suyunun düzlüğünü andıran uzun saçlarını bir cerrah titizliğiyle alıp çocuğun yüzünü temizledim. Az önce içlerindeki birikmiş bütün dertlerini avazı çıktığınca bağıran bu kadınlar neden sessiz sinema oynamaya karar verdiler ki? Drama sahneleyen oyuncular gibiydik. Söz ve ses olmadan sadece mimiklerimiz ve uzuvlarımızla hissettiğimiz acıyı, kederi, ihtiyaçlarımızı birbirimize anlatıyorduk. Sahi kucağımdaki kız nasıl da hem ağlayıp hem de sesini saklıyordu?
Gök nazara gelmeden nazara mı gelmişti?
Nazar’ım…



KAFDAĞINI ARAYAN ANKA KUŞU Hüseyin GÖK









güneş
kanatlarını açtı
geçti üzerimden
yaktı benliğimi

bana bende oldu birden
pervane oldum etrafında
yandım ataşlarına
kül oldum

bir zaman aralığı bekledim
an geldi küllerimden doğdum
kanat çırptım mütemadiyen
düştüm yeniden yollarına

ben yolumdan
yolum benden geçmedi
ararım hâlâ
kafdağımı..



HALLER / H. AKBEY










Ne olacak ahval başladı sorular
Her birinde ayrı vesvese birbirini kovalar
Kaygı etmeyin bırakın yükselsin dolar
Derinliği olmayan konjonktürel olaylar

                                         İdrak, ikrardan önce gelişmeli
                                         Çile ateşi ile ocaklarda pişmeli

Tam da bahsedecekken kemâlâttan
Küresel insan dedi Orhan
Küre yuvarlak sel akışkan
Döner durur hiç öyle olur mu insan

                                         Neme lazım değil, bize ne lazım demeli
                                         İçinde kendin olmayan adaleti denemeli

Çok da dertli havasında pozlar
Azıcık eşelesen ortaya kendini koyar
Arada elitist bakışlar atar
Eli tist olsa kim bilir içine neler koyar

                                         Hep bana demeden paylaşılabilmeli
                                         İnsan varlığının kıymetini bilmeli

Ağızdan çıkar büyük büyük laflar
Güneydeki ile kuzeydeki aynı mı yaşar
Ne küresel ne evrensel insan var
Kamil olmayan insan neye yarar

                                         Söz uzar gider, lakin vakit kıymetli
                                         Okur yazmaz sınıfından biliniz beni



ŞEHİDİN EMANETİ / Enver ÇAPAR



Şehit ailelerinin dilinden...

              









Şahidiz, Şehadet makamındadır
Cennetten başını yukarı kaldır

Helal etsin bize  hakkı çok büyük
Kelimeler düğüm, boyunlar bükük

Her şeye alıştık, biz yavaş yavaş
 Sineyi deliyor gözlerdeki yaş

Canlı bir fotoğraf bize son bakış
Her karış toprağa oldular nakış

Köz oldu kelime düştü kalbime
Tutmadı yağan kar göğüs üstüne

Yandıkça yüreğim, yağmur döküldü
Ruhu yüceldikçe dünyam küçüldü

Islak bakışların derin izleri
Sonsuza bakıyor soluk yüzleri

Manasız törene bulsam bir isim
Toplanan insanlar sanki bir cisim

Benim etrafımda dönüyor dünya
İnanması çok güç, kötü bir rüya

Koşmak istiyorum, dizim tutmuyor
Boğazım düğümlü, sesim çıkmıyor

Bayrağa sarıldı, çıktı göklere
Emanet bıraktı, bizi sizlere...






ŞİİR YAZMAMIŞ OLSAYDI BİLE TEPEDEN TIRNAĞA ŞAİR / Ömer YALÇONOVA

Hasan Ejderha şairdir, hikâyecidir, deneme yazarıdır. Şiirleri ve hikâyeleri daha çok ön plana çıkmıştır. Onda doğuştan diyebileceğimiz bir şairlik vardır. Hiç şiir yazmamış olsaydı bile onun için şair diyebilirdik. 

Her gördüğünüzde yüzünüzün güldüğü, içinizin muhabbetle dolduğu insanlar vardır. Hasan Ejderha benim için o insanlardan biridir. Ender biridir. Zaten yüzümüzü güldüren, kalbimizi yumuşatan kaç kişi vardır veya olabilir? O yüzden Hasan Ejderha’yı nerede ve nasıl görürsem göreyim, mutlaka yanına gider, onun gülümseyen yüzünden payıma düşeni almaya çalışırım.

Hasan Ejderha şairdir, hikâyecidir, deneme yazarıdır. Şiirleri ve hikâyeleri daha çok ön plana çıkmıştır. Yakınlarda bir de roman yayımladığını duymuştum. Fakat o istediği kadar hikâye veya roman yazsın, üst üste denemeler kaleme alsın, yine de herkesçe ve benim için de her zaman şairdir. Onda doğuştan diyebileceğimiz bir şairlik vardır. Hiç şiir yazmamış olsaydı bile onun için şair diyebilirdik. Çevresine karşı tutumu, düşünsel faaliyetleri, hal ve hareketleri, kitap yorumları, olay anlatışı, heyecanlanması, sinirlenmesi, sohbeti… şaircedir. Bazen uzun uzun susar, bu da şaircedir. Masadan kalkışı, elindeki tespihi tutuşu, gençlere yaklaşımı, yürüyüşü… her şeyi okunmamış bir şiir gibidir. Hele bir de anılarını anlatmaya başladı mı şairliği doruğa çıkar. Değişik benzetmeler, hiç kimsenin fark etmediği ayrıntılar sevgiyle sökün eder gelir. Kendinizi uçsuz bucaksız bir masalın içinde bulursunuz.

Hasan Ejderha'nın yerliliği

Hasan Ejderha yerlidir. Yerel demiyorum, milliyetçilik anlamında yerlidir. Türkçeyi kullanışına kadar, tavsiye ettiği kitaplara ve o kitapları neden tavsiye ettiğine kadar yerlidir. Aslında geniş bir hoşgörüye sahiptir Hasan Ejderha. Merkezinde yerlilik olmak üzere güdülen bir hoşgörüdür o. Tahammül sınırları bellidir. Bunlar İslam, vatan, millet, bayrak, Türk tarihi, gelenek ve görenek tarafından çizilmiştir. Milliyetçiliğin bütün cephelerini yakından bilir, okumuş ve görmüştür. Hepsinden usulünce faydalanır; yerli yerince değerlendirir. Kısaca Hasan Ejderha bilinçli, candan bir milliyetçidir. İslam’ın, Türk örf ve adetlerinin kazandırdığı, gerektirdiği bir ahlakla hareket eder.

Örneğin bana karşı müsamahası büyüktür. Özellikle gençlik yıllarımda sabırla dinlemiş, yanlış da olsa bir sürü görüşümü gülümseyerek karşılamış, sonra da itirazlarını sıralamıştır. Duygusaldır Hasan Ejderha. Fikirler karşısında bir sürü fikri vardır. Fakat o fikirlerin gücünü, etkisini o kadar şiddetli bir şekilde duyar ki bazen sabredemez, tane tane, yani hani “tuzu kuru”ların sakinliği içinde aktaramaz, sesini yükseltir, heyecanlanır veya gözleri dolarak, kısaca şairlere özgü özlü sözlerle veya tepkilerle anlatır. “Benim şairlerim bunlar kardeşim!” der mesela. “Sen de kimi okuyorsan oku veya beğeniyorsan beğen!” gibi. Oysa anlatmaya çalıştığı, “yerli düşünce”nin şairlerine dönük dikkat ve itinadır. Yani kimi okursan oku, o beni ilgilendirmez veya okunmalıdır ama bak şu şairler vardır ki, özellikleri bizim için, vatan-millet için önemlidir, önemsenmelidir, mutlaka anlaşılmalıdır, sen bunları es geçiyorsun, geçmemen gerekir demek ister. Fakat heyecanından dolayı bunları tane tane dile getirmektense, tepkisel ama duygu yüklü sözlerle anlatır. Muhatabı Hasan Ejderha’yı anlar. Çünkü onun bir garez veya kötü niyetle konuşmayacağını hisseder.

Bu ani çıkışlarında bile Hasan Ejderha kalbinizi kırmaktan çekinir. Örneğin sizi balkondan aşağı atmak istediğinde bile gülümsemeyi, nazik konuşmayı, doğru kelimeleri seçmeyi yeğler. Bu şekilde Hasan ağabeyle bir kere tartıştığımı hatırlıyorum. Bana karşı hoşgörüyü elden bırakmamıştı. Kendisinin çok değer verdiği şair ve düşünce adamlarıyla ilgili eleştirel denilebilecek sözlerime karşı müthiş bir sabır göstermişti. Lafı uzatmamak için de “Benim şairlerim şunlar şunlar” deyip kesmişti. Oysa biliyordum, benim onun şairlerine karşı ismini andığım şairlerin şiirlerini okuduğunu ve bildiğini. Onlardan çok sağlam örnekler göstererek aslında bütün tezlerimi çürütebileceğini biliyordum. Fakat o an, ister çürütsün, isterse bir sürü ispatla kendi şairlerini savunsun, benim onu anlamayacağımı da biliyordu. Gençtim tabii, anlayamazdım. O yüzden Hasan ağabey ikinci bir buluşma ve konuşma için belli bir zamanın geçmesi gerektiğine hükmetmiş olmalıydı. Beni güzelce savuşturmuştu. Belki iki belki üç yıl sonra buluştuğumuzda, sorularıyla uzun uzun konuşturmuş, “Çok şükür önceki buluşmamızda iddia ettiğin şeylerin yanlışlığını kendi kendine anlamış, analiz etmişsin” diyerek gülümsemişti. “Çok sinirlendirmiştim sizi” dediğimde, “Ne diyorsun, balkondan aşağı atacaktım seni, kendimi zor tuttum” diyerek kahkahasına yeni bir kahkaha eklemişti.

Daima bir sohbet halkasının içindedir

Hasan Ejderha öğreticidir, iyi bir hocadır. Öyle bir hocadır ki o, benim söylediklerimle iktifa etme, sen daha çok ileriye gitmeye çalış demekten geri kalmaz. Öğrencisinin daha ileri gitmesinden memnuniyet duyar. Cafer Keklikçi’nin şiir kitaplarına ne kadar çok sevindiğini anlatmıştı bir defasında. Onun ilk şiirlerini okumuş ve eleştirmiş biri olarak bunu söylüyordu. “Eleştirilerimiz yerini buldu, Cafer bizim işaret ettiğimiz yerden ileriye gitti” demişti. Bu, sarıp sarmalayan, halden anlayan, o hale göre ilacını veren anlayışı herkeste bulmak zordur. Bir şehirde belki bir tanedir, belki de iki tanedirler. Maraş’ta Hasan Ejderha’dır bu.

Hasan Ejderha’yı yalnız görmek zordur. Yanında mutlaka birkaç kişi vardır. O yüzden onunla uzun boylu sohbet etmek istisnaidir. Birkaç defa Bahçelievler’de çalıştığı büroya gitmiştim. Orada bile Hasan Ejderha’yı sevenler o kadar çoktu ki yalnız kaldığını görmedim. O, daima bir sohbet halkasının içindedir. O sohbet halkasına dâhil olduğunda zamanı unutacaksın. Çay bardaklarının biri gelecek biri gidecek. Araya kahve sokuşturulacak. Eğer çay bahçesindeyseniz tarhana firiği, fıstık veya Maraş çöreğiyle bunlar takviye edilecek. Ortamda yaşı büyük biri varsa, o dinlenecek. Ona küçük itiraz veya müdahalelerde bulunulabilir. Bunlar da soru şeklinde olmalıdır. Yoksa direkt şu görüşünüz yanlış demek saygısızlıktır.

Büyüklerin sözü kesilmez. O nefesleneceği zaman müsaade alınır ve itiraz cümlesi kurulur. Sonra da onun cevabı sonuna kadar dinlenir. Katılırsın veya katılmazsın, dinlersin ve teşekkür edersin, tartışmaya gerek yoktur, düşünmek, belki de tekrar tekrar düşünmek esastır. Bu gibi anlarda Hasan Ejderha’nın sükûnet içinde dinlediğini ve arada sırada küçük sorularla sohbeti yönlendirdiğini fark edersiniz. Hasan Ejderha bazen yanındaki kişinin itiraz edeceğini ama usulünce konuşamayacağını anlar, belli ki ortaya bir tatsızlık çıkacak, gereksiz bir gerginliğe sebep olacaktır, bu yüzden onun yerine ve ondan önce öne atılır ve soruyu sorar. Yani bir nevi yanındakinin üslupsuz söylemesi yerine, kendini ateşe atar. Ortamın tatsızlaşmasına engel olur. Bu, Hasan Ejderha’nın çok iyi bir dinleyici olmakla birlikle sohbet arkadaşlarını ne kadar yakından tanıdığını gösterir.

Henüz metne dökülmemiş kitapları da vardır

Hasan Ejderha’nın yol göstericiliğinden, öğretici yönünden söz etmiştik. Uzun süredir Yoldaki Kalemler(http://yoldakikalemler.blogspot.com.tr/) bloğunun yayın yönetmenliğini yapıyor. Orada gençlerin şiir, hikâye ve denemelerini yayımlıyor. Bunlar Hasan Ejderha’nın editörlüğünden geçmiş metinler. Ayrıca aynı blogta kendi ürünlerini de yayımlıyor. Ali YurtgezenAli İlbeyMemduh Atalayİsmail GöktürkYasin Mortaş gibi hoca ve ağabeylerin ürünlerine de yer veriyor. Bunlar gençlere dönük örnek, besleyici, yol gösterici metinlerdir. Yoldaki Kalemler; yetenekli genç şairlerle, gelecek vaat eden genç yazarla dolu, hareketli bir blog. Hepsi de yukarıda sözünü ettiğimiz sohbet halkasından geçmiş veya geçmeye aday isimlerdir.

Hasan Ejderha az yayımlamasına rağmen aslında velud bir kalemdir. Kitapları: Kayık Tepe Operasyonu (roman), Maraş’ın Cezbeli Gülleri (otobiyografik hikâye), Marallar Oymağında Bir Ceylanla Oturup Ağlamak (şiir), Seni Yaşamadan Olmaz(şiir). Ve henüz yayımlanmamış, dosya halinde duran ya da tasarlanmış ama henüz metne dökülmemiş kitapları vardır. Onları kimse bilmez. Vakti geldiğinde yayımlanır. Ve biz de okuruz.

http://www.dunyabizim.com/portre/21341/siir-yazmamis-olsaydi-bile-tepeden-tirnaga-sair


BEHÇET'İN GÖZLERİ / Bilge Doğan

Behçet'in gözleri...
Behçet, savaştan muzdarip muhacir bir çocuk şehrimizde. Gün görecek çağlarında, kırmızı ışıkta dilenmek zorunda.

Açıyorum camı, tanışıyoruz: "Adın ne yavrum?" İçten ve samimi, tebessüm ederek "Behçet" diyor. "Ya arkadaşınınki" diyorum yanındaki mahcup kıza bakarak. "Ayşegül" diyor. Kısa ama bir o kadar anlamlı tanışmamız bu kadar.

Horlanmaktan ve yoksulluktan küçük yaşta büyümüş Behçet'in gülümseyen yüzü, hafızamda bir acı yumağı olup dalgalanıyor. Nasıl gülümsemesin? Her gören arabasının camını kapatıp, yokmuş gibi davranıyor ona. Şefkat ve muhabbete susamış, savaş yorgunu sekiz yaşlarında bir çocuk Behçet, sadece çocuk lakin erkenden yaşlanmış...

İhtiyar bir çocuk Behçet. Kinayeli anlamda ihtiyar hem de. Onca yük omuzunda, evet ihtiyar. Bilmem acaba hangi bombanın etkisiyle yüzü altmış yaşlarında bir dede gibi buruş buruş, yani ihtiyar. Küçücük yüzü, bir dedeninki gibi ihtiyar. Ama o küçücük yüzde, acıyla bîtap gözler, küçücük bir muhabbet emaresiyle ışıl ışıl parlıyor. Hüzün ve acı bir çocuğun gözlerine hiç yakışmıyor.

Evladım gözümün önüne geliyor, bilmediği topraklarda, avucunu çaresizce insanlara açmış dilenirken. Kanım iliklerimden çekiliyor, gönlüme bir hançer saplanıyor. Nasıl görmezden geliriz bu yavruları...

Ey "Dertli Dolap" söyle, böyle emreylemiş ya Rab, tevekkül ve teslimiyet içindeyiz. Peki ümmetimize yapılan bu kanlı savaşlara sessiz kalışımızın hesabını nasıl vereceğiz, nerede duruyoruz, biz elimizi taşın altına ne kadar koyabiliyoruz, yılan gelip bize dokunmadıkça dilimiz lâl olup, görmezden mi geleceğiz İslam âleminin çetin imtihanını?

"Kırmızı Gül" söyle gözünü seveyim, bu balalara ninni söyleyen anaları yok, nice olur halleri. Gitmiş gelmez babaları, kardaşları kalmış geride kanlar içinde, nasıl dayansın çocuk gönülleri. Yaralarına merhem ol  bu yavruların ey kırmızı gül. Bu gariplerin yarasına merhem olacak bizler, vicdanımızın sesine kulak vermezsek nasıl dayanacak bu sabiler.

Canım "Sarı Çiçek", sor bu çocuklara, anaları babalı nerededir? Onların yüce yaradandan başka sığınacak dalları kalmamıştır. Sor canım sarıçiçek, evlat, kardeş var mıdır bu çocuklara? Onlara evlat, kardeş; gönüllerini ve topraklarını onlara rahat eyleyecek bizleriz. Sor güzel sarıçiçek bu çocuklara, onlara ölüm var mıdır? Ölümsüz yer yoktur, ölüm her insana haktır, bu yavruların cennet bahçelerinde koştuğunu hayal ederek az da olsa gönlüm mutmain oluyor...

Ey gönül çalan güzel "Ahçik", söyle bu çocukların gönlü sevdaya düşemeyecek mi en güzel çağlarında. Yaban ellerden dönmelerini bekleyen gözü yaşlı sevdalıları olmayacak mı? Başlarını sevda uğrana belaya sokmayacaklar mı?  Leylalar için çöllere düşüp, Şirin için dağları delemeyecekler mi? Boyu uzun, beli ince, evlerinin önü yonca yârlar için yollara düşmeyecekler mi? Savaş acısıyla bükülmüş belleri, sevda ateşiyle yanmayacak mı hiç, sevgili Ahçik?

Ey gönlümüzün ve her şeyin sahibi Allah'ım. Yaban Yemen ellerine giden dedelerimiz gidip nasıl gelemedilerse, Suriyeli muhacir çocukların da anaları, babaları, kardaşları, yakınları gelmeyecek. "Dağa göre kar, güle göre diken, güce göre yük, imâna göre imtihan" veren Rabbim, bu kardeşlerimizin işini kolayla. Ümmetimize de bu insanlara arka çıkacak iman gücü ver. Vicdanlarımızın sesi nasıl susabilir?  

Savaş çocuklarının yüzleri, benim için şükür ifadesi, vicdanımın hüzünle ağlayan sesi.

GÜZ SANCISI / Mehmet MORTAŞ

I
İçimiz ne kadar çok kuruduysa o kadar kuru bir yaz bıraktık hazan mevsimine. Cümlelerimiz ne kadar çok anlamsız ve başıboşsa o kadar çok dağıldık hayatın kuytu yerlerinde, her insanın öyküsü ne kadar da buruk muğlâk, kötürüm olmuş ruh hali pozunda. Hiç bir kelimemiz güz sancısı çekmiyor, suskunluğumun doğumunu müjdeleyecek hiç bir sözcük kalmadı; yapayalnız kaldık kelimenin ortasında, ruhumuz göçmen kuşların konakladığı ülke değil artık. Hazan mevsimi yaklaşıyor fakat hüzünlü bir hüzün değil yaşadıklarımız, öykülerimiz nedensiz anlamsız boşluklar içinde debelenip duruyor, sonbahar renginde sararmış yüreklerimiz bukalemun gibi renkten renge girmeye başlamış, kendi tehlikemiz peşinden sürüklüyoruz mevsimleri, ölüm ne kadar da garip güz resitalinin yanında baharı anımsatacak hiç bir emare yok sessizliğimizde kaybolup gidiyor. Yaz mevsimi kurumuş dudaklarıyla hicret ediyor güz mevsiminin nefesine, kırık ikindiler doluyor evlerimize serin dağ yamaçlarından, göz kırpıyor kaypak rüzgâr usulca gecenin sızan karanlığından, mahmurlaşıyor güz güneşi, boyun eğiyor korkularıma, insanlardan kaçacak bir ağaç gölgesi yok fakat bir yaprak düşüyor hayatımın en hazin taraflarına. Kala kala bir ben kalıyorum güz sancısının ortasında. Hiç bir sözcük merhem olmuyor yaralarıma, korkunun kuyularında geziniyorum çaresiz. Ve hayatın çaresizliği kıyısız kıyılarıma vuruyor ölü düşler biriktiriyorum masum olmayan... Gözyaşlarım deniz olmuyor güzün bağrına hicret etme saatlerinde, kurumuş yürekler elimde kalıyor değersiz bir o kadarda hayata küskün. Rüzgâr tenime konmuyor sabah mahmurluğunda küskün tan yeri çığlık çığlığa kalıyor düşlerimin içinde. Umutlarımız eski güz günlerinde kaldı hayatın dişlileri arasında bir bir dökülüyor paranteze sığdırdığımız varlık sancısı, virgülüne dahi dokunamıyoruz yaşadıklarımızın. Zaman ömrümüzü yavaş yavaş kemiriyor güz sarısı kalbimize dokunmadan. Çocuklar kalbimizdeki denizlerde gezinmiyor yelkenler açılmıyor çocuk gülüşlerinden, bahara selam duracak güzler yetiştiremiyoruz, ölümün rengârenk hüznü göç etti göçmen kuşlarının kanatlarında. Uzak iklimlerin güz sancısının derdindeyiz, sanala boyanmış yüzüyle oturuyor mevsimler başköşeye ne kadarda yabancı ve acı. İnsani olan her kelimemiz dökülmüyor acılarımızın heybesine, cevap veremiyoruz bir cümleden hicret ederken kâinat kitabına kaybolup gidiyoruz amaçsız boşaltılmış hayatların kırgın taraflarına. Güz sancısı çekecek zamanımız dahi yok her şey masmavi gök altında kırık bir yaşamdır mevsimleri elinden alınmış.

II
Güz gelir ölüm renginde suskunca yerleşir anılarımın sararmış taraflarına. Sancılanır bütün kelimeler, sözcüklerin üzerine abandıkça abanır hafif ve serin esen kuzey rüzgârı. Doğa mahmurlaşır çiçeklerin üzerinde yaz ölüme serenat dizer, kıyısız acıların meyve vermemiş sahilinde bir bir düşer hayatın tik tak sesleri, dalgalar sahile vurmadan öykünür bulutların denizlerde yıkanmamış yüzüne, yaz son nefesini vermek üzere tenimizin üzerinde tepelenir durur. Güz sancısı başlamıştır doludizgin giden yazın kucağında, gölgelerin güneşten kavrulmuş yüzlerine uzayan bir zaman giydirilmiştir ikindi vakti, ağaçlar kuşların göç vaktinde gökyüzüne doğru yavaş yavaş atar üstünden yük gibi gelen giysilerini.

Güney rüzgârları kendi siperlerine çekilmeye, göç vaktinin en derin zamanında güney yamaçlarına yuva kurmaya başlamış, güneşin yakıcı ışığının üzerinde vakur fakat yenilmişlik edasıyla yeşil tonlarda göç etmişti. Güz yazın yeşermiş bedenini serin yerlerinden kemirmeye, güneşin sararmış renklerini yaprak ve bitkilere nakşetmeye başlamıştı. Bir koşturmacadır gök kubbenin altında göçmen kuşlarda, yuvalarının son rötuşlarını yapmışlar dönecekleri günün şarkısını mırıldanarak kanatlarındaki ritme uyarak havalanmışlardı. Güz sancısı kuş yüreklerine vurmadan, ürkek bakışları ele vermeden son şarkılarını bir serçenin kanatlarının altına bırakıp gitmişlerdi, bozulmuş mevsimlerin hüzünlerini yanlarına alarak.