HİKÂYE MALZEMESİ DÜKKÂNI-KURTTEPE’NİN TRENİ /Hasan KEKLİKCİ

-Ooo… Hoş geldiniz hocam. Sizi fakirhanemizde görmek ne bahtiyarlık. Çoktandır görüşemedik.

-Estağfurullah, hoş bulduk. Uzun zamandır buradaki dostları ziyaret etmek aklımdaydı kısmet bu güneymiş. Sizin de dükkân açtığınızı duydum. Allah hayırlı mübarek eylesin. İyi düşünmüşsünüz. Nasıl, işler açıldı mı? Ha bu arada çam sakızı çoban armağanı şunu da şöyle bırakayım.

-Aaa… Zahmet etmişsiniz. Siz gelmişsiniz ya hediyeye ne gerek vardı. İşler iyi. Çok şükür umduğumuzdan daha güzel gidiyor. Şimdilik daha çok genç yazarlara malzeme veriyoruz. Verdiğimiz hikâyeler de yayınlanıyor. Sosyal medyadan takip ediyorum; gençlerin çoğu hikâyeleri fazla bir düzenleme yapmadan yayınlamasına rağmen güzel tenkitler, müspet okuyucu yorumları alıyorlar. Siz neler yapıyorsunuz?

-Bükten çıkıp karaçalıya girmek gibi bizimki, servisten inip otobüse biniyoruz. Ömrümüz yollarda geçiyor. Büyük şehir böyle maalesef. Otobüste, serviste kitap okumaya çalışıyoruz. Bazen öyle oluyor ki, bitirdiğim kitabın yazarını bile hatırlamıyorum. On kitap beni on adım ileriye taşımıyor. Besni’den götürdüğümüz malzeme biteli yıllar oldu. Laf aramızda onca tecrübeye rağmen bir şeyler yazmak için bilgisayarın başına geçip, gazete haberlerini okuyup geri kapattığımız oluyor. Bu arada gözüm de senin şu listene takıldı. Şu Kurttepe’nin Treni’nde ne var acaba? Nasıl olsa zamanımız bol. Bunu sizden dinleyelim. Evvela şunu buyurun.

-Lütfen hocam aramızda akçenin lafı olur mu? Bizi utandırmayın.

-Hayır. Hayır. Alın bunu ki, yarın bir gün telefonla malzeme istemeye yüzümüz olsun. 
    
-“Konyalı Emine elinde bir kâğıtla geldi oturdu çardağın ucuna. Kâğıdı babama göstererek, ‘Bu işi yapsa yapsa senin döller yapar ede. Zaten benim sizden başka da kimim var ki. Bir kuş bir çalıya sığınırmış ben de sana geldim. Ah edem karganın değneği mi olur. Ortalık yerde kala kaldım. Omar’ımı elimden aldılar.’ dedi.

Babam kâğıdı eline aldı. Baktı. Arkasını çevirdi arkasına da baktı. Sonra yazılı yerini çevirdi ‘Jandarma’ dedi sesi duyulur duyulmaz. Bana baktı. Sonra tekrar kâğıda baktı, ‘Kurttepe’ diye mırıldandı. Kâğıdı tekrar aldığı gibi dörde katladı. Dizinin üzerine bıraktı. ‘Sabah Mahmut’la beraber gidin.’ dedi ve dizine koyduğu dörde katlanmış olan kâğıdı bana uzattı.

Bindiğimiz otobüs öğleden sonra Adana otogarına girdi. Hava sıcaktı ama içimizdeki sevinci etkilemiyordu. Ben çalıştığım firmanın işleri ve sınavlarım vesilesiyle gelip gidiyorum buraya fakat Mahmut’un ilk gelişiydi. İlk gelişi olmasına rağmen, o da benim kadar biliyordu Adana’nın neresinde ne olduğunu. Bir kere, dayım burada subay gazinosunda askerlik yapmıştı. Sonra, köyün hemen hemen bütün erkekleri yazları Adana’ya pamuk sulama işine gelirdi. Kuru Köprüyü, Kum Palas Otelini belki bin kere dinlemiştik babamdan. Küçük Saati, Büyük Saati elimizle koymuş gibi bulabilirdik. Ve tren istasyonu. Hatta Yenice tren istasyonu bile belleğimizdeydi. Biraz kendimizi toparladıktan sonra kalacağımız otele doğru yürümeye başladık. Dayımın askerlik yaptığı Adana subay gazinosu otogarın hemen yanındaydı. Önünden geçerken bir müddet durup kapıda nöbet tutan askere baktık. Demek yirmi yıl kadar önce dayım bu askerin yerinde nöbet tutmuştu. Ne kadar da gençmiş o zaman. Askerliğini bitirip geldiği günü dün gibi hatırlıyorum. Köye gelişinin ikinci gününde, kendi köyünden kalkıp bizim eve gelmişti. O gece bizde yattı. Anam sabah çorbanın yanında, yumurta ve süt de pişirmişti. Ben altı veya yedi yaşındaydım. Anam omuzuma bir havlu koydu, elime bir tas verdi. Dayımın eline su döktüm yüzünü yıkadı. Omzumdaki havluyu alıp yüzünü kuruladı. Havluyu omzuma koyduktan sonra elini başıma uzatıp saçlarımı karıştırdı. Beraber içeri girdik. Gömleğinin en üst düğmesini de vurdu. Direkte asılı olan kravatını boynuna taktı. Ayna filan aramadı. Belki de bizde ayna olmadığını biliyordu. Eliyle kravatı yokladı. Biraz daha çenesine doğru kaldırdı. Kravatın altındaki kısa ve biraz daha ince olan yerini aşağıya doğru çekti. Tekrar eliyle yokladı ve öylece bıraktı. İlk defa kravat görmüştüm. Hem de dayımda. Ne bahtiyarlık. Ne övünç kaynağı...

Kravat önemli. İnsanı ağır gösterir. İşleri kolaylaştırır. Mahmut’un boynunda kalın bir kravat, benim ceketim ilikli olduğu halde Kurttepe’de taksiden indik.  Cebimdeki dörde katlanmış kâğıdı kapıdaki bekçiye gösterdik. Bekçi bize bir oda tarif etti. Kâğıdı tarif edilen odaya götürdük. Odada ilk gördüğümüz adama uzattık dörde katlanmış olan kâğıdı. Adam kâğıdı aldı. Okudu. Masaya bıraktı. ‘Evet, alabilirsiniz’ dedi. Bize bir yer tarif etti. Tarif ettiği yer bulunduğumuz yere uzakmış, epey yürümemiz gerekirmiş. ‘Burada yabancı birini gören herkes bir şeyler ister. Sakın kimseye bir şey vermeyiniz’ diye de sıkı sıkı tembih etti. Adama iyi günler dileyip tarif ettiği yere doğru yürümeye başladık. Geniş bir araziye kurulmuştu bulunduğumuz yer. Yürüdükçe birbirinden bağımsız, kimi ortalık yerde, kimi bulunduğumuz yeri çevreleyen duvarlardan biraz içeride birçok binanın önünden geçiyorduk. Bazı binaların odaları duvar yerine demir korkuluklarla çevrilmişti. Ve sesler geliyordu. Ses gelen demir korkuluklu bir yerin önünde durduk. Biri söylüyor diğerleri oynuyor. Otuz beş kırk yaşlarında bir oda dolusu insan. Söyleyen bizi gördü ve söylemeyi bıraktı. Bize şöyle alaycı alaycı bir baktı, oynayanlara döndü, ‘Ooo… Gelin, gelin… Kravatlı beyefendi gelmiş.’ dedi Mahmut’u göstererek. Ve hepsi oyunu bırakıp korkuluklardan ellerini uzatıp sigara istemeye başladılar. Allah kimselere akıl noksanlığı vermesin…

Hal bu ki, bizim almaya geldiğimiz Ömer deli değil. Bir kavga olmuş köylerinde. Biri birini bıçaklamış. Bizim Ömer, Konyalı Ömer de oradaymış. Bıçaklayan şımarık oğlan, ‘Ömer yaptı’ demiş. Sağdan soldan ‘Ömer yapmaz’ demişlerse de kime laf anlatacaksın, jandarma Ömer’in elini zincirli kelepçe ile bağlayıp alıp götürmüş şehre. Ardından da ‘Bu deli’ deyip Adana’ya yollamışlar. Anacağızı, Konyalı Emine ağlayıp kalmış ortalıkta. Sağ olsun muhtar ilgilenmiş. Mahkemeye gitmiş. ‘Bu çocuk’ demiş ‘şu hepsi birbirine benzeyen çocuklar yok mu; hani minyon tipli, yürürken kollarını aşağıya doğru sallandırarak yürüyen, saçları düz, kafaları küçük, diller büyük, boyunları kalın, yüzleri güleç sendrom mu, davn mı işte onlardan. Babası öldü. Anasının tek çocuğu kimi kimsesi yok’ demiş. Bu arada yaralanan kişi de kendine gelmiş ve esas suçluyu söylemiş. Hâkim hemen karar yazmış yazmasına da Ömer bir haftadır buradaymış.

Uzaktan gördük Ömer’i. Bir duvarın dibine sinmiş, başı önüne düşmüş, bir şeyler mi düşünüyor yoksa şu zavallı dünyada düşünecek bir şey var mı diye mi düşünüyor belirsiz. Öylece duruyor. Yanına kadar vardık. Bizi fark etmedi. ‘Ömer’ dedik. Garip başını kaldırdı. Kucaklaştık. Bir daha… Bir daha…

‘Hadi gidiyoruz’ dedik. Gözlerinden akan yaşları silmek için en ufak bir çaba harcamadı. Sanki yer gök gözyaşlarını görsün ister gibiydi. Oradaki hiç kimseye de bir şey demedi Ömer. Herkese küsmüş gibiydi. Yolda yürürken bir bana bir Mahmut’a sarılıyordu yalnız.

Çıkış kapısına gelmeden bir yerde şöyle durdu; ‘Dayı buradan şimdi tren geçer. O trene binmeyelim, bineni bir daha indirmiyorlar. Geride kalanı da dövüyorlar.’ dedi.

Gerçekten de arkamızdan bir tren geliyordu: En önde cuf cuf diye sesler çıkaran iri yarı bir adam, ardı sıra belki yirmi belki otuz kişi arkadan birbirinin kemerlerinden tutmuş, ip gibi yürüyerek.”
                                   


NOT: Satılan, anlatılan ve yazılan hikâyeler tamamen hayal ürünüdür.
Hiçbir kişi veya kurumla alâkası yoktur. Hiçbir hayvana zarar verilmemiştir.





İSTİKLÂLDEN İSTİKBÂLE / Nurcihan KIZMAZ


Oyy Maraş’ım ne yiğitler yetiştirdin bağrında
Kırpmadan gözlerini, can verdiler uğrunda

Tarih yazdı Maraşlım bundan bir asır önce
Namusuna uzanan namert eli görünce

Bacımın örtüsüne dokununca bir yezit             
Kükredi aslan yürekli yiğit çakmakçı Sait

İlk kıvılcımı çaktı, sütten ak sütçü İmam
Nurlar içinde uyu, burda görevin tamam

Heyy Fransız, İngiliz biraz geri dur hele
Edeler diyarında bu ne cürettir böyle

Siz de top tüfek varsa biz de kazma kürek var
Kadınında erkeğinde iman dolu yürek var

Yılmadı yaşlısı genci gece gündüz savaştı
Korktu düşman-ı lain gece yarısı kaçtı

Vermediler bir karış toprağını namerde
Nazlı nazlı salınır bayrağımız göklerde

On iki Şubat günü bayram ilan edildi
İstiklâl madalyası şehrimize verildi

Bu hamaset destanı ilelebet okunsun
Al sancağım gönderde dünya durdukça dursun




BEŞ ER DESTANI / Ferhat ALTUN


Asya’nın Turan’ın cesur erleri
Ol kara sancağın son neferleri
Geldiler göklerden haber salarak
Geldiler güneşten demir alarak

Ellerinde cihan bir yudum suydu
Tek bir katre bile alev kusturdu
Sağırlar işitti, lallar konuştu
Ol beş cengaverin at koşuşundan

Bir gece ansızın varıverdiler
Korkunun korkusu yokluk yurduna
Varıp tüm yokluğu talan ettiler
Kara kefenleri takıp boynuna

Bir haber işittik erler toyundan
Meğer zapt etmişler bütün zamanı
Ol bütün yokluğu vurup boynundan
Salmışlar afaka kanlı dumanı

Onların yolunu gözlerken gözler
Nice seferlere atıldı beş er
Çevirip atını Kaf dağlarına
Kırmızı Anka’ya dönüştü beş er

MÜLTECİ / Alparslan KILIÇ



Hani var diyordun nerde insanlık?
Savaş ile barış sizce de bir mi?
Havai fişekle kimyasal bomba,
Yaşam ile ölüm sizce de bir mi?

Sen yatarken sıcak yorgan içinde,
Milyonlarca garip çadır içinde,
Ayaz gecelerde karın içinde,
Ev ile evsizlik sizce de bir mi?

Onlar aç yatıyor nerde insafın?
Yüz kişi doyurur senin israfın,
Çok yemekle geçmez mide fesadın,
Açlık ile tokluk sizce de bir mi?

Vatandan yurdundan edilmiş millet,
Düşmüşler ki dara yaşarlar zillet,
Kem gözlerle bakma, eyle merhamet,
Ensarla muhacir sizce de bir mi?

Vicdansız Araplar, riyakâr batı,
Sizin bütçe Türkiye'nin bin katı, 
Tükürsen de kızarmaz ki suratı,
İyi ile kötü sizce de bir mi?


HİKÂYE MALZEMESİ DÜKKÂNI-ÇOCUK/Hasan KEKLİKCİ

-Buyurduğunuz gibi şimdi çocuk olmak kolay. Fakat şimdi de adam olmak zor. Eskiden çocuk olmak zor, adam olmak kolaydı. Çünkü bir çocuk, çocukluktan itibaren “adam” gibi yetiştirilirdi. Gençliğe adım atan biri, birçok sorumluluğu da yüklenmiş olurdu. Şimdi ise tam tersi. Düşünsenize efendim, “hayatının sınavı” olan üniversite sınavına kimliksiz giden öğrencileri.

-Tabii bunda çevrenin, şu sosyal medyanın, hele hele televizyonun etkisi haddinden fazla. Maalesef çocuklar bizden çok dışımızdakilerin tesiriyle büyüyor.

-Gerçi siz de haklısınız, çocuk ne yapsın kardeşim; televizyonda adam çıkmış,” seni kimsenin yönlendirmesine müsaade etme” diyor. Reklâmdaki kadın, “Kendin ol” diyor. Çocuk da nereden bilsin nasıl “kendisi” olunacağını. Evde söylenen her şeye itiraz ediyor. Aklı sıra “kendisi” oluyor.

-Sahi “çocuk” demişken var mı elinizde çocukla ilgili anlatabileceğiniz böyle eski bir hikâye?

-Burada “Çocuk” diye başlık attığımız bir hikâye var. Tabi siz gerek başlık konusunda ve gerekse muhteva konusunda istediğiniz gibi yazıp çizmekte serbestsiniz.

-O zaman buyurun akçe-i hikâyenizi.

-Bereket versin. Allah birinize bin versin.

-“Bir ikindiüstüydü. Babasının iki adım arkasından yere sabitlemiş olduğu gözleriyle, adeta yürüdüğü patika yoldaki toprağı kazıyormuş gibi, başını kaldırmadan bizim evin önüne kadar geldi oğlan. Elleri şalvarının ceplerinde başı önünde, üzerindeki gömlekten, ayağındaki şalvardan ve hatta yaşıyormuş gibi göründüğü dünyadan sıyrılıp, şalvarının paçalarından aşağı toprağa süzülüp yeryüzünden kurtulmaya çalışıyormuş gibi yürüyordu. Şimdiki gibi hatırlıyorum; kapalı bir hava vardı o gün köyde. Babası çocuğa ha bre sövüp sayıyordu. Sonbaharın son günleriydi. Aramızda birkaç yaş fark olmasına rağmen çocukluktan çıkmıştık ikimiz de. Olur-olmaz yere güldüğümüzde, ayıp laf konuştuğumuzda, sövdüğümüzde ve birine vurduğumuzda bizim için kötek hazırdı artık. Şalvar vardı ayaklarımızda. Çocuk olsak şalvar giydirmezlerdi bize. Köyde çocuk ve genci birbirinden ayırmanın en kolay yoludur bu: Giyimine bakacaksın bir erkeğin; ayağında şalvar, üstünde gömlek veya kazak gibi bir şeyler varsa, boyunun uzun veya kısa olması, vücudunun zayıf ya da tıknaz olması fark etmez; o artık çocukluktan çıkmıştır. Çocukların sırtında köylünün “köynek” dediği entari olurdu o zamanlar. Kolları bileklerinde, etekleri ancak dizlerinin altına kadar inen, boğazı yuvarlak kesilmiş ve bazen düğme veya çıtçıt dikilmiş, genellikle küçük çiçekli en fazla iki renkli elbiselerdi bu entariler. Altında bazen don olur bazen de hiçbir şey olmazdı. Öyle yalbırdak... Her çocuğun en fazla bir tane entarisi olduğundan, yaz kış aynısı giyilirdi. Yırtılan yerleri dikiş tutmaz oluncaya kadar yamanırdı. Tabii yamalık da öyle her an ele geçecek bir şey değildi. Ya bayramda kadınlara fistanlık kumaş alınacak oradan artan parçalar, hısım akrabaya “ceplik” veya “yamalık” olarak verilecek veya bir düğün olacak, gelin ve çevresine dikilen elbise artıkları yama olarak kullanılacaktı.

Köylülük zordu. Köyde çocuk olmaksa daha da zordu. Bebeklik neyse de çocukluk kapıya konulacak mal değildi. Hele hele erkek çocuğu olmak: Düşünsene, “icik” diyene güleceksin, ‘haniymiş aslanımın ..kü’ diyene açıp göstereceksin. ‘Söv’ dediklerinde hangi harfi nerede kullanacağını düşünmeden; öğrendiğin ilk harflerle alelusul bir kelime oluşturup, oluşturduğun iki üç kelimeyi de bir araya getirip söveceksin. Hısım akrabanın yüzünü gözünü tırmalayıp, saçlarını başlarını yolacak ve kafa göz ayırt etmeden vuracaksın. Güleceksin, göstereceksin, söveceksin ve vuracaksın ki seni bir gören bir daha unutmasın. Kendini göstereceksin yani. Bu kendini göstermek; bir adım ileride olacaksın manasında değildir elbet, hangi ana bir çocuğunu bir çocuğunun önünde görür? Fakat şu da bir gerçek ki, her evde senin akranın, bir yaş küçüğün ve bir yaş büyüğün bir çocuk var mutlaka. Çocuğun kırkı bir para değil ama… Her evden en az bir çocuk ölmüştür hangi hastalıktan, hangi yaradan öldüğü bilinmeyen. Çoğu zaman anasının doya doya ağlamasına bile izin verilmemiştir. “Ölenle ölünmez” denilip çıkılmıştır.

Babasının iki adım arkasından yere sabitlemiş olduğu gözleriyle, adeta yürüdüğü patika yoldaki toprağı kazıyormuş gibi başını kaldırmadan bizim evin önüne kadar gelen çocuğun üç annesi vardı. İkisi babasıyla aynı evde otururdu. Öz annesinden babası ayrılmış başka bir adamla evliydi ve başka bir evde otururdu. Hangi annesi daha çok severdi bilinmez ama çocuk dedesinin evinde yatar kalkardı. Dedesiyle, dayılarıyla gezer en çok ebesini severdi. Dedesi güngörmüş bir adamdı çocuğun. Ekmeği yenirdi. Fakire fukaraya bakardı. Deli akıllı demez ihtiyaç sahibinin ihtiyacını görürdü. Evleri bizim eve yakındı. Biz çocukla oynardık. Solaktı. Acayip çelik çomak oynardı. Hartlap dalından, kesme dalından güdükleme çelik yapardı. Yere karşılıklı koyduğumuz iki taşın üzerine yerleştirdiği güdükleme çeliği, sol eline aldığı değnekle şöyle bir havaya atar ve ardından havadaki çeliğe öyle bir vururdu ki, çoğu zaman havaya savurduğu çeliği bir daha bulamazdık.

Adam bir taraftan küfür ediyor, fırsat buldukça da bağırıyordu; iki adım arkasından yere sabitlemiş olduğu gözleriyle, adeta yürüdüğü patika yoldaki toprağı kazıyormuş gibi başını kaldırmadan bizim evin önüne kadar gelen çocuğa; ‘Kıran atığı, o kadar hastalık geçirdin geberip gitmedin. Başımın belası. Senin ne işin var çavuşun kızlarıyla…’ Geriye dönüp oğlana bir tokat attı. Ardından bir daha. Ve sonra bir tane daha. Çocuk yediği tokatların etkisiyle yere yuvarlandı. Hersini alamayan adam bir yandan kudurmuş itin su görmüşü gibi bağırıyor, bir yandan da yere düşen oğlanı tekmeliyordu. Adam öyle bir tekme savurdu ki, çocuk iki metre ileri düştü. Bibim anama, ‘Bacım bu gavvurun elinden çocuğu biz alamayız, şu oğlanı gönder de çocuğun ebesini çağırsın.’ dedi. Ben fırladım hemen. Ahırı temizliyormuş ebesi hiçbir şey duymamış. ‘Hürü Bibi’ dedim nefes nefese, ‘beni anam gönderdi babası çocuğu dövüyor. Yetişecekmişsin. Bizim evin orada.’ Çocuğun ebesi geldi yetişti. ‘Yeter Allah’tan korkmaz. Öldürdün çocuğu. Otur da ye.’ dedi. Adamı yarı baygın çocuğun yanından uzaklaştırdı. Anamgil su yetiştirdi. Çocuğun ağzına su damlattılar, yüzünü yıkadılar.

Çocuğun ebesi; ‘Aman bacım ne bilim ben böyle olacağını. Karakol çavuşunun kızları ile oynarken döğüşmüşler. Onlar da babalarına şikâyet etmiş. Bacak kadar çocuk. Sabah bir asker geldi anam bacım. Çavuş çocukla babasını karakola istemiş. Aman gadalarınızı alayım ne bileyim ben.’“


NOT: Anlatılan ve yazılan hikâyeler tamamen hayal ürünüdür. Hiçbir kişi veya kurumla alâkası yoktur.


SÖZÜ OLAN KİTAP: “BEN Mİ? SEN Mİ? BİZ Mİ?”/ AHMET DOĞAN İLBEY

Kalem ehli, tanbur ve ud çalar, Gönül mesleği udî… Bağlamaya dosttur. Nebatattan hayvanata, topraktan biyolojiye uzanan Gâzi Üniversitesindeki derslerinden din-i mübin ölçülerine göre yepyeni bir düşünce ve bakış ortaya koyan, hâl diliyle yazdığı yazılarını kalp ve dimağımızı cezbeye kaptıran adlarıyla kitap zarfına sokan, tasavvuf mûsikîsi ve türküler söyleyen, şair, bestekâr, hâl ehli ve biyoloji-zooloji-botanik profesörü Prof. Dr. Suat Kıyak hocadan bahsediyoruz.

Âhir ömründe akademisyenliğini teknik, ceberrut ve bürokratik bir titre dönüştürmeden, Halk içinde Hakk’la beraber yaşayan modern zaman dervişidir Suat Hoca… Modernizmin ve kibrin en kesif olduğu Ankara’da Elazizli mertliğini sürdüren bir gönül adamıdır.  

“Ben mi? Sen mi? Biz mi?” adlı son kitabını imzalayarak göndermiş ve fakîri bahtiyar kılmıştır. Daha önce, “Bir Nefes, Bir Kelâm, Bir Kitap…” , “Bir Bak… Bir Gör… Bir Oku..!”,  “Bir Harf… Bir Hece… Bir Kelime...!” ve “Bir An… Bir Gün… Bir Ömür…!” adlarıyla kalp ve dimağa dokunaklı güzide kitaplarını okumuştum. Her biri birbirinin mütemmim cüzü olan bu kitaplarda tabiat, eşya, fen, modern bilim ve hayat tenkidi ve kirlenen dünyâya temenna eden insanın âhreti unutuşuna kadar âfete uğrayan kalbine, gönlüne, îmanına dair her mesele icazlı ve üsluplu kısa nesir ve şiirlerle dile getiriliyor.

Son kitabı “Ben mi? Sen mi? Biz mi?” yi (suat.kiyak@gmail.com) okumaya devam ediyoruz. Kitapları hakkında daha önce söylediğimi, kalbe ve dimağa dokunaklı bu kitabı hakkında da söylemeliyim: Tasavvufî öğütlerden hikmetli sözlere ve kendi yazdığı irfan yüklü şiirlere kadar, kalp ve dimağa faydalı yazılar kitap zarfına girmiş. Suat Kıyak hocanın melâmî ve hasbî bir tarafı daha var ki, modern kapitalizmin ticarî alışkanlıklarına kapılan yazar ve aydınlara hiç mi hiç benzemez. Başucumuzda olan son kitabı da dâhil yayınladığı beş kitabının arka kapağında, yapıştırma değil, baskıyla yazılı “ücretsiz” ibaresi ancak Suat hocadan sâdır olur.

“Ben mi? Sen mi? Biz mi?” kitabı dünyâya bel bağlamış, yüreğini modern hayatın dişlilerine kaptırmış Müslümanlara şiirlerle ve kısa icazlı yazılarla öğütler veren, ikaz eden, düşündüren, gönül dilinden ve mânevî damardan giren yazılarla dolu… Hemen her yazı ve şiirin yanında mevzu ile alâkalı bir resim, figür, işaret mevcut… Ortalama okuyucu mevzua çekmek için anlamlı olabilir.

Diğerleri gibi bu kitabın da mevzuu hayli zengin. Kirli çağın bunalımından kalp ve kafası karışık insanın her meselesine dair yazı ve şiir içiçe… Kitabın arka kapağındaki metin, Suat Kıyak hocanın nefis Türkçesini, üslûbunu ve derin bir tefekkür sonucunda ortaya çıkan yazıların sahibi olduğunu göstermeye yeter kanaatindeyim. Okuyalım:

“Birazcık tefekkür ile ne ufuklar açılır! (…) Evet! Mevzu insan, mevzu dünyâ, kâinat… Okumayı sökme derdindeyiz… Kendinden başlayarak heceleme demindeyiz! (…) Mevzu; çıkar beklentisi içindeyken bir serçe kadar ürkek, şımarıp azgınlaştığı zaman kızgın boğa ikliminde yaşayan ‘ben’ ve ‘öteki’ ile başlayan çetrefilli yolculukta ‘biz’ e erişebilmek. ‘Sen’ ve ‘Ben’in olduğu yerde olmazsa olmaz ötekileştirilmiş ‘sen’… İnsana giden yolun ağır yükü altında, bildiğini zanneden câhil, olgunlaştığını zanneden ham, iblisi ile yarışan kibirli, hükmümü sürdürüyorum zannındaki ahmak, kazandığını zanneden müflisler ikliminde yol almaya çalışırken, yol kesicileri uğrular çok… (…) Ne kaybeder insan azıcık tefekkür ile… Bunalımın menbaı ‘ben’ den akıl ipi yardımıyla gönül iklimindeki huzura, ‘biz’e gitme yolculuğu basamaklarını adımlamaya başlamalı insan! (…) Ya Hû, terakki et, geliştir ‘ben’ini, biz yoluna yürü; zıpçıktı olma, şımarıklık yapma, aşırılığı terke niyet et… Marjinal olmamalı insan demek istiyorum… Yâ’ni teenniye, itidale, orta yola dâvet çağrısı bu! Gün olur devran döner, keser döner sap döner… Yapmam dersin yaptırır, sapmam dersin saptırır, unutma! Acele de, meşguliyetsizlik de şeytan işi…İlerle, hedefin hoşnut olmak ve olunmak ise. Atacağın adım rıza için değilse dur! Hakikatı sarıp sarmalama, örtüp gizleme sakın… Hastalıklılık hâli bu! Nereye sondaj yapacağını iyi hesapla, yoksa su bulamaz da havanı alırsın… ‘Has’ta olan da var, hasta olan da var. ... Sen nerdesin? ‘Ben’ de mi?, ‘Bizde mi?”

Ortalama bir okuyucu yukarıdaki cümlelerin Türkçesinden, mâna ve fikrinden ve dahi mesajından dolayı sarsılmamışsa, içine bir ateş düşmemişse, yüreğinde ulvî bir sızı duymamışsa, o kişiye diyeceğimiz şudur: Önce Türkçe öğren, sonra kalbini ve dimağını tezkiye et ve cilala… Yâni bin yıllık irfanımıza sahip hazret-i insan olmaya çalış…

Kitap okumayanlara, okuduğunu zannedip anlamayanlara, böylesine iksirli kelimelerden cezbeye kapılmayanlara ne diyelim?  Allah taksiratını affetsin!

Ah, kitaplar! Dijital, görsel ve modern-seküler sosyal medyanın ifsad ettiği hayat içinde seni başucuna koyan kaç kişi kaldı?



SAYILI GÜN / Nurcihan KIZMAZ


Nasibime gurbet düştü
Bana dua et anne
Su dök ardımdan yollara
Yağmurlara kat anne

Islanmasın kirpiklerin
Kederlenmesin yüreğin
Kasveti gönlünden söküp at anne

Söyle babam üzülmesin
Yavrum deyip sızlanmasın
Hep dersin ya, sağlık olsun
Benim için kardeşimi
Öp anne

Sayılı gün çabuk geçer derler de
Sen yine de
Tek tek sayma takvimleri
Çifter çifter yırt anne

Ara sıra rüyama gel
Hayal meyal düşüme gir
Korktuğumda ellerimden
Tut anne

Hasret kaçtı gözlerime
Aklar düştü saçlarıma
Bu gurbetin hiç insafı
Yok anne.



TARİZ-İ MERGUL / Miraç DOĞANTEKİN















Yaratıldım topraktan:

Benzemezsin Anka kuşuna bir çam ağacı kadar
Bir rüzgâr sesi kadar içe işlemez türkülerin
Varlığın su gibi ses gibi duyulur anlaşılmaz
Yokluğun toprak gibi hüznü saklıdır ölümlerin

*

Dünyaya gönderildim:

Biçimini korur ölü bir beytin arasında
Her hayat tef'ilesidir ilahi kitapların

Zaman bütün şiirlerin olmazsa olmazıdır
Sırrı ilhamı saklıdır çobanın asasında

Düşer dağılır boşluğa yeminli emanetim
Sonsuz azapta dağılır nefretim bir noktayla

*

Övüldüm yaşamımla:

Hayatım vardır bir de fikir gibi müstatil
Rüzgâr gibi desensiz ve dağlar gibi eril

Kimi meyhane sanır sazımın neşesinden
Kimi gamımı duyar solumun huşesinden

Söylesem inanmazlar içimde olanları
Kanımdaki delilik normallik yalanları

Anladım anlaşılmaz sesim duyulmadıkça
Doğmak doğmak değildir ölüp ayılmadıkça

Ve yaşadım sebepsiz değil dildeki yara
Aradım buldum sevdim ve öldüm bu yarayla

*

Ölümümle yerildim:

Okundu salalar eşliğinde vasiyetim
Tarizi çözdü basiretim bir noktayla

Bir harf ile yitirdi sözüm haysiyetini
Kırk parçaya kondu suretim bir noktayla
 

HİKÂYE MALZEMESİ DÜKKÂNI-İBRAHİM KALFA/Hasan KEKLİKCİ

                                                                                                             
-Hoş geldiniz.

-Hoş bulduk. Buradan bir arkadaşım bahsetti. Doğrusu ben şaka sanmıştım ama gerçekmiş. Fakat şaka gibi abi. Siz; dedem gibi, başınızdan geçen bir olayı anlatacaksınız, biz de çıkartıp size para vereceğiz. Desenize dedemin bizde çok hakkı var.

-Ona ne şüphe. Tabii ki dedelerimizin bizlerin üzerinde çok hakları var. Peki var mı öyle dedenizden dinleyip yazıya döktüğünüz bir metin?

-Yok da ne bileyim o öylesine anlatır, biz de yarısını dinler yarısını dalgaya alırdık. Ne bileyim ben bu işin para ettiğini.  

-Hayır... Hayır para eden dedelerimizin bize anlattığı hatıralar değil, bizim onların hatıralarına gösterdiğimiz saygıdır. Dilerseniz ben sizin zamanınızı daha fazla israf etmeyeyim, almak istiyorsanız hikâye başlıklarını okuyayım. ... var mı ilginizi çeken bir başlık?

-Ne yalan söyleyeyim şu on dakikada yaşadığım olayı kafamda bir yere koyamıyorum. Parayla hikâye satın almak. Hikâyeden ziyade malzemesine para vermek. Ama şu İbrahim Kalfa da ilgimi çekti doğrusu. Buyurun ücretiniz. Siz anlatın ben anlayabildiğim kadarıyla bir metin ortaya çıkartmaya çalışırım.

-Allah bin bereket versin. İşte size İbrahim Kalfa'nın hikâyesi:

-"Kucağımda içi gazoz şişesi dolu kasayla ustanın evinden çıkıp, gazozcuya doğru giderken Deli Besey’i gördüm. Görür görmez olduğum yerde durdum. On iki yaşındaydım. Buraya geleli neredeyse dört aya yaklaşıyordu. Deli Besey’i görünce ne yapmam gerektiğini öğrenmiştim. Hiç kimse bir şey dememişti ha! Ben kendi kendime öğrenmiştim ne yapacağımı.

Deli Besey her gün yaptığı gibi evinde ne kadar tülbent, eşarp ve kafaya sarmaya uygun bez varsa hepsini kafasına sarmış; ne zaman örüldüğü belirsiz iki beliği sırtının yarısına kadar inmiş, geriye kalan kızıl saçları, zemheride donmuş toprağın bahar güneşinin sıcaklığıyla yumuşayarak üzerinde bulunan otları bulundukları zeminden yukarı doğru kaldırması gibi, üzerlerine sarılmış olan örtüyü kardırmaya çalışıyordu. Öyle ki; kafasındaki örtünün her yanından kabarmış, dışarıya taşmış saçları görünüyordu. Her zamanki gibi parmakları açık sol eli altta, sağ eli üstte; kafasını mı tutuyor, ya yoksa kafasındaki onca bezi mi tutuyor tam anlaşılmaz bir vaziyette caddenin ortasından yürüyordu. Benim durduğum yere kadar geldi. Yerdeki at pisliklerini gördü ve dünyayı unutup her zamanki eğlencesine daldı. Elleri başında, ilk gördüğü at gübresinin üzerine basıp iyice ezdi. Sonra, kipi -seksek- oynuyormuş gibi atlayarak bir sonrakine gidip onu da ezdi ve sonra diğerine… Beni görmüyordu tıpkı dünyayı görmediği gibi.

Gazoz kasasını bizim dükkânın karşısındaki gazozcu Salman Ustaya getirip, 'Memik Ustamın hanımı gönderdi bunu, portakal suyu koymuş şişelere. Gazoz yapacakmışsın. Hazır olunca da Memik Ustama haber verecekmişsin.' dedim.

Bizim dükkâna geçtiğimde; -ha bu arada 'bizim dükkân' diyorum ama dükkân bizim değil Memik Ustanın. Fakat herkes bizim dükkân diyor diye ben de öyle diyorum. -Memik Usta da bizim dükkân diyor zaten.- Memik Ustayla tamirci Mustafa Usta dükkânın önünde aralarına bir tabure sığabilecek kadar boşluk bırakıp, önlerine de bir tabure almış, birbirlerinin yüzlerini rahat bir şekilde görecek vaziyette oturmuşlardı. Belli ki lafı hem gözlerine ve hem de kulaklarına veriyorlardı birbirinin. Memik Usta biriyle böyle yakın oturup laf ettiği zaman çayı benden isterdi. Ben çay verirken yahut boşları alırken, hatta aklına bir şey gelip bana demek için yanına çağırdığında bile lafını hiç kesmeden konuşurdu. Çünkü ben çay verirken sanki elimde köz var da onu bırakıyormuşum gibi bir anda tabureye bırakır yanlarından uzaklaşırdım.

Çaylarını önlerindeki tabureye bırakırken tamirci Mustafa Usta, Memik Ustaya bir şeyler anlatıyordu. İkisinin de yüzü asıktı. Mustafa Ustanın 'Anasına da gittim o da söz geçirememiş.' dediğini duydum ben sadece. Çaylarını bitirdikten sonra ikisi bir kalktı. Memik Usta İsmail Kalfaya 'Salman'ın dükkânındaki gazoz hazır olunca bizim eve götür.' dedi ve iki usta, Mustafa Ustanın dükkânına doğru yürüyüp gittiler. İsmail Kalfanın anlattığına göre: Mustafa Ustanın kalfası İbrahim, kendisinin on iki yıldır tamircilik yaptığını, bu işte usta olduğunu söylüyormuş. Mustafa Ustanın yanından ayrılıp kendisine bir dükkân açacakmış. Hatta dükkânı bulmuş bile, gazozcu Salman'ın yanındaki dükkân boşmuş. Mustafa Usta, İbrahim Kalfanın biraz daha yetişmesini istiyormuş. Eğer kalfasına bir dükkân açılacaksa kendisi açar, müşteriyi de kendisi gönderirmiş. Mustafa Usta ne yaptıysa İbrahim Kalfayı ikna edememiş. Son bir çare olarak Memik Ustanın konuşmasını istiyormuş onunla. Memik Ustayı da dinlemezse 'Sen bilirsin' diyecekmiş İbrahim Kalfaya Mustafa Usta.

Biz her sabah yaptığımız gibi akşam içeri aldığımız kazma, balta, keser, soba ve boru gibi dükkânda imal ettiğimiz malzemeleri dükkânın önüne, her malzemeyi mutlaka dünkü yerine koyarken, tam karşımızda gazozcu Salman'ın yanındaki boş dükkânın darabaları da gürültüyle açıldı. İbrahim Kalfaydı dükkânı açan. Ve yanında hiç tanımadığımız ne bizim çarşıda ve ne de ilçenin başka yerindeki bir dükkânda görmediğimiz bir çırak vardı. O gün temizlik yapıldı. Her yer yıkandı temizlendi. Sonra bir duvara boydan boya bir tezgâh, tezgâhın kenarına bir mengene yapıldı. Anahtar takımları geldi bir gün. Duvarlara çiviler çakılarak küçükten büyüğe doğru sırayla dizildi tüm takımlar. Bir traktör geldi İbrahim Kalfanın dükkânının önüne. Çırağı anahtar getirdi. İbrahim kalfa traktörü söktü. Traktörü ortadan ikiye ayırdı. Evet evet ikiye. Arka büyük tekerleklerin olduğu bölümün altına tahtadan takoz koydu. Ön tekerleklerin olduğu bölümün altına da takoz koydu. Her iki tarafın içinden bir sürü demir parçaları çıkardı. Bir kısım parçaları mengeneye sıkıştırıp bir şeyler yaptı. Bazı parçaları bir leğenin içerisinde benzinle yıkadı. Karşımızda dükkân. Her şeyi seyrediyoruz. Birkaç gün hiçbir iş yapmadı İbrahim Kalfa. Bizim kalfaların söylediğine göre traktörün motorunu Antep'e taşlamacıya göndermiş. Bizim dükkânda sadece arabaların kaynak ve makas işleri yapıldığı için biz çıraklar "taşlamanın" ne olduğunu bilmiyoruz. Sonra bir gün İbrahim Kalfa tekrar işe başladı. Traktörün içinden çıkardığı parçaları geri içeriye yerleştirmeye koyuldu. Birkaç gün sonra bir adam geldi İbrahim Kalfaya kızdı. Hatta bağırtısı bizim dükkânda duyuldu. İbrahim Kalfa her gün biraz daha telaşla çalışmaya başladı. Bir gün çırağına anahtar fırlattı ve oğlanı dükkândan kovdu. Kendisi tek başına gelip gitmeye başladı dükkâna. İbrahim Kalfaya kızan adam tekrar geldi. 'Sana üç gün mühlet moturumu yaptın yaptın yapamazsan gerisini sen düşün.' deyip gitti. Ben öğlenciydim ve dükkânın okula giden tek çırağıydım. O gün ben okula gidinceye kadar İbrahim Kalfanın dükkânı açılmadı.

Bizim kalfaların dediğine göre İbrahim Kalfa herifin motorunu öylece bırakıp İstanbul'a gitmiş, Aslında her parçası varmış traktörün ama usulünce yerlerine yerleştirip kontağı çevirememiş İbrahim Kalfa.

Bir hafta sonra dükkân tekrar açıldı. Açan tamirci Mustafa Ustanın çırağıydı. Çok geçmeden Mustafa Usta da geldi. İki parça halinde duran traktörün sağına soluna baktı. Parçaları havada tutan takozları kontrol etti. Dükkâna girdi. Elinde bazı parçalarla dışarı çıktı. Çırağa bir şeyler söyledi çırak gitti. Çırak az sonra iki kalfayla birlikte geri geldi. Cumartesi kuşluk vakti motor çalıştı. İbrahim Kalfayla kavga eden adam motora binip gitti. Kalfalar ve çıraklar da dükkânın darabalarını kapatıp gittiler.

Memik Usta tamirci Mustafa Ustayı bizim dükkânın önünde karşıladı. Kucakladı. 'Aferin' dedi. 'Sana da bu yakışırdı. En çok da İbrahim Kalfanın adamdan aldığı fazla parayı ödemene sevindim.' dedi."

-Ben "Kalfa"yı İbrahim'in soyadı sanmıştım. Geldiğime değdi hatta çift sarılı yumurta gibi oldu; şu Deli Besey'den de ayrıca bir hikâye çıkar. Hayırlı işler.

-Güle, güle.



NOT: Anlatılan ve yazılan hikâyeler tamamen hayal ürünüdür. Hiçbir kişi veya kurumla alâkası yoktur.


HÜZÜN / Samet YURTTAŞ



Saçlarından yıldızlar düşüyor tel tel
Yeryüzü buna dayanamaz.
Uzansa gökyüzünden bir el
Yüzündeki perdeyi kaldıramaz.

Gözlerinde nazlı bahar
Güvercinler kalkar azar azar.
Savurur anıları tılsımlı bir rüzgâr,
Seni kucaklasın bu ılık sonbahar.

Yağmur alçalıyor dudaklarına,
Akıyor yanaklarından hüzünlü lavlar.
Seni öpmek için şaha kalkmış atlar
Yüreğinden yüreğime atlar.

   


balık günleri / mustafa alper taş



unutulması çok zor olan
heybetli ve bir o kadar akşamları
elleri göğsünde
bir dağdan bakmıştık
sisli ve soğuk sulardı aşağısı

bizden de yukarda
hani ara sıra hızlı bir bulut gibi gözlerinden
ülkeler gezmiş
yorgun
nehirler geçeni bu hikâyenin
ayrılırken mutlaka geriye dönüp bakardın
bir gökyüzünü doğruyorlar gibi
ekmeklere, sulara, balıklara

en çok da balıklara
bilmesem bu kadar uzak olduklarını
yağmurların



SARSINTI / Muhammet NACAROĞLU



Boş bir kandırmaca büyüsü
Tutku ve arzu çukurunda
Meşgale içinde gürültü 
Manasız bir yaşamsallıkta

Ruhun derinliğinde sancı
Mevta haberi ile sızlar
Vurdumduymaz unutkan aklı
Zelzele nispetinde sarsar 

Umuda güvenmiş nefesim 
Dünyada terhisini bekler
Ölüme mahkûm diriliğim 
Azrailin yolunu gözler

Zevklere karşı bir soğukluk 
Ömrün kumarına nedamet
İçimde oluşan burukluk
Benlikte kopan bir kıyamet

Hızlıca geçiyorken zaman 
Bir anlık sanki bütün neşe 
Duaya sarılır ürkmüş can
Yüceler yücesi bir güce


HİKÂYE MALZEMESİ DÜKKÂNI-ÜSTADIN KARDEŞİ / Hasan KEKLİKCİ


Galiba şu delikanlı bizim dükkâna girmeye çalışıyor. Baksanıza az önce içeriye baka baka yukarı doğru çıkmıştı, şimdi de aşağı doğru yürüyor; evet evet yüzündeki tereddütten, ayaklarının bir ileri bir geri gitmesinden belli, bizim dükkâna gelmeye çalıştığı. Dikkatlice bakıp bir demlik telaşa sokmamak lâzım. Neyse buraya doğrulttu zaten.

Bizim gençliğimizde delikanlının çantası gibi böyle sırtta taşınan, kullanışlı güzel çantalar yoktu. Bond dedikleri genellikle siyah renkli tahta bavuldan biraz hallice çanta taşırdı, okuryazar kısmı. Bu çantalar gibi omza atmak veya sırtta taşımak gibi bir imkân olmadığından, bir yerden bir yere gidinceye kadar kollarımız kopardı. Doğrusu imrenmemek elde değil şu rahatlığa. Çantasının sol koluna takılı olan kemerini kolunu arkaya doğru uzatarak çıkarırken selam verdi bizim ilk müşteri, “hayırlı işler” diledi. Selamını ayakta aldım yer gösterdim kendimi tanıttım, o da ismini söyledi. Kırmızı beyaz melamin çay tabağında bir çay bıraktım önündeki sehpaya, bir de kendime aldım ve sohbete başladık.

-Memleket nere?

-Tokat. Burada üniversite okuyorum. Kimya bölümü üçüncü sınıftayım.

-Memnun oldum. Hikâye yazıyor musunuz?

-Evet yazıyorum. “Kaldırımın Kara Taşı” internet sitesinde ayda bir hikâyem yayınlanıyor.

-Çok güzel. Fakat kimya bölümü ile edebiyatı, hele hele hikâyeciliği bir arada yürütmek çok kolay olmasa gerek.

-Yani, bir edebiyat veya tarih bölümü gibi olmasa da burada da yürüyor. Okuyorum, yazmayı da seviyorum. Peki, abi siz bana hikâye malzemesi olarak ne vereceksiniz? Ne bileyim bir taş verip “Al bu taşa hikâye yaz” mı diyeceksiniz. Nasıl bir şey alacağım ben sizden?

-Bizim çalışma sistemimiz şöyle: Elimizde elle tutulur gözle görülür bir materyal yok, herhangi bir metin de vermiyoruz. Takdir edersiniz ki, yazılı metinin fotoğrafı çekilir bizim bütün emeğimiz boşa gider. Dedenizden, ninenizden dinlediğiniz hikâyelere benzer bir mevzu anlatacağım size. Videoya müsaade etmiyoruz. Ama siz bu konuşmayı ses kaydı olarak alabilirsiniz. Ya da ne bileyim not alabilirsiniz. Biz konuyu size ana hatları ile anlatıyoruz, daha sonra siz onu süsleyip, püsleyip şekle sokuyor, kendi üslubunuza uydurup yazıya döküyorsunuz. Böylece hikâye meydana gelmiş oluyor. Konuyu anlatmadan evvel elli yüz tane konu başlığı söyleyebiliriz, siz onların içinden birini seçersiniz biz de anlatırız. Eğer özellikle istediğiniz bir konu varsa, biz elimizde bulunan başlıklardan size en yakın olanlarını söyleriz. Bizim verdiğimiz başlığa bağlı kalmanıza da gerek yok. Ücreti peşin alıyoruz, kredi kartı da geçerlidir. El verir ki ücretsiz yapalım bu işi ancak, takdir edersiniz ki bu tezgâhın da bir şekilde dönmesi lâzım.

Malzeme verdiğimiz müşterilerimiz hakkında kimselere; berberlerin filan artisti de tıraş ettim, ayakkabı boyacılarının filanca bakan ayakkabısını benden başkasına boyatmaz demeleri gibi laf etmiyoruz. Malı aldın mı kardeşim sen sağ ben selamet, yolda görsem tanımam.
- …
-Anlaşılan tereddütte kaldınız. Bak ben size biraz başlık sayayım, belki merak ettiğiniz kafanıza yatan bir şey olur. …. Var mı dikkatinizi çeken bir şey bu saydıklarımdan?

-Hepsi ilginç konular, bunlar daha önce bir yerlerde yayınlanmadı değil mi?

-Hayır, hayır. Asla. Zaten bizde yazacak kabiliyet, yayınlayacak bir yayın organı olsa kendim yazar kendim yayınlarım. On hikâye beni hikâye yazarı yapar.

-O zaman buyurun ücretinizi. Şu, Üstadın Kardeşi ilgimi çekti. Telefonuma ses kaydı alacağım. Başlayabilirsiniz ben hazırım.

-“Uzunca bir zaman önce bir dosttan dinlemiştim: Bir şehrin -siz buraya istediğiniz şehri yazabilirsiniz- ileri gelen işadamlarının birinin yapmış olduğu bir iş dolayısıyla; iş yaptığı daireye, yapılan işin kanuna uygun olup olmadığının araştırılması için Ankara’dan müfettiş gönderilir. Müfettiş bu ya daireye gelir gelmez başlar milleti sorguya çekmeye. Derken ifadesini almak üzere iş adamını da daireye davet eder. Şurdan alıp şurdan vururken bizim iş adamı müfettişle dost olur. Yapılan işte hata bulunmaz ve dosya kapanır. Ancak üstat -müfettişe üstat diye hitap edilir- bizim ileri gelenden bir ricada bulunur. Üstadın bir kamu kuruluşunda çalışan küçük kardeşi var. Bu arkadaş yıllardır aynı kadroda aynı maaşla çalışmaktadır. Eğer ona bir diploma alınabilirse hem kadrosu yükselecek ve hem de maaşı artacaktır. ‘Ondan kolay ne var’ der bizimki, ‘o iş benim bir telefonuma bakar, başkalarının kafasının girdiği yere benim selamım girse istediğim iş yapılır.’ Neyse, üstat gitmeden kardeş de gelir yenilir içilir, planlar yapılır. Ve sonuçta küçük kardeşe şehrin en iyi otelinden bir oda tutulur, iş adamı tarafından firmasında çalışan birine de -bir dediği iki edilmemesi tembihiyle- emanet edilir, kardeş.

Üstadı tarif etmeye gerek yok; sırtında bildiğin takım elbise, mevsim yaz olmasına rağmen boynunda kravat, ayağında misafir olarak kaldığı otelin giriş kapısındaki boyacı tarafından her gün siyaha boyanan kundura bulunan “üst düzey” bir devlet memuru. Kardeşine gelince, çermeçeşit bir adam, öyle ki adamı yazıya dökebilmek bile ayrıca bir maharet gerektirir. Sarışın, her an yalan söylemeye hazır bir yüz şekli, aşırı derecede kendini beğenmiş, egoist, bencil, enaniyet sahibi bir müfettiş kardeşi. Lokantaya girer oturur. Mönüyü beğenmez kalkar. İkinci lokantaya gider. Garsonun konuşması hoşuna gitmez kalkar. Üçünü lokantada yemeğin altına çorba diye tutturur. O yazın sıcağında adamın ayağında; yüksek tahta topuklu, tabanlarının önleri ve yanları demirli, topuğunun arkasında şu bildiğimiz Amerikan kovboylarının botlarında bulunan ve atların böğürlerine dürtmeye yarayan kenarları tırtıklı mahmuz bulunan bir bot. Üzerinde bir Levis 501 kot pantolon ve pantolonun rengine yakın kalın kaşlı bir kemer. Sırtında; kökü sırt tarafında, dalları arkadan dolanarak kollarına kadar gelmiş söğüt ağacını andıran turuncu renkli, üstten üç düğmesi açık bir gömlek. Boğazında, başparmakla işaret parmağının uçları birleştirilerek yapılan daire büyüklüğünde, kordonu gümüş, kendisi sarı renkli bir kolye. Sağ serçe parmağında ne taşı olduğu belirsiz, vişne rengi bir taş bulunan yüzük.

Neyse, üstat gitmiş sınavlar da başlamış. Kardeş ilk sınava girip çıkmış, geçer not alamamış. İkincisinden alamamış, üçüncüsünden ha keza. Belgeyi alacak olan iş adamına çıkmış durumu anlatmış. Adam kurnaz işi bitti ya hiç oralı olmamış. Hatta ‘O otele o kadar parayı niye veriyorsunuz, ara sokaklardaki otellerin birine gönderin gitsin.’ demiş adamlarına. Bundan sonrasını tahmin edersiniz herhalde. Adam bizimkilere söve söve çekip gitmiş memleketine.”

-Dilinize sağlık, benim sevdiğim tip güzel bir hikâye. Bundan sonrasını ben hallederim. Ufkum geniştir benim.


NOT: Satılan, anlatılan ve yazılan hikâyeler tamamen hayal ürünüdür. Hiçbir kişi veya kurumla alâkası yoktur, hiçbir hayvana zarar verilmemiştir.

 


DÜKKÂN MEKTUPLARI-23 / Ahmet Doğan İlbey


Bir Hocam'a Dükkânnâme

Bir Hocama Dükkânnâme, Peygamber Efendimiz’in “Sevdiklerinize sevginizi izhar ediniz” hadisinden ilhamla, mâsivadan arınmış bir yüreğin hüzün dolu nidâlarını, Bir Hocam’ın yârenlik ve hasbihallerine doymak bilmez bir muhabbeti, ârif ve âlim vasıflarıyla bânisi oldukları Fikir ve Gönül Dükkânı’nı anlatır. Âhir ömrümde yazmak istediğim “Bir Hüzünkârın Ömür Defteri” nin dibâcesi ve dağları eritecek, suları yakacak bir samimiyetin kelimelere dökülmüş dostnâmesidir.

İkinci hayatım Bir Hocam’la başladı. Gençliğini “kırık ayak adamı” olarak yaşamış bir fânî iken, Bir Hocam’ın fikirli ve mânevî sohbetleriyle eski, yâni câhiliye hayatımı terk etmiş, kafası ilme ve irfana susamış iki tarafı kesen bıçak gibi olmuştum. Büyük kalp dostluğumun kahramanları Bir Hocam’la, gönlümde ve zihniyetimde inkılâp yapan hayırlı sohbetlerinde tanışmamış olsaydım kalp âfetlerine uğrar, kötü yollara düşer, bedbaht olurdum. Beyâzid-i Bistâmi Hz.lerinin “Kimin üstadı yoksa şeytan ona üstad olur” sözünü şiar edinerek, Bir Hocam’la ünsiyetimi cezbe ve azimle devam ettirdim.

Amansız kış gecelerinin cam kırığı soğuklarında gönül adamlığı üstüne sohbetlerini dinledim. Nice seher vakitlerine kadar derûnî sohbetlerinden cezbe hâlinde geldim evime. “İçeri” sohbeti ederlerdi ve “İçeri” den uzun müddet çıkamazdım. Fikirli ve bedîi yârenliklerinin neşvesinden mânevî sıkıntılarım yok olur, dünya kirlerinden arınırdım. Meramımı sözle anlatamaz, “Dilâgâh Hocam” diye mektuplar yazardım.

Yürek dostluğumuzun ilk sohbetinde bin yıllık sızı ve fikirler taşıyan sözlerle cezbetmişlerdi. Yüreklerinden sâdır olan sızılar mukaddes bir dâvanın ateşi gibi sarıyordu her yanımı. “Dünyayı duvara asmak” ve mâsivaya eyvallah etmemek tâlimine ulvî sızı ile başlıyorlardı. Hayatı sızı ve saf fikirle değerlendiriyor, bir ömrün başlangıç ve bitişini bu iki mefhuma bağlıyorlardı.

Dükkân bir sızı…

Fikir ve gönül tâliminin esaslarından olan Dükkân bir sızı, fikir bir sızı, yürek bir sızı, türküler bir sızı, dost bir sızı, bu ülke ve millet bir sızı diyorduk her sohbetin başında. Fikirli sızılarıyla dostlarına tâlim ettirdikleri sızılar birleşince Fikir ve Gönül Dükkânı meydana geldi. Fikir, gönül ve meşrep birliğinin terkib olduğu bir dostluktu bu.

Bir Hocam hem bir hem iki kişidir

Dükkân müdavimleri bu güzel insanlara “Bir Hocam” diye hitap eder. Bu hitapta bid’at sayılabilecek bir yüceltme düşüncesi yok. Onlara duyulan ziyadesiyle bir sevgi ve hürmetin sembolleştirilmesidir. Âlim ve ârif şahsiyetleriyle, sabır ve hasbîlikleriyle bu sıfata lâyıktırlar.

“Bir Hocam” makamı aynı mâna ve hususiyetlere sahip iki hocama aittir. Yâni Bir Hocam hem bir, hem iki kişidir. Sîretleriyle birbirine benzeyen iki hocamın mânevî unvanıdır. Bir mevzuda “Bir Hocam” birincisidir, bir başka mevzuda “Bir Hocam” ikincisidir. Dükkân haricinde “Bir Hocam” bir kişi olarak bilinir. Dükkân müdâvimleri bu makamı hiyerarşik bir düzene oturtmazlar. Edep ve tevazularından dolayı bu makamı kabullenmeseler de şâkirdleri onları böyle yâd edeceklerdir.

Müslüman Türk irfanını hazmetmiş olanlar bilirler ki “Bir Hocam” makamı millet târihimizin her kademesinde var olmuş, cemiyetin bütününe şâmil bir şahsiyet ve bugün de herkese lâzım olan mânevî bir önderdir. Milletimizin irfanî ve kalbî terbiyesinde daima bu hususiyetteki zatların gayretleri var. Günümüzde de ilmî, fikrî ve edebî faaliyetlerin başında bir bilge kişi yahut yaygın ifade ile bir “hocanın” bulunması elzemdir. O muhterem insanlar ki fakirin ve diğer şâkirdlerinin şahsiyetlerinde emekleri ziyadedir.

Bir Hocam’ın birincisi ehl-i maarif, âlim ve de tam mânasıyla ediptir. Cümle Müslümanlar için kalbe ve ilme faydalı kitaplar telif etmiştir. Bir Hocam’ın ikincisi dünyalık kitap okumayan ve hurufatla meşgul olmayan ârif bir kişidir. Şâkirdlerinin seyr u sülûklarını balık tutturarak tabiatla da sulh ve muhabbetlikılar. Dükkân ehli şair ve edipler üstünde tasarruf sahibidir ve üstad şairlerin şiirlerini okutturur. İdarecileri ve aydınları hicvetmek için alaylı, nükteli şiirler kaleme alır ki, Defter-i Dükkân’a kaydedilir ve sohbet üstü olarak Dükkân hatibince okunur. Bu sâyede gönüller coşa gelir, sohbetlerin her ânı cezbe ile geçer.

Bir Hocam makam, mansıb dâvası olmayan ilm ü irfan sahibi ve mütedeyyindirler. Vecd ü hâl sahibi ve kalb-i selim zâtlardır. Nefislerini terbiye etmiş ve evvelinden nefs-i mutmainne makamına ulaşmışlardır. Kalabalığı ve gösterişi sevmez, tenhayı, yâni halvet ve hasbıhâlı severler. Kendi aralarındaki yârenlikleri kalbe ve gönüllere şifa olup, hikmeti içinde gizli bedîi nüktelerine doyulmaz.

Gayeleri gönüller yapmak ve kalbi yanık Dükkâncı yetiştirmektir. Lisanları, yâni Türkçeleri vakarlı ve tefekkürî olduğu kadar, pek nükteli ve şirindir. Cümle Dükkân müdavimlerinin tek tek hâl-hatırını sorar ve gönüllerini alırlar. Sohbet ve irşadda gönülleri gani olduğu gibi yedirip içirmekte ve ikramda da cömerttirler.

Dükkâncıların meşrebi melâmî ve lisanîdir

Dükkânın mânevî tasarrufu Bir Hocam’a ait. Bundandır ki Dükkân dârül-menfaat değil, dârül-gönül ve dârül-aman’dır. Dükkâncıların fikir ve amelleri İslâmca olup, meşrebleri melamî ve lisanîdir. Kirli çağa karşı mütemadiyen dost hâlleşmesiyle sâlih bir insan olmaya, Müslümanca bir yüreği kuşanmaya, nefsi bedenini yâni “dükkânını” yağma etmeye çalışan âcizlerdir. Kaygıları “buğday” değil, “himmet” dir. Cuma günleri Bir Hocam’ı görmek için Kulağı Kutlu Câmiinde saf olurlar. Onlar da câmi çıkışında şâkirdlerine tebessüm ve yârenlik ederek söz ikramında bulunurlar.

Her Dükkâncının gayesi gönlünü biraz daha parlatarak Allah aşkının yer bulmasına çalışmak ve Bir Hocam’ın etrafında dilsaz olmaktır. Onların ilm ü irfanı sâyesinde alınları pak, gönülleri cilalı, niyetleri hâlis ve işlerinde râzıdırlar. Birbiriyle bağları siyasî ikbal ve nüfuz edinme maksatlı değil, kalbî ve hasbîdir. Üç nesil için fikir ve irfan saçan bir ocak olan Bir Hocam Dükkân ehlini hâlen irşad etmektedirler. İkinci ve üçüncü nesil, Bir Hocam’a yakîn olmaktaki marifet ve muhabbetleriyle, Dükkân dilini ve âdâbını yaşatmaktaki azimleriyle daha şahbazdırlar.

Dükkân fikir ve gönül talimgâhıdır

Bir Hocam’dan neşet eden tarzla Dükkân müdavimlerinde dil ve üslûp birliği vardır. Fikir ve gönül tâlimi bu dil üzere yapılır. Modern, akademik ve aydın dili kullanılmaz. İrfan dilimizi ihya etmek gayesi de taşıyan edebî dil ile sohbet edilir. Gönül ve fikir tâliminden maksat, müdavimlerin ete kemiğe bürünmesi ve tefekkür gücünün artırılmasıdır.

Sohbet altı ve sohbet üstü olarak cezbe verici, vecde geçirici tasavvufî türküler dinlemek müdavimlerin baş tâlimlerindendir. Türkülerin vehbî mânada cezbe vermesi, hüzün, gurbet ve ıstırap unsurları taşıması gönül tâlimi için şarttır. Bu sebeptendir ki Dükkân müdavimleri arasında daima bir Türküdar bulunur. Türküleri bazen hafî usul gibi sessiz, bazen de kıyamî, yâni itidalini kaybedip kendinden geçerek dinleyenler var.

Hülâsa-ı kelâm, Bir Hocam gönüldür, fikirdir. Dükkân onların gönül ve fikrinden doğan bir bedendir. Dükkâncılar önce bedene alışma tâlimi yaparlar, sonra gönlüne…


BİR AH ETMEĞE DEĞMEZ ALEM DEDİĞİN/ Ferhat ALTUN



Gülistan faslında çiçeğim soldu 
Bülbül gibi şeyda efgan olmadım
Burçlara dayandım ellerim yandı 
Ateş oldum cürmüm kadar yakmadım

Eski bir mezardan yükseldi bu ses
İnandım ömürmüş meğer bir nefes
Kanma ey Ferhat bu âlem hep heves 
Kelam oldum hiç kulağa varmadım