
Çıkmaz sokaklara çıktı tüm yollar,
Ne bir avuç gökyüzü kaldı,
Ne de bir telli turna türküsü
Rüzgârın elinde kaldı,
En masum kız çocuğunun
Saçlarının örgüsü
Tükettik önümüzdeki her şeyi,
Kıymet bilmeden
Pervasızca
Bir de hiç bitmez sandığımız
Ömrümüzü,
İnsanoğlu, sanki bir çekirge sürüsü
Yağmaladığımız şeyler
Ganimet değildi ki
Emanetti,
Emanete hıyanetti
Bizimkisi
Güneş kimin yüzü suyu hürmetine
Doğarsa doğsun
Şimdi kerahat vakti,
Ne yapsak mekruh,
Ne etsek faydasız,
İbadet mi kabahat mı
Belli değil işlediğimiz,
Gaflet bürümüş gözümüzü
Rûz-i mahşerde sorulduğunda,
Ne yana dönsek
Yüzümüzü.
BİZE YAZILANLAR...
GAFLETİN ÖTEKİ YÜZÜ / Nurcihan KIZMAZ
"TAŞLARA DOKUNAN SESLER" / Şeyhşamil EJDERHA
Tanıdık geldi mi? Sanki aşinayız her birimiz bu sözlere ya da sözle anlatılan akıl ile idrak edilmeye çalışılan bu fikre. Hangimizin amacı bu değil ki! Her birimiz daha dünyaya geldiğimiz ilk an da dağıtıyoruz heybemizdeki taşları. Peki ya sonra… Sonrası aynı; farklıymış gibi görünen ama muhtevasında bir olan binlerce hikâye. Hangimizin amacı bu değil ki; daha ilk adımlarımızda aramaya başlamıyor muyuz kendimizi, daha doğduğumuz an da dünya denilen bu kumsalda dağıttığımız taşları. Kimimiz albenisi olan ve birbirine usulca dokunan sesleri toplamak için atıyor adımlarını, kimimiz de topladığı her taşta zikrediyor taşların sahibini.
Bir dostun kaleminden çıkmış
güzel bir eser: "Taşlara Dokunan Sesler".
Muhtevasında 18 hikâyenin bulunduğu iki bölümden oluşuyor. İlk bölümü kitap ile
aynı isme sahip. Deneme tadında 10 bölümden oluşan, okuru yani bizi anlatan tek
bir hikâye.
Okurken öylece kendi hikâyenizi dalıp gidiyor, bazen derince bir ah çekiyorsunuz içinizden. İşte o an da olan oluyor, siz daha farkına varmadan yükseliyor sayfaların arasından bir türkü ve siz o an kitabı bırakıp o türküyü dinleyerek devam etmek istiyorsunuz, size ait olan hikâyeye.
Hepimiz aşinayız? Kimimiz
kumsalda taş toplamaya; kimimiz taşların sesinde, taşların sahibini aramaya;
kimimiz kaybolan tek taşın yankısını duymaya…
Her birimizin bir hikayesi var ve her hikâyenin de bir karakteri. Her karakterin de kendine ait bir hikâyesi. Kimimiz Mihrimah Sultan'ız, kimimiz Raci ama kesin olan bir şey var ki herkes mutlaka hayatında bir kere Ahmet Suphi Usta'ya rastlamıştır. Şanslı olanımız o ustanın dergâhında çırak olmuş, o ocağa doğru odun getirmek için elinden geleni yapmıştır.
Sayfaların arasında bize eşlik eden türküler ile devam ediyoruz yolumuza. "Seher Yeli"nin bittiği yerde yükseliyor "Mihrali" o bitince siz de adımlıyorsunuz "Drama Köprüsü"ne doğru. Elinizde doksan dokuzluk veya otuzüçlük bir tesbih kalbinizde yârin ismi… Yol boyunca arıyorsunuz kendinizi kimi zaman "Zümrüdüanka" olup yükseliyorsun göğe kimi zaman "Firuze taşlı yüzük" olup duruyorsunuz yârin parmakları üzerinde. Taşlara ne kadar şekil vermek isterseniz isteyin bir süre sonra ”Aslında şekil verilmesini istediğim onlar değil b…" diyerek yutkunuyorsunuz içinizden. Sonra kızıyorsunuz kendinize ama o anda sayfaların birinde birkaç cümle takılıyor gözünüze "Çektiklerinizi nasıl çektiniz de bir başkasını incitecek sözler doldu bu odaya… Atölyenin içine dolan taş sesleri bugün duvarlara boyandı ki her gelen bunu hissediyor, sizler farkında değilsiniz?"
İnsanın, kumsaldaki taşların sahibini arama yolculuğuna eşlik ediyorsunuz; hem de yalın, sade bir dille yazılmış; okuyucuyu sıkmayan, tek solukta tekrar tekrar okumak isteyeceğiniz hikâyeler ile.
İnsanın kendini araması ve kitaplara sığınması ayrı bir maceradır. Herkes eline bir bardak çay alıp çekildiği köşesinde, konforlu koltuğunda, sayfaların sıcaklığı arasında yolculuk etmek ister. Fakat yazarların macerası ayrı bir deliliktir. Onlar bu konforu yaşamak yerine kendini arama yolculuğuna okuru da dahil etmek ister. Bu yüzden tertemiz sayfaları kendi hikâyeleri ile doldururlar. Şair ve yazar Hidayet Bağcı'nın "Taşlara Dokunan Sesler" kitabında bu macerayı ayrıca yaşıyoruz. Daha ilk bölümün verdiği huzuru kalbimizde hissederken yolumuza sekiz hikâyelik ikinci bir bölüm ile devam ediyoruz. Bazen "Ateşin Külden Rengi"ni farkederken, "Kül Duygusundaki Nakışı" hissediyoruz, "Camdan Hikâyeler"de kendimizi ararken uzaklardan bir yerlerden "Rüzgarların Kanatlarında Bir Leylak Kokusu" geliyor bize ve biz o an yolun sonunda olsak dahi "Yolun Başındaki Mutluluğu" hissediyoruz.
Hani dedik ya, yazarların macerası ayrı bir deliliktir diye işte bunu "Camdan Hikâyeler"de ayrıca hissediyoruz. "Metropol şehirlerinin yüzü gibi/durmuyor duvardaki çivi…" ve biz de ilk bölümde yazarın kendini arama hikâyesine eşlik ederken "Camdan Hikâyeler"de başkalarının hikâyelerine yolculuk ediyoruz, bir halk otobüsünün herhangi bir cam kenarında. O zaman şaşırıyor ve soruyoruz kendimize: "Zaman ilerliyor bizler zamanın hangi dilimindeyiz ki zamana bırakıp geçiyoruz, hayatımızdan bir hikâyeyi." Günlük hayatta hangimiz bir yerden bir yere giderken bir halk otobüsünün camında kalan izlerde birçok hikâyenin saklı kaldığının farkına varıyor ki? Bizim için sadece bir yolculuk aracı olan otobüslerde oysa ne hikâyeler saklıymış. Bunu hikâyenin her bölümünde anlıyoruz ve tekrar bir halk otobüsüne bindiğimizde düşünüyoruz: “Tek kişilik kart mı çekmeliydim yoksa üç kişilik mi?”
“Zaten onu dünyaya bağlayan bu kitaplar olmasa o kiminle konuşacak, kalbinden başka kimin sesini duyacaktı?”
Birbirinden güzel hikâyeler arasında bir hikâye var ki beni gerçekten derinden etkiledi. “Rüzgarların Kanatlarında Leylak Kokusu”nu okurken “Ömer Asaf” oldum ve onunla beraber kütüphanenin penceresinden içeri giren leylak kokusunu ciğerlerime çektim. Sayfalar arasında gezerken bir anda “Ömer Asaf” ile beraber; ölümün kıyısında durup kütüphanede oturduğu masada saatlerce aynı sayfadan, aynı cümleyi okuyan “Ece Ayhan”a yardım ederken buldum kendimi. Hem “Ömer Asaf”la beraber hüzünlendi yüreğim hem de sevince boğuldu kalbim. “Uyumak, sessiz kalmak gibidir ama sen ölme!” derken şahit oldu gözlerim bir kızın ölüm denen uykunun kıyısından ayrılışına.
“Taşlara Dokunan Sesler” kitabı “Yoldaki Kalemler” internet sitesinde bir yazarın tecrübeleri ile olgunlaşmış ve İlahiyat yayınevinden çıkmış. Muhtevasında iki bölüm on sekiz hikâyeden oluşan kitap şair ve yazar Hidayet Bağcı’nın kaleminden okuyucusuyla buluşuyor. Birbirinden güzel deneme tadında hikâyelerin bulunduğu “Taşlara Dokunan Sesler” kitabı umarım hak ettiği okuyucu kitlesine kavuşur ve biz de bir an önce bu kitabın kardeşlerini okuma şansını elde ederiz. Ayrıca Hidayet Bağcı’ya ilk kitabı olan “Taşlara Dokunan Sesler” adlı kitabını imzalayıp gönderme nezaketini göstererek, ilk kitabının heyecanına bizi de ortak ettiği için teşekkür ediyorum.
“Ellerimde duaları tek tek
okurken, aslında bir diğerinden diğerine sırasıyla dokunan bu taşlar, kendime
attığım birer taştır. Sen bana dokunduğun günden beri aldığım her nefes o kadar
çok değişti ki o gün denizin dibinde, sonsuzluğa kanat çırpan nefesim son anda
ölüm meleğinin ellerinden kayıp gitti, bir balık misali… Sahile düştüğümde
kumdan ve bol oksijenden başka bir şey yoktu. Oysa ben suda dahi hayat bulan
bir yapıya sahiptim, aşırı oksijene değil… Şimdi beni bu sahilden kim almalı?
Söyle gideceğim yer, Musa’nın asasının dokunduğu okyanus mu olmalı yoksa camdan
duvarlarla örülmüş bir akvaryum mu olmalı?”
TEST KİTABI / Teyfik KARADAŞ
Altı yaşına geldiğimde benim
ağlamama dayanamayan babam okula gitmiş, öğretmenlerle görüşmüş beni geçici
olarak birinci sınıfa kayıt yaptırmış. Öğretmenler babama Mehmet abi “Teyfik
okuma-yazmayı öğrenirse okula kesin kaydını yaparız. Eğer okumayı-yazmayı
öğrenemezse birinci dönemin sonunda kaydı okuldan kaydını sileriz, gelecek yıl
okula gelir” demişler. Babam okuldan bu haberi bana söylemek için doğruca eve
geldi.
Babam: “Teyfik seni okula
yazdırdım” dedi.
Ben: “Teşekkür ederim babacığım”
dedim.
Babam: “Sana siyah bir önlük,
kırmızı bir çanta alacağım. Eğer birinci dönem okumayı öğrenemezsen okuldan
kaydını silecekler haberin olsun” dedi.
Ben: “Tamam anladım babacığım”
diyerek sevincimi arkadaşlarımla paylaşmak için yıldırım hızıyla sokağa koştum.
Amcamın oğlu İsmail’e, komşumuzun
oğlu Durmuş’a ben de okula gideceğim, bende okula gideceğim diyerek sarıldım.
Sevinçten gözlerim yaşardı. Bu habere annem de en az benim kadar sevindi. Çünkü
büyük çocuğunu okula gönderecekti. Annemin mutluluktan gözlerinin içi
gülüyordu.
Eylül ayının ilk haftası olunca
babam hem evin ihtiyaçlarını tedarik etmek hem de benim okul ihtiyaçlarını
almak için Maraş’a gitti. Babam şehirden bana bir siyah önlük, bir beyaz yaka,
içi astarlı bir lastik ayakkabı ve ağzı fermuarlı bir siyah çanta alıp getirdi;
ayrıca bana bir yıl yetecek kadar defter kalem gibi kırtasiye malzemesi
almıştı. Babamın aldığı kıyafet ve kırtasiye malzemeler görünce sevinçten
göklere uçtum. Artık okula gideceğime kesin olarak inanmıştım. Okulun
açılmasına iki gün vardı. Amcam makasla saçımı tıraş etti. Pazar günü anam beni
teştin içinde banyo yaptırdı. Böylece okul hazırlığım tamamlanmış oldu. Pazar
akşamı yatakta heyecandan gözlerime uyku girmedi.
Pazartesi gün doğmadan evvel
uyandım. Önlüğümü giydim, yakamı taktım, çantamı hazırladım havanın aydınlanmasını
beklemeye başladım. Annemin hazırladığı tarhana çorbasından bir tabak içtikten
sonra komşularımızın çocuklarıyla birlikte çantamı elime alarak okula gittim.
İlk önce okul müdürünün talimatıyla okul bahçesinde bulunan dut ve kavak
ağaçlarının gazellerini temizledik. Buna okulda mıntıka temizliği diyorlardı.
Okul müdürünün açılış konuşmasını can kulağıyla dinledik. İstiklal Marşımızı
söyleyip, Andımızı okuyarak sınıfa girdik.
Bizim sınıf Amerikan hibesi,
beşik çatılı, tek derslikli bir binaydı. Binanın giriş kapısının sağ tarafında
küçücük bir araç-gereç odası vardı. Sınıfta asılı Türk Bayrağı, Atatürk
Portresi, İstiklal Marşı ve Andımız levhaları dikkatimi çeken ilk unsurlardı.
Sınıfa girer girmez öğretmen masasının önündeki ilk sıraya oturdum. Öğretmenimiz
Ömer Telli sınıfa girdi. Bize önce almamız gereken kırtasiye malzemelerinin ve
kitapların listesini dağıttı. Sonra okulda ve evde uymamız gereken temizlik
kurallarını anlattı. İlk gün bütün öğrenciler önceden birbirilerimizi tanısak
bile güzel bir kaynaştırma eğitimi yaptı. Azda olsa ağlayan üzülen öğrenciler
olsa bile ilk günümüz çok güzel geçti, okuldan mutlu olarak eve döndük. İkinci
gün çizgi çalışmasıyla eğitim- öğretime başladık. Sınıfımız on sekiz kişiydi.
Ben okumayı herkesten önce öğrendim.
Öğretmenim beni öz evladı gibi
seviyordu. İlkokuldan sonra ortaokula gitmemi istiyordu. O güne kadar bizim
köyden ilkokuldan sonra ortaokula giden kişi sayısı bir elin parmakları kadar azdı.
Öğretmenim müsait olan her ortamda babamı beni ortaokula göndermesi için ikna
etmeye çalışıyordu. Sonunda babamı ikna etti. Öğretmenim çok çalışkan ve
başarılı bir öğretmen olduğu için namı bütün bölgeye yayılmış saygın bir
insandı. Ben de sınıfın en başarılı öğrencisiydim. Öğretmenimi çok seviyordum.
Beşinci sınıfa geçtiğimiz yıl bizim öğretmenimiz birinci sınıfları okutmaya
başladı. Bizim sınıfa Nurdan Akgün isminde yeni bir öğretmen geldi. Ömer Telli
öğretmenim beşinci sınıfta beni okutmasa bile üzerimden elini çekmiyordu. Aylık
kaç kitap okuduğumu, derslerdeki başarı durumumu birebir takip ediyordu.
Köyümüzde ortaokul olmadığı için ben yatılı okul sınavlarına girecektim.
Öğretmenim benim bu sınavda başarılı olmamı çok istiyordu. Onun için elinden
gelen her gayreti sarf ediyordu. Bunun için sürekli olarak Nurdan öğretmenle
istişare ediyordu.
Nurdan öğretmenim bir köy evinin
bir odasında babası Alâeddin Amcayla birlikte kalıyordu. Mart ayı gelince
Alaeddin Amca ekinlere gübre attırmak için memlekete, yani Edirne’ye gitti.
Benim annem de o günlerde keçilerimizin yaşadığı Kurt Yurdu Yaylasına gitti.
Ben köy de babaannemin yanında kalmaya başladım. Öğretmenim akşamları yanında
yatmam için babamdan izin aldı. Ben akşamları Nurdan öğretmenimin evinde
kalmaya başladım. Öğretmenim bana evinde hem sınav için ders çalıştırıyor hem
de kendisine can yoldaşı oluyordum. Günlerimiz güzel bir şekilde gelip
geçiyordu. Nurdan öğretmen ay başında maaş almaya gidince şehirden bana bir
test kitabı almış getirdi. O güne kadar bizim köyde kimsenin test kitabı yoktu.
Ben bu test kitabını görünce sevinçten gökyüzüne uçtum adeta; mutluluktan
gözlerim yaşardı ağladım. Kitabın kapağı mavi renk lake, içindeki Türkçe bölümü
sarı, Sosyal Bilgiler bölümü deniz mavisi, Matematik bölümü turuncu Fen Bilgisi
bölümü yeşil renk kâğıda basılmıştı. Sabahleyin kitabı okula götürdüm. Okulun
bütün öğrencileri kitabı görmek için başıma toplandılar. Kitapla ilgili
kimsenin gücü yetip alamaz, öğretmen olmasa sana vermezlerdi gibi onlarca yorum
yapıyorlardı. Hatta test kitabım olduğu için sınavı kesin kazanacağımı
söylüyorlardı. Test Kitabımın ünü komşu köylerde bile duyulmuş olmalı ki,
Kısık’tan ve Süsü’den kitabıma bakmaya gelen öğrenciler oldu. Hâlâ o günleri
düşünür, düşündükçe de bazen ağlar bazen gülerim.
O zaman Yatılı okul sınavları üç
aşamalı olarak yapılırdı. Yatılı okul sınavının birinci ve ikinci aşamasını
kazandığım halde yaşadığım talihsiz bir hadise nedeniyle üçüncü aşamayı
kazanamadım. Kazanamadım ama şartları zorlayarak komşu köyümüz Tekir’de
ortaokulu bitirdim. Köyümüzün benden küçük çocuklarına küçükte olsa bir çığır
açmış oldum. Köyümüzün çocukları bu yolda yürüyerek önemli başarılara imza
attılar. Şu anda yurt genelinde önemli görevler ifa ediyorlar. Ben de onları
gördükçe mutlu oluyorum. Şimdi bütün öğrencilerin evinde yüzlerce test kitabı,
binlerce kaynak kitap var ama başarmak için mücadele eden öğrenci kalmadı.
Öğrencisinin başarılı olması için kendi cebinden test kitabı alan öğretmenler de
ya köşelerine çekildiler ya da emekli oldular. O zamanlar başarılı olmak için
öğrenciler mücadele edip çalışırken, şimdi çocuğum başarılı olsun diye anneler
ve babalar mücadele ediyorlar….
Şartlar değişti, asır değişti…
Kırk yıl sonra geriye dönüp
baktığımda bizim köyün, Türkiye’nin ve bütün dünyanın değiştiğini görüyor bazen
ağlıyor, bazen de seviniyor ve gülüyorum.
avcının ağzını açmayışı / fazlı bayram
/Ahmet Avcı’ya/
avcı
en kadim dostumdur
açmaz
ağzını kötüye
ya
susar
ya
konuşursa hayır döker dilinden
tutmazsan
vay haline işin gücün zor gelir
avcı
konuşmaz dedikodusu yoktur
kimseyi
kimseye kırdırmaz dikkat eder etrafa
ne
kalp kırar ne gönül bilir kendini
satır
aralarında gece yarılarında
kollar
dostunu
hem
moraline kadar sorar iyi eder
hem
yaralarını örtbas eder
kim
kime haksızlık yaparsa
avcı
baba hükmeder hak iledir haklıdır genelde
hüküm
hakkın olunca
avcıya
bal düşer
kaymak
düşer
en
taze muhabbet bir de
bana
da dost olmak kalır
en
azından şiirde sözde nazda bir de
dost
nazı çekmek düşman kahrı gütmekten iyidir
“ÖLÜM BİR İKRAMDIR ALLAH’IN” VE BİR DOSTUN ÖLÜMÜ/Ahmet Doğan İlbey
Bugün böyle duygular yaşadım.
Fikir ve Gönül Dükkânı’mızın ilk müdavimlerinden dostumuz Hacı İbrahim Arıkmert koronavirüs sebebiyle vefat etti, Hakk’a uçtu… “Ben bu dünyadan gidiyorum” diye ahbablarını selâmladı ahrete gitti… Eminim ki, Hacım (merhuma “Hacım” diye hitap ederdim) Azrail Aleyhisselâm başucuna geldiğinde “dur ulan bekle, hocamgile ve dostlarıma bir selâm göndereyim, ondan sonra canımı al…” demiştir. Merhumun nükteli ve horalı üslûbu vardı. “Ulan” kelimesi onun dilinde argo olmaktan çıkar, bambaşka ve sevimli bir hitap olurdu.
Vay Hacım, son olarak bir “Allahüekber” nârası çekseydin. Hacımın en mümeyyiz vasfı son yıllarda Şehr-i Maraş’taki Doğu Türkistanlı üniversiteli gençlerin hâmisi ve abisi olmasaydı. Onların bürokratik işlerini çarçabuk halleder, yurda yerleştirir, ev bulur ve yardımseverleri Doğu Türkistanlı öğrencilere yönlendirirdi. Kendi ailesine kattığı ve evinde oğlu Abdullah’la birlikte yatırıp beslediği, okula yazdırdığı Doğu Türkistanlı çocuk şimdi yetim kaldı.
Hâsılı, dost ölümünden mülhem olarak, her daim bizi yoklayacak ölüme dair âcizâne daha önce yazdığım yazıyı paylaşarak, kendimi güçlü kılmaya çalışmak istedim: Ölümün güzel bir ağırlanma olduğunu Hazreti Peygamber Efendimiz’in bir hadisinden öğrendim: “Meyyit (ölümü tatmış kişi), bedenini kimin yıkadığını, kimin kefenlediğini, namazını kimlerin kıldığını, ardından kimlerin geldiğini, lahde kimlerin indirdiğini ve kimlerin telkin verdiğini bilir.”Bundandır ki mağaramda, yâni tenha odamda her gece zikrettiğim ulvî söz, “Ölüm bir ikramdır, Allah’ın.”
“Ölünüz ölünüz bu ölümden korkmayınız!”
Allah bilir ki, fakir, dünyadan soğudu. “Ölülerimiz bizi bekliyorlar”, bir an evvel hayırlısıyla ölelim, derim. Ölmeyi aklına getirmeyenlere Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî’sindeki sözlerini hatırlatın. Bendeniz bu sözler üzerinde sıkça meşk ediyorum: “Ölünüz, ölünüz; bu aşk uğrunda ölünüz! Aşk uğrunda ölürseniz, bedenle yaşamaktan kurtulur, baştanbaşa ruh olursunuz! Ölünüz, ölünüz; bu ölümden korkmayınız! Çünkü ölümle su kirli topraktan kurtulur, göklere, ötelere yükselirsiniz.
Hangi bâtıl din ve felsefe söyleyebilir ölümün bu kadar güzel ve gerekli olduğunu? Hangi dünya görüşü ve ideoloji ölümün böylesine kutlu olduğunu savunabilir?
Mezarlıkları sevme tâlimi yapmak
Mezarlıkları sevme tâlimi yapıyorum. Yunus Emre Hazretlerinin mısralarını üç beş kez okuyup öyle çıkıyorum mezar ziyaretlerine. Ölüm ve mezarlık bir gül bahçesi gibi içimde şimdi. İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin, “Ölümden bahsetmek sünnettir. (…) Ölüm, sevgiliyi sevgiliye kavuşturan köprüdür” sözünü idrak edemeyen kişi, ölümü Müslümanca idrak edememiştir daha.
Bu ulu zâtın şu sözlerini her gece okuyarak gönlüne koyamayanlar yüreksizdir: “Ölüm Müslümana hediyedir. Ölüm, ölmemek üzere doğuştur. Ölüm olmasaydı bu hayat hiç çekilir miydi? Ölüm, Müslümanın teselli kaynağıdır, hasretidir.
Azrail aleyhisselâm kapıyı çalınca açmam demeyin
Azrail aleyhisselâm kapıyı çalınca, açmam diyebilir misiniz? Muhakkak ki açacak, hoş geldin diyeceksiniz. Niye bana geldin, filana varmadın demeyin sakın. Hâlâ ölmediyseniz sevinmeyin. Belki yarın, belki yarından da yakın bir vakitte ecel kapımızı çalabilir.
Ölümden korkanlar, Azrail aleyhisselâm’ı âyet üzere bilmeyenlerdir. O güzel meleği canımızı almaya gelen ölüm meleği diye tasavvur edenler modern câhillerdir. Bu lâ-dinî zümrenin kullandığı, “Azrail’i atlattı”, “Azrail’e çelme taktı” gibi sözler Azrail aleyhisselâm’a ve imanın şartlarına hürmetsizliktir. Bediüzzaman Hz.leri “Şuâlar”da Azrail aleyhisselam’ı “Sevdiğini” anlatır: “Bir gün bir duada (…) herkesi titreten ve dehşet veren Azrail namını zikrettiğim vakit, gayet tatlı ve tesellidâr (teselli veren) ve sevimli bir halet hissettim, ‘Elhamdülillâh’ dedim, Azrail’i cidden sevmeye başladım.”
Azrail aleyhisselâmı gönülden çağırmak
Hz. Mevlânâ’nın gözünde Azrail aleyhisselâm bir can dostudur, bizi Sahibimize götürecek bir eldir, bir müjdecidir. Yakına gel, yakına gel! Ey benim canım! Ey benim sultanımın habercisi! Emredileni yap! Allah isterse, ‘Sen bizi sabredenlerden bulacaksın’ diye çağırır.
Dimağını ve yüreğini modernizme kaptıran zavallılardan Azrail aleyhisselâmı gönülden çağıran çıkabilir mi? “Rabbimiz, beni kendi hazretine dâvet ediyor. Artık gitmek zamânıdır. Yâ Azrâil! Çabuk ol! Beni Rabbime çabuk kavuştur!” diyen Hz. Mevlânâ’nın derûnunu anlayabilir mi modern insan? Necip Fâzıl’ın sözüyle “Azrail’e hoş geldin, diyebilmekte hüner...”
Seyyid Abdülhakim Arvasi Hz.lerinin anlattıklarını her Müslüman her gece zikretmelidir ki Azrail aleyhisselâm’ın, dünya ehlinin anlattığı gibi korkunç değil, müşfik bir elçi olduğu kalplerde yer etsin: “Allahü Tealâ’ya kavuşturduğu için, ölüm sevilir. Sevdiğim kimsenin kalmasını da, ölmesini de severim. Dost dosta kavuşmak istemez mi? Azrail aleyhisselâm, İbrahim aleyhisselâmdan ruhunu almak için izin istediğinde, ‘Nasıl olur, dost, dostun canını alır mı hiç?’ dedi. Allahü Teâlâ, Azrail aleyhisselam ile haber gönderip, ‘Dost dosta kavuşmaktan kaçınır mı?’ buyurunca, ‘Ya Rabbi, ruhumu hemen al!’ diye dua eyledi.
“Selâm Azrail’e, doğan bebeğe / Selâm tadlı sona…” diyen şair Abdurrahim Karakoç gibi, Azrail aleyhisselâmı tevekkülle karşılama ve selâmlama tâlimi yapmalıyız her gece. Bir veli zâtın,“Ben Azrail aleyhisselâmı Cebrail aleyhisselâmdan daha çok seviyorum, çünkü o beni Rabbime kavuşturuyor” sözündeki iman gücünü yakalayanlara ta’zimde bulunun.
“Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler”
İşte böyle güzeldir ölüm, ölüme Müslümanca bakan
için… Hâsılı kelâm, insan sözüne ne hâcet. Âyet buyruğudur: “Her nefis ölümü
tadacaktır.” Ölmeyi cezbe hâlinde bekleyenlere ve bizden evvel ölüp asıl vatana
vâsıl olanlara Y. Kemal’in mısralarıyla derim ki: “Tekrar mülâkî oluruz bezm-i
ezelde / Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler.”
MAZLUMUN AHI / Nurcihan KIZMAZ
Ne çok alacağım var çocukluğumdan,
Terliklerim kaldı
Çıkıp ta inemediğim ağaçlarda,
Ayağıma takılan mazgallarda
Pamuk şeker paralarım,
Dizlerimde yaralarım var.
Toprağa ektiler sandığım sevdiklerim,
Suladığımda yeşermeyen dualarım var.
Yarım kalan rüyalarım var.
Uzansam erişecekken gökkuşağına,
Uyandırdınız.
Karabasanlar çöktüğünde üstüme
Bağırdım çağırdım
Hiç duymadınız.
Ellerimden kaçıp giden uçurtmalarım
Sanmayın ki başka bir çocuğun kalbine süzüleceksiniz!
Ne çok ahımı aldı o gökyüzü
Bilemezsiniz
Geri verin bez bebeğimi bana
Siz onun dilinden anlamazsınız
Silindikçe yeniden çizdiğim gözlerine,
Benim kadar müşfik bakamazsınız.
MUSTAFA ÇİFTÇİ MERKEZİNDEKİ HİKAYELER/ Hidayet BAĞCI
1977 doğumlu, ilk ve
ortaöğrenimini Yozgat’ta tamamlayan yazar 1999 yılında Gazi Üniversitesi
İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra 2000-2001 yıllarında Güney Afrika
Cumhuriyeti’nde bulunmuştur. Dönüşünde İngilizce okutmanlık, metin yazarlığı,
radyo ve TV programcılığı yapmıştır. Çeşitli dergilerde yayımlanmış
hikâyelerini Adem’in Kekliği ve Chopin (Ülke Edebiyat, 2012; İletişim
Yayınları, 2015) adlı kitabında toplamıştır. İkinci kitabı Bozkırda
Altmışaltı (İletişim Yayınları, 2014), Türkiye Yazarlar Birliği tarafından
“2014 Yılının En İyi Hikâye Kitabı” seçilmiş, 2016 yılında da Necip Fazıl
Ödülleri kapsamında “İlk Eserler Ödülü” alan Mustafa ÇİFTÇİ der ki “Gerçek
bir olaydan esinlenerek bir hikâye yazdım. O hikâyenin gerçek kişileri
hikâyemden haberdar oldular. Çok sevindiler. Dergiyi aldılar benim yanımda
okumaya başladılar. Onlar okurken ben onları seyrettim. Bakın kendi
hikâyelerini okuyorlar ama o kadar dağınık, o kadar özensiz okuyorlar ki.
Neredeyse laf olsun diye. İşte o gün yazdıklarınızın mahrum olması ne demekmiş
anladım. İlgiden mahrum olmasına, dikkatten mahrum olmasına alışmazsanız hele
ki taşrada yol alamazsınız. Burada edebiyat yapmak, uzakta çok uzakta bir
fabrikaya parça başı işi yapmak gibi. Kimse ne iş yaptığınızı bilmiyor.
Yazılarınızın gittiği yer neresidir kimse umursamıyor. Sonra yazdıklarınıza
bakan merkezdekiler size merhamet eder gibiler. İç içe mahrumiyet var. Ama
dedim ya alışırsanız bu mahrumiyete o zaman bağışıklık kazanıyorsunuz.
Motivasyonunuz düşmüyor ve etkilenmemenin bir yolunu buluyorsunuz…”
Yazmak kimilerine göre kolaydır
kimilerine göre delilik cesareti isteyen bir haldir. Mustafa ÇİFTÇİ’nin ikinci
şıkkı seçenlerden olduğunu düşünüyorum. Hele de kaleme aldığı hikayeler gerçek hayattan
bir film şeridini sunuyorsa gönlümüzün huzuruna bu kalem elbette ki alkışlanır.
Adem’in Kekliği ve Chopin hikâye kitabını okuduğunuzda hikayedeki karakterle
birlikte bir tablonun önünde saatlerce seyre dalar, her yerde onunla hayal
kurar ve her bir hikâyede gerçeğin içine düşersiniz. Her bir hikâyenin sonunun
tatlıya bağlandığını sanırsınız ama gerçekler bambaşkadır. Bu kitabın bendeki
etkisini anlatmaya gelince, her bir hikâyede Hasan EJDERHA hikâyeleriyle ikiz kardeş
olduğunu görenlerdenim. Her iki kalem de farklı zamanlarda, farklı mekânlarda
doğmasına rağmen bu akrabalığın nereden geldiğini her ikisini de
okuyanlardansanız benim gibi sorgulayabilirsiniz.
Mustafa ÇİFTÇİ hikâyeleri kısa
olmasına rağmen kullandığı dilin bizden, anlatımının keyifli ve akıcı olması
onunla yazar- okur arkadaşlığınıza samimi bir bağ kuruveriyor. Bu yazıyı onun hikâye
kitaplarını okuduktan sonra yazmayı düşünmeme rağmen zamanın ertelenmeyeceğinin
son anda farkına vardım. Geçen sene okuduğum bu kitap hakkında düşüncelerimi
ertelemek benim gibi bir okura yakışmazdı ve bu yüzden Adem’in Kekliği ve
Chopin’in bendeki etkisinin derinliğini onu okuduktan sonra etrafınızda değil
kendi yaşamınızda göreceğinize emin olarak yazmaya karar verdim. Bence her okur
her yazara ulaşacak tahliller yapmalı. Çünkü her yazar her okurun hayatına
dokunamıyor, dokunanlardan biri varsa da o da Mustafa ÇİFTÇİ gibi okuduğunuz
kitabın tahlili olarak düşüyor Yoldaki Kalemler’e…Tahlil ise dünyanızda
şekillenen bir yaşam tarzı ya da bir türkü oluveriyor.
Anadolu hikayelerini okumaya ne
zaman başladığımı biliyorum da bilmiyorum ama Mustafa ÇİFTÇİ hikâyelerinin de
size türkü dinleteceğine eminim.
VİCDANIMIN FAY HATLARI / Samet YURTTAŞ
Vicdanımın fay hatları harekete geçmeden
Dökülmüyor kelimeler dilimden
Ay ışığında secdeye giden alnım
Kurtar beni bu karanlık geceden
Odanın içinde boğuk bir sessizlik
Yalnızlığım ter içinde
Gözlerime baraj kurulmuş
Vicdanım bir ayaklanmayı bastırıyor
Müebbet yiyen aklımdan habersiz
Yıllar tespih tanesi gibi
Ellerimden kayıyor bir bir
Bütün duvarlarda aynı telsiz yankısı
Özgür bırakılan bir kuş değil
Aklını kaybeden bir vicdan benimkisi
Dağ Destanı/Mustafa Alper Taş
böylece sevindik bir gelenin olmasına
sisler içinde
ormanın hışırtısına
aldanmadık
ya dağ değilse
şu akıp giden nehirlerde
denize doğru
başka bir şeyse gülmemizin nedeni
yeşil kurbağalarsa örneğin
ya da yaslandığında bir ağacın
ölümsüz gölgesine
boynundan aşağı süzülen
teri bir annenin
su dediğin de akmalı
sevinmeli bir şeyin gelmesine
sesiyle önce
sonra acıkmış balıkların gürültüsüyle
uykusuz balıkların gürültüsüyle
içine elma ve ekmek düşüren
ve giden bir şeyi olmalı
suların
yine güzel bir günde
mızraklarla ve uzun demirleriyle cesaretin
her şeyin çimenlerinin üstünde
yenilmek için ölüme
bir dağın ortasını bekleriz
BAKKAL MUZAFFER(1951-2017) / Teyfik KARADAŞ
Muzaffer abi dayısı Kara
Hamza’nın evinin alt katındaki dükkânda bakkallık yapardı. Muzaffer abinin bakkalının sağ tarafında
okul, ön tarafında köy meydanı ve sol tarafında cami vardı. Anlayacağınız
Muzaffer abinin bakkalı köyün tam merkeziydi. Bakkalın eni üç, boyu on metre
kadar vardı. Bakkalın kapısı ve tahtadan yapılmış tarabası açık mavi renge boyanmıştı.
Bakkalın rafları da tahtaydı. Bakkaldaki nohutlu, pijamalı, çikolatalı şekerler
cam kavanozların içinde saklanırdı. Köyümüzdeki başka yerlerde cam kavanoz
olmadığı için dört-beş yaşlarında bakkalın önünden geçerken içi şeker dolu cam
kavanozlar dikkatimi çekmişti. Hele tahta kasaların içindeki lokumlar ve şeker
sucukları çocukluğumuzda her gün rüyalarımızı süslerdi. Karton kutuların
içindeki gofretleri ve kaymaklı bisküvileri gördükçe ağzımız sulanırdı. Elimize
yirmi beş kuruş para geçtiği zaman hemen Muzaffer abinin bakkalına koşardık.
Muzaffer abi yirmi beş kuruşu alır, bize iki bisküvi arasında bir tane lokum
verirdi. Köyümüzün bütün çocukları alış-veriş yapmayı Muzaffer abinin
bakkalında öğrenirdi. Muzaffer abinin bakkalından cıncık gülle alarak sokakta
gülle oynamak en büyük eğlencemizdi.
O zaman çay sigara gibi tekel
ürünleri piyasada pek bulunmaz, kara borsa satılırdı. Muzaffer abi Tekelden
aldığı az miktardaki çayı ve sigarayı köyün hepsine eşit miktarda dağıtmaya
çalışırdı. Fakir insanların ihtiyaçlarını karşılar, veresiye defterine yazar,
hiç kimseyi eli boş çevirmezdi. Borçlu insanların hiçbir zaman onurunu rencide
etmezdi. Verenden alır, vermeyenin borcunu belli bir süre sonra silerdi.
Köyümüzde kahve, çay ocağı gibi mekanlar olmadığı için köy halkının hepsi
Muzaffer’in bakkalında toplanırdı. Köyün su, arazi, telefon gibi bütün
sorunları orada tartışılırdı. Köy ile ilgili haberler oradan yayılırdı. Konu
komşu arasındaki husumet orda çözülür, barış orda sağlanırdı. Muzaffer abinin
bakkalı bazen meclis, bazen mahkeme salonu, bazen haber merkezi olurdu.
Şakalaşmalar, iddialaşmalar bile Muzaffer abinin bakkalında vukuu bulurdu. Bir
iddialaşma sonunda Avşar Bekir’in iki kilo lokumu tek başına yediğine tanık
olmuşluğum vardır. Bu cepheden baktığımızda da Muzaffer abinin bakkalı köyün
tiyatro sahnesiydi. Muzaffer abi bakkalına gelen her insanın hatırını sayar,
hiçbir surette kimsenin gönlünü kırmazdı.
Köyümüzün gelenek ve görenekleri de güzeldi. Düğünlerde gündüz güreş yapılır, gece sinsin ateşi yakılırdı. Bayramlarda topluca mezarlığa gidilir, yaşlılar ve hastalar ziyaret edilirdi. Büyükler küçükleri sever, küçükler büyüklere saygı gösterirdi. Ufak tefek hukuki sorunlar karakola, mahkemeye gitmeden köyde çözülürdü. Köyümüzdeki bütün insanlar birbirine güven duyardı. Bizlerde böyle güzel, böyle kaliteli sosyal bir iklim içerinde büyüdük. Köyümüzün bütün kültürel ve sosyal zenginliklerini hücrelerimizin içinde hissettik, içinde yaşadık. Ben on beş yaşına geldiğimde lise eğitimi için köyümden ayrıldım. Üniversite tahsili, iş hayatı derken uzun süre köyümden ayrı kaldım. Yaz tatili veya yıllık izin için köyüme her geldiğimde bir sosyal veya beşerî eksiklik olduğunu görmeye başladım. Örneğin bir geldiğimde Döngel Mağaralarındaki şelalenin suyunun kesilerek hidroelektrik santraline verildiğine, bir geldiğimde düğünlerde sin sin ateşinin yakılmadığına tanıklık ettim. Gördüğüm her eksiklik beni derinden derine üzüyordu. Van’da öğretmen olarak çalıştığım yılarda yaz tatiline geldiğimde Muzaffer abinin bakkalı kapatıp, çocuklarını okutmak için şehre göçtüğünü öğrendim. Artık uğruna destanlar yazdığım, suyunu içtiğim, havasını teneffüs ettiğim, içine doğduğum, içinde yaşadığım Döngel Köyü benim için yaşanmaz bir hal almıştı. Belki de annem, babam ve akrabalarım orda yaşamış olmasalardı bir daha Döngel’e ayak basmazdım. Ailemin köyde yaşaması nedeniyle yine de gelip gitmeye devam ettim. Bakkal Muzaffer’in köyden göçmesinden duyduğum üzüntüyü kelimelerle ifade etme imkânım yoktur. Muzaffer’in köyden göçmesi, Biz Ali’nin vefat etmesi gibi bir çok hadiseyle ilgili duyduğum üzüntüleri dile getirmek için “Köyümün Tadı Kalmamış “ isimli bir şiir yazdım. Yazdığım bu şiiri de yıllar sonra Gölbaşında yayınlanan Gölkent Gazetesindeki köşemde yayınlandım. Şiirin ilk dörtlüğü;
‘’Duydum ki ölmüş Hürüce
Biz Ali vardı ki nice
Muzaffer şehre göçünce
Köyümün tadı kalmamış”
şeklindeydi.
Cumali dayım Gölbaşı’na
ziyaretime gelmişti. Gölbaşından dönerken Köyümün Tadı Kalmamış şiirinin
yayınlandığı gazeteden birkaç nüsha alıp köye götürdü. Dayım Gölbaşından
Kahramanmaraş’a giderken yolda şiirin ilk dörtlüğünü ezberlemiş. Maraş’a gelir
gelmez Muzaffer abinin manav dükkanına giderek benim yazdığım şiirin ilk
dörtlüğünü ezbere, diğer dörtlüklerinde gazeteden okumuş. Muzaffer abi şiiri
duyunca çok duygulanmış, gözlerinden yaş gelmiş. Dayım köye vardığımda Muzaffer
abiyi ziyaret ettiği anda yaşadığı duygusal hikâyeyi bana anlattı. Ben de
dayımı dinleyince çok hüzünlendim. Aynı yılın ilkbahar mevsimiydi. Yine köye
ailemi ziyarete gitmiştim. Günlerden Cuma, vakit akşam üzeriydi. Muzaffer abi
köydeki evinin bahçesinde çalışıyormuş. Benim arabamı görünce birdenbire bahçe
duvarından atlayarak yola indi. El kaldırarak benim arabamı durdurdu. Bana hoş
geldin hocam dedi.
Ben-“Sağ ol, Allah razı olsun
Muzaffer Abi” dedim.
Muzaffer Abi-“Hocam bana beste
yapmışsın “ dedi. (Bizim köyde yaşlılar şiire beste derlerdi)
Ben-“ Evet şiir yazdım Muzaffer
Abi” dedim.
Muzaffer Abi-“ Ne yazdın hocam”
dedi.
Ben de Köyümün Tadı Kalmamış
şiirinin ilk dörtlüğünü ezbere okudum. Şiiri okurken “Muzaffer şehre göçünce”
dediğim anda Muzaffer Abi göz yaşlarını tutamadı. Bana sıkıca sarılarak “şehre
de göçmesem çocukların adını televizyonda okutamazdım hocam” dedi. Bende
Muzaffer abinin bu sözü üzerine ağlamaya başladım. Çünkü Muzaffer abinin
oğullarından biri özel bir televizyonda çalışıyor, o televizyonun bazı
Programlarının sonunda arşiv Eşref Küçük yazıyordu. Muzaffer abinin bu durumdan
gurur duyduğunu ifade etmesi beni fevkalade etkiledi. Muzaffer abi beni akşam yemeğine
davet etti fakat anamın bana akşam yemeği hazırlamasından dolayı davetini kabul
edemedim. Yoluma devam ederek babamın evine gittim. O gün Muzaffer abinin
haleti ruhiyesin den nasıl etkilendiğimi anlatamam. Muzaffer abinin diğer
çocukları da yükseköğretim görmüş, belediyeci, öğretmen, polis ve avukat olarak
vazife yapıyorlardı. Muzaffer abinin çocuklarının başarısından değil Muzaffer
abi, köy halkının kahir ekseriyeti gurur duyuyordu.
Büyük çocuklar göreve başlayınca
Muzaffer abi tekrar şehirden köye göçtü. On beş yıl kadar bağ ve bahçe
işleriyle uğraştı. Köyün sosyal ve kültürel işlerine öncülük etti. Bundan üç
yıl önce yakalanmış olduğu amansız bir hastalık nedeniyle fani dünyadan ahirete
göç etti. Muzaffer abinin cenaze törenine binlerce seveni katıldı. Cenaze
töreninde göz yaşları sel oldu. Arkasından dualar edildi, Fatihalar okundu…
Hayatı ansiklopedi yazacak kadar
renkli olan Muzaffer abi atmış altı yıl süren kısa ömründe imkânlar ölçüsünde
büyük işler başardı. Arkasında altı hayırlı evlat, kendisini saygıyla yad eden,
ruhuna Fatiha okuyan binlerce dost bırakarak bizlere veda etti.
Ruhu şad, mekânı cennet olsun.
Muzaffer abinin yaşamı sizlere
örnek olsun.
HAYAT VE KELAM / Hasan EJDERHA
I
Gel demek mi,
ekmek mi? Oysa darası var kapların
Bilmediğin
menzillere doğru yürürken ayakların
Ne hikmetse,
hikmete uyarlı saatler durdu; kudurdu para
Yara kabuk
olmadan merheme durmaz; buyurmaz gökler
Bebekler bile
bir gün siğim siğim ağlamayı bekleyecekler
Anneler:
Cümle ipleri, cümle dualarla geleceğe ekleyecekler
İçlerinde
biriktirdikleri Ali’ yi, kentlere kaptırmadan şairler
Dağıttılar
şehrin çocuklarına ve sevindi Mushaf eri çocuklar.
Kâğıt paralar
yakar şehrin delileri; rengârenk kâğıt paralar
Naralar
duyulur beyninde âdemin arşa yükselen naralar
Sular akar,
söğüdün yeşili serinletir dervişleri; onlara yol helâl
Melâl
denizinde yolcular, katıldılar çığlıklarına denizlerin
Sizin hangi
dağlarda çığlığınız var? Hangi denizdeki çığlık sizin?
Hâlâ çağrıya
uyarlıysa adımları, yolcuların ve karıncaların
Cezbe içinde
belirir hedefleri, alın hizasında ansızın
Kızların ve
yıldızların şarkısına meftun bebekler
Göklere ve
yıldızlara ve aya bakarak annelerini bekler
Hazırlansın
nineler ve kuşlar ve çiçekler ve gök ekinler
Anneler ile
bebekleri topladıkları yıldızlarla gelecekler.
Kitaba ve
çaya doymadan göğe baktı şairler bir daha
Dehâ gerekmez
acı türküleri emzirmek için dehâ
Kayboldu
bulutlar; kalem ve kâğıt ve kitap sustu ansızın
Sızım sızım
sızladı aynalar, mısraların koynunda
Boynunda
asılı cüzleriyle yürüdü tarihin çocukları
Boncukları
kıskandı tespihler, yollara dizilmiş boncukları.
Kentlerde
olacaklar için kim suçlar şairleri ve maliyecileri
Dilencileri
bile tutmuş yakasından o yüksek binalar
Onlar ki
kitapları, sanal kitaplarıyla sınarlar, sınayacaklar
İşte
kitaplara posta koyan dev bu, bekliyor çatmış kaşlarını
Gencecik
insanlar haykıramadan ölecekler mi göklere aşklarını?
II
Ay saçlarını
tararken gördü olanları, yıldız bileklerinde süs kızların
Ayak sesleri
duyulur âdemin içinden, gönlüne doğru gider yol
Tufan geldi
gelecekse yap hazırlığını; tufanın Nuh’u sen ol
Ey İstanbul!
İçinde akça kuşların olduğu bir masal oku yetimlere
Sonra okunan
hatimlere şahitlik etsin ulu Eyüp Sultan
Gülücükler
saçsın âleme kuşlar; rahmet öpsün anlımızdan.
Buyurdu
sahibi zamanın: ezanın takibi başka, namaz başka
Aldı selamı
dervişler yüreklerinde binlerce tazim
Aşka doğru
eğildi âdem: “Sübhâne rabbiyel-azîm”
Ya Rab senden
gelen her şey lütûftur bana, razıyım
“Lâ Havle
Velâ Kuvvete İllâ Billâhil Aliyyül Azîym”
Küçüktü,
büyüdü, sonra aşkı bekledi âşık Medine
Bir şairin
rüyasına girince, ansızın geldi kendine
Vecdine vecd
geldi, yolcular kendisine yürüyünce
Kuşlar
bulutlarla havalandı birden dağlar irkildi
İnce, ipince
bir tel titredi derinden ve insan bildi.
Ayet ayet
okundu aşkın tarihi, yeniden okundu
Âdemin alnına
dokundu aşk; bir daha dokundu
Koydu başını
huzura: “Sübhane rabbiyel a'lâ”
Ey gönlümün
aşk şelalesi! Çağla şimdi, durma çağla
Âşıklara yol
olsun cezben, ser gönül yollarına, yan ağla
İşte yana
yana aradığın kapı, şimdi o kapıya dayan ağla
Doya doya iç
şimdi bu çeşmeden, susuzluğuna kan ağla
Dost
kervanında yol göründü sana, sonsuzluğuna uyan ağla.
Ey yar! Ne
bahtiyarlıktır cümle ateşlerle yüreğini dağlamak
Ya Rab! Ne
büyük bir şifadır sevinçle göklere bakıp ağlamak.
İMTİHAN / Muhammet NACAROĞLU
İmtihan dönemecinde yaşanan ahir
Bütün yollar kapanmış tek çıkış Allah bir
İblisin gözü üzerimdeymiş kimin umrunda
Gönlümün arzusu yalnız cemali aşkta
Ecdadım Âdem olmadı hain
Gözyaşında nurlandı varlığında yarin
Ruhuma yakışmaz nankörlük etmek
İmtihan bu, yardan gelen her şeye amenna demek
Yok olduğumu hiçlik deryasında kavradım.
Şeytanın nefsimde var olma isteğini anladım
Allah’ım bu aciz kulu affeyle
Mülkünde edep ile başım eğildi öne.
Sevmek Çiçekleri / Mustafa Alper Taş
bir rüzgâr esiyor
aylardan haziran
bir bakmışım
ellerin sıcak mı sıcak
en güzel kuruyan
gününde karanfilin
bir hamle geceye
ama yorgunuz
çeşmeler kadar
hepimiz hazirandayız
çaylar daha sıcak
sesinin billur afişi
yüreklerimizde
bir rüzgâr estiriyor
sevinçle uzanılan
kapılarda güzelliğin
yağmurlu bir havuz gibi
çağırıyor uyanmaya
ben de öyle
bilmezden geliyorum
senin ikindilerini
Hidayet Bağcı'nın TAŞLARA DOKUNAN SESLER Kitabı / Hasan KEKLİKCİ
Yoldaki Kalemler internet sitesinde yazıları yayınlanan ve şahsen tanıdığım Hidayet Bağcı kardeşimiz, ilk kitabı olan “Taşlara Dokunan Sesler” adlı eserini imzalayıp göndermiş. Nazik düşüncesi için teşekkür ediyorum.
Her ne kadar yazılarının birçoğunu Yoldaki Kalemler İnternet sitesinde, ekrandan okumuş olsak da tüm yazıları baştan sona bir kitapta, kâğıttan okumak apayrı bir duygu. Teknoloji okura; kitabın kokusunu verecek, sayfa çevirmenin zevkini tattıracak bir icat bulamadı hâlâ.
İlâhiyât Yayınlarından çıkan kitap; iki bölüm, on sekiz hikâye olmak üzere toplam seksen yedi sayfadan oluşmaktadır. Edebiyatın başkenti Kahramanmaraş’tan çok güzel eserler çıkıyor son yıllarda. Bunlardan; Hasan Ejderha’nın Sokakbaşı romanı, Ali Avgın’ın Han Duvarları/Kalbe Düşen Kor romanları, Mehmet Gözükara’nın Seyyah Yazar/Gezeken Gördüklerim ve Alın Çıkını, Abdulhakim Eren’in Kendi Penceremden/Beş Ünlü Ozan; Hüseyin Burak Us’un şiir kitabı Kim Geldi Penceresi ilk aklıma gelenler. Tabi ki bunların dışında çok güzel kitaplar da okuyucuyla buluştu şehrimizde.
Kapağı açıldığı andan itibaren araya ayraç konmadan, geri kapatılmadan zevkle okunup bitirilecek güzel bir eser meydana getirmiş Hidayet Bağcı.
Taşlara Dokunan Sesler’i okurken; Ali Ayçil’in Yenilgiden Dönerken, Şükrü Erbaş’ın İnsanın Acısını İnsan Alır, Filibeli Ahmet Hilmi’nin A’mâk-ı Hayâl, Ferîdüddîn Attâr’ın Mantıku’t Tayr’ı gibi kitaplar gelip geçiyor insanın aklından. Nurullah Genç çıkıyor bir anda karşınıza: “Çatlıyor da mezarım dışa vuruyor beni, /Terâzi, rüveydaya divân kuruyor beni…” diyor. Ve “Fezayı bağlayarak yorgun kanatlarına/bir güvercin uçurup kıtalar arasından…” diye en baştan başlamak istiyorsunuz o an. Bir bakıyorsunuz elinizde doksan dokuzluk bir tespih, bir bakıyorsunuz parmağınızda firuze taşlı altın bir yüzükle şükür tespihi çekiyorsunuz otuzüçlük.
Tabi ki kitabı baştan sona anlatmak olmaz ama öyle güzel cümleler var ki buraya aktarmadan geçmek haksızlık olur. Sonra; biz bu müstesna cümleleri yazalım ki siz kitaptan okuyunca, daha önce tanışıp sevdiğiniz bir dost bulmuş gibi mutlu olasınız. “Biraz olsun uyumak dinlendirirdi, zihnindeki başı ağrıyan cümlelerini.” diyor Hidayet Bağcı ve bir anda kendinize geliyorsunuz. Başınızı neyin ağrıttığını aslında başınızda ağrıtacak bir şeyin olmadığını, ağrıya sebep olanın “başı ağrıyan cümleler” olduğunu anlıyorsunuz. “Ben de otobüse binerken kalbimin bir cebine evimi diğer cebine ise zamanı aldım. Tek kişilik mi kart geçirmeliyim yoksa üç kişilik mi?” Otobüse kaç kişiyle bindiğinizi çözmeye çabalıyorsunuz bir an. “Kimi camlarda gözyaşı varken mutluluk gelmiş silmiş o hüzünlü lekeyi, kimisi azimle elde ettiği başarıyı diğer camdaki lekelere anlatırken bir diğeri “o kadar sevinme sadece koru başarını!” diyerek takdir ediyordu.” diyor Camdan Hikayelerde.
Camdan Hikayeler; Ferhat Ağca’nın İki Kapılı Bir Otobüs hikayesini hatıra getiriyor ilk anda. Aklınız bir şehirde bir halk otobüsüne gidiyor. Fakat Ferhat Ağca gördüklerini, Hidayet Bağcı düşündüklerini, daha doğrusu hayal ettiklerini kaleme alıp yazıya dökmüş. Henüz yayınlananı görmedim ama inşallah Camdan Hikayeler yazılmaya devam eder ve günün birinde kitap olarak önümüze gelir.
“Her güzellik dua ile başlar” diyor Taşlara Dokunan Sesler -4’ün başında.
Oradan ilham alarak Taşlara Dokunan Sesler’in
okuyucusunun çok olmasını ve yeni kitaplarının bir an önce okuyucusuyla
buluşmasını can-ı gönülden temenni ediyoruz.
SONBAHARIN İHTİLALİ / Samet YURTTAŞ
Duvağını kaldırmış sonbahar
Bekliyor
Soylu bir yağmurun alnından öpmesini
Karıncaların devleşen adımları
Haber veriyor
Yağmurun ardından kalacak enkazı
Güneş ellerini çekiyor yavaş yavaş
Gökkuşağı yaprak döküyor
Titriyor gölgesinde düş kurduğum ağaç
Rüzgar dokundukça tenime
Vuruyor beynime sarkaç
Toprak kabaran bir deniz oluyor
Silindikçe döşünden insanın ayak izi
Susmuş gökyüzü
İzliyor
Sonbaharın yaptığı ihtilali







