Türkü Yazıları
Muhterem Hocam Muzaffer
GÖZÜKARA'nın
Türkü Yazıları isimli manzumesine âcizâne bir şerhtir...
Yüreği ağzına kadar doluydu...
Azık olarak çileyi ve aşkı
almıştı. Hayatı idâme ettirmenin gerek ve yeter şartı, ekmek su gibi katıksız
nimet olan çile ve aşk... "Uzun İnce bir yolda" toza toprağa
belendiği yer Anadoluydu.
Yüreği ağzına kadar doluydu. Bir
kelam, bir nazar, bir şekil mızrap olup ezgilerin sıkıştırdığı yüreğe dokunmuş
olsaydı, ebediyete gerilmiş teller, bir bir kopacaktı. "Bir türkü"
diyordu. Şehâdet makamına bir adım kala, gözlerinde "bir yudum su"
feryadıyla kıvranan bir yaralının sancısıyla, "bir türkü" diyordu.
Kanayan bir yaraydı yürek, bir türküyle dağlanmalıydı. Yumdu gözlerini.
Sırılsıklam sevdalı, tutundu bir allı turnanın kanatlarına.
Adı "ana"ydı kadının.
Yıllar var ki, bir haber alamamıştı Yemen'e yolladığı yavrusundan. Büyütüp
beslemiş, esker eylemişti. Bir döneydi yavrusu elleriyle yedirecekti, tandır
kömbelerini. Kaygana yapacaktı, bir tas da ayran. Öpüp koklayacaktı sonra.
Dönüp gelebilenler, "bir çift potinle bir de fes", bir ağıtlık nefes
getirmişlerdi ondan. Ana, şehâdete duyduğu müebbet ihtiramla yüreğinin ortasına
yerleştirdi acısını. Türkülerin hasını yaktı oğluna. Oğluna ve onun şehit
dostlarına...
Yüreği ağzına kadar doluydu.
Yaranın kanı durmamıştı. "Bir türkü" diyordu, mehterin serhat
boylarında vurduğu. Kılıcının şavkıyla aydınlanan delişmenlik çağlarından arta
kalan türkü. Üzengiye bastı mı eyere yerleşmeden Tuna'yı aştığı zamanların
türküsü. Kadırgaların kalyonlara rampasında denizler çatırdarken bir leventin
dilinde titreyen türkü. "Yiğit olan döne döne dövüşür" diyen türkü...
Kan kesif bir halde akmaktadır.
Serin demir yarayı dağlayamamıştır. "Toprağa basmalıdır deli gönül"
Bazen çöllerde isimsiz bir mezar, bazen sularda kefensiz şehit, bazen çemberde
amansız bir yiğit olmalıdır. Yangınlar içinde uzayan çöle, bir yayla pınarı
gibi akmalıdır kanı. Sarıkamış'ta "Kar Çiçekleri"ne dönüşmelidir; bir
kartal olmalıdır "Dargo"da. Kafkas dağlarını moskof'a zindan
etmelidir. Sonra, yönünü çevirdiğin her sınır cephe olmalıdır. Trablusgarp'tan,
Mısır'dan, Filistin'den, Suriye'den, Kafkaslar'dan, Balkanlar'dan kan revan
içinde düşmelidir, Anadolu'ya. Anadolu, binyılın kalesi, düşmelidir yeniden
alınmak için...
Bir yiğittir o. "Adı
yiğitlerle okunur". Kıtlığı, seferberlik yıllarını yaşamıştır. Evdeşini
ellerinin kınası kurumadan Allah'a emanet edip düşmüştür yollara. Sırtında
boyundan büyük mavzeri taşımaktan yorgun düşünce, bağdaş kurup bir küflü ekmek
olan tayını yerken "cepheye varmadan şehit olmasam" diye dua
etmiştir. Boynu bükük uçmuştur göllerden sunalar ve dönmemişlerdir. Sonra bir
kara yılan gibi çöreklenmiştir memlekete zulüm. Gâvur Müslüman bellisiz
olduğunda darağaçlarında ıslıklanan rüzgâr garip bir türkü. Gözyaşı bir türkü,
hep yaşlı bir türkü, bir gönül türküsü, bir ayrılık türküsü, bir verem türküsü,
bir tükeniş, bir ölüm türküsüdür...
Yüreği ağzına kadar doluydu. Kan
kesilmek bir yana, şorlamaya durmuştu. "Aman bir türkü" diyordu. Bir
âh türküsü. Varılmak istenen varılamayan, olunmak istenen olunamayan, ölünmek
istenen ölünemeyen bir türkü...
Yetimlerin yoksulların yurdu
olduğu kadar, vurguncuların, yağmacıların da yurdudur Anadolu. "Bir kişiye
tam dokuz, dokuz kişiye bir pul" düşmüştür. Adı, Müslüman Anadolu
insanının öteden beri yavrularına vurduğu isimlerden bir isimdir. Yapılan
taksimde ona, rızkını el aralıklarında ahır temizleyerek, itilip kakılarak
kazanmak düşmüştür. Ayak yalın baş açık çobanlık yapan kardeşinin kavalında,
anadan yetim, babadan yetim, bayramda eli öpülecek kimsesi olmayan bir türkü
çalar...
Anadolu'nun çehresi değişmiştir.
Drama köprüsü nerdedir bilmez çocuklar ama Hasan'ı tanır. Silahlar oyuncakçıda
satılır, ama Hasan'ın "martini" satılmaz. Tuna'nın inadı kırılmıştır,
artık akmam diyemez. Sivastopol önündeki "Yıkık Minare" ne olmuştur
kimbilir. Kağnılar, Çete Bayramlarında asfalt yollardan geçirilir. Çetelerin,
efelerin, zeybeklerin türkülerinde ezgisi vardır kağnı gıcırtılarının. Koca bir
hüzün medeniyetinden geriye, kala kala türküler kalmıştır. Bu yarayı hem
kanatan, hem dağlayan, hem onacak olan türküler. "Ne şirin dert bu,
dermandan içeri"...
Dün olduğu gibi insan, bizim
insanımız, türkü, bizim türkülerimizdi. Bu sazın telleri hüzne, gurbete,
hasrete, aşka akortluydu. Yani insana özgü değerlere. Ama kan hiç durmadan
akıyordu. Yara belki kurşun yarasıydı, belki sevda yarası, belki yoksulluk,
belki bir söylenmez, adı anılmaz yara. "Bir türkü diyordu."
"Harmanı yanan bir ihtiyarın yoksulluğunca yanan" bir türkü. Köyünden
toprağından kopup üç kuruşluk helal lokma ya da üç kuruşluk tahsil uğruna
şehirlerde yokluk perişanlıkla türlü hastalıkların pençesinde can veren
"Celal oğlanların" türküsü. Kuru yerde yatan, ayağına dikenler batan,
soğuk sularla yunulan bir türkü...
Kan durur gibi olmuştu. Saz
durmamalıydı. "Benim sadık yarim" diyerek toprağa yürümeye
vurmalıydı. Bir mezar türküsü vurmalıydı, üzeri otlar kaplı, bir Fatiha'ya
muhtaç, bir duâya hasret olmanın türküsünü vurmalıydı...
Kan durmuş, yürek yorulmuştu.
Mızrap sazın son telinde Anadolu'yu ve Anadolu insanını anlatıyordu. "Bir
türküyüm ben, adı sanı bilinmeyen, dillere hiç düşmeyen, sazı sözü olmayan, hiç
olmayan bir türkü..."
***
BAHARIN GELDİĞİNİ SÖYLEMELİYİM

-Şair
Hasan Ejderha’ya-
Sana baharın geldiğini söylemeliyim
Gözelerime su yürüyor oluk oluk
Biliyorum bu mevsimde keklik cücüklerine
Elimde bir dal sümbül
Bir şair gibi ünlemeliyim
Her akşam ufuklarıma getirip asıyorsun güneşi
Damıtıp şerbet yapmaksa muradın yaz bitmeli, henüz erken
Bu mevsimde gözelerime su yürüyorken
Olmayan şerbette yüreğimi çepel etmemeliyim
Çeşme başlarına oturup suyu, toprağı
Bir şair gibi dinlemeliyim
Sana baharın geldiğini söylemeliyim
Anadolu düşlerime serilen yolluk,
Yüreğimde çiçeklenen kilimdir
Tesbi çalılarına yuva yapan kuşlar kefilimdir
Şair nasıl yürürse çiçekler üzre
Yamaçlarda, bayırlarda
Öylesine yürümeliyim
Şair, sana baharın geldiğini söylemeliyim
Gözelerime su yürümüşken oluk oluk
Baştan ayağa kan içreyim
Gözelerim ki yoluk yoluk yolunuk
Sen duyabilesin diye baharı
Ben karanfillerin boynu büküklüğünde
Bir şair gibi inlemeliyim
12.04.1994
***
ÇİÇEK ÜLKENİN ÇİÇEK ŞEHİTLERİ:
SREBRENİTSA KATLİAMI
Bosna’yı ziyarete
gidenlerin dikkatini çeken ilk şey, bütün evlerin pencere önlerinde,

balkonlarında rengârenk çiçeklerdir. Bosnalıların ifadesiyle, ırmakları ve
yemyeşil coğrafyasıyla “Hz. Ali Efendimizin cennet bahçesi” olan Bosna, zaten
bir çiçek ülkedir. Osmanlı medeniyetinin en üst seviyede nezahetinin yaşanmaya
devam ettiği Bosna’da 20 yıl önce, o çiçek ülkeyi kana bulayan insanlığın en
büyük vahşetlerinden biri yaşandı. Yaklaşık 3 yıl süren insanlık dışı savaşın
son perdesinde, Avrupa barbarlığının tescili mahiyetinde yaşanan Srebrenitsa
soykırımının izleri de Bosna’nın nezahetine uygun bir biçimde yine çiçeklerin
izinden hareketle ortaya çıkarılıyor.
Ölüm
çiçekleri diye adlandırılan yavşan otu / misk otu veya artemis çiçeğinin belli
yerlerde çoğalması ve bu çiçekten beslenen; o çiçeğin çoğalmasıyla beraber
çoğalan kanat kenarları beyaz bir çizgiyle çember halinde çevrili olan mavi
kelebeklerin takip edilmesiyle bulunan şimdilik 300 toplu mezar…
Srebrenitsa’nın
hikayesi şöyle başlar.
Srebrenitsa,
bizdeki “Gümüşhane” anlamına gelen bir kelime. Gümüş madeni çıkarılan küçük bir
kasaba. 1991 yılı nüfus sayımına göre Srebrenitsa Belediyesi’nin nüfusu, 36 666
kişiden oluşuyordu. Bunların yaklaşık değerlerle %75’i Boşnak, %22’si Sırp,
%3’ü ise Hırvat ve diğer etnik kökenlerden oluşmaktaydı. Bugün Srebrenitsa
Belediyesi’nin 10-11 bin civarında nüfusu var. Bunların yaklaşık 5-6 bini Sırp;
4-5 bini Boşnak. Potoçari Şehitliği’nde yaşayan “dirileri” saymazsak.
Birleşmiş
Milletlerin 16 Nisan 1993’te Saraybosna, Tuzla, Jepa, Gorajde ve Bihaç ile
birlikte Srebrenitsa’yı Güvenli Bölge ilanı üzerine, Bjerjina, Brutunaç ve
Zvornik gibi komşu bölgelerden kaçan on binlerce Müslüman, Srebrenitsa’ya
sığınmıştı. 1993’ten itibaren Srebrenitsa’nın nüfusu 60 bine çıkmıştı.
Bosna’nın
doğusunda ve Sırp kuşatması altında yer alan Srebrenitsa’ya 2 yıl boyunca tuz,
su, tıbbi malzemeler, gıda gibi en temel insani ihtiyaçların girmesine dahi
izin verilmedi. Bosna’nın değişik bölgelerinden “güvenli bölge” olduğu için
gelen Boşnaklar, adeta büyük bir toplama kampında açlık, soğuk ve sefalete
mahkum edildi. Boşnakların silahları, koruma amaçlı olarak, 400 Hollandalı
asker tarafından temsil edilen BM güvenlik güçlerince toplandı. Bu süre
zarfında Ratko Mladiç komutasındaki Sırp çentiklerin saldırıları devam
ediyordu. Bosnalıların silahların geri verilmesi yönündeki başvuruları
Hollandalı BM gücü Komutanı Thom Karremans tarafından reddedildi.
Ratko
Mladiç komutasındaki VRS (Bosna Sırp Cumhuriyeti Ordusu) Birlikleri
Srebrenitsa’ya girerken Sırp kasap Mladiç, kameralara şunları söylüyordu: Bu
gün, 11 Temmuz 1995. Sırplar için kutsal bir günün yıl dönümünü kutlamadan önce
Sırp Srebrenitsa’dayız. Bu kenti Sırp milletine armağan ediyoruz. Osmanlı’ya
karşı gerçekleştirdiğimiz ayaklanmanın anısına, Türklerden öç alma vakti
gelmiştir.” Türk diye kastettiği elbette Boşnak Müslümanlardı.
Bilindiği
gibi, tarih boyunca birlikte yaşadıkları gibi,
Yugoslavya Devleti zamanında Tito’nun da uyguladığı politikalarla Sırp,
Hırvat ve Boşnaklar karışık bir şekilde birlikte yaşıyorlardı. Bosna ziyaretimiz sırasında anlatılan bir
hadisede Boşnak gençler, Sırp komşuları tarafından öldürülmeye başlanınca 90
yaşlarında olan Hafız Hacı Halid Efendi’ye giderek “komşularımız bizi niye
öldürüyor?” diye sorarlar. Halid Efendi, şunları söyler: “Herkes biliyor, siz
bilmiyor musunuz? Size ateş eden Sırp’a sorun, Nişli’ye sorun. Onlar,
Boşnaklara vurun demiyorlar. “Türkleri öldürün” diyorlar. Siz Osmanlısınız diye
öldürülüyorsunuz” der.
11 temmuz
1995 gecesi Srebrtenitsa’ya birkaç kilometre mesafedeki, Potoçari’de bulunan
büyük akümülatör fabrikasına yerleştirilmiş savunmasız 25 bin mülteci ve
Srebrenitsa, Ratko Miladiç komutasındaki Sırp çentiklere, daha sonra ortaya
çıkan video görüntülerinde kadeh tokuşturarak Hollandalı komutan Thom Karremans
tarafından teslim edilmiştir.
Sırp
askerler, 12 Temmuz 1995 günü 12 ile 75 yaş arası erkekleri “savaş suçlusu sanıkları
sorguya çekmek” bahanesiyle ayırmaya başladı. Ayrılan binlerce erkek ise 60
civarında kamyon ve otobüslere doldurularak Tuzla’da esir değişimi bahanesiyle ölüme
götürüldü. Bunların tamamı şehâdete yürüdü. Kadın ve genç kızlar, sistematik
tecavüze uğradı.
Geriye
kalan 15 bin civarında çocuk, kadın ve erkek Boşnak Susnjari’de toplanarak
Tuzla’ya gitmeleri için Tuzla yolu olan ormanlık bölgeye bırakıldı. Yaklaşık 3
gün sürecek ölüm yolculuğu da böylece başladı. Gece boyu Srebrenitsa’dan dağlar
üzerinden kaçmaya çalışırken Sırplar tarafından bombardımana tabi tutuldular.
Bize anlatıldığına göre, çoğu, bu ölüm yürüyüşünde Sırp nişancılar ve
Avrupalılara yüksek ücretlerle düzenlenen ölüm safarilerinde şehit edildi. Bir
kısmı açlık ve susuzluğa yenik düştü. Yola çıkanlardan pek azı, bu ölüm
yolculuğunda Tuzla’ya ulaşabildi. 16 Temmuz 1995’te Tuzla’ya ulaşabilen
yaklaşık 3 bin kişinin anlattıklarına kimse inanmak istemedi.
Bosna
Hersek Kayıpları Araştırma Enstitüsü verilerine göre, 1995 yılından bu yana ülke
genelinde 500’den fazla toplu, 5 binin üzerinde müstakil mezar bulundu. Bir
kişiye ait vücut parçaları 4 ayrı toplu mezardan çıkabiliyordu. Öldürdüler,
gömdüler, sonra buldozerlerle olayı gizlemek üzere kilometrelerce uzaklara bir
daha bir daha naklettiler.
Srebrenitsa’nın
düştüğü saatlerde BM Genel Sekreteri Butros Gali Atina’da “barışa yaptığı
katkılardan dolayı” Onasis Ödülü almakla meşguldü. Avrupa ise, aynı saatlerde,
faşizme karşı zaferinin 50. Yılını kutluyordu. Aynı tarihte, Türkiye’de
Süleyman Demirel cumhurbaşkanıydı.
Yugoslav
ordusunun belkemiğini oluşturan Sırplar, her türlü silah ve teçhizatla hiçbir
asker ve silah gücü olmayan masum bir halka karşı yürüttüğü savaşta, Aliya
İzzetbegoviç gibi bir bilge liderin örgütlediği Boşnaklara karşı savaş sonunda
yenik duruma düşmüştü. Srebrenitsa katliamı, savaş sonunda oturulacak barış
masasında Aliye İzzetbegoviç’in galip bir lider olarak oturmasını engellemek;
Avrupa’nın ortasında bir Müslüman devlet kurulmasını önlemek maksadıyla
Batı’nın izin verdiği hatta yardım ettiği Batı’nın tıynetine yakışan bir barbarlık ve vahşet örneğidir. Bu
soykırım, hedefine ulaştı. Çünkü bugün, Bosna Hersek’in %49’u Sırpların elinde.
Srebrenitsa da dahil, o bölgede Sırp olmayan unsur kalmadı. Müslümanların
egemen olduğu, Müslüman kimlikli bir devletin kurulması engellendi.
Uluslararası
Adalet Divanı, verdiği kararla sadece Sırbistan’ı değil; Batıyı akladı.
Müslüman Boşnakların yok oluşunu izleyen Avrupa Birliği aklandı. Haçlı vahşeti,
bir kez daha Haçlılar tarafından aklandı.
Srebrenitsa’da
11 Temmuz – 16 Temmuz 1995 arasında en az 8372 Boşnak Müslüman katledildi. Her
yıl kimlikleri tespit edilen kurbanlar, katliamın yıl dönümünde Potoçari
Şehirliği’ne törenle defnediliyor. Bu yıl defnedilen 136 kurbanın 13’ü çocuk;
üçte biri kadın. Kurbanların en yaşlısı öldürüldüğünde 75 yaşında olan Yusuf
Smayloviç. Bu yıl oğlu ve torunuyla birlikte defnedildi.
Kimlikleri
tespit edilip Potoçari Şehitliği’ne defnedilenlerin sayısı 2015 temmuzu
itibariyle 6377. Bulunan toplu mezarlardan çıkarılan diğer şehitler, kimlik
tespiti için bekliyor. Öyle ki hayatta hiç yakını kalmadığı için DNA testi ile
kimliği tespit edilemeyen şehitlerimiz var. Ruhları şad olsun.
***
BİZİM BOSNA VE SIRPLARİ
Bosna’da bize mihmandarlık yapan merhum Muhammed Ayet abi anlatmıştı. Bosna savaşı bilindiği gibi sivil masum insanların katledildiği avrupanın ortasında yaşanan bir vahşetti. Tıpkı birinci dünya savaşının Bosna’nın ortasından akıp giden Milyeska nehrinin üzerindeki köprülerden birinde bir sırp genci tarafından avusturya-macaristan veliaht prensinin öldürülmesiyle başladığı gibi; yine bir köprü üzerinden geçmekte olan Sueda Dilberoviç isimli masum genç kızımızın sırp keskin nişancısı tarafından vurulmasıyla Bosna savaşı başlamıştı. Bosna savaşı başladığında aynı şehirlerde birlikte yaşadıkları sırp, Hırvat kökenli komşularının bir anda masum boşnaklara karşı katliam ve vahşetler sergilemelerine şahit olan Boşnak gençler Hacı Hafız Halit Efendiye giderler. Hacı Hafız Halit Efendi Muliç 2011 aralık ayında 96 yaşında vefat etmiştir. Bosna-Hersek’te mesnevihanlık geleneğini sürdüren Halit Efendi için Saraybosna at meydanı bakır baba camii avlusunda Bursa belediyesi ve TİKA bir türbe yaptırmış ve geçtiğimiz günlerde açılışı gerçekleştirilmiştir.
Gençler Hacı Hafız Halid Efendiye masumane sorarlar. “komşularımız bizi neden
öldürüyor?”. Hafız Halid Efendi gençlere şöyle söyler: “Bir sırpa sorun size neden ateş ediyor. Bir nişliye sorun. Onlar neden size ateş ettiklerini çok iyi bilmektedirler. Onlar sizi “Türk” olduğunuz için öldürüyorlar. Onlar çok iyi biliyor ama siz unutmuşsunuz” der.
Savaşın komutanlarından Mehmet Koçiç şöyle ifade etmişti: “bizim Allah’la aramız açılmıştı. Savaş bizi kendimize getirdi. Allah’ın yardım eli bize uzandı ve savaşın sonunda galip ordu bizim ordumuzdu”. Avrupanın ortasında bir İslam ülkesi istemeyen haçlı zihniyeti savaş sonunda Aliya’nın barış masasına eli zayıf otursun diye perdeyi bir katliamla kapatmayı uygun buldu. Serebrenitsa katliamını yapan katile güya güvenli bölge olan birleşmiş
milletlerin namusuna şerefine emanet edilmiş silahsız masum insanlar, haçlı zihniyetinin tiynetini ortaya koyacak çapta bir vahşetin kurbanı olsunlar diye Birleşmiş milletler askerlerinin sözde komutanı Hollandalı thom Kerreman tarafından kadeh tokuşturulup kutlamalar yapılarak sırp kasap radko mladiçe teslim edildiler.
Bilinen sekiz bin üçyüz yetmiş iki masumun, bilinmeyen daha nice insanın hunharca katledildiği Serebrenitsa’ya girerken sırp kasap mladiç sırp tvlerine verdiği demeçte şunları söylüyordu:“İşte sırp şehri Srebrenica’dayız. Büyük bir sırp bayramı arefesinde iken bu şehri sırp milletine armağan ediyoruz. Nihayet, bu topraklarda Türkler’den intikamımızı alma vakti geldi” sırp kasabın sözünü ettiği “bayram”, yahut “aziz vitus günü”, vidovdan bayramı denilen gün, 1389’da 1.Kosova savaşının zaferimizle neticelenmesinden sonra savaş meydanını gezerken Sultan Murad Hüdavendigar’ın bir sırp asilzade olan miloş obiliç tarafından sinsice şehit edildiği gündür. Aslında savaş, bir sırp prens olan Lazar komutasındaki haçlı ordusunun hezimetiyle sonuçlanmıştı ama Hünkarın şehadeti onlara yetiyordu.
Cemil Meriç merhum der ya: “Bütün Kur'an'ları yaksak, bütün camileri yıksak, avrupalının gözünde Osmanlıyız; Osmanlı, yani İslam. Karanlık, tehlikeli, düşman bir yığın! Avrupa, maddeciliğine rağmen Hıristiyandır. sağcısıyla, solcusuyla Hıristiyan. Hıristiyan için tek düşman biziz”. sözün özü, küfür tek millettir ve inanıyorsanız üstünsünüz.
***
AKŞAM DÜŞÜNCELERİ

25 yıl öncesinden kalma düşünceler... dostlarla paylaşmak istedim. Muhabbetle.
Bu akşam bana kimse ud çalmadı
Ne saçlarımı okşayan annemin eli
Ne sazların ruhumda yankı bulan teli
Bu akşam hüznüm nağmelere karışıp dağılmadı
Rıhtımları kim yangına verdi
Sevdâ gemileri uzaktan geçer
Bahar, bir hüseynî fasıl gibi gelirdi
Şimdi yasemen kokulu şarkıları
Hangi iklimde hangi sevdalılar içer
Bu akşam da her akşam gibi uğramadı
Gözlerimizi umutsuz, ufka kilitleyen nâzenin
Uzak ilhamlardan gelen yüreğime
Genç kızlar hissiyatını ısmarlamadı
Itrî’nin, Hacı Arif Bey’in, Dede Efendi’nin
Dudaklarında Tamburî Cemil Bey’in hicaz ninnisi
Bebek değildir beşiklerde sallanan
Şefkatin sevginin gölgesi
Annemin hiç eksilmedi duâlarından
Oğlunun büyük adam olacağı temennisi
Dinlerim, her kuşluk yeniden bestelenir
Hatip Zâkirî Hasan Efendi’nin
Hüseynî cenaze salâtı
Her akşam annelerin yüreği yeniden örselenir
Serin selviliklerden esen bâd-ı sabâ
Asırlardan getirip asırlara götürür bir ağıtı
Bu akşam bana kimse ud çalmadı
Vefâsız şimdi uyurken derin uykularda
İçim içimi yer serâzâd duygularda
Doldu yürek, sabra tahammüle yer kalmadı
20.04.1992
***
MESELEMİZ

Mesele hukuk meselesi değil kardeşim.
Bu ülkede kimin egemen olduğu meselesidir.
Azınlıklar üzerinden seni yönetememeleri meselesidir.
Bütün evlatlarını şehit verdiğin vatanının devletinin elinden alınıp, medeniyetini tasviye edenlerden, yüz yıl önce sana diz çöktürenlerden hesap sorma meselesidir.
Milletine tevdi edilmiş ilâyı kelimetullah vazifeni sürdürüp sürdüremeyeceğin meselesidir.
Biz geri döndük, nerde kalmıştık deme meselesidir.
Yolunu gözleyenlere umut, zalimlere korku salma meselesidir.
Kızılelmanı unutmadığın, kıytırık halk yığınlarına dönüşmediğin, sünepe sürüngen bir hayatı tercih etmediğin, medeniyet kurmuş bir millet olduğunun şuuruna idrakine vardığını gösterme meselesidir.
Oryantalist kavramlarla, sana dayatılan algılarla hayatı anlamlandırmayı öğrenmediğini, medeniyet mefhumlarınla düşünmeye devam ettiğini, gaza ve cihat ruhunu yeniden kuşandığını öğretme meselesidir.
Kızılelmamız neresi diye sorma meselesidir vesselam.
***
SENİN GİDİŞİNE BİR GAZEL DENEMES
"Sen gittin gözler ve bakışlar gitti
Ak ellere kına yakışlar gitti"
Osman Sarı
(Bir Savaşçıdır Kalbim)
Aklın en mütekâmil çağında insan
temyiz gücünü yitirdi. Sarhoş meczuplar gibi dolaşıyorum sevgili. Merkezini
yitirdim evrenin. Güneş gitti, karanlıkta yörüngesiz dönen yıldızlar infilâka
hazır, dehşete âmâde. Sonsuz bir boşlukta yönleri unuttum, pusulamı kaybolmasın
diye saklamıştım, bulamıyorum sevgili. Gözlerin nerede senin? Mecnun çöllere
düşmüştü, Ferhat dağlara. Bakışlarını arıyorduk senin besbelli. Yâni ki
yazgımızı. Akıbet bulamadık. Fakat unutmadım sevgili. Senin bir düşler
ülkesinde yaşadığını, orada huzur ve sükûnun hüküm fermâ olduğunu biliyorum.
Senin ülkende kalbi olanların, yürek taşıyanların yaşadığını biliyorum.
Sen
yaşama sevinciydin düşler ülkesinde. Evreni dolduran coşkuydun sen. Her yöneliş
sanaydı, senin bakışlarından başka yön yoktu. Kuşatıcıydın, genişletirdin
evreni. İnsan eşyaya bakınca, insan kâinata, insan insana bakınca bereketlenir,
büyürdü evren. İçgüdüleriyle değil, aşkıyla yaşıyordu insanlar. Yeryüzü ne
güzeldi, gökler ne mükemmel.
Ey evrensel akıl. Senin
bakışların sabitliyordu âhengi. Sevginle işlenmiş, aşkınla bezenmişti kâinat.
Adâlet diyorduk, sana pervane oluşundaki mükemmelliğe evrenin. Milim şaşmadan
dönmesine sonsuz sayıdaki yıldızının. Adâlet diyorduk, yerli yerindeliğine
dağların, denizlerin. Yağmurun yağmasından, karın erimesine; zerrelerin
hareketine kadar her bir şeye sirâyet etmiş sevgine. Biz, âleme kattığın eyleme
hayrandık senin. Ve aynı sevginin eseri olmakla kardeştik her bir eylemci
varlığınla. Eylemsiz varlığın yoktu ki senin. "Her dem yeniden yaratılmak"
bu olsa gerekti. Yâni her an sevdiğini hissetmek, sevildiğini bilmek.
"Sevdim seni ey yâr; bir ben değil, âlem sana hayran diye sevdim".
Bizim
bu düşsel coşkuya iştirakimiz kendiliğinden değildi sevgili. Bizi taştan,
ağaçtan, kuştan, çiçekten ayrı kılan, bu küllî eyleme şuurlu katılmamızın
gerekliliğiydi. Bu bizim imtihan sırrımızdı biliyorum. Bedelsiz sevgi duyulmuş
şey midir? Biz yalnızca bakışlarını değil, sırrımızı kaybettik sevgili.
Besbelli, başak veren buğdaylardan daha akıllı değildik. Ne kuşlar gibi
uçabiliyor, ne balıkların gibi yüzebiliyorduk. Yücelttiğimiz ve sevginden
yalıtılmış akıllarımızla sadece sınırlı bir taklitçi olabiliyorduk. Oysa
hatırlıyorum, senin düşler ülkende senin sevgini kuşanmış âşıkların gözlerini
kapayınca âlemler dolaşıyor, sularına seccâde seriyorlardı.
Senin
aşkını yaşamak elbette zor işti sevgili. Mecnun olmak gerekiyordu, bazen Mansur
olmak. Ama senin sevgini hissetmek bile yetiyordu mutluluğu paylaşmak ve
çoğaltmak için. Seninle göz göze gelmek ne mümkün; gözlerine bakılamazdı senin,
yanardık. Bakışlarının varlığını bilmek de yeterdi bize. Hem zâten sonsuz
saadetlerin meczedildiği mutlak sevdâlar ülkesinin, bir düşsel yansıması değil
miydi bu hayat. Mutluluğun kestirme fakat pek çetin yoluydu âşık olmak. Biz âşıkların
hâlleriyle hâllenemezdik çoğu zaman. Senin âşıklarını sevmek bile mutlu ederdi
bizi. Bakışlarını hissetmek için, bakışlarının değdiği bir varlığa bakmak
yeterdi. Nazarlı çaylar içerdik biz, nazarlı çiçekler koklardık. Senin sevginle
yek âhenk olmuş kâinattaki adâleti, şu imtihan edildiğimiz sınıfa taşımak, şu
kağıda dökebilmek mutluluğun eşiğini buldururdu bize.
Biz
düşler ülkesinde kutsamazdık aklı. Akıl, kalbimizi bakışlarına açmanın
anahtarıydı. Akıl, kâinatın aklını başından alıp bir semâzen vecdiyle
kendiliğinden döndüren, çekip çeviren sevgine katılmanın yöntemiydi. Ve biz
sana izâfeten, sevgiyle bakardık yaratılmışa. Bu, bizim ev ödevimizdi sevgili.
Gözlerimiz güzeldi, güzel ve doyumsuz bakardı. Doymak için değil, iştihayla
değil; kelebeğin çiçeğe konması gibi, güzellikler tamamlansın diye bakardı.
Güzel görünce şükür için secdeye kapanır, yere inerdi gözlerimiz.
"Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden" öperdik biz. Büyükler
elleriyle büyütür, çoğaltırdı güzelliği. Kaba saba iş yapmak senin güzelliğine
hürmetsizlik olurdu. Eşyayı incitmezdik elimizle, senden bir emânettir diye.
Demircilerimiz bile demir döverken sanatlı vururlardı. Kirmen eğirirdi nineler,
kilim dokurdu. Zanaatla sanat birdi. Yeryüzüne gelen bebeğin kulağına bir
mûsikî ile senin adın fısıldanırdı ilkin ve bir mûsikî ile uğurlanırdı insan
yeryüzünden. Çocukların gözleri ne güzel görürdü dünyayı. Kuşlar, kelebekler,
kuzular vardı dünyada. Bir de sonsuz sanatlı çiçeklerin.
Senin
adın ulu orta söylenmezdi ve söylendiği zaman ürperir de gözlerimizin bebeği,
onu sakinleştirmek için sana duâlarla birlikte göz kapaklarımıza sürerdik baş
parmaklarımızın üstünü. Senin sevgin üzre yaşamak bir hayat üslûbuydu. Senin
sevginin alenî ve kesif bir şekilde yaşanacağı günler, sevinçleri izhar için,
çoğaltmak için sevgiyi kınalar yakılırdı ellere. Bayram günleri, düğünlerde,
adını duyurmaya giderken serhat boylarına... En çok da genç kızlarımız yakardı.
Onlar tebessümleriyle çoğaltırlardı güzelliğini. Yarışırlardı güzelliği yaymak
için. Ne hünerli elleri vardı onların. Gergeflerine dünyayı gerer, ilmek ilmek
sevgiyi bezerlerdi. Güzelliği korumak, ödeviydi genç kızların. Ödevini en iyi
yapan, en güzel olan ve en çok sevileniydi onların. Adları Leylaydı, Şirindi,
Aslıydı... Adları ne güzeldi.
Senin
ülkende önce sevmek, sevdâlanmak öğrenilirdi. Çocukken masallardaki Anka kuşu,
kediler, büyük annelerin seccâdesi, dedelerin köstekli saati... her bir şeyin
sevilmesi gerektiği öğrenilirdi. Büyüdükçe değişirdi hayatın çehresi, özü
değişmezdi. Delikanlılar yiğitliğini, silahını, atını, sazını ve pek çok
gençliğe dair varlığı severdi âşikâr. Ve güzelliğin tecessüm ettiği bir ceylan
gözlüyü severdi, sevdiğini belli etmeden. Sonra bebelerin kundağını, eşinin
iffetini, elinin emeğini, alın terini... Ömrümüz vefâ etmiş, yaşlanmışsak çocuk
olurduk yeniden. Geldiğimiz toprak tüterdi gözlerimizde. Öyle anlamlıydı ki her
şey; bir çiçek, bir böcek incinse oturur ağlardık. İncinen senin ellerinmiş
gibi üzülürdük sevgili. Zulüm, sömürü nedir bilmezdik. Sevgisizliğin getirdiği
her kavramın yedi kat yabancısıydık.
Düşler,
uzun süre yaşanılacak hissi verir görülürken. Ama işte sonunda uyandık sevgili.
Uyandık ki küreselleşmiş dünya. Global bir nitelik kazanmış. Uyandık ve
birbirimize, çevre yanımıza bakındık. Mecnunun bir köpeğin gözlerinde gördüğünü
bile göremedik. "Bir göz âşinâlığı vardı aramızda" ama birbirimizi
tanımıyorduk. Ferdiyetçi, menfaatçi, egoist ve daha pek çok şey olmuştuk nasıl
olduysa. Bu biz miyiz diye sorduk. Çağın gerekliliği böyle dendi bize. Bilgi
çağı, teknoloji çağı, modernite... Küllî şuurdan kopmuşluğu yaşıyordu
insanoğlu. Aynı sevginin eseri olmakla kardeş olduğu her varlığa, sevgini ve
bakışlarını yitirince düşman olmuştu. Evrenin merkezinde birey ve onun
çıkarları vardı artık.
"Yunus düşte gördü seni /
sayru mısın sağlar mısın".
Kalbin,
aşkın emrindeki yaşama sevincinin ülkesini düşlerinde görenler; aklın emrindeki
kentlerde uyanınca temyiz kudretini yitirdiler. Çünkü burada iyi kötü, doğru
yanlış, güzel çirkin... bütün kavramlar ters yüz edilmişti. "Seni
yaşamadan olmaz" demişti şâir. Meczup tavırlı âşıkların, barınamazdı senin
gözlerinin ve bakışlarının doldurmadığı hayatta. Mecnun, çöllerde kayboldu;
Ferhat, dağlara vurdu gitti; Mansurlarınsa darağaçlarına...
Beni
sorma sevgili, cevap müşküldür. Ne meczup olabildim sevdâmın peşinde, ne akla
bulaşabildim gerektiğince. "Allah'ım, aşkımı başıma topla" diye duâ
eden kardeşim. Bu tavrını unutmuş kişiyi de duâlarına alır mısın?...
***
TÜRKÜ YAZILARI

Muhterem Hocam Muzaffer
GÖZÜKARA'nın