KÖTÜ MATEMATİK/Memduh ATALAY





(B.ye muhabbetle)










Koordinat düzlemi sanki kader
Eksi olan eksi, artı olan artı
Zaman bana geç sana erken
Korkusuzca yer alabilirdim eğer
Bilseydim bir taktik
Geçebilseydim üçüncü bölgeden
Hem ben eksideyim
Hem zaman
Halden anlar mı kötü matematik

Dünya uğultusunda
Bankaları, tahvilleri ve kâr paylarını
Eşyanın gölgesinde bırakıp
Aşkı kurtarınca
Yangında kurtarılacak ilk yerine
Şaşakalır matematik
İnsan çıkardıkça kalbini örten giysiyi
Soyundukça dünya kirinden
Daha çok çoğalır.

Bu huzur hali deli ediyor beni
Ne kadar kötücül gidiş varsa dünya üzerinde
Es geçilirken yetimin hıçkıran sesi
Topladıkça yoksullaşanların
Üzerinde bir kılıç gibi
Tekasür suresi

Bin çile, ıstırap, kederin en yücesi
Bölünmüyor şair matematiğinde
Yine çoğu bize düşüyor hüznün
Bölünse de bölünmese de

Bin artı bir
Bin bir
Bin eksi bir
Dokuz yüz doksan dokuz
Verdikçe büyüyor insan
Gönle alçak bile eklense
Olur, alçak gönüllü
Hesaba yenik düşer analiz integrali

Sıfırı aşamıyor felsefe ve şiir bile
Aşk ve hüzün çarpı yoksulluk
Sıfır yazmaktan tükenir uç
Gammaz ve kaypak; hain ve korkak
Toplanırsa parayla
Kahreder şairi sonuç





MAUN / Miraç DOĞANTEKİN

Sazımın sesinde rüzgârın sesi
Sazımın sesinde bin yıllık ağaç
Belli belirsiz ilerleyen bir gemi
Köpüğünün ne işi var bu dağ başında
Ey deniz
Gençliğinin bu en hoyrat yaşında
Sazımın sesinde sarp bir yamaç
Ruhumu pay eder vahşi kuşlara
Dinledikçe dinlenen bir kuytu orman
Güzel arıyorsan derinliğinde
Bilge arıyorsan karanlığında
Şimdi ne söylesem yerli yerinde
Turna göğe aşık gözü yok kuğunda
.
.
Aşığın bağında sesim duyanlar
Bir garip heyecanla ürperirler
Gözleri en olmayacağım yerlerde
Korkak
Dudakları kıpır kıpır eşlik eder
Beni bilenler sesimi bilmezler
Bir ben duyarım kötü ne varsa
Bir ben duyarım gülün koparılışını
Taşıdığım bu acı benim değildir
Yaşını gecelerden alan gözlerim
Bir maden gibi gözlerinde erir
Gözlerini tenzih ederim aynı kelimelerden
Sazımın sesinde bir çocuk ağlar
Sazımın sesinde bir genç kız güler
Bahtiyarlığını bitmekten alan türküler
Yâre yazılınca yarım bırakılır
Sazımın sesinde benim sesim var
Hanende olmayanlara sır



***
KESİK MANİ














Kurtcuk muyum kurt muyum
Düşündüm durdum
.
.
.
Şehirli ağzını öğrendiğimden beri
Ve saksıda çiçek yetiştirmeyi
Zalim oldum biraz kendime ve sana
Kibarın güzel olmadığını gördüm yer yer
Bunca kandırıldım kızdım bunca darıldım
Ben Peygamber göğsü değildim
Ne yarıldım ne arındım
Dizinin dibinde büyüdüm masal ağacının
Kötünün ve çirkinin kiniyle yoğruldum
İhtiyar bir çınar gibi doğruldum ve söyledim
Bin yıllık eskiliğiyle eskinin
Eski koktum eski terledim boncuk boncuk
Eski baktım çak çak özüm dolunca
Bir çarşı oldum boynunda bir dilencinin
Düştüm amma amma yükseldim
Çirkin olmadım söylenmedim
Bayat olmadım küflenmedim
Düşünü gördüm Hızır’ın tuttu elimden
İçirdi bana yedi kat göğü ve âlemi
Uyandım ağacın serininde eylenmedim
Toraman beylerle cenk etmedim bayrak dikmedim
Utandım yolumdan niyetimden hedefimden
Evladım olsa ne anlatırdım türküler belledim
Toprağa değdim doğdum ata bindim büyüdüm
Dostu övdüm kendimce âlemleri BİRledim
.
.
.
Kaybolmak hiçlikte düşmek ve uyanamamak
Hatırlayamamak bilememek kıpırdayamamak
Boğuk zindan havası ve rutubet ve imdat
Karanlık zifiri taş maden geçmeyesi yerin dibi
Çaresizlik beklemek lanet yalan
.
.
İyiliğin denizinde boğulmaktayım imdat!


***
SÂKİ YEŞİLİ

Bir şiir neyle başlar
Bir şiir meyle başlar
Yol üstünde yazılırsa sızısı kuyruk sokumunda
Bir şiir huyla başlar huuu

Gecenin en karanlığında ve en soğuğunda
Bir şiir neyle başlar
Sorgusu pişmanlığını ortaya çıkarır kanunsuzun
Bahçe ortasında yemiş başında
En büyük iç çekişidir çocukluğumun
Bir şiir böyle başlar

Yener de namussuzu
Çocuklar gibi ağlar
Ah iç çekişi çocukluğumun
Babamın kerpeteninde çekilir dişlerim
Dilimi dişimin arasında sıkan
Bir pişmanlıktır bilirim

Soğuk sudan sıcak suya girmeyen elleri annemin
Fesleğeni sever gibi düzler kahkülümü
Bir anneden yadigar sevgiyi tuttu elim
Bir şiir neyle başlar
Bir hasret nasıl biter
Bir Aşk nerde doğar
Sevgilimin dizlerindeysem ölümü neyleyim
Orda yaşlanayım da ölümü bilmeyim


***
TARİZ-İ MERGUL
















Yaratıldım topraktan:

Benzemezsin Anka kuşuna bir çam ağacı kadar
Bir rüzgâr sesi kadar içe işlemez türkülerin
Varlığın su gibi ses gibi duyulur anlaşılmaz
Yokluğun toprak gibi hüznü saklıdır ölümlerin

*

Dünyaya gönderildim:

Biçimini korur ölü bir beytin arasında
Her hayat tefilesidir ilahi kitapların

Zaman bütün şiirlerin olmazsa olmazıdır
Sırrı ilhamı saklıdır çobanın asasında

Düşer dağılır boşluğa yeminli emanetim
Sonsuz azapta dağılır nefretim bir noktayla

*

Övüldüm yaşamımla:

Hayatım vardır bir de fikir gibi müstatil
Rüzgâr gibi desensiz ve dağlar gibi eril

Kimi meyhane sanır sazımın neşesinden
Kimi gamımı duyar solumun huşesinden

Söylesem inanmazlar içimde olanları
Kanımdaki delilik normallik yalanları

Anladım anlaşılmaz sesim duyulmadıkça
Doğmak doğmak değildir ölüp ayılmadıkça

Ve yaşadım sebepsiz değil dildeki yara
Aradım buldum sevdim ve öldüm bu yarayla

*

Ölümümle yerildim:

Okundu salalar eşliğinde vasiyetim
Tarizi çözdü basiretim bir noktayla

Bir harf ile yitirdi sözüm haysiyetini
Kırk parçaya kondu suretim bir noktayla
  

***YANDI HA YANDI
















Masada üç kişi var
Birinci ikinci üçüncü tekil şahıs
Ben sen o gibi
Bir cümle kadar derin
Bir nokta kadar ıssız...

Masada üç kişi var
Hepimiz başka yere bakmışız
Son yudumla görünen bardağın dibi
Henüz ezilmemiş limon
Erimemiş şeker kadar manasız.

Masada üç kişi var
Konular hep uzaklardan
Akan zaman değil insan
Ne kadar çoksak o kadar azız. 

Masada üç kişi var 
Masada üç bahtsız 
Her biri diğerinden yalnız...


***NİHAYET





















Geçmiş zaman pek acıdır kor alevdir kül içinde
Teselli ihtiyacıdır su gibidir gül içinde

Nedir ki varılmaz olan geçmiş mi gelecek midir
Bu yeis zihni tüketir katil ki maktul içinde

Düşündüm ki yeryüzüne bir dostun olmaya geldik
Dostluk nokta virgül gibi nokta var virgül içinde

Bir söz verip geldiğimiz bu dünyada hikayemiz
Aşkın özünde başlar da biter mor sümbül içinde



***
HANDE-İ KAMVER















Herkes bir gitmek derdinde gönlümüz kalmak diler
Yardan evlâd ü ıyalden biraz kam almak diler

Safasında değiliz bu çile gam dünyasının 
Lakin bizim de gönlümüz gayrı şad olmak diler
.
.
.
Gurbet ile hal olunca yarla hemhâl olunca
Şi'rimiz bülbül ölünce gül ile solmak diler

Behram-ı gur hikayesin esrarını çözüp de 
Yüzyıllardır her şiirde yariyle gülmek diler

Şair isminin hakkınca vuslat olur herkese 
Şimdi kendi mecnun olmuş leylayla ölmek diler
Şi're gömülmek diler



***
YASIMIZ VAR



Şehitlerimize...








Irgat bir toplumun şairiyim ben
ve binlerce sultanın...
sözün ve sedanın kalbine doğan
eğri bir güneşim ben...
benim dünyamda
insanlar evler kadar da olabilir
güneşin içine uçan kuşlar kadar da
adımın baş harfini çizdiler yıllarca
özgür birer kuş niyetine
benim dünyamda
ağlayan çocuklar olmadı hiç
ellerinden anne babaları tutuyordu
çünkü yoktu benim dünyamda
ateş yaradılışlı uçan şeytanlar
şeytanın karanlık bulutları
gölgenin ruhu değil 
adı bile anılmazdı
uçun güvercinler
AĞLA/YASIMIZ VAR!




***
ONLAR










İslam’a fikir diyen Kur’an’ı dergi olarak okur.
Spor olsun diye namaz kılar.
Diyet niyetiyle oruç tutar.
Hacc’a da seyahat gözüyle bakar.
Verdiği vergiyi zekâtı sayar.
Rüzgâr hangi yönden esiyorsa kıblesi o taraftır.
Gönlünden kopan ne varsa ceplerinde saklıdır.

Onlar için vefa veya sadakat diye bir unsur yoktur. Onlar ki güneşin doğduğu yerden battığı yere doğru uçan kuşlar gibidirler. Bu uğurda koskoca bir ömrü (rahatlık peşinde koşarak) tüketirler.

Fakat onlar bilmezler ki güneş battığı yerden doğmaz. Ve aslında her sabah onlar başlarına kopacak olan kıyameti beklercesine uyanırlar. Bunu fark ettiklerinde ise kalemleri kırılmış, hükümleri verilmiş olur çoktan. Mizanda tartılan yalnızca günahlarıdır.


Ve onları bekleyen büyük bir azap vardır.

***
DOSTA VEFA















Ahvâlimi sorman bugün,
Derdim deryadan derince.
İlacım ne çay ne tütün,
Anlarsın canım verince.

Ey dost dermanımı aldın,
Beni türlü derde saldın,
Bildim sen de yalnız kaldın,
Benim hâlim hissedince.

Sanma ki boş konuşurum,
Yokluğuna alışırım,
Yahut yâre kavuşurum,
Gönlümü harab edince.

Dilim suskun gönlüm viran,
Sitemin sevgiye kiran,
Anlatamam derdim nihan,
Bulamazsın kaybedince.

Ebed müddet var olalım,
Nur dağına kar olalım,
Ol Mirac’a yar olalım,
Sohbetimiz nispetince.



                                                                                                                 

HUZUR/Mehlika Rana ARIKMERT


Var mıdır senden güzel yar
Yaptığımız her şey bize kar zarar
Her gönül ister senden yana olsun firar
Buluştuğu yerdir gönüllerin ebedi diyar

Senden başka gelmesin aklıma fikir
Dolanmasın dilimde adın olmayan zikir
Olmazsan gelir bu dünya bana zehir
Benim içim sen olmayınca hiçtir

Bulur ruhum sen olunca içimde huzur
Yoktur sende tek bir kusur
Değince ruhuma dilim değil gönlüm konuşur
Sakın gitme hep içimde dur


DAĞLAMA / Fazlı BAYRAM

                


/h.ahmet eral'pe/







cilalı taş yontma taş
bir de kuş devri olsun
kırlangıç mesela
ben pek sevmem ama
madem sen seviyorsun
olsun
sen sevdin mi dağları titretirsin
bir de kuş devri olsun
oldu
kırlangıç oldu

bu devirde
hani kuş devri demiştik
gözler şaşı bakarmış
şöhreti buldu mu düzgün

bu devirde
kimseler aramazmış harmanda iğneyi
tarlalar üzgün
pınarlar turfanda

hadi konuşalım şurada bir
tütün içip sarılıp duralım
sarılıp sarılıp duralım
deli sansınlar

MODERNİZME KARŞI DOST VE DOSTLUK /Ahmet Doğan İlbey


Modernlerin dostu yoktur, “partner” leri, yâni ruhsuz hayatlarının ortakları vardır. “Tanrılarından” koptuklarından bu yana dostluğu ve dost olmayı unuttular. Ulvî olanı terk ettikleri içindir ki modernler birbirlerine dost değildir. Homoekonomikis yâni ekonomik insan anlayışıyla bir aradadırlar.
                                                     
Modernizm dostluğu öldürüyor. Bu sebeptendir ki, asrın büyük âfetlerinden biri olan modernizme karşı dost ve dostluğa sarılın. Dost olamayanlar, dostu olmayanlar kalben maluldür.                                                                                           
                                                                                                                                            
DOSTLUK İNSANI KALBİNDEN TUTUP DİRİLTİYOR
                                                                                                     

Dost ve dostluk ne sıcak kelime; insanı kalbinden tutup diriltiyor. Dinden alır gücünü, dine dayanır. İnsanlığın kurtuluşu dost ve dostluktadır. Çün­kü kal­bi vardır; bölücülüğe, sevgisizliğe, ayrılığa, İslâm dışılığa karşıdır.

Dost ve dostluk derece derecedir. Vehbî olanı var, kesbî olanı var. İstikâmet dost olmak ve dostluk akidesine sarılmaksa kesbî de olsa güzeldir. Bunun içindir ki dostluk üstüne tâlim yapmak gerek. 

Dostluk, Allah’a kul olmaktır, sonra da kuluna muhabbet. Kendini bilmek ve diğerine gönülden hissedilen ihtiyaçtır. Bu sebepledir ki Müslümanın vasfıdır dostluk. Tasavvuf terbiyesiyle dostluğu insan olmanın en temel ölçüsü bilir.

 

Bu ülkenin insanları Yunus Emre’nin, ahiret vuslatı için söylediği “Düştü özüme hubbü’l-vatan / Gidem hey dost deyu deyu / Anda varan kalır heman / Kalam hey dost deyu deyu” mısralarını gönlüne çeke çeke ve “Gel gidelim dosta doğru türkülerini” dinleye dinleye millet oldular. Dahası bu topraklar bin yıldır dostluk akidesiyle vatan kılındı.

DOSTLUK AKİDESİNE SARILMAK

Bütün peygamberler ve veliler dost olmayı öğretmek için gelmişler. Dostluk akidesini yaşatanlar onların öğrettiklerine sâdık kalanlardır. Dostuyla dilleşince sürur ve şifa bulanlar, dostluk akidesine sarılan bahtiyarlardır.

Dostluğun amentüsünü Efendimiz aleyhisselâtüvesselâm buyurmuşlar: “Ruhlar âleminde birbirleriyle tanışmış olanlar, dünyada da birbirleriyle uyuşurlar. Kişi dostunun dîni ve ahlâkı üzerinedir.”

Hz. Ali efendimizin “Dost edinin, onlar sizin için dünya ve âhiret sermayesidir” sözüne inananlar, dünyada ve ahirette rahat etmek istiyorlarsa dostlarını çoğaltmalıdırlar.

Dünya imtihanını savuştururken ekmek ve su gibi dostu olan kârdadır. Bundandır ki, üç çeşit dosttan gıda gibi olanı tercih edin, diyor âlimler: “Bir dost vardır; gıda gibidir, insan onu her gün arar. Bir dost vardır; ilaç gibidir, gereğinde aranır. Bir dost vardır; hastalığa benzer, o seni arar.”

BİR NASİPTİR DOSTLUK, HESABA GELMEZ

Hesap yaparak falan kişiyle dost olmak istiyorum derseniz dost olamazsınız. Bir nasiptir dostluk, sayıya, ölçüye gelmez. Çevrenin, akrabanın, maddî münasebetlerin tayin etmediği kalbî bir emekle, gönül ve meşrep benzerliğiyle neşvünema bulur.
Hesapta olmayan biriyle dost olunabileceğini İmam Gazâlî asırlarca önce söylemiş: “Bâzan iki kişi arasında sûret ve ahlâkta güzellik olmadığı halde ülfet ve ünsiyeti gerektiren bâtınî bir münasebet sebebiyle en kuvvetli samimiyet rabıtası da kurulabilir.” 
                      
BİR DOSTLUKTA TER DÖKÜLMÜŞSE O DOSTLUK HELÂLDİR
                                                                                                              
Dostluk zorla olmaz; kerhen yürünecek bir yol değildir. Hâlini sorduğumuz, her dem yüreğimizi yolladığımız, birbirimizin derûnunu paylaşıp cezbeye kapıldığımız, hasbıhalinden huzur bulduğumuz, olmazsa olmaz dediğimiz, varlığına kalben “râzı” olduğumuz, yâni gönül yoluyla tanış olup gönlümüze ayna olan insan dostumuzdur. Bir dostlukta ter dökülmüşse, o dostluk helâldir, hilesizdir, hak edilmiştir.   


“…KÂİNAT DOSTLUK ÜZERE HALKEDİLMİŞTİR”
                                           
Dostsuz insan taş misâli kupkuru ve soğuktur. Vaktinde bir eceli var, vakit geçip gidiyor. Vakit geçmeden dostluk ateşini yakmak, hayatı dostluk üzere kurmak istiyorsak, dostluğun pîri Fethi Gemuhluoğlu’nun dostluk akidesini meşk etmek gerek:
“Dost, ol kişidir ki, öldürülmesi muhakkak ve mukarrer olan gecede Peygamber-i Ekber’in yatağında yatan, O’na Şâh-ı Velâyet denir. Dost, ol kişidir ki, Yâr-ı Gâr’dır. Kucağındaki mübârek bir emanet vardır: Bütün delikleri elbisesinden muhtelif parçalarla tıkar, son deliğe tabanını dayamıştır. Oradan Ebûbekr’i yılan sokar. Dost son deliğe tabanını, taban gibi görünen gönlünü uzatandır, gönlü ile orayı tıkayandır. Önce yoldaş, sonra yol. Ezelde aşk vardı. Demek ki kâinat aşk üzere, dostluk üzere halkedilmiştir. Fikre dost, ağaca dost, komşuya dost, insana dost, dosta dost olunuz.”

DOSTLUK SUALİNİ VEREMEYENLERDEN OLMAYIN

Gemuhluoğlu üstadın dostluk akidesince yargılananlardan, gönül üstüne kavilleşmiş olduğu dostlarını terk edenlerden olmayın. Dostlarını terkedenler, ahirette dostluk üstüne sual vereceklerdir. Dost ve dostluk sualini veremeyenlerden olmak ne hazin!

DOSTTAN GAYRI GÖNLE ŞİFA VAR MIDIR?

Modern hayatın, paranın ve konforun fayda vermeyeceği zamanlar gelmeden önce dost olmak, dostluğu çoğaltmak gerek.                                                 

Bezm-i elest’te tanış olup dünyada da dostluğunu devam ettirenlerden olmak, bahtiyarlıktır, ah!

Yunus Emre’nin sözüyle “Dost yüzünü göremezsem, bu gözlerim nemdir benim” diyen gönül olmalı. Dosttan gayrı gönle şifa var mıdır?






ATEŞİN RENGİ / Memduh ATALAY


Düştük eşya telaşına, gönül mülkü talandır,
Senden sonra bize kalan; ahtır, figandır.

Gel demek ne mümkün davetlerin hasıyla,
Hanemiz dağılmış, dilimiz perişandır.

Dedim-dediye düştük, cihanda düşe düşe,
Âleme nizam vermek belli ki gümandır.

Hangi odun, hangi ateş Yunus kıla halimizi,
Geldik bir cihana ki devir ahir zamandır.

Gözlerde dünya tozu, gönüller çöle dönmüş,
Mecnun’lar çölde kayıp Leyla’lar yalandır.

Gözyaşının resmi var, rozetler sıra sıra,
Aşk da hakikat da kâr uğruna talandır.

Bahtına hüzün düşer aşk yolunda olanın,
Arşı tutar feryadı, ahı pek yamandır.

Dünya cefasını devraldım Kerem’den,
Şiir, içimdeki kordan yükselen dumandır.

Memduh, sözü eğri söyle ve dahi büğrü söyle,
Bir pazar kurulmuş ki doğru demek ziyandır.


EVE DÖNEN DEĞİL EVDEN AYRILMAYAN ADAMLARIN YAZISI/Memduh ATALAY

Hiç tatile gitmedim.

Bulunduğum yerlere daima “mekânlar insanlarla şendir” hükmünden baktım. Ruhum elbette hicretler içerisinde yaşadı. İnsandan insana, mekândan mekâna bir sürgünlük hali peşimi bırakmadı. Mekân salt mekânlığı ile önceliğim olmadı, kutsal beldeler ve farz olan ziyaret yerleri hariç. Etiler’in, Bebek’in ya da Nişantaşı’nın beyazların ve beyazlığa özenen yazarların yazılarına konu olan restoranları ve eğlence yerleri zerrece merakımı uyandırmadı. İstanbul’un seyyar balıkçısını, seyyar çaycısını ve pilavcısını; beyazların, iç turistlerin gözde mekânlarına tercih edeceğim aşikar.

Kuş cennetini görmedim, görme isteği de duymadım. Görmeden yana zayıf, anlama çabasından yana kuvvetli bir yanım beni daima bulunduğum yerde tuttu. Ancak her gece, her seher, her yorgun ikindide yüzlerce, binlerce turna havalandı gönlümde. Ruhumdan havalanan turnaların kıskançlığı mı desem Kuş Cenneti merakımın olmayışı? Belki diye geçeyim bu satırları da.

Ağrı Dağı’nı coğrafyanın söylediği yükseklik bilgisinden öte bilmedim, görmedim. Ama Ahmet Muhip Dıranas’ın şiirinde yaşadım. Zaten her münzevinin kendi içinde yaslandığı bir dağ yok mudur? Şairin bana getirdiği Ağrı Dağı “Bir ucu Allah'ta ve sende bir ucu/Başlıyor serüvenlerin en korkuncu:/Gökyüzüne doğru yürüyen yeryüzü/Barıştıran sınır geceyle gündüzü” camit dağın çok ötesinde duruyor başı dumanlı olarak.

Paris’e ve Roma’ya haritadan bakma zahmetine bile katlanmadım. Ama Balzac dost mesabesinde Umberto Eco tanıdık olarak yakınlarım oldu.

İçimde daima bir Türkistan çağıldadı, ata yurdu özlemi coştu ama Cengiz Dağcı, Cengiz Aytmatov, Bahtiyar Vahapzade gibi millettaşlarım ve Mustafa Necati Sepetçioğlu gibi üstatlarım ‘Can Ocağında Pişen Aştan’ sundukları ile yine beni bu topraklara bağladı.

Çin mutfağı deyince midem kabardı İtalyan pizzası deyince zerre ilgimi çekmedi. Kuru fasulyenin dostluğu, bulgur pilavının lezzeti, usulünce demlenmiş bir Çaykur çayının lezzeti gavurun spagettisini de suşisini de, neskafesini de solda sıfır bıraktı.

Kendi memleketini turist gibi gezmeyi doğru bulmadım. Kaderin bana yazdığı yol hikayeleri çerçevesinde uğradığım şehirlerde de candan bir dost yoksa yalnızlığı yaşadım iliklerime kadar. Otel ve lokanta kıskacının kendi memleketimde bile ruhuma dokunduğunu hissettim daima. Başka bir ülkenin vatandaşı olmak, başka bir ülkeyi özlemek, düşlemek durumuna çok yabancıyım.

Beethoven ve Mozart hatta adına şiir yazdığım Lorenne Mc Kennit Hanım bile “Taşa verdim yanımı toprak emdi kanımı” veya “ Bilmem tecelli mi yoksa ki kader/Beni bir vefasız yâre yazmışlar” türküsünün bir esintisi kadar yer etmedi yüreği sesle dolu bu satırların yazarına.

Elbette mülk Allah’ındır, elbette insanın seyahat arzusu vardır. Dünyayı bir turist mantığı ile gezmek hele hele şimdilerde bunu dijital bir karnavala çevirmek bana çok uzak. Bir insanın kalbine bakmayı, bir insanın gönül mülkünde fotoğrafsız yer almayı yüzlerce mekana tercih ederim.

Bu bir kedi ciğer meseli olarak da alınabilir, ölünecek yerde yaşama çabasında olanların ölüm saatini unutmak için Eyfel Kulesini ve Roma Tapınağını kendi resmiyle yan yana getirme ve böylece unutuşun sarhoşluğuna; doğum gününden, mezunlar toplantısına, tatilden, pikniğe yeni şaraplar ekleyen turist insan tipine bir reddiye olarak da ele alınabilir.


Ey sevgili, usulüne uygun bir çay demle de geçmeye geldiğimiz yerin kalıcı gezginleri olmamaklığımızın onuru ile içelim!

YAKIŞTIM BEN AŞKA / Memduh ATALAY


Ben bir yalnızlığa yakışıyorum, bir korkuya
Ben bir türküye yakışıyorum, bir yola
Ben bir küskün ve kırgın ırmağa akıyorum
Ben bir…
Sana.

Ben bir çaresizliğe yakışıyorum bir küsmüşe
Ben umut diyarından kaç kez dönmüşe
Geceye yakışıyorum en çok, kül olan cana
Ben bir…
Kurbana.

Ben bir talana yakışıyorum savaş sonrası
Ben bir ölüme yakışıyorum, bir zindana
Ben bir şehir körebesi, bir itiraz tekkesi
Ben bir…
Dağa.

Ben bir yine mi kız diyen babanın dudağına
Ben bir askerin tabutuna yakışıyorum
Ucu telli mektuplara, saçak altlarına
Ben bir…
Eski zamana.

Ben bir barakaya yakışıyorum, bir gecekonduya
Ben bir sürgüne yakışıyorum bir yokluğa
Trenlere ve kamyon kasalarına
Ben bir…
Tahta bavula.

Ben bir muratsız giden yiğitlere
Babasız bayram eden çocuklara yakışıyorum
Ben bir hüzün bulutuna yakışıyorum, bir dolunaya
Ben bir…
Rüyaya.

Ben bir Maraş’a yakışıyorum, bir Bitlis’te beş minareye
Ben Erzurum’a yakışıyorum, Sivas’ın ayazına
Ben bir gençlik ölümüne yakışıyorum
Ben bir…
Celal Oğlan’a.

Ben bir Kerbela’ya yakışıyorum bir Yemen türküsüne
Ben bir sevdaya yakışıyorum Türk İslam ülküsüne
Hıra Dağı’nın çakıl taşlarına yakışıyorum, Tanrı Dağı’nın eteklerine
Ben bir…
Ölümlerin en önüne.