YAŞAMAK GEÇ KALMIŞLIĞIMDIR ÖLÜME/Samet YURTTAŞ



Akşam güneşi vuruyor yüzüme

Gölgem esmer yalnızlığım benim

Uzuyor hep o vakitlerde

Alnıma kuşlar konuyor

Gurbetin eskimeyen o sesiyle


Bir dağ gibi duruyorken

Gecenin karşısında

Dudaklarımdan mısralar dökülüyor

Göğsüme

Ceylanlar suya iniyor

-gözlerime-

Sırtımda kamburu gurbetin

Ben şehrin meydanlarına yürüyorum


Ellerimde kör pusulam

Yürüyorum suyun sesine

O bilir gurbeti

Ben yaşamayı bilirim

Yaşamak

Benim geç kalmışlığımdır ölüme


Acımsamalar/Ferhat Altun















Mehmet YAŞAR'a

I
bugün sokağın başında durdum
sandım ki  kabrimin başında durdum 
zaman bir berzah gibi sarmıştı beni
gözümün en kanlı yaşında durdum

II
şol cennetin ırmakları 
akar allah deyu deyu
dilinde sızlayan küçük bir çocuk
başı maraşlıydı yüreği antep
ruhu medine'ydi ruhu medine'ydi ruhu medine
coşkun bir at gibi urfa önünde 
bir o vurdu gavuru
bir de ben vurdum

III
şu dağları delmeli un edip elemeli 
içerim kan ağlıyor yârimi görmeyeli
diyen bir adam
gördüm 
sesi urfalıydı 
tüfeği antep
kalbi mekke'ydi kalbi mekke'ydi kalbi mekke 
gördüm kanatsız varmıştı göğe 
bir o durdu dağlara
bir de ben durdum

IV
adam 
çocuk 
ve ben
üşümekten yapılma 
bir sokakta duruyorduk 
harfleri ters akan bir deftere
yazılıydı adımız
üşüyorduk

V -zeyl (eklentili acımsamalar)

dün gece mübarek beldeden geçtim
anteb'im taşına yüzümü döktüm

gördüysem pîrimi rüyada gördüm
dedi ferhat mısın yusuf mu nesin

Hasan Ejderha ile Ahmet Doğan İlbey Hakkında/ Röportaj: Zehra Boyraz



1-Ahmet Doğan İlbey’i ilk olarak nasıl tanıdınız, onunla ilişkiniz nasıl şekillendi?

Ahmet Bey, Bayındırlık’ta çalışıyordu, ben ise Kahramanmaraş Valiliğinde görev yapıyordum. O dönemde İstiklal gazetesinin edebiyat sayfasına yazılar gönderiyorduk. Bir gün Ahmet Bey’in adını o sayfada gördüm. Sayfa komisyonunda yer alınca gidip kendisiyle tanıştım. Meğer bizim taraflıymış, Hartlaplı olduğunu öğrendim. Ben de Karadereliyim.

Bir süre sonra, bir gün bir yerde otururken babalarımızın yan yana geldiğini fark ettik. Sohbet ilerleyince onların daha önceden tanıştığını ve hatta akraba olduğumuzu öğrendik. Nenesi, babamın halasıymış. Bu şekilde başlayan tanışıklığımız zamanla pekişti. Sonrasında Ahmet Bey, edebiyat sayfasını yönetmeye başladı. O dönemde yapılan her işe estetik açıdan katkıda bulunur, mutlaka bir şekilde müdahil olurdu. Uzun yıllar boyunca orada edebi yazılar yazdık, şiirler ve hikâyeler yayımladık. Ta ki Türkiye Yazarlar Birliğinden önce kurulan Türk Sanat ve Eğitim Derneğine kadar... O süreçten sonra da beraber okumaya, yazmaya devam ettik.

Sonra Dolunay dergisi kuruldu. Öncesinde ise Türk Ocağı vardı ve onun bir edebiyat gazetesi bulunuyordu. O gazetede de yazılar yazıyorduk. Dolunay dergisi çıkmaya başlayınca yine bir araya geldik. O yıllarda Bayındırlık ile Valilik yan yana olduğu için öğle aralarında sık sık birlikte yemek yerdik. En azından bir yerde çay içip sohbet etme fırsatı bulurduk. Bazen de ben onun odasına giderdim. Ahmet Bey odasında olmasa bile masasında notlar bırakırdı. Sonradan “Takvim Yaprağı Sözleri” adıyla yayımlanan notları, o dönemlerde takvimine düştüğü edebi notlardı.

Zamanla görüşmelerimiz sıklaştı. O dönemde, şu anda yerinde olmayan eski Öğretmenevinde cumartesi sohbetleri yapılırdı. Bahaeddin Karakoç Abi, Ahmet Bey, Fazıl Tiyekli Hocam, Ali Yurtgezen Hocam ile bir araya gelir, edebiyat ve sanat üzerine konuşurduk. Sonrasında Türkiye Yazarlar Birliği Kahramanmaraş Şubesinin kurulmasıyla birlikte, her cuma “Dükkan” veya “Cuma Kapısı” diye tabir edilen yere gidip gelmeye başladık. Bu dostluk, bu muhabbet, Ahmet Bey rahmetli olana dek devam etti.

2- Ahmet Doğan İlbey’i diğer yazarlardan veya şairlerden ayıran en belirgin özellik neydi?

O tam anlamıyla bir gönül adamı olmasıydı. Bu ifadeyi öylesine rahat söylüyorum ki… Çünkü onun için her şey gönüldendi, gönülle alakalıydı. Nitekim sizin radyo programınızda da o ifadeyi kullanmıştınız: “Her şey bin miligramlık olmalı.” Ona göre türkü bin miligramlık olmalıydı, şiir bin miligramlık olmalıydı, yazı bin miligramlık olmalıydı. Yazı geleneğimizde gençlerden biri iyi bir yazı kaleme aldığında, Ahmet Bey bunu “Efendim, işte Cenap da şöyledir, falan da böyledir; bu tam bir yazı olmuş!” diyerek överdi.

Ben “Seni Yaşamadan Olmaz” adlı kitabımı kendisine imzalarken şu sözleri yazmıştım: “Rahmetli Ahmet Doğan İlbey, coştuğu anlarda benden dökülenleri şiir olarak kâğıda dökmeme vesile oldu.” Neredeyse o yıllarda yazdığım tüm şiirler, ondan beslenerek ortaya çıkmıştı. Dehşet bir gönül adamıydı. Zaten kendisi de buna büyük önem verirdi. Sohbeti “Sürtünme” diye tabir ederdi. O sohbetlerden yazılar doğardı. Bizim nesil ve bizden önceki nesil, Ahmet Bey’e temas eden herkes, ondan aldıkları ilhamla güzel şiirler, hikâyeler ve yazılar kaleme aldılar.

3-Onun insani yönünü dostluklarını ve çevresiyle olan bağlarını nasıl tanımlarsınız?

 Tam anlamıyla dostluk kavramının karşılığı, Ahmet Doğan’dı. İnsani yönü öylesine derindi ki, her an ağlayabilirdi. Sokakta insanların görüp geçtiği, belki hafifçe üzülüp sadece “Vah” diyerek yollarına devam ettiği şeylere, o oturup gerçekten ağlayacak bir adamdı. Müthiş bir gönle sahipti.

Dostluklarında son derece fedakârdı; hatta “Fedakâr” kelimesi bile onu anlatmakta yetersiz kalır, tam anlamıyla bir “Fedakârlık abidesi” denilebilirdi. Dostluğa büyük önem verirdi. Dostlarıyla bir araya gelmek onun için vazgeçilmezdi. Hatta, dostlarıyla bir araya geldiğinde bile eksik olan bir dostunun yokluğu, iç dünyasında bir boşluk oluşturur, sohbetin insicamını bozardı.

Çoğu zaman akşamları bir araya geldiğimizde, hava çok soğuk olur ya da Maraş’ın meşhur poyrazı sert eserse, telefonu eline alır ve şöyle derdi: “Ben Kıbrıs Meydanı’nda, elektrik direğinin altında oturuyorum; yüreği yeten dostlar gelsin.” Çünkü o, hiçbir şeyi dostları olmadan tam anlamıyla yaşayamazdı. Bir bardak çay bile, ancak dostlarla içildiğinde onun için gerçek anlamını bulurdu.

4-Türk kültürüne, irfanına ve edebiyatına yaptığı katkıları nasıl değerlendirirsiniz?

Öncelikle, Ahmet Doğan İlbey çok ciddi bir okuyucuydu; hem samimi hem de titiz bir okurdu. Çevresindeki gençlere de bu anlamda Türk kültürünü ve irfanını kavramaları için tavsiyelerde bulunurdu. Özellikle anlamalarını istediği eserler konusunda yönlendirmeleri olur, kitap tavsiyeleri yapardı.

Cemil Meriç’e büyük bir hayranlık beslerdi ve onu “Âmâ Üstat” olarak anardı. Gençlerin Cemil Meriç’i mutlaka okumalarını isterdi. Genel olarak irfanımıza, kültürümüze ve medeniyetimize dair okunması gereken ne varsa, tamamının okunmasını teşvik ederdi. Bununla da yetinmez, kitabı bulur, gençlere temin eder ve okumalarını takip ederdi. Adeta kendini bu işe adamıştı.

Bu hassasiyeti, yazılarında da açıkça görülüyordu. Ancak asıl etkisini gençler üzerinde daha güçlü bir şekilde gösterdi. Onun yönlendirmesiyle pek çok insan okuma alışkanlığı kazandı ve yetişti.

5-Kahramanmaraş depremi sürecinde onunla ilgili son hatıralarınız nelerdir?

En son, cuma günü Türkiye Yazarlar Birliği Şubesindeydik. Cuma namazından sonra, tıpkı bugün olduğu gibi, orada oturup sohbet etmiştik. Akşama doğru bir telefon gelmişti. Bizde, birini gidip alacakları zaman “Nakliye işi var” derler. O da, “Nakliye işi var” diyerek kalkmıştı. Onu son kez o şekilde gördük.

Cumartesi günü ise, Mehmet Doğan Abi’nin bir kitabında geçen bir ifadeyle ilgili beni aramıştı. Ardından, malum felaket yaşandı…

6-Deprem sonrasında onun eserleri ve hatırasını yaşatmaya yönelik bir çaba gözlemlediniz mi?

Onu anlatan duygusal bir televizyon haberi yayımlandı. Bu vesileyle, tanınması ve bilinmesi için bir çerçeve belirledik. Ardından, malumunuz, yazıları bir araya getirilerek kitabı hazırlandı ve yayımlandı. Ancak, hâlâ tam anlamıyla kendimize gelemedik. Ne olacağını, bu yokluğa nasıl alışacağımızı bilmiyoruz. Gerçekten, kendimize gelebilmiş değiliz… Bunu ancak böyle ifade edebilirim.

7- Onun adı geçtiğinde insanlar neyi hatırlamalı?

Onun adı geçtiğinde akla ilk gelen kelime "Dost" olmalı. Gerçek anlamda, tam manasıyla bir dost.

8-İlbey’in dost, yazar ve insan olarak size kattığı en değerli şey nedir?

Onun çabası malumdu; gençlere ve dostlarına katkı sağlamak, onların gelişimine destek olmak en büyük gayelerindendi. Ama bana sağladığı katkı bambaşkaydı. Bana “Büyük Alparslan” derdi. Oğlunun adı Alparslan’dı ve beni onun büyüğü olarak görürdü. Bu hitabı beni son derece mest ederdi. Yazdığım her şiiri, her hikâyeyi ilk ona okumuşumdur. Bir kitap dosyası hazırladığımda mutlaka bir nüsha ona gönderirdim. Onun onayı olmadan hiçbir şiirimi yayına sokmazdım. Çünkü dedim ya, fikirle, edebiyatla coşan bir insandı. Ondan dökülenleri şiire çevirirdim.

Benim şiirde, edebiyatta, romanda gelişmem tamamen ona dayanır. Hani Bahtiyar Vahapzade diyor ya: “Men heçem, kitap-kitap sözlerimin müellifi menim anam.” İşte benim yazdıklarımın müellifi de o. Şiirlerimin, hikâyelerimin, romanlarımın… Beni en çok o heyecanlandırdı. İlk romanım yayımlandığında da en çok o sevinmişti. "Sokak Başı" romanım çıktığında yine en büyük heyecanı o yaşamıştı. Hatta, “Hasan Bey ne kadar sevinebilir ki?” diye takılmıştı. Benim yazın hayatıma en büyük katkıyı o sağladı.


"Erenler Dertliyiz Derman İsteriz"/Emre BİRSEN

 


İşbu yazıda üniversitedeki talebeleri tarafından bir akademisyen, fikri muhiti tarafından şair, yazar olarak bilinen bir kişi ve tefekkür hayatımıza kazandırdığı iki kitabından bahsedeceğim. İsmail Göktürk. Kendi veçhemden onu tanımlarken ilk aklıma gelen şey tefessüh etmiş bir medeniyetin ihyası için çırpınan mecruh bir kalp olduğudur. Asırlardan beri tevarüs eden medeniyet geleneklerini ehli beyt muhabbetiyle sadrında imtizaç eden ve bunu melamet neşvesiyle derdi olanlara aktaran bir ravi. Tefessüh etmiş tel tel dökülen medeniyet değerlerinin ihyasını hayatının merkezine almış ve bu değerlerin ihyasını kendine vazife olarak görmüş akla azade gönüle amade bir derviş. Biz gibi biçarelerin de hayatına dokunan bir fikir emekçisi. Guraba ve fukaranın emmisi. Hulasa bir medeniyet havarisi…

Mevzua gelelim bizim tabirimizle dükkan bilinen ismiyle yazarlar birliğine devam edegelen muhibbanın tefekkür, hissiyat coğrafyasını mayalayan İsmail hoca yakınlarda iki kitap neşretti. Bunlardan biri Erguvan Yayınevinden çıkan Erenler Dertliyiz Derman İsteriz namıyla neşredilen deneme yazılarından müteşekkil sadra şifa bir kitap. Mezkur kitap; Ali hocam, Muzaffer hocam ve merhum Ahmet ağabeyle beraber nice kıymettar zevatın inşa ettiği fikir dükkanının mühendisi olan hocanın tarihe, şiire, musikiye, sanata, edebiyata, insana ve medeniyete kısacası bizi biz yapan değerlere dair yazdığı denemeleri havi. Zelzelede ve ahirinde dünyadan göçünü toplayan aziz dostlarımızın hatırasına ilişkin kalemle değil gönülle yazılmış yazılar da var. Satırlar arasında kaybettiğimiz değerlere medeniyet hüviyetimize atıflar var. Kısaca kendince bir medeniyet tasavvuru olanların müşterek hissiyatının yazıya dökülmüş hali… Cemiyet dertleriyle dertlenen çileli gönüllere hitaplarda muhakkak kendinizi bulup muhatap olacaksınız.

Bir deneme kitabı hakkında yazı yazmak hep zor gelmiştir zira muhtelif makaleleri ve farklı mevzular üzerine yazılan yazıları mütalaa oldukça meşakkati bir iştir ki fakir de zaten münekkit değil. O haseble kritik yapmayıp salık vermeyi tercih ediyoruz.

Diğer kitap Erguvan Yayınevinden çıkan Soluk Soluğa namıyla 74 sahifeden ve 46 şiirden müteşekkil olan bir şiir kitabı… Ali hocamın takdim yazısıyla başlaması hasebiyle bizim için ayrı bir yeri var. Bu bizim için mücerret bir kıstas. Neticeten bir bilge bir şiir kitabına takdim yazmış ki bize göre kitap hakkında başka bir kelama lüzum yok. Hoş, şiir neye göre hangi ahvale göre mütalaa edilir? Biz bu suale okuyanın ahvali, hissiyatı ve müktesebatıyla mütalaa olacağı şeklinde cevap veriyoruz. Ali Hocam takdim yazısında şairi hudayinabit olarak tavsif ediyor yani kendi kendine büyüyüp gelişen. İşte emmim böyle bir adam. Yalnız bir yolcu, garip bir seyyah kendi kendine erenlerin gölgesinde terakkiye gayret eden bir münzevi. Talip olursa yol azığını paylaşan emmim, hiçbir zaman kendini şair olarak görmez lakin biz biliriz ki gönlüne bir şiiri inşa edecek şekilde hazır halde kelimeler gelir o sadece kaleme alır. Onun okuma fiili öğrenmekten ziyade yazmak içindir. Okudukları pak zihninde imtizaç olup kıvam bulur ve istifade edilecek hale gelir. Mektepteki hocalık vazifesinin haricinde nisyana duçar kadim geleneklerimizi ilgilendiren her konuya dair okur ve onları sadrında sindirir. Hasbelkader yolunuz kesişirse kadim geleneği size bir tebliğci gibi aktarır. Tütün ve çay refakatinde asırlar içinde başka alemlere götürür. Bir bakarsınız kendinizi Semerkand’ta, Buhara’da, Bosna’da, İstanbul’da, İsfahan’da, Endülüs’te bulursunuz. Vecd ile rivayet ettiği malumat kulağınızdan ruhunuza doğru hareket ederken hülyalara dalarsınız. Pek tabii bu hülyadan hayatın içine karışıp bu evvelkilerin masalları haline gelmiş insanlık değerlerinin cemiyetimizde pek karşılık bulmadığını idrak eder ve bu hülyadan derhal uyanırsınız. Oysa asırlardan beri süzüle süzüle gelmiş medeniyet gelenekleri bizim cemiyetimizde bir hayat tarzı, bir yaşam ahlakı tesis etmiştir. Bazen musikiyle bazen mimariyle bazen sanatla vücud bulmuştur. Lakin şimdilerde mevcudiyeti bile kalmadı medeniyet değerlerinin… Keçeçizade İzzet Molla’nın dediği gibi “Bir mevsim-i baharına geldik ki âlemin, bülbül hâmuş, havz tehî, gülistan harâb.”

Kalabalıklar arasına karışsa da aslında yalnız olan şehir münzevilerine de bir müjde verelim. Emmim Ayasofya ve Fetih mevzuunda hazırladığı bir kitabı da neşretmeye az kaldı. Konu ile ilgili daha önceki kitaplarda yer bulmayan malumatı ihtiva eden bu eser medeniyet geleneğimiz dahilinde Ayasofya ve fethe farklı bir nazarla bakmamızı sağlayacak.


EMEKLİ/Seyfettin ALBAYRAM

 


Emekli olunca otuz üç yıl ertelediğim tatil sürecini başlattım. Alanya’yı hiç görmemiştim. Eşimi, kızımı, torunlarımı ve damadımı alarak Alanya’ ya gittim. Rus turistlerin bol olduğu bir yer. Bir lokantaya girdik. İçerisi kalabalıktı. Rus - Türk birbirine karışmıştı. Çocuklar da vardı. Bir şey dikkatimi çekti. Ne kadar ağlayan çocuk varsa istisnasız Türk çocukları idi. Turistlerin çocukları sessiz ailesi ile uyum içinde yemeklerini yiyorlardı. Çocuk eğitiminde bir şeyleri yanlış yapıyoruz galiba. Orada iki gün kaldıktan sonra Taşucu'na geçtik. Otellerde yer bulamadık. Pansiyonlara yöneldik. Denize yakın bir pansiyon kiraladık.

Pansiyonun önünde çınar ağacına benzer kocaman bir ağaç vardı. Pansiyon sahibine arabamı ağacın altına park edip edemeyeceğimi sordum. Elbette park edebilirsin ama orada ihtiyar bir amca oturuyor onun rüzgârını kesme, dedi. Çocukluğumdan beri ihtiyarlarla sohbet etmeyi hep sevmişimdir.

-Ben onunla simdi anlaşırım, dedim.

Çocuklar eşyaları indirirken ben ihtiyar adama yöneldim.

-Selam aleykum, emmi.

İki yanına baktıktan sonra "Ve aleyküm selaam," dedi ve ekledi "yav yeğenim burada selam veren de mi varmış?"

-Niye? Sana selam vermiyorlar mı?

-Aylardır burada otururum, buradan onlarca insan geçer, ilk selam veren sensin.

Dikkat ettim yanında bir engelli sandalyesi vardı. Nevşehirliymiş, kızıyla birlikte yan pansiyonu işletiyormuş.

- Amca burada ne yapıyorsun?

-Kızım pansiyonun temizliğiyle ilgileniyor, bende burada oturup kitap okuyorum.

-Ne okuyorsun?

-Yunus Emre okuyorum. Başladı Yunus Emreden dörtlükler söylemeye.

-Bu arada da masanın altından Yunus Emre’nin hayatını anlatan bir kitap çıkardı. Elime aldım, kitabı karıştırırken kızı yemeğini getirdi. Ellili yaşlarda bir bayan. Adam yemeğe başlamadan tüm erenlere dualar okuyarak "Erenler hu "ile duasını bitirdi. Hoşuma gitmişti. En azından Türkçe dua ediyordu ve bende yaptığı duayı anlamıştım. Yemeğe buyur etti, tok olduğumu söyledim. Ben kitabı incelemeye devam ettim. Yemeğini bitirdikten sonra yine dua faslı aynen tekrarlandı.

-Nasıl kitabı beğendin mi?

-Emmi ben çocukluğumdan beri Yunus Emre okurum. Şiirlerinin çoğunu da ezbere bilirim. Başka kitabın varsa bakayım.

-Hz Ali ' nin Divanı var

 -Hah bak işte onu okurum.

Masanın altından bir kitap daha çıkardı. Evet, Hz Ali ' nin divanıydı. İlk sayfada Şah Hatayı’ nın bir dörtlüğü vardı.

-Emmi Şah Hatayı kimdir, biliyor musun?

-Bir şair.

-Şah Hatayı Şah İsmail’dir.

-Ben Şah İsmail’i bilirim, ama Şah Hatayı’nın O olduğunu bilmiyordum.

-Ben aleviyim, dedi.

-Emmi bütün Türkmenlerin kökü alevidir, ben Türkmen’im benimde köküm alevi.

Gözleri parladı. İçeriye kızına seslendi. Kızı ‘efendim baba’ diyerek geldi. Benim konuşmama fırsat bile vermeden;

-Bak bu öğretmen bizden, alevi.

Kızı başıyla beni selamladı " hoş geldin " diyerek tekrar işine yöneldi.

-Hacı Bektaş’a gittin mi?

-Gittim.

-Delikli taştan geçtin mi?

-Geçtim, hatta Balım Sultanı da ziyaret ettim. Mahsuni Şerifin mezarını da ziyaret ettim.

İhtiyar yerinde duramıyordu, çok heyecanlanmıştı. Belli ki anlatacak çok şeyi vardı, ama dinleyecek kimse bulamamıştı.

Hallacı Mansur’dan girdi, tekrar Yunus Emre’ye döndü. Hallacı Mansur’ u nasıl öldürdüklerini anlattı. İlk defa duyuyormuş gibi dinledim. (Aslında, Hallaç’ın hayatını okumuştum)

-Hz Hüseyin’i şehit ettiler, dedi.

-Eğer o dönemde yaşasaydım mutlaka bir yolunu bulur gider Hz Hüseyin’in yanı başında şehit olurdum, dedim.

Kolundaki saate bakarak "Yeğenim namaz vakti yaklaştı benim abdest almam biraz uzun sürüyor, namazımı kılar geri gelirim " diyerek kalktı. Belden aşağısı felçti yürütecine tutunarak pansiyona yöneldi. Arkasından bakakaldım. Burnumun direği sızladı. Issız bir yer bulup bağıra bağıra ağlamak geçti içimden. Bizi birbirimize kim böylesine yabancılaştırdı?

Evet, canlar yolunuz Silifke Taşucu’na düşerse orda denize yakın büyük bir ağaç var. Altında selam vermenizi bekleyen yaşlı bir ADAM oturuyor.


H. Ahmet Eralp ile Ferhat Ağca Hakkında/ Röportaj: Zehra Boyraz (2. Kısım)


6. Maraş’ın çiçeklerine sevdalıydı. Çiçeklerle kurduğu bağ sadece bir akademik ilgi miydi, yoksa içinde daha derin bir anlam mı barındırıyordu?

Bu işin başlangıcı akademiyle ilgili değildi. Maraş’ın çiçeklerinden bahsetmeden önce çiğdem demeliyiz. Hatta önce Yavşan demeliyiz. Sonbaharda açan çiğdem, endemik bir bitkidir. Ferhat’la çiğdemin dostluğu da buradan gelir; ikisi de endemikti. Ferhat, bu çağın endemik bir dostu, endemik bir insanı, endemik bir Müslümanı ve endemik bir akademisyeniydi. Çiğdem de öyleydi. Ferhat, çiğdemi bin altı yüz rakımlı Yavşan’dan indirip yetiştirmek için çok uğraştı ama olmadı. Çiğdem, ekim başından kasım sonuna kadar, sadece iki ay—belki üç ay bile bulmaz—o yükseklerde açar.

Ferhat’ın Maraş’ın Çiçekleri yazıları, Evelâhir dergisinde yayımlanmaya başlamıştı. Yazı serisine lalelerden, sümbüllerden, ismini bildiğimiz ya da hiç duymadığımız nice çiçekten bahsederek devam etti, edecekti de. Başlangıç kesinlikle çiğdem olmalıydı. Çünkü onun doğayla ilgisi, çiçeklere duyduğu sevgi tamamen hissiyat ve gönül işiydi.

Bizi Yavşan’la Ferhat tanıştırdı. O gittikten sonra, altmış yetmiş yaşındaki Maraşlılara bile sordum: “Yavşan’a gittiniz mi?” diye. Çoğu gitmemiş. Yüz kişiden doksan beşi ya sadece ismini duymuş ya da hiç duymamış. Oysa Yavşan, Maraş’ın hakikaten özel yerlerinden birisi ve hepimizi Ferhat tanıştırmıştı. Yine, “Yağlıoluk’tan su alalım, içelim ve Yavşan’a gidelim.” dedi. Sonra daha sık gitmeye başladık. Fotoğrafçı dostlarımız, doğa meraklıları, diğer dostlar… Bir vesile bulup her fırsatta gidiyorduk. Ekim ve kasım aylarında gitmek en güzeli olurdu.

Çiğdem o kadar muhteşem bir şey ki… Ferhat çiğdemle ilgili üst üste pek çok cümle kurmuştu. Bir gün, patikalardan araçlarımıza doğru yürüyorduk. Bir şey sormak için arkamı döndüm ve o sırada farkında olmadan bir çiğdemi ezmişim. O dönemde çiğdem yeni yeni açıyordu, sayıları da azdı. Ekimin ortasında ya da sonlarında gitmiş olsak, dikkatlice, parmağının ucunda yürümek gerekir. Çünkü her yer mor çiğdemlerle dolardı. Çamların altında, kahverengi toprakların ve çam iğnelerinin arasında mora çalan muhteşem bir renk olurdu.

O gün öyle değildi. Ferhat uzaktan bakıyormuş meğer. Beni fark edince—tabii burada yazıya ve size söyleyemeyeceğim bir tepkiyle başlayarak karşılık verdi— İşte bana başladı saymaya. Ben tabi “ne oldu?” Dedim ama çiğdem ayaklarımın altındaydı, ezilmişti. Eğilip özür diledim, elime almaya çalıştım ama artık çok geçti. Kökünden kırılmıştı.

Bizden bir iki saat sonra başka dostlar geldi. Ferhat, gelir gelmez onlara seslendi:

“Hacım, az önce bir çiğdemi öldürdü!”

Soruyu çok dağıtmadan devam edelim. 6 şubattan sonraki projelerimizdendi: Bir türbe yapalım, oraya bir mezar inşa edelim, eskitme bir taş bulalım. Adına “Ferhat Baba” diyelim, ya da “Ağca Baba.” Bir türbe olsun; nasıl olsa yıllar sonra birileri inanmaya başlar. Efendim, oğlunu everemeyen teyzeler, iş bulamayan gençler Ferhat Baba’ya, Ağca Baba’ya gelir, dua ederler.

Yağlıoluk’un hemen yanında uzun yıllardır var olan bir türbe var. Ona bir kitabe yazalım diye düşündük. Hatta mezarı taşımayı bile aklımızdan geçirdik. Tabii bunlar, 6 şubattan sonraki ilk ayların sözleriydi; akılla asla söylenmeyecek laflar... Türbe yapmayı düşündük ama elbette yapmadık. Ya da belki kendiliğinden oluşur, kim bilir? Yarın bir gün oraya gideriz, bakarız ki birileri yapmış...

Türküde de diyor ya: “Ziyaret olmuş kurban istersin, kurban bulamadım candan ileri…”

Az önce tırtıldan bahsetmiştim, orası zaten bir ziyaret oldu ve olacak, bir türbeye dönüştü ve dönüşecek. Bu yüzden biz suni bir türbe yapmadık.

Anlattığım gibi, iki saat süren bir telefon konuşması içinde, burada yaşanan hatırayı gurbetteki dostuna, Hacısına anlatıyor. O sırada laboratuvarda bir şeylerle uğraşıyor. Maraş’ın çiçekleriyle ilgilenmesi de böyleydi işte… Evet, bunları yazıya dökmesi, başkalarına ulaştırması, akademik çalışmalarına, yarın bir gün yazacağı makalelere konu olması elbette kıymetliydi; fakat bu detay bile değildi. Ferhat’ın çiçeklerle ilgilenmesine, onları araştırmasına, yazması ve gezmesine teferruat bile diyemeyiz. Asıl yapmak istediği şey, yeşille hemhâl olmaktı.

Yeşilin her tonunda, Muzaffer Hocamın “Yeşile bak” dediği anı hatırlamaktı.

“Yeşile bak” sözü üzerine araştırırken karşıma bir şey çıktı. İnşallah sosyal medya safsatası değildir diye düşündüm. Sağlam bir kitapta bulamadım ama altına Hz. Mevlânâ, Hz. Şems yazılmış bir sürü söz gibi, şöyle bir cümle vardı: “Yeşile bakmak, rahm alır.”

Bunu Mevlânâ’nın eserlerinde görmedim, doğruluğunu bilmiyorum. Ama gelip hemen Ferhat’a ve Muzaffer Hocama söylemiştim: “Böyle bir vecizesi varmış Hz. Mevlânâ’nın.” Demiştim. Bu da böyle kalmıştı…

Burası, bu yer bir şekilde iyi oldu ya… Ferhat’lar, kelebekler eksik olmuyor. Bakın, bunlar tesadüf değil; bu röportajı baharda yapıyor olmamız da tesadüf değil. Mart bitiyor, nisan yaklaşıyor. Bahar geldiğinde Ferhat, bambaşka bir Ferhat oluyordu.

Ne diyor şarkıda:

"Bahar geldiğinde mi ben böyle olurum,

Yoksa ben böyle olduğum için mi gelir bahar?"

Ferhat, Ferhat olduğu için bahardı. Her bahar ona bu cümleyi söylerdim. “Tatilim sensin cümlesinin intikamını senden bir ömür alacağım” derdim. Ama kısa sürdü… Dünya ömrüyle kısa sürdü. Gerisi cennete kaldı inşallah.

Bahar üzerine söylenmiş, yazılmış nice şiir var. Daha yazılacak nice şey de vardır eminim. Ama bahar geldiğinde sadece onun fotoğrafını çekmek, sadece şiirini yazmak… Ne bahara duyulacak hürmeti karşılıyor ne de baharın hakkını veriyor.

Bahar geldiğinde, Ferhat’la baharı karşılamıyorsanız, baharı tam anlamıyla anladığınızı söyleyemezsiniz. Bahar geldiğinde aldığınız oksijenin değiştiğini, nefesinizin farklılaştığını, ciğerlerinizin sizi yaşama davet ettiğini anlamanız ancak Ferhat’la mümkündü.

Yeryüzündeki vakit bu kadarmış… Ama Ferhat, her bahar geldiğinde biraz daha farklı olmuyordu. Aksine, bahar her gelişinde Ferhat’a “Merhaba, ben geldim” diyordu.

“Beni en iyi karşılayan eşref-i mahlûkat sensin” diye bahar Ferhat’ı selamlıyordu…

7. Özellikle tıbbi bitkiler konusunda çalışmalar yapıyordu. Bu alandaki gayesi neydi? Onun akademik çabasını, Maraş toprağına ve insanına hizmet noktasında nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ziraat Fakültesine başlarken, belki de tam anlamıyla farkında değildi. Neticede on sekiz, on dokuz yaşında bir gençti. Ama başladıktan sonra hep aynı cümleyi kurdu: “Benim için doğru yer burası.” Her aşamada Ferhat bunu söyledi.

Tıbbi bitkilere olan sevdası her zaman vardı. Uçucu yağlarla ilgili yaptığı çalışmalar örneğin… Şunu çok arzu ediyordu: Üzerine basıp geçtiğimiz, bazen baharda, bazen kışın hep bir yerlerde duran, on iki ay yeşil kalan, on iki ay çiçek açan nice bitkiler… Bugün adını bildiğimiz ya da bilmediğimiz, gözümüzün değdiği ya da hiç fark etmediğimiz ağaç türleri, bitkiler, çiçekler… Onların her birinden bir şeyler üretme hayali vardı.

Deneme hayali kesinlikle vardı. Vaktinin büyük bir bölümünü buna harcamak istiyordu. En ulaşılabilir olanlar; rezene, kekik… Onlarla ilgili çalışmalar yaptı. Az önce size esans ikram ettim ve “Ferhat kokusu” dedim. İşte, tam anlamıyla bizden olan bir koku… O nebatattan, o yaratılmış güzelliklerden bambaşka bir kıymet çıkarabilmeyi isterdi.

Koku konusunda da kendi memleketimizde, kendi akademisyenlerimizin, kendi hocalarımızın, kendi öğrencilerimizin emeğiyle üretilen esansları tam anlamıyla kullanalım. Yahut henüz ismi bilinse bile tanışılmamış bitkilerin, keşfedilmemiş özelliklerini gün yüzüne çıkarmayı arzulardı.

Ama bu, asla şu anlama gelmez: Ferhat’ın gönlüne, bedenine kibir, gurur, dünya hırsı uğramadı. O, bu dünyadan tertemiz göçtü. Ben en azından bunun on yıldan fazlasına şahidim. On iki yılına şahidim…

Akademiye bakarken de, “Ben şu adam olayım” diye düşünmezdi. Efendim, “Nahırönü Mahallesinden Emine ve Mehmet’in oğlu Ferhat, falanca bitkinin şu özelliğiyle ilgili bu ilacı, şu yağı keşfetti” Şu cümle bir yere yazıldığında ancak mahcubiyetle karşılayabilirdi. Akademik hayatında bir unvanın peşinde olmadı; “Ben falanca profesör olayım” gibi bir hırsı hiç taşımadı. Çok şükür, dünyaya dair böyle bir koşturmacası olmadı.

Burada sevilecek ve insanın gönlüne alabileceği şeyler az önce de konuştuğumuz gibi çiçekler… Önemli olan, mevsime gitmek değil, mevsimin sana gelmesi. Bahara koşmak değil, baharın sana “hoş geldin” demesi. Ferhat, yük olmak istemezdi. Memlekette tuğla kalınlığında, kimsenin kapağını açmadığı akademik çalışmalar arasında adının yazması, bir gün “Falanca unvana sahip olan filanca kişi” olarak anılması onun için hiçbir anlam ifade etmezdi. Baharda dediğimiz gibi akademide de hiçbir zaman yük olmadı. Ailesine, dostlarına, fakültesine, bulunduğu ortama yük olmamak için yaşadı. Hepsinden öte, doğaya da yük olmak istemezdi.

Belki az önce söyleyemedim ama baharla ilgili bir şey eklemek lazım. Büyüklerin “meccanen” dediği gibi, tamamen karşılıksız sevmek, tamamen karşılıksız beklemek… Baharın Ferhat’a hoş geldin demesi bundandı. Ferhat bahara değil, bahar Ferhat’a gelirdi.

İlme, akademiye, nihayetinde buna bir iş olarak bakarsak, elbette ki hayatını idame ettirmek için maaşını kazanması elzemdi. Ama o hiçbir zaman bunun hırsıyla hareket etmedi, zaman devam etseydi de etmeyecekti. Pek çok fırsat vardı önünde —şimdi bunu ben söylesem o incinir, bu yüzden kısa geçeyim— imkân olduğu halde olması gereken yerde işini, unvanını vermediler. Şimdi de isterlerse vermeye çalışsınlar. Verseler de artık fark etmez. Ben eminim ki o an, o makamı daha çok hak eden yoktu. Herkes kendi pişmanlığını yaşasın.

Çok uzun söylenebilir, anlatılabilir de Ferhat bundan razı olmaz. O yüzden biraz içimden geçiyordu. En azından bir yerlerde yazılsın istiyorum. Neticede teziniz de üniversitede yer alacak ve belki bir gün birinin gözüne çarpacak. O gözler, o suçlu gözlerdir belki, bilemem. Ama gerek de yok. Çünkü biz olayın içinde, yaşanırken bile sinirlendiğimiz, öfkelendiğimiz konuları telefonda karşılıklı bir tütün yakıp “Hayırlısı” diyerek kapatıyorduk.

Ben şimdi şuradan bakıyorum. Bu kişi Ferhat Ağca. Onun adına, onun için bir şeyler yapmayı Rabbim herkese de nasip etmiyormuş. Bu taraftan bakınca filmin sonunda ben bunu görüyorum. “Neden bunu yaptılar ki?” değil de neden yapamadıklarını görüyorum. Tam anlamıyla hak eden, emek veren, çalışan, hazır nazır Ferhat Ağca’ya olması gereken hak ettiği unvanı vesile olmaklığı Rabbim herkese nasip etmemiş diyelim.

8. Ona ‘Tamburi Ferhat’ deniyordu. Tambur, ince bir duygu dünyası gerektiren bir enstrüman… Onun müzikle kurduğu bağ nasıl bir şeydi? Onu dinlerken ne hissederdiniz?

Ferhat, “Ya ben bir enstrüman çalayım” diye yola çıkmadı. Onun musikiyle tanışması da her işte olduğu gibiydi; akademik hayatında, sosyal hayatında olduğu gibi… Mevzuya doğrudan tambur olarak baktı. Araştırmaya koyuldu, almak istedi. İlk çaldığı enstrümanın tambur olmasını istedi.

Bu işler yetenek gerektiriyor malum. “Yeteneğim var mı, yok mu?” yahut “Acaba yapabilir miyim?” diye geçen sohbetler sırasında bir büyüğümüz birkaç kere bu muhabbete şahit olup Ferhat’a bir tambur hediye etti. Ferhat böylelikle tambura başlamak niyetiyle hazırdı.

Peki, Maraş’ta bu iş kaç kişiyle olur ki? Tambur çalan, çalmayı bilen ve öğretebilecek kaç kişi var? Bu işi bilen kişilerle görüşmeye başladı. İsmini bu konuda analım. Ziraat Fakültesinden Beyhan Hocamız. Ferhat, Beyhan Hoca’nın tamburla ilgilendiğini duyunca hemen gidip tanışmıştı. Beyhan Hoca da aynı heyecanla ona mukabele etti, sağ olsun. Bu Ferhat’ın çok hoşuna gitmişti. Hem Ziraat Fakültesinde hem de Beyhan Hoca ile olacağını öğrenince azmi ve iştiyakı daha da arttı.

“Bu iş olur” dedi. Beyhan Hoca’nın heyecanında Ferhat şöyle anlatmıştı. “Ya, beni içeriye sanki uzun yıllardır tanıyormuş gibi büyük bir sevgiyle, hürmetle aldı ve oturttu. Ben bir ziraat öğrencisiyim ve ona tamburla ilgili bir şey soruyorum. Ama o da sanki yıllardır bu anı bekliyormuş gibi bir heyecanla karşılık veriyor.”

Beyhan Hoca’nın heyecanı, Ferhat’a doğru bir tercih yaptığını anlamasına vesile olmuştu. “Evet,” diyor kendi kendine, “Bir ziraat mühendisi tamburla ilgilenmeli. Eğer Ziraat Fakültesindeki bir hoca da bile böyle bir heyecan uyandırıyorsa, ben doğru yerdeyim, doğru yoldayım” diyordu.

O günden sonra tambura daha büyük bir iştiyakla sarıldı.

Az önce tıbbi bitkilerden bahsederken söylemeyi unutmuşum. İstanbul’da Zeytinburnu Belediyesi olması lazım. Yanlış hatırlıyorsam affetsinler. Zeytinburnu Belediyesinin tıbbi bitkiler bahçesi vardı. Ferhat, tam kırk gün boyunca oraya gitti. Biz bundan pek hoşnut değildik tabii, neticede kırk gün boyunca Maraş’ta yoktu. Ama o ne yaptı etti, orayı buldu, yetkililerle görüştü. Orada staj yapmak kolay değildi; Türkiye’de belki de tekti o zamanlar. Bugün benzeri var mı, bilmiyorum. Hatta orada bir röportaj da vermişti. Röportajı yapan kanal CNN olduğu için biz ona ayrı zarflar atmıştık.

Ferhat, her zaman ulaşabileceği en iyi kaynağı arardı, en verimli bilgiye nasıl ulaşacaksa oraya giderdi. Yine İstanbul’dan devam edelim. Türkiye’de tambur denildiğinde akla gelen isimlerden biri Özer Özel’dir. “Elif Dedim Be Dedim” eserini Kurtlar Vadisi’nden dinleyip durduğumuz Özer Hoca...

Ferhat, tamburu öğrenmeye karar verdiğinde de en iyi hocayı bulmak için yola çıktı. Özer Hocayı buldu, onunla tanıştı. Enstrüman öğrenmek isteyen çok kişi olabilir ama Ferhat, en iyisini, en doğrusunu bulmaya çalışan biriydi. Özer Hoca da onu beklediğinden daha öte bir samimiyet ve alaka göstermişti. Maraş’tan kalkıp sırf tambur öğrenmek için gelmiş birisi, ona tamburla ilgili bir şeyler soracak, vakti varsa ufak eğitimler almak isteyecek. Kendisi de gayet geniş gönüllülükle karşılamış, telefon numarasını vermişti. Sonra hep görüştüler, mailleştiler.

“Tamburi Ferhat” hitabını, eğer yanlış hatırlıyorsam dostlar beni bağışlasın, ilk olarak Ahmet Abi kullanmıştı. Tambur deyince, sanatla edebiyatla az buçuk ilgileniyorsun. Tanburi Cemil Bey mesela… Zihnin bir yerine kitlenmiştir. Ferhat’a da bu hitap çok yakışmıştı.

Maraş’ta da güzel bir ekip bulmuştu kendine. Sekiz-on kişilik bir grup… Farklı işlerle meşgul olsalar da ortak noktaları tamburdu. Tamburu seven, çalan, tamburla ilgilenen bu arkadaşlarla müzik yapabilecekleri bir mekânda buluşuyorlardı. Hatta dükkânda da ağırlamıştı onları.

Şu cümleyi de unutmayayım: İlk tanıştığımız zamanlarda Ferhat, “Ben konuşabilecek miyim, ben yazabilecek miyim?” diye sorardı. Şahidi Raşit Hocamdır. Ferhat tambura başladı, bir miktar da öğrendi. Bir gün ona şöyle dedim:

“Tambur sana bir şey yaptı, farkında mısın?”

“Nedir Hacım?” diye sordu.

“Böyle... Seni Nahırönülükten daha bir kurtardı. Tamam, zaten kibar bir adamsın, baya yontuldun ama tambur sana ayrı bir yakıştı. Nezaketine nezaket, letafetine ayrı bir letafet, hitabetine de bir hitabet ekledi. Tambur başka bir şey kattı sana.” Dedim.

Gerçekten de zor eserleri çalabilecek kadar öğrenmişti. Dostlar bazen ona “Ya olmaz ki” diye zarf atardı. “Bakalım, bunu tamburla çalabilir misin?” diye sorarlardı. O da bir sürpriz yapar, parçayı çalar, kaydedip gönderirdi.

Tambur da bir hatıra olarak kalamadı. Onu da Ferhat gibi gönderdik… Yazı, şiir, dükkâna kattığı sohbet… Tüm bunların üzerine inşa ettiği, ona en çok yakışan şey tamburdu.

Hatırladığım kadarıyla zor sorular daha ileride bizi bekliyor, o yüzden devam edebiliriz.

9. “Babamın Elleri” adlı şiirinde, babasının fedakarlığını anlatıyor. Babasına duyduğu hürmeti siz nasıl gözlemlediniz? Babasının ona katı en önemli şey sizce neydi?

Ferhat’ın şiirleri içinde şah şiiri diyebiliriz bu şiire. Zaten gerçek bir olay üzerine, çok ciddi bir vaka üzerine yazıyor. Yangına gittikleri yerde büyük bir patlama oluyor. Zor bir an, zor bir müdahale… Mehmet Amca’nın ellerinde ciddi yanıklar oluşuyor. Ferhat merhem sürüyor. Ve evladın bir babaya yapabileceği en güzel şeylerden biri olarak bu şiir ortaya çıkıyor.

Ferhat’ın bütün serencamında dükkân demeliyiz ama, onu yetiştiren, büyüten, ya da kendi karakterinden duygusundan katan bir anne baba vardı. Babası gerçekten özel bir adamdı. Bugün, kalın Anadolu romanlarına sığmayacak kadar hepimizin bildiği ama artık pek göremediğimiz bir baba profiliydi Mehmet Amca. O artık bir hatıra, bir örnek olarak kaldı. Babası itfaiyeciydi, ama aynı zamanda birçok işle de uğraşırdı. Dört çocuk babasıydı: Üç erkek, bir kız… İtfaiyeciler vardiyalı çalışır, birkaç boş günleri olur. Mehmet Amca o vakitleri dinlenerek değil, çalışarak değerlendirirdi. Boyacılık yapardı mesela; ev, dükkân boyardı.

Bu vesileyle anlatmadan geçmeyeyim. Ahmet Dayı, depremden sonra mevzuyu birleştirip anlattı. Bir tespih vardı. O tespihi yazmaya ne bir şairin kalemi yeter ne de bir romancının… Ahmet Dayı, o tespihi Mehmet Amca’ya emanet ediyor ve diyor ki: “En iyi sende durur, geldiğimde alacağım.”

Ama bu nasıl bir gelmek? Memlekete dönmek mi, gurbete son vermek mi? Süreden emin olmamakla birlikte yirmi sene desem, belki az kalır. Ahmet Dayı ne zaman Maraş’a gelse, o tespih Mehmet Amcadaydı. O da her seferinde emaneti ona uzatıp: “Ede, emanet, aha burada.” derdi.

İtfaiyecilerin, polislerin, askerlerin, sağlıkçıların görevleri yirmi dört saat sürer. Bir vardiya biter, eve gelinir, kıyafet değiştirilir…

O sırada Emine Anne, bu hadiseyi kardeşi Ahmet Dayı’ya naklediyor:

“Mehmet Abin geldi ama geri giyinmeye başladı. ‘Ne oldu?’ dedim. ‘Ya, arkadaş elimden almıştı, tespih arkadaşta kaldı’ dedi gecenin bir yarısı. ‘Yahu, tamam, iki gün sonra zaten görüşeceksiniz’ dedim. ‘Yok, olmaz’ dedi. Arabası bile yoktu. Ama yine de giyindi, çıktı, tespihi aldı ve geri geldi. İki gün içinde ne tespih kaybolur ne de arkadaşı. Ama o riski bile almadı. Arayıp, “Ben geleyim, tespih bana emanet, geri alayım” dedi.

Tarih: 6 Şubat 2023. O binadan ilk Mehmet Amca’nın cenazesi çıkarıldı. Evden bazı eşyalar çıkarmaya çalıştık ama bulmak istediğimiz hiçbir şeyi bulamadık. Yine de birkaç parça eşya elimize geçti. Ferhat’ın kuzenlerinden biri bir gömlek getirdi. Gömleğin cebinde o tespih vardı. Gömleği enkazdan çıkar çıkmaz Ahmet Dayı’ya uzattılar. O da kontrol etti, tespih hâlâ yerindeydi.

“Babamın Elleri” şiirinin ithaf edildiği baba, işte böyle bir Mehmet Amca’ydı. Emanete böyle sahip çıkan bir adamdı. Tam da şu sözün hakkını vererek yaşadı: “Canım gider, emanet yerinde kalır.”

Naaşı çıktıktan kısa süre sonra, tespih sapasağlam Ahmet Dayı’ya ulaştı. Onları bir ömür anacağız. Mehmet Amca, farklı bir adamdı, çok fedakârdı. Allah’a şükür ki Ayşe Ablamız ve Ömer hayatta kaldı o aileden.

Ayşe Abla hemşireydi. Onun küçüğü Ferhat, ziraat mühendisi oldu. Onun da küçüğü Enes… Ferhat’ın şimdiki mekânının az aşağısında, Enes’in mezarı var. Enes’i de burada anmadan geçmek olmaz. O, farklı biriydi. Pek arkadaş çevresi olmayan, yalnız yaşayan biriydi. Makine mühendisiydi, okulunu bitirmek üzereydi.

Mezarının yeri bile, yaşadığı hayata benziyor. Ahmet Abi’den Ferhat’a doğru yürürken, Enes’ten geçmek zorundayız. Ona uğruyoruz, selamlaşıp bir Fatiha okuyarak yolumuza devam ediyoruz. Sonra Ferhat’a varıyoruz.

En küçükleri Ömer… Ömer, bu yıl doktor oldu, başladı görevine. Neredeyse lise mezunu bile olmayan bir anne babanın yetiştirdiği dört evlat… Buna helal ekmek, helal yaşam kavgası, ne dersek diyelim. Ama bütün derdi, evine getirdiği lokmanın helalliği olan bir baba, bakın neler yetiştirebiliyor. Büyük unvanlar, yüksek makamlar, büyük adamlar değil mesele. Anadolu’nun bir köşesinde, gözündeki ve gönlündeki en kıymetli şey ailesi olan bir baba... Aslında en önemli meselesi de bu.

Dünyada bir tane ve değişmeyecek en güzel, en kutsal kurum var: Aile. Cennette kurulan ilk kurum… Bunun alternatifi yok. Aileye sahip çıkarken, onunla ilgilenirken, onu dert edinirken aslında neyi ayakta tuttuğumuzu biliyoruz. Çok büyük şeyler olmaya değil, olduğumuz yerin ruhunu yaşamaya, hakkını vermeye ihtiyacımız var. Toplum olarak da derdimiz bu, kaygımız da bu. Çünkü ailenle varsın. Ailen varsa varsın. Onları mutlu ettiğin kadar varsın. Onların seni mutlu edebildiği kadar mutlusun bir şekilde.

Ömer Faruk Ağca… Elbette ki biz abisinin dostları olarak, babasının arkadaşları ve aile büyükleri olarak onunla ilgilenmek istedik. Babasının arkadaşları gelip şöyle dediler: “Hiç incitmedi biliyor musun?” Vardiya amiriydi, şefti Mehmet Amca itfaiyede. “Bir gün bile ‘öf’ dedirtmedi biliyor musun? Ne güzel adamdı... Hiç yanlışını görmedik, hiç üzmedi”

Annesini tanıyanlar da aynı şekilde konuştu: “O, bir melekti biliyor musun?”

Abisinin arkadaşları, bizler de öyle… Ömer bir gün hezeyanda bulunup şöyle dedi:

“Yahu, bir kötü ben miydim? Çünkü herkes şöyle başlıyor teselliye, alakaya, ilgilenmeye: ‘O kadar iyiydi ki…’ Tamam da, bana ne faydası var? Annem, babam iyiydi, abilerim iyiydi… Ailenin en küçüğü olarak ben çok mu kötüydüm? Ondan mı bu dünyada kaldım?”

Tabii bunun esprisini yapabilecek düzeydeyiz. Ömer, avucumuzun içinde tuttuğumuz bir mayın oldu bizim için artık. Dünyanın en güzel mayını… Ferhat’tan ses var onda, Ferhat’tan nükteler var. Buralara varacağını bilmiyorduk ama babasından ona geçmiş bir sürü şey var. Hikâyenin bu kadar olup olmayacağını kimse bilmiyordu.

Ömer, elbette ki Ferhat’ın kardeşiydi ama biz de ona “Biz buradayız” demeliydik. Zaten tanışıyorduk ama samimiyetimiz yoktu.

Birkaç ay sonra Ömer itiraf etti: “Abi, ben sizi özlüyorum ya!”

Ben de dedim ki: “Dur, itirafa ben devam edeyim. Ama şöyle değil, değil mi? ‘Abimin, bu dünyada herkese nasip olmayan dost meclisinden geride kalanlar’ gibi bir şey değil?”

“Hayır, hayır”, dedi.

Ben de devam ettim: “Ben de seni, en ben olan dostumun kardeşi olarak görmüyorum. Ama bir şey var… Ben Ferhat’ı Ömer’le aldatamam. Bu bana ağır geliyor. Senin bu sesinin benzerliğini, senin nüktelerinin benzerliğini… Benim mazrufum Ferhat’tan başkasının zarfına sığmaz. Yahut ben bir zarf elimde, gönlümde bekliyorum; sen gelip onun içini hazır nazır, peşin bir mazrufla dolduramazsın.”

Böyle nükteleşmiştik… Ama yapacak bir şey yok. Yeri geliyor, çok güzel bir acı oluyor. Yeri geliyor, çok güzel bir tatlı…

Ve geriye şu cümleleri söylemek kalıyor: “Ya, iyi ki de kalmışsın Ömer…”

Ömer’in başarısını da analım. Üniversite sınavında on bininci oldu. Ömer, yeni liseden mezun olmuş, mühendis olmak istiyor. Bu yüzden bir kez daha sınava girecek. Daha doğrusu, mühendislik tercih etmeyi düşünüyor. Ama ailesi, özellikle de annesi ve babası, doktor olmasını çok istiyor. “Neden olmasın ki?” diyorlar.

Ömer bir gün şöyle anlatmıştı: “Ben kendimde şu özelliği biliyorum; bir şeyi sonradan sevebilme yeteneğim var. Annemin de bir hatırasını hatırlıyorum. Enes Abim ile beni, birimiz sağ elinde, birimiz sol elinde tutup Kur’an kursuna götürüyor ve ‘Bir oğlum doktor olsun, bir oğlum hafız olsun’ diyordu. Tıp tercih etmemi, doktor olmamı çok istediler. Ben de düşündüm ki, bir şekilde severim ya...”

Ve tercihini böyle yapmış.

Bir de fotoğraf var... Şimdilik ulaşamıyoruz ama bir gün elimize geçer inşallah. Ferhat’ın çektiği bir fotoğraf… Annesi, babası ve Ömer, üniversitenin önünde. Ferhat çekiyor fotoğrafı, bir yandan da annesiyle babasına sesleniyor: “Gülün, gülün!”

Ömer, bu fotoğrafı anlatırken gülerek şöyle demişti: “Ya abim oradan fotoğraf çekiyor, ‘Gülün, gülün’ diyor ama adamın her santimetrekaresi zaten gülüyor!”

Çünkü oğullarını Tıp Fakültesinin birinci sınıfına kayda getirmişlerdi ve doktor olmasını o kadar çok istiyorlardı ki... Elbette vücutlarının, mimiklerinin, saç tellerinin ucuna kadar her zerreleriyle gülümsüyorlardı.

Cümlenin başı eğlenceli gibi görünse de sonunda bir hüzün var. Ömer, o ilk zamanlarda şöyle demişti: “Ben bunu böyle tercih ettim abi. Onlar için sevecektim ve sevmeye de başladım.”

Sonra durdu ve ekledi: “Ama iki an var. O iki anı nasıl aşacağım? Biri mezuniyetim, biri de düğünüm… Mezuniyetimde, yani onlar için mezun olacağım.”

Nitekim ısrar ettik, ama mezuniyete de gitmedi. Düğün meselesine gelince… Bakalım, süreç işliyor. O süreci göreceğiz.

Mehmet Amca’dan bahsederken aslında evlatlarından, yuvasından bahsetmek gerekir. Çünkü bizim çok fazla hatıramız, münasebetimiz olmadı. Bir dostunun babasıyla ne kadar görüşebilir ne kadar denkleşebilirse, o kadar… Ama bildiğimiz bir şey vardı: Tam anlamıyla bir babaydı.

Rabbim sayılarını artırsın, çoğaltsın böyle güzel insanların. Çünkü ondan bahsederken en kıymetli tarafı olan dört evladından bahsetmek, aslında ondan bahsetmekti. O yüzden anmak gerekiyordu.

Rahmet olsun hepsine…


EKSANTRİK DİŞLİSİ / Teyfik KARADAŞ

 


Ben Orta Toros Dağlarının bitiş noktasına yakın bir yerde bulunan Deli Höbek tepesinin güney eteklerindeki “Döngel” isimli şirin bir orman köyünde dünyaya gelmişim. Döngel Köyü bir orman köyü olmasının yanı sıra buram buram sümbül kokan yaylaları, göklere yükselen karlı dağları ve milattan öce yirmi bin yıl öncesinde insanlık yaşamına ışık tutan mağaralarıyla ülkemizin saklı cennetlerinden bir köşedir. Dört beş yaşayıp yavaş yavaş dünyayı tanımaya başladığımda evimizin kuzey ve batı cephesini saran ve minare gibi göklere yükselen çam ağaçların heybeti ve dallarının güzelliği dikkatimi çekmeye başladı. Evimizin tam önünden geçen orman yolundan odun ve tomruk çeken uzun burunlu BMC ve sarı kupalı Ford kamyonları gördükçe o yaşta nasıl mutlu olduğumu, nasıl sevindiğimi anlatamam. Şoförler gaza bastıkça üzeri dağ gibi tomruk veya odun yüklü kamyonlardan çıkan gürültülü ses bugünkü gibi kulaklarımda çınlamaktadır. Ellerinde balta, balyoz, testere ve kesim motoruyla bizim evin önünden geçip bir dakika sonra ormanın derinliklerinde kaybolan işçilerin simaları bile halen hafızamdaki tazeliğini korumaktadır. Her gün onlarcasını gördüğüm portakal rengine boyanmış traktörler aradan yarım asırlık bir süre geçmesine rağmen bazı geceler rüyalarıma girmektedir. Çocukluk yıllarımda gördüğüm, yaşadığım bu ortamdan etkilenerek, o zaman ki aklımla kamyon şoförü olmaya karar vermiştim. Arkadaşlarım çam kabuğunu yontarak taksi, traktör gibi oyuncaklar yaparken, ben oyuncak kamyonlar yapıyordum. O tarihte kamyon şoförü olmak yüksek maaşlı ve saygın bir meslek sahibi olmak demekti. Bende kamyon şoförü olup, odun yüklü kamyonla bizim evin önünden geçerken babama, anneme el sallamak ve kamyonun karoseri boş iken de köyün bütün çocuklarını bindirip bütün köyleri, bütün şehirleri sabahlara kadar gezdirmek, tur attırmak istiyordum.

Aradan birkaç yıl geçip, ben yedi sekiz yaşlarına gelince, bizim köyde ne kesecek orman, nede bizim evin önünden geçen kamyon kaldı. Ormanlar kesilip dağlar çıplak kalınca bende kamyon şoförü olmaktan kendiliğimden vazgeçtim herhalde. Hatta her sabah kalktığımda üzerinde cıvıl cıvıl kuşların öttüğü yeşil çam ağaçlarının yerini ıssız dağlar alınca içimde kamyon şoförlerine ve kamyonlara karşı hafiften bir nefret hissi oluştu desem yalan olmaz. İlkokula başladığımda tiril tiril takım elbise giymiş, boğazına kravat takmış erkek ve boğazı fularlı düzgün kıyafetli bayan öğretmenleri görünce; öğretmen olmaya karar verdim. Kamyon almak yerine Mehmet öğretmen gibi taksi sahibi olmayı düşünmeye başladım. Öğretmen olma kararımdan öğretmen oluncaya kadar hiç vazgeçmedim. İlkokul, ortaokul, lise ve üniversite eğitimimi tamamlayıp, yeterlilik sınavını kazandıktan sonra serhat şehri Van ilimizin, Emrah ile Selvi’nin diyarı yeşil Erciş ilçesine öğretmen olarak atandım. Erciş’e öğretmen olarak atandığımı öğrendiğimde an itibariyle dünyanın en mutlu insanı bendim herhalde. Sevinçten gözlerimden köklü pınarlar gibi yaşlar aktı. Rabbime şükretmek için kurban kestim. Kurbanın etini fakir, fukaraya ellerimle dağıttım. Annemin babamın duasını aldıktan sonra Erciş’e gidip göreve başladım. Erciş’te beş yıla yakın bir süre öğretmen olarak görev yaptım. Benim Erciş’te çalıştığım dönemde bölgede yaşanan terör olayları nedeniyle can güvenliği yoktu. Erciş’te olmasa bile bölgedeki başka şehirlerde bayrak direğine asılarak öldürülen/şehit edilen öğretmen arkadaşlarımız oldu. Bende bu nedenle Erciş’te görev yaparken evlenmedim. Bekar olarak çalıştım. Erciş’te çalışırken yeşil Erciş’in yiğit insanları benden hiçbir yardımlarını esirgemediler. Bu nedenle; Erciş’in hayatımda önemli bir yeri var. Erciş’i bugüne kadar unutmadım. Ebediyen de unutmayacağım. Erciş’te şark görevimi tamamladıktan sonra, güzel Adıyaman’ımızın şirin Gölbaşı ilçesinin Belören Beldesine öğretmen olarak tayin oldum.

Belören’de de bir yıl bekar olarak öğretmenlik görevimi ifa ettim. İkinci sene aynı okulda birlikte görev yaptığım üniversiteden okul arkadaşım Mesude Hanımın tavsiye ve tavassutlarıyla Belören Sağlık Ocağında hemşire olarak çalışmakta olan Safiye Hanım ile evlendim. Sevgili eşim Safiye Hanım ile evlendikten sonrada aynı beldede çalışmaya devam ettik.

Evlendikten bir yıl sonra Gölbaşı Devlet Hastanesine gittiğimizde, eşimin hamile olduğunu öğrenince dünyalar benim oldu. Baba olmanın hazzını yaşadım. Sevinçten göklere uçtum. Mutluluktan Gölbaşı’na sığmaz oldum. Gölbaşı’nın cezbeli güllerinden Mustoya, Güley’e ve Ali’ye harçlık verdim. Belören’deki fakirlere sadaka dağıttım. Eşimin hamile olduğu anlaşılınca; Gölbaşı Devlet Hastanesine aylık rutin kontrollere gidip gelmeye başladık. Kendi arabamız olmayınca, kontrole köy minibüsüyle gelip gidiyorduk. Minibüsle ilçeye gelip gitmek bizi sosyal ortam olarak bayağı zorluyor, bazen de rahatsız ediyordu. Yolcular kendi aralarında konuşurken Sin Kaflı sözcükleri gayet normalmiş gibi kullanıyorlardı. Hatta yirmi dakika süren kısa yolculukta ikişer üçer tane sigara içiyorlardı. Biz bu ortamdan rahatsız oluyorduk ama elimizden bir şey gelmiyor, kimseye bir şey diyemiyorduk. Minibüs yolculuğundan rahatsız olmamız nedeniyle, eşimle istişare edip iyi kötü bir araba almaya karar verdik. Eşimin düğün takılarını bozdurduk. Arkadaşlardan bir miktar borç para bulduk. Gaziantep’e gidip eşimin teyzesinin oğlu Mehmet Abiden Murat 131 marka beyaz renkli bir otomobil aldık. Allah razı olsun Mehmet abi arabayı bize değerinin epey altında sattı. Otomobil aldığımızda benimde, eşimin de şoförlüğüm yoktu. Arkadaşım sağlık memuru Kemal Metin iyi bir şofördü. Arabayla iğnenin deliğinden geçebilecek kadar ustaydı. Araba sürmeyi de delicesine severdi. Arabayı Gaziantep’ten Belören’e Kemal getirdi. Ben kendi arabama binip Gaziantep’ten Belören’e hareket edince yaşadığım mutluluğu kelimelerle anlatamam. Çocukluktan beri istediğim araba sahibi olma hayalim gerçekleşmiş oluyordu. Hatta aldığım araba bizim köyde görev yapan Mehmet Öğretmenin arabasının aynısıydı. Rabbim bana araba sahibi olmayı nasip ediyor, çocukluk hayalimi yerine getiriyordu. Bu nedenlerle ruhumdaki mutluluk zirveye yükseliyordu.

 Sağ olsun sağlık memuru Kemal Metin bana bir ay içerinde ilçeye gidip gelecek kadar şoförlük öğretti. Ben şoförlüğü öğrendikten bir ay sonra Kahramanmaraş, Gaziantep ve Şanlıurfa gibi yakın illere tek başıma gidip gelmeye başladım. Şoförlüğü öğrenip tek başıma seyahat etmeye başlayınca yaşadığım sevinci siz tahmin edin. Şoförlük öğrenirken geçirdiğim küçük çaplı iki trafik kazasıda tarihçeyi hayatımın kayıtlarındaki yerini aldı. Çok şükür yaşadığım kazaların hiçbirinde de burnum dahi kanamadı.

Eşimin doktor kontrolüne kendi aracımızla gidip gelmemizin rahatlığı dünyaları değerdi zaten. Ayrıca mesai bitiminde kendi aracımızla ilçeye gidip; marketten alışveriş yapmak, lokantada akşam yemeğini yedikten sonra Belören’e dönmenin avantajını anlatmaya gerek yok. İlçeye gidip gelirken yakın arkadaşlarımıza da ulaşım konusunda yardımcı olmak işin ayrı bir güzel tarafı. Eşimin doğumu esnasında arabanın sağladığı katkıyı ve rahatlığı inan ki anlatacak kelime bulamıyorum. Yeni doğan çocuğumuzun hastanedeki ihtiyaçlarını arabayla çarşıdan hemen alıp getirmek ne kadar güzel bir imkandı. Hastaneden çıkarken bebeğin kundağını arka koltuğun üzerine rahatça koymanın konforunu yaşamayan anlayamaz.

Araba sahibi olduktan sonra yaşadığım bir sürü mutluluğun yanı sıra, arabayla ilgili bazı sıkıntılarda yaşamadım desem yalan olur. Eşimin Belören’de yaşayan halasının kızı Ümmühan ablayla birlikte Belören’den Kahramanmaraş’a giderken araba Tomsuklu tepesinde arıza yaptı. Maraş’tan tamirci getirdim. Arabanın eksantrik kayışı sıyrılmış. Tamirci arabayı tamir etti. Tamir için geçen üç saatlik zaman kaybından sonra, tamir bitince yolumuza devam ettik. Araba arıza yapınca, misafirlerin yanında nasıl mahcup olduğumu anlatamam. Bir gün Zeytin Ilıcasından bizim köye giderken araba yine Şadalak bölgesinde arıza yaptı. Tamirci getirdim araba yine eksantrik kayışını sıyırmış. Tamirci tamiri yaptıktan sonra yoluma devam ettim. İyi ki ben arızayı biliyorum. Tamirciye söylüyorum. Tamirci yanında eksantrik kayışı getiriyor. Yoksa eksantrik kayışı getirmek için yeniden şehre gidilecek. Dolasıyla masraf iki katına çıkacak. Zaman kaybı da işin cabası olacak.

Araba ikinci defada arıza yapıp yolda kalınca gözümden iyice düştü. Parama acımasam belki de kibrit çakıp yakardım. Moralim o derece bozuldu. An itibariyle arabayı en kısa sürede satmaya karar verdim. Tövbe estağfurullah çekip, Tekir Çayının buz gibi suyu ile yüzümü yıkadıktan sonra yoluma devam ettim. Severek aldığım, almaktan mutlu olduğum araba artık gözüme düşman görünüyordu. Zorunlu olmayan durumlar dışında binmek dahi istemiyordum. Arabaya küsmüştüm artık. Barışmakta istemiyordum.

Eşim Belören Sağlık Ocağında hemşire olarak çalıştığını daha önce söylemiştim. Belören Sağlık Ocağında eşimden başka doktor, hemşire, kâtip, şoför ve hizmetli olarak görev yapan on civarında personel daha vardı. Sağlık ocağı personellerinin maaşları Adıyaman İl Sağlık Müdürlüğünce yapılıyordu. Belören Adıyaman’a bayağı uzak bir mesafedeydi. Bu nedenle her ay sağlık ocağından bir personel Adıyaman’a gidiyor bütün personellerin maaşını mutemetten alıp getiriyordu. O ay Adıyaman’a gitme sırası eşime gelmişti. Eşim ile Adıyaman’a arabayla gitmeye karar verdik. Biz arabayla Adıyaman’a giderken eşimin arkadaşlarından Hemşire Medine Hanım ile Hemşire Üziner Hanımda bizim arabaya bindiler. Hemşire hanımlarda bizim gibi Adıyaman’da gezip, dolaşıp alışveriş yapacaklar, bizim ile tekrar döneceklerdi. O zaman sağlık ocağı personelleri arasında güzel bir muhabbet, güzel bir dostluk vardı. Bütün çalışanlar bir aile gibiydi zaten. Belören’den hareket ettik. Gölbaşı’na vardık. Gölbaşı’n dan dönüp, Şambayat’tan geçip Adıyaman’a kazasız belasız şekilde ulaştık. Adıyaman’ın Gölbaşı Caddesinde dolaşırken Orman İşletme Müdürlüğünün tam önünde araba yine arıza yaptı. Araba arıza yapınca, canım sıkıldı. Moralim bozuldu. Serde gençlik var. Hemşire hanımlara karşı mahcup oldum. Sırtımdan soğuk, soğuk terler akmaya başladı.

Eşim ve bizimle birlikte giden Adıyaman’a giden hemşire hanımlar arabadan inip alışveriş yapmaya gittiler. Arabanın arıza yaptığını gören on yedi, o sekiz yaşlarında iki genç yanıma geldi. Abi “Araban arıza mı yaptı?” diye sordular. Ben “Evet” dedim. Gençlerden biri “Abi sen arabayı boşa al. Yüz metre kadar geride ara sokakta bir tamirci var. Biz arabayı oraya kadar itelim” dedi. Ben arabayı boşa aldım. Gençler arabayı tamircinin önüne kadar itelediler. Ben arabadan inip kendilerine teşekkür bile etmeden hızlı adımlarla gözden kayboldular.

Tamirci dükkanının içinden yirmi beş yaşlarında, esmer, kısa boylu bir genç çıktı. Bana “Geçmiş olsun. Arabanın neyi var abi” diye sordu. Bende tamirciye arabanın durumunu dilimin döndüğü kadarıyla anlatım. Daha önce arabanın iki üç kere eksantrik kayışı sıyırdığını söyledim. Tamirci arabayı dükkânın içindeki kanalın üstüne iteleyip, kaynayan semaverden bana bir bardak çay ikram edip başladı çalışmaya. Bu demde can sıkıntısından, benim boğazımdan çay bile geçmiyordu. Saunaya girmiş insan gibi bütün bedenimden ter fışkırıyordu. Hava çok sıcak olmadığı halde ateşim yükseliyordu. Tamirci arabayı sökmeye başlayınca, vücudumda kendiliğinden bir rahatlama oldu. Semaverden bir çay daha doldurup içtim. Dükkânın içindeki lavaboda elimi yüzümü yıkadım. Peçeteyle elimi yüzümü kuruladım. Birazda dükkânın gölge yerinde oturunca durumum normale döndü.

Tamirci yarım saat kadar uğraştıktan sonra eksantrik kayışını sıyrılmış vaziyette yerinden çıkarttı. On dakika kadar daha çalışıp eksantrik dişlisini de yerinden çıkardı. Tamirciyle çalışmaya başladıktan sonra, eksantrik dişlisini sökünceye kadar tek bir kelam etmedik. Tamirci sökme işi bitince kanaldan çıktı. Bana “Abi bu arabanın eksantrik dişlisi ölmüş, kayışı elli defa değiştirseler yine bozulur. Eksantrik dişlisini değiştirmemiz gerekir” dedi. Bende tamirciye “N e gerekiyorsa onu yap” dedim. Tamirci elini ayağını yıkadı. Kebapçıdan bana da kendine de ciğer dürümü söyledi. Önce güzelce karnımızı doyurduk. Karnımızı doyurduktan sonra tamircinin mobiletine binerek küçük sanayi sitesinin yoluna revan olduk. Benim kilom ağır olunca mobilet hareket etmekte bayağı zorlandı. Mobilet zorlansa da neticede küçük sanayi sitesindeki yedek parçacılar çarşısına intikal ettik. Tamirci Alper Usta yedek parçacının on milyon lira dediği eksantrik dişlisini, yoğun pazarlıklar sonucu yedi milyon beş yüz bin liraya aldı. Kulağıma da sessizce “İki milyon beş yüz bin lirada ben alırım. Toplam on milyon liraya işi bitiririm Abi” dedi. Allah var yedek parça mağazasının sahibi de iyi bir insanmış. Harçlığın azsa parayı sonra getir diye bayağı bir ısrar etti. Niye yalan söyleyeyim tamirci Alper Ustanın benim cebimden fazla para çıkmaması için gösterdiği gayret karşısında şaşırdım kaldım.

Alper Ustayla mobilete binip geldiğimiz yoldan dükkâna tekrar döndük. Eksantrik dişlisini acele olarak yerine taktı. Arabayı çalıştırdı. Beni de yanına bindirip iki kilo metre kadar test sürüşü yaptıktan sonra dükkâna döndü. Tekrar geçmiş olsun hocam deyip anahtarı bana teslim etti. Ben cebimden tamir ücretini çıkarttım. Sonra verirsin diyerek almak istemedi. Maaş günü olduğu için benim para sıkıntım yoktu. Yemin billah ederek, tamir ücretini tamirciye zorla ödedim. O gün tamirci Alper Ustadan gördüğüm bu iyilik karşısında dünyam değişti. Fikrim değişti. Duygularım değişti…

Araba tamircin önünde kaldı. Şimdiki gibi cep telefonu yok. Ben eşimi ve arkadaşlarını biraz aradıktan sonra bir konfeksiyon mağazasında alışveriş yaparken buldum. Alışveriş işleri tamamlanınca arabanın yanına geldik. Paketleri arabanın bagajına yerleştirip Gölbaşı istikametine doğru hareket ettik. Arabanın eksantrik dişlisi değişince hızı da arttı. Uzun mesafeli yarışta koşan Endülüs Atı gibi şahlanmaya başladı. Daha önce ikinci vites ile zor çıktığı Şambayat rampasını dördüncü vites ile çok rahat bir şekilde tamamladı. Ben arabadaki bu rahatlamayı hissettim ama araba bir defa gözümden çıkmıştı. Atmalı Köyünün uçsuz bucaksız bağlarının ortasından bir şahin gibi geçip, Burunçayır Köyünün fıstık bahçelerini temaşa ettikten sonra şirin Gölbaşı’na ulaştık. Gölbaşı’nda market alıverişlerimizi de yaptıktan sonra Belören yoluna hareket ettik.

Araba Belören’e giderken şoförlerin korkulu rüyası Çelik Rampasını da dördüncü viteste hiç zorlanmadan çıktı. Ben kendi kendime demek ki; eksantrik dişlisinin bozuk olması arabayı randımandan düşürüyormuş dedim. Hemşire Hanımlar yanlış anlamasınlar diye üzüntümü eşime bile hissettirmedim. Tamir için harcadığım on milyon lira parayı da söylemedim. Mesai bitiminden önce Belören’e vardık. Eşim arkadaşlarının maaşlarını dağıttı. Maaş dağıtım işi bitince evimize gittik.

Yemeğimizi yedik. Çayımızı içtik. Yorgun olduğumuz için erkenden yatağımıza yattık. Ben atağa girince; vicdanımda yaşadığım günün değerlendirmesini, muhasebesini yaptım. Eğer arabam başka yerde arıza yapsaydı; kimse tamirciye kadar itmezdi. Çekici çağırırdım. Çekici sahibi benden en az beş milyon lira para alırdı. Parçacı eksantrik dişlisini bana on milyon liraya satardı. Tamirci el emeği olarak en az beş milyon lira alırdı. Alper Ustanın on milyon liraya bitirdiği iş bana en az yirmi milyon liraya mal olurdu. Belki de dişli arızasını da tespit edemezler, kayışı değiştirip arabayı elime verirlerdi diye düşündüm. Adıyaman’da arabamı tamirciye kadar iten gençlerin, yedek parçayı ucuza satan esnafın ve özelliklede tamirci Alper Ustanın davranışlarından çok etkilendim. Demek ki Adıyaman’da insanlık bitmemiş dedim. O gece emekli oluncaya kadar Adıyaman’da çalışmaya karar verdim. Hafta sonu arabayı Gaziantep’te götürdüm. Galericilik yapan bir akrabaya arabayı değerinin altında bir fiyata sattım.

Adıyaman’da emekli oluncaya kadar değil ama aralıksız on sekiz yıl çalıştım. Kendi çapımda bazı başarılara imza attım. Yüce Mevla’m Gölbaşı’n da beni birçok güzel hizmete vesile kıldı. Gölbaşı’n da çalışırken sıkıntılı günlerimde oldu. Bu sıkıntılı günlerde bütün Gölbaşı halkının maddi ve manevi gücünü yanımda hissettim.

Almış olduğum arabanın yapmış olduğu bir arıza, benim dünyamı değiştirdi. Bana Gölbaşı’nda binlerce dost yüzlerce arkadaş kazandırdı. Beni nice hayırlı hizmetlerin gerçekleştirilmesine vesile kıldı. Şirin Gölbaşı’nın güzel insanlarına ve aziz toprağına selam olsun.

Bir musibet bin nasihatten iyidir


Dilim şişti ağabey/Emre Birsen

 


Ahmet ağabeyle ne zaman müşerref olduğumu inanın hatırlamıyorum çok da önemli değil zaten. Aynı dertlerle hemhal olduğumuz tüm muhibban gibi elest bezminde tanışmışızdır muhtemelen… Bu mübarek adamla en son zelzeleden birkaç hafta önce dükkanda hemdem olmuştum. Etrafında her zaman kıymet verdiği dava yoldaşımız olan gençler yanısıra tercümanı Ferhat Ağca ve türküdarı Fazlı Bayram da vardı. (Onlar da ağabey gibi zelzelede şehadeten dünyadan göç eyledi.) Ahmet ağabey o gün bana, bir süreden beri memuriyetim dolayısıyla bulunduğum şehirden ötürü Uşak uçbeyi gelmiş onu dinleyelim diye hitap etmişti. Yine mevzu medeniyet tasavvuru ve insan olma şuuruydu. Büyüklerimizden öğrendiğimiz ne varsa onlar üzerine konuşuyorduk. Zira Ahmet ağabey hem yazdıklarında hem muhaverelerinde her daim bizi biz yapan değerleri ve evliyaullahın hikmetli hayatlarından imal ettiği müktesebatı görünmez bir aşıya çevirip damarlarımıza zerk eden bir gönül tabibiydi bizler için. Her zaman “Ben bir şehir münzevisiyim” der ve ruhuna sirayet eden haliyle dildaş dediği ahbabının ruhuna şifa verirdi. İhtiyarlığından mütevellit her ademoğlu gibi onda da birtakım rahatsızlıklar vuku bulmuştu. Kulağındaki rahatsızlığı sebebiyle cennet gençlerinden Ferhat Ağca’yı kendisine tercüman yapmıştı. Ağır işittiği için Ferhat bizim konuştuklarımızı yüksek sesle ona aktarırdı. Sohbetlerinde kendisiyle aynı medeniyet derdine düşmüş ademoğluyla hemhal ve hemdem olur, aziz milletimizin medeniyet geleneğinden haberdar olmayan ve suretindeki insanlığı siretine nakşedememiş kişilerden de o derece ırak dururdu.

Nezaket ve zarafetiyle eski demlerden gelmiş bir payitaht müslümanıydı o. Zatından bahsederken edeb gereği hep fakir diye bahseder, kendisinden iştirak edemediğimiz bir fikir sadır olursa da “nefsi değil ha, fikri fikrî” derdi. Yaşadığımız her zorlukta her sıkıntıda dervişane bir teslimiyeti gösterir, şikâyet etmez ve kalbi sürurla rıza ve kanaat kapısının eşiğinde sükutla niyaz ederdi. Kimle ne sebeple olsun temas etmişse hiçbirini unutmaz ve vefa şuurunu bizatihi zatında yaşardı. Şehrimizde gurebanın ve fukaranın yaşadığı muhitlerde ne cevahir var onları bulur ve hayatlarına temas ederdi.

Kendisinin her şeyi fikir dükkanındaki dostlarıydı. Bu zevat ise dükkanı ayakta tutan manevi sütunlar gibiydi. Ali hocam, Muzaffer hocam, İsmail emmim ve diğer büyüklerimiz…

Ahmet ağabey türkü dinletmeyi belletmişti dükkan ehline, zira türküler bin yıllık medeniyet irfanını anlatırdı. Türkü dinlerken adeta vecde gelir öyle dinlerdi. Nice ozanlardan, aşıklardan, hak ve hakikat dostlarından zevatı bize türkülerle tanıttı. Bizler geceleri uyurken o kaimdi gönül dostlarıyla kendi aleminde ne ahval yaşıyordu bunu Hakk Teala bilir. Âmâ üstadım dediği Cemil Meriç gibi “İnsanlar kıyıcıydılar, kitaplara kaçtım.” der kapitalizm ve modernizmin ortasında bir derviş gibi yaşardı.

Maraşta zelzele vuku bulunca şehrimizde mukim olan dostlarımız enkaz başında ondan haber beklerden biz gurbetteki dostları telefonla bir haber bekliyorduk. Enkaz başında hüzünle ümidin imtizacı bir ruh haliyle beklerken nihayetinde kumandanımızın vefat haberini aldık. Bu halde ise Ali hocamın irfanı hepimiz için bir mikyas olmuştu. Onun yazdıkları ve haliyle bize aktardıklarıyla ve ondan alabildiklerimiz kadarıyla acı da olsa sinemize çektik yaşanan acıları.

Dünyalık koşuşturmalara kapıldığımız bir zaman bir zelzele ile her şeyimiz yer ile yeksan oldu. Nice dostumuz öte aleme hicret etti. Bu koşturma içinde unutulan medeniyet değerlerinin hatırlanması için hayat nasıl da durdu. Ümid ve niyaz ederim ki bu değerlerimiz yeniden ihya ve inşa olur.

Ahmet ağabeyin ikamet ettiği binanın enkazı kaldırılırken kitapları tarumar olmuştu. Kitaplara ve ilme ne kadar değer verdiğini bilenler gözyaşını tutamadı hala da tutamıyor. Onun kitaplarının dağıldığı gibi biz de dağıldık.

Bana, dostluğun pirleri senden razı olsun derdi. Ahmet ağabey, dostluğu ve ulvi hasletleri gönlümüze nakşetmişti. Onun dostluğa ve medeniyete olan hassasiyeti bize miras kaldı. Hatıratı bakiye kaldı.

Hüzün ki kaldı bize. Kendisinin ifadesiyle “Ulvi hüzün” kaldı bakiye… “Türkülerle de hüznümüz Allah’adır bizim”. Yazılarında her daim kullandığı bu ifade, ağabeyi mükemmelen tarif eden cümledir. “Bin miligramlık” türküleri severdi o. Hüzünle yaşadı hüznüyle göçtü alemden. Fakire dili şiştiğinde gelir gönül hanemize derdi. Ah be Ahmet ağabey dilim ne kadar şişti bir bilsen!

Mahşerde aynı yerde olmak ümidiyle Allah’a ısmarladık ağabey!

Hakkımız varsa helal olsun. Tereddüdüm yok ki şimdi çok sevdiğin evliyaullahın yanındasın senin bana dediğin gibi dostluğun pirleri senden razı olsun.


Mazi/Enes Pıçak



Geçtikçe zaman 
Değişiyor insan
Çoğalıyor eskiye olan özlem
Dersin bazen büyümesem

Değişti herşey köreldi duygular
İnsanlar hisler duygular
En güzel günlerimizdi belki
Bilemedik değerini

Küçükken daha kötüydü hayat 
Değiştirirdi sevdiklerimiz hayatı
Belki maddi değeri yoktu ama
Her şeyimizi verebilirdik onlara



                              

ÖLÜ KUŞLAR SERGİSİ/ SİBEL KÖK




göğsünde şairin sığırcık uçuşları
sevda mısralarına gebe
bir yakasından irin akar gömleğinin
öbür yakası taze bahar
göçünü tutmuş aşıklar nereye koşar
bildinse söyle
bir hayat daha kaç rüyaya sığar

güllerin ve nergislerin ahı tutmuş bizi
ölüm erken uğramış kente
yıkılıp yeniden ayağa kalkan
toprağın kustuğu her taş bir canla düşer yere

kimsesizlik, asılı bir ağıttır gökkubede
içimizde ağır bir cümle
taşıyabildinse sus
nehri ikiye bölen bu sır da ne

yerin ve göğün kanayan ellerinde
ölü kuşlar sergisinin en afilli fotoğrafı
kente şerh düşer bir bakıma
şu, kalbi kırık bir aşığın belli
şurada büyüyen ağrı annenin
şu gülüşü kırpılmış fotoğraf bir çocuğun
baba, avcuna sığdırmış koskoca dünyayı
acı, acı, hep acı
hangi acıdan bakarsak bakalım
kimliğimiz yağmalanmış baharı tedbirsiz toprakların

PERVANE/H. Ahmet ERALP




Gözlerin on dördünü resmediyor,
Ay hilâlden hilâle süzülüp geçiyor.
Semâda bir telaş, yıldızlar pervâne,
Bülbüller sesine çağırıyor geceyi.

Bir bakışınla susar gecenin lûtfu,
Kaç cennet düşer gözlerinin aynasına?
İsmin bahar serinliği,
Ruhuma serpilen bir kutlu seher yeli

Gülce, isminde saklıdır gülün ilk soluğu,
Gülce, ne zaman gülümsese,
Sana benzer sükûnetin ince sesi
Ve sabahın en berrak hâlidir yüzü.

Zeynep, usulca yürüyen bir dua sanki
Bakışları Kevser'in ahengine yaklaşır
Kalbinde zarafetin ve edebin izleri
Bir anne yüreğinden süzülmüş incelikle yazılır


BİLMİYORUM/Hasan EJDERHA


Bilmediler
Çocuklar bildi
Kuşlar, ağaçlar bildi
Hatta taşlar bildi
Bilmesi gerekenler bilmediler
Bilmediklerini dahî bilmediler
Yılmadılar
İnatlarından
Ve
Bilmediler...

Verilseydi bilmek, bilirler miydi?
Bilmiyorum
Verilince bilmek
"Bildik" derler miydi?
Bilmiyorum.
Kuşun kanadı yüzlerine değse
Başaklar baş eğse
Görürler miydi?
Bilmiyorum.
Gazzeli bir çocuğa
Su verirler miydi
Bilmiyorum.

Bebekler dile gelse
Cümle ağaçlar eğilse
Dağlar haykırsa
"Bilme zamanı!" Diye
Bilirler miydi
Bilmiyorum

Ne çokmuş bilmediklerim
Oysa bir başlasam;
devrim, yönetim
hukuk, demokrasi diye söze
Biraz fikir ve dileklerim
Nice kelimenin etini yerim
"Ne de çok şey biliyorsun"
Dese bir muhannet
"Haşa!" der miydim
Bilmiyorum.
Haşa, sümme haşa
Bilmediğimi
Biliyorum

Soluk Soluğa Şiirler ve Denemeler/Mesut BİLGİNER



 6 Şubat 2023 depreminde eşi ve oğullarıyla ahirete uğurladığımız çocukluk arkadaşım Mesut Akben anlatmıştı. Merhum Ali Nihat Tarlan Hoca (1898-1978) tahtaya bir beyit yazarak yarım saat şerh etmiş; “Şair burada şunu dedi, burada şunu dedi.” Sonunda bir öğrenci “Hocam, şair gerçekten bunları demiş midir?” diye sorunca “dedi, evladım dedi; çünkü bu şiiri bendeniz yazdım” demiş. Demiş midir? Bilemem ama bildiğim bir şey varsa o da şudur; şiirden anlayanların merhum Hocanın gerek serbest şiirlerinde gerekse “Eski Şiirin Rüzgârıyle” yazdığı şiirlerden şiir lezzeti aldığını biliyorum. Artık sadece sahaflarda bulabildiğimiz Kuğular isimli kitabındaki şiirlerine rağmen Tarlan Hoca “Hayatımda bir an dahi şairlik davasında bulunmadım…” diyerek şiirlerini eşin-dostun ısrarıyla yayınlandığını anlatmıştır…

                 Soluk Soluğa Okunası Şiirler

Senelerce TYB Kahramanmaraş Şubesi’nin yükünü yüksünmeden dostlarıyla paylaşan İsmail Göktürk Hoca hiçbir zaman şairim demedi ama şairler ve şiirden anlayanlar “o bir şair” dedi. Türk Edebiyatı’nın Beyaz Kartalı Bahaeddin Karakoç “İsmail şairdir” diye şahitlik etiğine göre daha ne olsun? Ali Yurtgezen Hocam da “Soluk Soluğa Şiirler” kitabının önsözünde “İsmail Göktürk eskilerin tâbiriyle hudayînâbit bir şair” diye hüküm bildirmiş. Ali Hoca haklı; arıya ilham (Nahl; 68) buyuran Rabbimiz Hazret-i İnsandan ilhamını esirger mi? Nikah için iki şahit gerekir. İsmail Hoca’nın şiirle kıyılan nikahına iki er kişi “İsmail Hoca şairdir” diye şahitlik ettiğine göre bize de “eyvallah” demek düşer.

İmanın ve dumanın her ikisi birden her sineye yakışmaz, İsmail Hoca’ya yakıştığı kadar. İlk tanıştığımız 1997’den bu yana fikirlerinden ve dumanından istifade ettiğim ve dahi şiirlerinden keyif aldığım İsmail Hocam, bazen çat-kapı gelirdi odama; elinde gönül fırınında yeni piştiği için dumanı üstünde şiirleriyle. Sanıyorum “Akşam Düşünceleri” şiirini ilk paylaştığı kişilerdenim: “Bu akşam kimse bana ud çalmadı” diye başlayan şiirinde Itrî’den, Dede Efendi’den, Hatip Zâkirî Hasan Efendi’den, Hacı Ârif Bey’den, Tanburî Cemil Bey’den bahseder…

Nefes şiirinde ise “Merhamet et halime her şeye agâhım Ali/ Var mı senden başka söyle irticâgâhım Ali” diyen Neyzen Tevfik’ten ilhamla “Bunca yıl kapındayım, yine ağyarım Ali/ Nâçarım, eşiğinden geçmedi âh-ı zârım Ali” diye seslenir...

                        “Erenler Dertliyiz, Dermân İsteriz”

“Erenler Dertliyiz, Dermân İsteriz” isimli denemeler kitabında ise fikirlerini serdeder, serbestçe. “Dostun davetine zaman olur mu?” yazısında “Sana gelmek yaşama sevincidir” diye seslenir, merhum Ahmet Doğan İlbey’e. “Başaramadım ustam” yazısında Ali Yurtgezen’den af diler; “Hayatın anlam bilgisine sayenizde vakıf oldum. Lâkin kâl’de kaldım, kâl’i hâl’e dönüştüremedim. Başaramadım; hakkını helal et, emeklerini zâyi eden talebene.” Kitaptaki bütün denemeler okunası. Ama “Bir elif çekti sineme, cânan bu gece” başlıklı üç yazı ise tam bir tefekkür ziyafeti. Kültür ve medeniyetimizi inşaa eden bütün dinamiklere derinlikli bakışlar atan ve okuyucuyu tefekküre davet eden yazılar…

Velhasıl bütün bu denemeleri ve şiirleri keyifle okudum. Geçmiş gün kendisine sorduğum bir soruyu şimdi yazılı olarak tekrar soruyorum: İsmail Hocam, niçin bu kadar az yazarak bizi şiirlerinizden ve fikirlerinizden mahrum ediyorsunuz?

H. Ahmet Eralp ile Ferhat Ağca Hakkında/ Röportaj: Zehra Boyraz (1. Kısım)



1. Ferhat Ağca ile nasıl tanıştınız, ilişkiniz nasıl şekillendi?

Nasıl tanıştık? Sorular elime ulaştığından beri bunu düşünüyorum. Kıyı şeridinde büyüyen bir çocuk, “Ben hep yüzme biliyordum” der ya, işte öyle... Sanki her zaman tanışıklığımız vardı. Bir gün bu soruyla gerçekten karşılaşır mıydık? Karşılaştık.

Ferhat, üniversiteye yeni başlamıştı. 2012 yılı olmalı… Kültür ve Medeniyet Topluluğunun bir faaliyeti vardı. 2005 yılında kurulan bu topluluğun etkinliğine katılmıştı. Ferhat, lise yıllarında da oldukça aktif biriydi. Dayısı, yapımcı ve yönetmen Ahmet Okur olduğu için kültürel ve sanatsal meselelere ilgisi vardı. Üniversiteye geldiğinde de bir topluluk arayışına girmişti. “Burada bir şeyler yapabilir miyim?” diye soruyor, programlara katılıyor, araştırıyordu.

Sanırım birinci dönemdi, büyük ihtimalle kış aylarıydı, yani 2012’nin sonları… O, programa gelmişti ama biz o gün tanışmadık. Etkinlik, Cahit Zarifoğlu Konferans Salonu’nda gerçekleşmişti. Ferhat, sonrasında o günle ilgili birkaç şey anlatmıştı. Aslında bizimle doğrudan bir bağlantısı olmayan bir programdı.

Bizden rica ettiler, programlarını bizim toplulukla yapmak istediler. Sütçü İmam programıydı. Bazı arkadaşlar organize etmişti. Sahnede ilk kez kadın katılımcıların yer aldığı bir program gerçekleştirmiş olduk. Aslında bir tiyatroydu; Sütçü İmam olayını canlandıracaklardı.

Ferhat, Kültür Medeniyet Topluluğu hakkında bir şeyler araştırmaya çalışmış. Sonra sahnede kadınları görünce “Bunlar yaramaz” diyerek bizimle tanışmaktan vazgeçmiş. O programda Mehmet Abi yine sunucuydu ve yine şiir okudu. Tiyatro yapıldı, program sona erdi.

Birkaç gün ya da bir hafta sonra Ferhat’ın hem evinin hem de dayısının değirmeninin bulunduğu kaldırımdaydık. Ferhat’tan bahsederken, ara ara gerek diğer sorularda gerek sohbetin içinde büyük dayısı Veli Hoca’dan (Veli Okur) ve en küçük dayısı Ahmet Abi’den (Ahmet Okur) bahsedeceğiz. Artık biz de onlara dayı diyoruz. Onlardan kesinlikle söz edeceğiz...

Veli Hoca’nın değirmeninin, iş yerinin ve mahallelerinin bulunduğu, Maraş tabiriyle söylemek gerekirse, Nahırönündeydik. Değirmen ve marketin olduğu kaldırımda… Ferhat da değirmende çalışıyordu. Saçlarında hafif un vardı. Yaklaştı. İlk kelimesinin ne olduğunu tam hatırlamıyorum ama o güldü, ben güldüm. Beni orada görünce şaşırdı. Çünkü kafasında farklı bir profil vardı. Sanki biz her hafta kadınların tiyatro oynadığı programlar yapıyormuşuz gibi bir düşüncesi oluşmuştu. Halbuki durum öyle değildi.

Sonrasında birbirimizi daha iyi tanıdık, ortak tanıdıklarımız olduğunu fark ettik. Görüşmelerimiz başlarda kesik kesik oldu. Birkaç hafta sonra “Tekrar üniversitede buluşalım, bir çay içelim” dedik. O sırada Çanakkale programı yapmayı planlıyorduk. Ahmet Dayı’nın “Son Kale Çanakkale” adlı bir belgeseli vardı. Programın afişine de aynı ismi koyduk. Ferhat, belgeselin orijinalini getirdi. Ahmet Dayı ile görüştük. Sonra İsmail Göktürk Hocamın da Ahmet Dayı ile tanıştığını öğrendik. Böylece programa odaklandık.

Bu süreçte Ferhat’la daha fazla vakit geçirme fırsatımız oldu. Ben dükkân konusunda biraz kıskancımdır, pek fazla kalabalık olmasını istemem. Ferhat’ı dükkâna davet etmek kolay olmadı, üç-altı ay kadar sürdü. Sonunda geldi ama belki bir yıl kadar, yani 2013’ün başına kadar sürdü bu süreç. 2013’ün sonlarına doğru artık her gün ya da her hafta görüşmeye başlamıştık. Program sonrası ilk kez dükkâna geldi ve o günden sonra daha sık görüşmeye başladık diyelim.

2. Sizce Ferhat Ağca’nın hayatını ve düşüncelerini şekillendiren en büyük etken neydi?

Rahmetler olsun… Anne babasının emeklerini göz ardı etmemek lazım. Televizyonu olmayan evde büyüyen bir anne, dayıları da aynı şekilde. Ahmet Dayı ile ilgili en büyük esprimiz de buydu aslında: Televizyonsuz bir evde büyüdü ama şimdi yapımcı, yönetmen… Tabii, diğerlerinin hayatları farklı şekillendi.

Veli Dayısı ve Ahmet Dayısı… Ferhat’ın üzerinde bu ikisinin etkisi çok büyük. Biri gönül mimarı, diğeri ise dünyadaki pek çok meselede her istişaresini yaptığı kişi. Veli Hoca, gönlünü mayaladığı, tasavvufla tanışıklığında en büyük yardımcısı. Ahmet Dayı ise fikirleriyle, yönlendirmeleriyle, lise yıllarından beri çok etkili.

Ama en güzel tarafı şu: Ferhat, bizimle ve dükkânla tanıştığında, orada yazıp çizen, konuşan insanları gördüğünde şu soruyu sormuştu, kaç kişiydik tam hatırlamıyorum ama Raşit Hocam da vardı: “Ben konuşabilir miyim? Yazı yazabilir miyim?”

Raşit Hoca ise ona şöyle dedi: “Seni konuşturacağız.”

Mesele şu… Dükkânın bize en büyük mucizesi, mirası, faydası: Ne isen o hâlinle kabul edilmen. Bir süre sonra insan kendisiyle savaşmayı bırakıyor, olduğu gibi kabul ediliyor. Orada herkes kimliklerini dışarıda bırakır. Sana çay ikram eden kişi bir yerde profesör olabilir, bunun bir önemi yoktur. İçeri giren kişi sünnet üzere neresi müsaitse oraya oturur. Ahmet Abi’nin meşhur sözüdür: “Koltuklarımız numaralı değil, buyurun oturun.” Selamlaşılmaz, İstiklâl Marşı ile başlanmaz, belirli bir gündem olmaz.

İşte Ferhat’ın o soruyu sormasının temel sebebi de buydu. “Konuşabilir miyim?” sorusunun ardında, “Ben zaten bir miktar bir şeyler yapmaya çalıştım” değil, “Ben hiçbir şey değilim” fark edişi vardı. Teslim olmayı çok iyi başarabilen biriydi. Peki neye teslim? Dosta teslim… Geriye dönelim; aile büyüklerine teslim, büyüğüne teslim, hocasına teslim, yoldaşına teslim… Konu ne olursa olsun.

Tasavvufta belki en iyi bilmemiz gereken, belki ilk öğretilen ve hakikatin özü olarak sona geldiğimizde de anladığımız şey şudur: Evvel refik, badel tarik. Yani, önce yoldaş, sonra yol.

Dükkânla birlikte Ferhat… Bir kere, o anlamda ailesi itibarıyla bembeyaz bir sayfaydı. Tabii, bu ailedeki bütün çocuklar öyleydi gibi anlaşılmasın. Bunu okuyacak kuzenleri falan olur, onlar beni anlasın diye söylüyorum. Ferhat’ın kendi özelinde apayrı bir yeri vardı. Ailenin en büyük erkeği, ikinci çocuğuydu.

Depremden önce de dinlemiştik, sonrasında da… Emine Annenin hasbelkader öğrendiği, biraz okuma yazmayla yazdığı şiirleri vardı. Evde bir şey okumak da izlemek de kolay değildi. Veli Dayısı ile birlikte Emine Annenin bir şeyler okuduğu zamanlara şahit olmuştu. Yıllar sonra onlara tekrar ulaşınca, “Anneden de bir şeyler varmış demek ki…” diye düşünmüştüm ben de. Buna bir yüzdelik vermek doğru olmaz, çünkü yüzdeliğin içine sığdıramayız onu.

Dükkândaki her günümüz, her anımız, her hatıramız, bu şekillenme ile devam etti ve ediyordu. Karakterimiz de, hayallerimiz de, istikbale dair ne düşüneceksek… Kariyer dersek kariyer, evlilik dersek evlilik… İleriye dair her ne düşünüyorsak, bunların hepsini şekillendirirken, dükkân bizim için bir ev, bir medreseydi. Kimine göre küçücük bir oda belki, ama Muzaffer Hocamın dediği gibi: Bazen canımız sıkılırsa, “Yeşile bak” derdi. “Yeşil olan yerde olsak da olmasak da hemen yeşile bak.”

Dükkân, uçsuz bucaksız dağlara, yeşile bakar gibi bakabildiğimiz, bakmayı öğrendiğimiz bir yerdi Ferhat adına. Dediğim gibi, bunu bir yüzdelikle anlatamam. Çünkü yüzdelikteki yüz buna yetmez. Ama “dükkân” derim, ötesine başka diyemem.

3. Ferhat Ağca’nın sizin için en belirgin özelliği neydi, onu diğer dostlarınızdan ayıran şey nedir?

Bu çok zor bir soru… Bunu geçebilirdik.

En belirgin özelliği neydi? Rabbülâlemin bize bir frekans vermişti sanki. Diyelim ki bir cümle var, doksan dokuz kelimeden oluşuyor. Biz, Ferhat’la sadece son kelimeyi söylerdik. Öncesindeki doksan sekiz kelimeyi ise bakışarak paylaşırdık. Konu konuşulur, biz mevzuyu anlar, son kelimeyle tamamlayıverirdik. Çünkü zaten hepsini anlamıştık.

Bulunduğumuz ortamdayız… Diyelim ki bir horoz sesi duyduk. O an, sekiz yıl önce bu sesle yaşadığımız bir şeyi hatırlıyoruz. Son kelimede biz sadece şunu diyebiliriz: “Kozalak düştü.” Halbuki horoz sesiyle doğrudan bir ilgisi yok. Ama “Kozalak düştü” dedikten sonra, mevzunun tamamını –o doksan sekiz kelimeyi, cümlenin hepsini– birbirimize anlatmadan da anlayabiliyoruz. Herkesten ayıran en büyük özelliği bunu söyleyebilirim.

Dostlarımın beni konumlandırdığı yer, kendi dünyalarında bana biçtikleri rol hep aynıydı: Çok iyi bir ikinci adam olduğumu söylerdim. Bu yüzden, Ferhat’la tanışır tanışmaz, topluluğumuzun ve derneğimizin başkanı o olmuştu. O sorumluluk ona çok iyi geldi. Kendini her anlamda geliştirmeye başladı. “Diğer dostlarınızdan ayıran” ifadesi için bunu söyleyebilirim.

Bu röportajı yapan ya da bu yazıyı yazacak kişinin bir hanımefendi olması üzerine, şimdi Ferhat’la zihnimde bunu konuşuyorum. Çünkü Ferhat dernek başkanı ve topluluk lideriyken, haliyle kız öğrenciler de kendisine ulaşmaya çalışırdı. Bir gün çay ocağında otururken telefonu açtı ve oldukça hızlı, sert bir şekilde,

“Biz sizinle ilgilenmiyoruz” diyerek kapattı.

“Ne oldu?” diye sordum.

“Kızın biri ya,” dedi.

“Ne dedi?” diye üsteledim.

“Derneğe gelecekmiş, Maraş’ı kazanmış,” diye cevap verdi.

“Eee, sen ne dedin?” dedim.

“İşte, öyle kapattım yüzüne,” dedi.

“Birine yönlendirmek daha doğru olmaz mıydı?” diye sordum.

“Beni niye arıyor ki?” dedi.

“E demek ki bir tek senin numaranı bulabilmiş olmalı,” diye yanıtladım.

Bayanlarla konuşamazdı. Bu konuda tam anlamıyla kaçınırdı. Kaçınırdı derken, yetiştirilme tarzından gelen bir mahcubiyet hâliydi bu; utanırdı, asla rahat konuşamazdı. Şimdi dönüp baktığımda, Ferhat sanki bana şöyle diyor:

“Giden sen, kalan ben olsaydım bile, bu röportajı yapmazdım. Bu röportajı bana Zehra Boyraz yaptıramazdı.”

Mehmet Abi’ye de demiştim. Geldiğimiz noktada, Ferhat’la ilgili böyle bir çalışmaya girişen yine bir hanımefendi oldu. Gerek tasavvufî edep gerek aile terbiyesi bakımından bu tavrı hep sürdü. O, bu konuda beş yaşında, yabancı bir ülkede dil bilmeyen bir çocuk gibiydi; ürkek, çekingen ve kelimelere hâkim olamayan... Bir hanımefendi karşısında kesinlikle böyle olurdu.

4. Ferhat Ağca için Maraş sadece bir şehir miydi? Yoksa onun ruhunda bambaşka bir anlamı mı vardı? Şehrin neresinde onun ayak izlerini, sesini, hatırasını en çok hissediyorsunuz?

Sorunun başı… Cevabı kendi içinde saklı. Maraş, kesinlikle sadece bir şehir değildi, sadece memleketi olduğu bir yer de değildi. Orayı yalnızca doğduğu, büyüdüğü yer olarak görmezdi. Sosyal medyada Ferhat, her zaman kuytu bir köşe bulur ya da herkesin bildiği ama fark etmediği bir açıdan fotoğraf çeker, üzerine yazarak paylaşırdı. “Maraş doğası” diye bir kavramı yaygınlaştırmaya çalışmıştı.

Burada bir kez daha Ahmet Dayıyı analım. Onun bir sözü Ferhat için hem bir ilham kaynağı hem de bir kanıt olmuştu. “Maraş’ı neden bu kadar seviyoruz?” sorusuna cevaben Ahmet Dayı şöyle derdi: “Maraş çok iyi bir mutfak.” Bunu hem sitemle, hem övgüyle hem de Maraş’ın kendisine kattıkları adına söylerdi.

Şimdi bir restorandayız, bir kafedeyiz, bir mekândayız. Mutfağı hiçbirimiz görmüyoruz. Mutfakta kim var, kim çalışıyor, hangi malzemeleri kullanıyorlar, ocakları nasıl, duvarları nasıl, ışıkları nasıl bilmiyoruz. Aynı bunun gibi, Maraş da çok iyi bir mutfak. “Maraş Akdeniz Bölgesi'nde mi?” sorusuyla başlayan, lise yıllarımıza, hatta yirmi yıl öncesine gidersek üniversitemizin isminin beğenilmemesine kadar uzanan bir mesele var. Maraş’ın yetiştirdiği pek çok isim, farklı alanlarda önemli işler başarmış büyükler olarak anılabilir. Ancak Maraş, hâlâ sadece bir mutfak olarak anılmaya devam ediyor. Peki, iyi bir meydan mı, iyi bir restoran mı, iyi bir kafe mi? İşte bu tarafı tartışmaya açık.

Bundan hareketle, Ahmet Dayı’nın söylediği bir söz gelir akla. Ferhat da bunu zaman zaman bazı sohbetlerde dile getirirdi. Aslında Ahmet Dayı’nın vurguladığı şuydu: “Mutfakta kalmaya devam et.”

Mutfağın merkezi de mutfağın ortası da bizim için elbette ki “dükkân”dı. Sorunun devamı zor. Şimdi, tıpkı uçan beyaz bir kelebek gibi... Bizim teorik hafızamız pek iyi değil. Ferhat’ın hafızası bu konuda bir miktar daha iyiydi, çünkü akademide yol almıştı. Ama benim teorik hafızam o kadar güçlü değil. Kelimeler, şiirler, kitap isimleri bazen aklımdan uçar gider. Ana hafızamız ise bizi bazen çok acıtacak kadar… –Vallahi, beyaz kelebekler çoğaldı.–

Şimdi kelebeğin birkaç anlamı var. Bunu ileride dile getirir miyim, söylemez miyim bilmiyorum…

Bir gün Ferhat’ın mezarının başında, rengârenk bir tırtıl vardı. Üstelik mevsim bahar değildi, tırtılın koza örmesi gereken bir zaman da değildi. Fotoğrafını, videosunu çektim. Sonra oturup düşündüm, mezarlıkta yüzlerce mezarı dolaştım. Kapıçam’ın her köşesini gezdim, gerisine, ilerisine doğru yürüdüm ama başka bir tırtıla rastlamadım. Sadece Ferhat’ın mezarının üzerinde, kocaman ve rengârenk bir tırtıl vardı. O an dedim ki: “Bana başka bir kanıt gerekmiyor.” Tek bir tane tırtıl vardı, o da Ferhat’ın mezarının üzerindeydi.

Hemen Kevser’e, eşime, fotoğrafı ve videoyu gönderdim. Dedim ki: “kelebek görüyorum, çocuklara kelebek gösteriyorum. Beyaz kelebek bulup gösterene çikolata hediye ediyorum.” Çünkü Ferhat buydu benim için. Kanıt, keramet ya da her ne derseniz, o rengârenk tırtıl benim için o olmuştu.

Şehrin her köşesinde onun izleri vardı. Polis okuluna gittiğim hafta, Ferhat bir şiir yazmıştı: “Gid/işine” diye. Gitmek zordu, ama şartlar… Sonrasında bana bir fotoğraf attı: En çok oturduğumuz Mis Çay Evi’nden, artık olmayan o sokaktan… Müftülüğün yanında, masada iki çay… Fotoğrafın altına da şunu yazmıştı: “Bu fotoğrafın çekilmesine vesile olduğun için…” Devamı üç nokta. Sonra beni arardı, konuşurduk. Tabi benim telefonum çalıyor, kendisinin artık telefonu çalmıyor. Ben iki yüz kilometre kadar gitmiştim de ona kilometre hesabı yapamıyoruz.

“Kaldırımlar” benim de sık kullandığım bir mazmun. Üstâdın koskoca Kaldırımlar şiirini yabana atmayalım tabii. Aynı şekilde Ahmet Abi’nin de. “Amaçsızca” kelimesi pek uygun düşmez, hadi bir kaldırımda yürüyelim. Nereye gittiğimizin önemi yok, biriyle buluşacak mıyız, yemek yiyecek miyiz, birini arayacak mıyız, bunlar da önemli değil. Yürüyelim, sadece yürüyelim…

Şimdi ben iki şeye tutunuyorum: Biri dut ağacı, diğeri kaldırımlar. Kaldırımları kazıdılar, dut ağaçlarının bazılarını da söktüler. Geriye kelebekler kaldı. Her gün doğup, her gün yeniden doğan… “İyi ki kelebekler var” diyorum. Çünkü bir sürü dut ağacını söktüler. Şehir, bir şekilde yeniden kurulacak.

Depremden birkaç ay sonra, bu fotoğrafı telefonuma koydum. İşte, iki yıldır o fotoğraf var ekranda. Ahmet Abi’nin bize aldığı ikiz gömlekler… Tabi bir sürü dost “Yapma” dedi, “Sakın, iyi olmaz” dediler. Ama buradayım, eşim de şahittir, günde birçok kez hatıra isim anıyorum. Bulunduğum mekân fark etmeksizin, uzağa doğru “Ferhaaaat” diye bağırıyorum, ne kadar uzatabilirsem…

Bunu gören dostlar da aldı bu sesi. Enbiya, Bosna’ya gitmişti mesela. Oradan bana bir sürü video gönderdi. O güzelim nehirlerin kıyısından, dağlara doğru “Ferhaaaat” diye seslenirken… Bulundukları yerlerden bağırıyorlar, dağlara, göğe, boş sokaklara… Bu kaldı işte. Yaşadığımız sürece bağıracağız. O da bize sesleniyor. —Ama böyle zor oluyor. Şimdi bunları konuşarak, ağlamadan bitirebilirsek iyi olacak.—

Bilmiyorum, belki bu soruda mı söylemek lazım, emin değilim. Ama o fotoğrafı attığı Mis Çay Evi… Oranın şöyle bir özelliği vardı: Kaldırımda oturursun, Müftülüğün yanındaki Denizbank’ın klima motorları tam oraya bakar. En oturulmaz yerdir aslında. Ama biz giderdik. Çünkü dünyanın en güzel, hiç değişmeyen çayını, Çaycı Durdu Abi yapardı. Öyle ki, birine çay ikram etti mi, altı ay sonra geri geldiğinde o kişinin şeker atıp atmadığını hatırlardı. Özel bir yerdi yani. Belki kırk yıla yakındır orada çaycılık yapıyordur. Bizim içinse, çayı kadar o kaldırımda oturmak da her şeyden güzeldi…

Bir kere diz boyu kar yağdığında, biz yine Durdu Abi’nin kaldırımındaydık Ferhat ile birlikte. Adana’dan tatile geldiğim günlerden biriydi. Şimdi orada bir cümlesi var… Not aldım, yazı yazmaya çalıştım, ardından şiir yazmaya çalıştım, olmadı. Haftalık, on günlük geldiğim günlerden biri işte. Bir tatil, yıllık izin…

Baş başa oturuyorduk, kimse yoktu yanımızda. —Vallahi, hakkınızı helal edin, zor olacak bu— O cümleyi söylediğinde önce ben ağladım, sonra o ağladı. Sonra Ahmet Abi’ye naklederken bir daha ağladık. O kelimeyi şimdi söylemek zor geliyor.

“Tatilim sensin.”

Böyle demişti. Sonra açıkladı tabi.

“Gurbette olan benim, yalnız olan benim. Akif Abi burada, Mehmet Abi burada, dükkân burada… Sen niye böyle diyorsun?” dedim.

“Onlar saydıkların kadar” dedi.

“Onlar vasıf, onlar büyükler. Orası dükkân, onlar Ahmet Abi, Fazlı Abi. Ama ben kendime buralardan, bu dünyadan tatil olsun diye seni bekliyorum. O yüzden tatilim sensin.”

Bu cümleyi keşke bir sevgilisine söyleseydi. Bir sevgilisi olsaydı da ona söyleseydi… Üç cilt şiir kitabı yazacağına, bir hanımefendiye söylemeliydi.

Tatil dediğin, içinde bir sürü şey barındırır: Hazırlıktır, hatıradır, gidilecek yerlerdir. Ama sen bütün bunları bir kenara bırakıp “Tatilim sensin” diyorsun… İki yıldır yazmak nasip olmadı bunu. Yani altını doldurmak. Belki de yazılamayacak bir şeydir. Zira bazı şeyler, başlığıyla birlikte bir yazıdır zaten.

Ve yine dükkânda, Ahmet Abi’nin tabiriyle “Bir hocam”dan gördüğümüz, öğrendiğimiz, hissettiğimiz dostluk… Sevmek… Şimdi, o kavramlardan, o hislerden, o duygulardan hareketle söylüyorum: Bu, bugüne ait, bu çağa, bu bin yıla ait bir dostluk değildi. Yer, zaman, mekân fark etmeksizin, gün aşırı, saat aşırı, yeniden, yeniden görüşmek isterdim…

5. Ferhat Ağca akademik çalışmalarını sadece kariyer için değil, “memleketin hayrına” diyerek sürdürüyordu. Onun ilme bakışı ve bu anlamda taşıdığı ideal neydi? Akademisyenliği sadece bir meslek değil bir dava olarak mı görüyordu?

Ziraat Fakültesini tercih ederken, aynı yıllarda polislik sınavını da kazanıyor. Tabi, neticede memleketin hali ortada; bir iş güç bulacak, bir yol tutturacak… Ziraat Fakültesine geldi ve biz tanıştık bir şekilde. Belki başka türlü de yollarımız kesişecekti, bilmiyorum. Ama vesilemiz buydu. İyi ki de geldi.

Bu kararı almasına vesile olan, Veli Hoca. Veli Dayısına gidiyor. “Ne yapayım?” diye soruyor. Polislik sınavını kazanmış, polis olabilir. Maraş Ziraat Fakültesine de gidebilir. Veli Hoca da çok sevinerek “Yaa, çok güzel olmuş! Sana Rabbim müjdeler vermiş.” diyor.

Başta da söylediğim gibi, o anlamda tam bir teslimiyet içindeydi. Sorgulamazdı. Veli Hoca kim ki? Lise mezunu… İlmi bir derinliği olabilir, manevi bir derinliği olabilir ama… Oradan kafasında eksik kalan bir şey olursa da Ahmet Dayısına sorardı. O karara böyle vardı. Bunu sonradan anlatmıştı bana.

Ve böyle başladı. Sonrasında hep söylediler… Kendisi de hep söyledi. Hayatında verdiği en iyi karardı ziraat ile uğraşmak.

Bahçeyle, bitkiyle, böcekle… Ziraat Fakültesindeki ilk yılında işte böyle tanıştı. Gerçi hususen böcek değil de kelebek toplamıştık. Bak, bunu ne zamandır anlatmak istiyordum, bir türlü nasip olmamıştı. Ziraat Fakültesi’nin yaklaşık dokuz bölümü var. Hepsi bu çalışmayı yapıyor, kelebek topluyor. Biz de o gün hocamızla balık tutmaya gitmiştik. Ferhat’ın elinde kocaman bir file vardı. Sonra sırayla fileyi alıp, on beş kişi kelebek toplamaya çıktık. Aramızda Yasin de vardı, birkaç ziraatçı dost daha… Hepimiz en güzel kelebeği bulmaya çalışıyorduk.

Şimdi her kelebekte Ferhat’a yeniden “Hoş geldin” diyorum. Çünkü onun ziraat macerası da kelebeklerle başlamıştı. Tabii, onları tam kalbinden nefessiz bırakıp, bir kutunun içine koyarak yaşamlarına son vermek, sonra da kanatlarından çivileyerek sergilemek… Sonradan bunu ne zaman söylesem utanırdı ama, tabi yapacak bir şey yok. Çalışmanın yapılması gerekiyordu. Hocalar bu çalışmayı şart koşuyordu. Ben de rahatlatmak için “Edem, zaten birkaç saati kalmış, sonra ölecek” derdim. “İyi ki yapıyorsunuz, ziraatçıler iyi iş çıkarıyor” diye eklerdim. Ama o hep sorardı: “Yahu, öldürmeden bir yolu yok mu acaba?”

Bu vesileyle bir dostumuzu da analım. Ali… Ali Yıldırım. Ali, bu dünyadan bir “komutan” olarak gitti. Korkunç büyük bir kelebek bulmuştu. O gün öyle bir anlatmıştı ki, dükkânda defalarca anlattırdık. Telefonda heyecanla arıyor:

“Hacım, koşun! Ferhat’a bir kelebek buldum, kartal kuşu kadar! Kanatlarından tuttum ama gücüm yetmedi!”

Hakikaten büyüktü ama koskocamandı. Kullandığımız klasik telefonlardan bile büyük… Hem Ali’yi anmış olalım hem de gerçekten en büyük kelebeği onun bulduğunu kayda geçirelim.

Ferhat ve kariyer… Aslında kariyer kelimesi annesiyle “Ben maaş alıyorum, artık bir işim var ve istediğim kızla evlenebilirim, anne” demesinden ibaretti. “Yaşın şu oldu, yaşın bu oldu…” Her annenin evladına söylediği o sözler… Ferhat da bu anlamda alması gereken baskıyı alıyordu. Eğer kariyer diyeceksek bu kısımdan bakabiliriz. Ama onun asıl olarak kariyer dediği şey, memleket hayrına çalışmaktı. Bugün eksik olan, yapılmamış ne varsa, onlar için büyük bir emek verirdi. İşlerini pürüzsüz, arı duru, dört dörtlük yapardı.

Değirmende çalışırken, bir çuvalı açacaksa, ipi simetrik açardı; çuvalın ağzı asla yırtılmazdı. Bir konuyu anlatacaksa, herkesin anlayacağı şekilde anlatırdı. Bir sunum yapacaksa, içine türkü de katardı. En son verdiği derslerden biriydi galiba… Ahmet Özkarcı Hoca’nın tarih dersinde. O gün burada değildim ama dostlar sıkça anlatmıştı. Fazlı Abi’yi ikna edip, bağlamasını alıp derse götürmüş. Halbuki bir ziraat öğrencisinin sunumunda türkü ne arar? Hocası onu geçirebilir bir şekilde… O, konuyu en anlaşılır hâle getirmiş. Hem de türküsüyle… Sağ olsun Fazlı Abi de reddetmemiş. O gün o sunumu birlikte yapmışlar.

Hemen hemen her kitap fuarına birlikte katılırdık. Hususen özel bir kitap varsa, özellikle de ziraat ile ilgiliyse mutlaka alır incelerdi. Ona göre birçok şey yarımdı. Ferhat’ın gözünden baktığında, bunca nimetin içinde, yaşadığımız memlekette, toprağın altında ve üstünde, sağımızda solumuzda, bugüne kadar yetişmiş büyümüş keşfedilmiş bitkilerde, hayvanlarda, böceklerde, kuşlarda ve onların faydalarında hâlâ eksik bir şeyler vardı. “Daha fazlası olabilir” diye düşünürdü ve bunu dert edinirdi.

Bunu da öyle anlatırdı ki… Ferhat’la iki saat süren telefon konuşmalarımız olurdu. Onu dinlemekten zevk alırsın. Mesela, “Kekik yağı çıkarılırken şu derecede meher kullanıyoruz, tüpün içine koyduk” derdi. Bak şimdi gözümün önünden geçiyor, sanki laboratuvardayım. İki saatlik konuşmamızın bir bölümünde bunu anlatırdı. Ve ben iki türlü keyif alırdım. Hem Ferhat aslında kafasındaki bilgileri tazeliyor, notlarını zihninde yazıya döküyordu hem de ben onun anlattıklarıyla o anı yaşıyordum. Defalarca kez telefonunun hoparlörünü açmıştır, laboratuvarda tüpü alır, maşayı tutar, “Tamam, şimdi şunu koyuyoruz” der. Ama bir yandan da konuşmamız devam ederdi. Falanca bir mesele vardır, belki Ahmet Abi dün gece şu konuyla ilgili şunu söylemiştir. Bir yandan da o konuyu konuşmaya devam ederiz.

Ve o iki saat boyunca ben, deney tüplerinin içindeyimdir. Ferhat beni deney tüpüne koyar, çıkarır, ateşi yakar, bir şeyler olur… O arada ben Adana’nın elli beş derece sıcağında balkondayımdır, terliyorumdur ve hiçbir çare yoktur. Sohbet sırasında tütün içmek zorundasın, yapacak bir şey yok. Onun içemediği tütünü de ben içiyorumdur, laboratuvarda ya malum. “Edeciğim, tamam, şu an tütünü yaktım” derim. “Yav, iyi ettin Hacım, sağ olasın” der. O bana hep “Hacım” derdi, ben ona “edem.” “Ya iyi oldu ya tütün…” derdi, kendi ya sanki. Ne benim dudaklarım ne ciğerim ne nefesim. Ferhat içiyor o tütünü, ben onunla birlikte laboratuvardayım.

Güneş doğmaya yakın, gece yarılarına kadar dükkânda ne sohbet edildiyse, ertesi gün—hafta sonu da olsa— laboratuvarda işi varsa gitmiştir ya da üç gün sonra gitmiştir. Gönlünün yaptığı, gönlünün harmanladığı duygu her ne ise, o duygunun içerisinde, severek, isteyerek, aşkla yaptığı ziraat ile ilgili, bitkilerle ilgili her ne varsa Ferhat bunu yerleştiriyordu. Olması gereken duygudan çıkmadan, gönlüne zerre kadar bir leke bulaştırmadan, dünyanın kirini, pasını ruhuna sindirmeden… Akademinin, o soğuk koridorlarının sıkıcılığına kapılmadan…

Belki “entrika” kelimesi uygun olmaz ama, bir kadroyu, bir akademik unvanı çoktan hak etmiş olmasına rağmen kısmet olmadı. Rabbim, unvanların en büyüğünü nasip etti, daha da güzelleri olsun inşallah. Akademik hayatın getirdiği yükleri kendine dert edinmezdi. Bu, onun kızmadığı, sinirlenmediği anlamına gelmezdi elbet. Saatlerce konuşurduk. Yeri gelir Memduh Hocamın, Mehmet Abi’nin kapısını çalar, üniversitedeki dostlarını toplar, ya da onun kapısını çalan bir kimse olursa, hemen ilgilenirdi.

Bugün onun da adını analım: Konya Selçuk Üniversitesinde araştırma görevlisi Melih Erdem. Melih için de Ferhat’ın odası bir şifahaneydi. Yüksek lisans yapıyor, doktora için çeşitli üniversitelere başvuruyordu.

Senin bir derdin varsa da sen Ferhat’ın odasına koşardın. Kapısına yakınlığı bakımından, hayatında büyük bir boşluk olan isimlerden biri de Melih’ti. Ve her iki şeyi birbirine karıştırmadan yapardı.

“Rezene” kelimesini söylemeliyim. Rezene geçmeli. Cümle dostlar—gurbetteki, sıladaki, yoldaki, kaldırımdaki, üniversitedeki, memuriyetteki, esnaf olan olmayan, belediyede çalışan çalışmayan—herkes rezene saymıştır. Rezene sayılmadan bu iş yapılabilir mi diye hepimiz araştırma yaptık, ama kısmet olmadı.

Örneğin, rezeneden yağ yapacaklardı. Ne kadar rezeneden ne kadar yağ çıkıyor, bunu anlamaya çalışıyorlardı. Çok özel bir çalışmaydı ama muvaffak olamadılar. Bir kısım veriler elde edildi ama… Rezene küçücük bir şey, ağırlığı da yok. İki yüz tane rezene, iki bin tane rezene, iki milyon tane rezene… Ne oluyor ki?

Evde kardeşinle, arkadaşlarınla, dükkânda dostlarla bir araya gelip herkes bir tane rezene alır, saymaya başlardı. Küçük büyük herkes rezene saymıştır. Çünkü o çalışmayı yapmanın en zor taraflarından biri buydu. Kuyumcu arkadaşlar vardı, kuyumcu tartısında tartmaya gidiliyordu. Bin tane, beş yüz tane rezene kuyumcu terazisine konuyordu. Beş yüz rezene bir buçuk gram geliyor, dört yüz rezene bir nokta iki gram… Bunları çok net hatırlıyorum.

Düzgün bir veri çıksa tamam, diyecek. Avucuyla alıp kuyumcu terazisine koyacak, tamam, üç gram… Tamam ya, bu iki bin tane diyecek. Ama olmadı.

Rezene yıllarca sayıldı Maraş’ta. Belki iki yıl boyunca… Tatile gelen de saydı, izine gelen de. Herkes rezene sayıyordu, çünkü saymak zorundaydık. Yapacak bir şey yoktu. Çok emek verdi ama nasip olmadı.