DEDEMİN SARIKSIZ FOTOĞRAFI / Hasan EJDERHA


Babamın askerlikten kalma bavulundan dedemin bir fotoğrafı çıktı. Askerlikten terhis olalı altmış yılı geçtiği halde babamın bavulu hâlâ durur; hem de evin en güzel köşesinde ve içinde en kıymetli eşyaları saklamak üzere muhafaza edilir. Kıymetli eşya dedimse; bizim evde öyle sayfa sayfa tapular, senetler olmaz. Genellikle bir gün lazım olacağı düşünülen devlet kağıtları; makbuzlar, ne için koyduğunu babamın bile unuttuğu kağıtlar vs. Bavulda hiç mi kıymetli bir şey yok? Var. Dedemin bacağından çıkarılan bir tarafı ezilmiş bir kurşun… Bavulda olabileceğini düşündüğü bir elektrik makbuzunu ararken bavulun dibinde, arka tarafı bavulun içinin kaplandığı kâğıda yapışmış, siyah beyaz bir fotoğrafını buldu dedemin.

-Al! Deden rahmetlinin fotoğrafı! Dedi.

Cemil Meriç’in Niçe’den bahsederken “Deliydi hazret!” demesine benzetirim babamın dedemden bahsettiği anları. Gaziydi dedem. Birkaç cephede savaşmış ama ailemiz en çok “Medine Müdafi” olmasından iftihar eder.

Sert mizaçlıymış dedem. Sert mizacına bir de tez canlı olması eklenince oğulları; en küçüğü ve dedem rahmetli olana kadar kendisiyle birlikte oturan babam başta olmak üzere emrindeki askerler gibi davranmasından çok şikâyet ederlerdi. Ama amcalarım ve babamın içinde şikâyet ve yakınma da barındıran, dedemle ilgili hikâyelerine bayılırdım. Zira şikâyetleriyle birlikte çok güçlü bir muhabbeti de sezerdim.

Mesela babamın “Deliydi rahmetli!” diye başlayıp anlattığı hikâyelerden birisi rahmetli dedemin nasıl da ölene kadar asker olarak yaşadığının adeta kanıtıdır.

Bir defasında babam eve bir iki kilometre mesafedeki bağımızı kazarken, çocuklardan birini gönderip babamı çağırtmış. (Hemen belirtmeliyim ki “git falanı bana çağır” diye bir yumuş buyurduğu zaman buna “hayır” diyecek bir çocuk, bir genç olamazdı bizim köyde.) Babam bağı kazmayı bırakıp, onca yolu gelmiş.

Meselenin hepsi şu:

-Oğlum şu çiviyi şuraya çak!

Babam çiviyi çakıyor…

Dedem:

-İşine gidebilirsin!

Bu kadar.

Net ve kati.

Babam evden ayrılıp bağa doğru gerisin geri yürürken “Ben senin karakoldaki candarman mıyım? Bu çiviyi işimi bitirip akşam eve gelince çaksam olmaz mı?” diye söyleniyor elbette.

Biz yeniden dedemin siyah beyaz fotoğrafına dönelim.

Fotoğraf tam da yukarıda anlatmaya çalıştığımız dedem; sert bir duruş, sert ve ciddi bir bakış…

Bir şey dikkatimi çekti ve babama sordum:

-Baba dedem sarıklıydı. Fotoğrafta neden sarığı yok?

Babam bavulu kapatıp, halının üzerine bağdaş kurup oturdu ve hüzünle tebessüm etti.

-Ha! Bak bu ilginç. Ben de vardım bu fotoğraf çekilirken. Sana hiç anlatmadım değil mi bunu?

-Hayır baba anlatmadın!

-Vay! Dedi başını yukarı aşağı sallayarak gülümsedi. Amcan, deden, ben Maraş’a beraber gitmiştik o gün. Ne içindi hatırlamıyorum şimdi. Geçmiş gün, dedene bir fotoğraf lazımdı; devlet dairelerinden birinde lazımdı yanlış hatırlamıyorsam. Vilayetin arka tarafında bir şipşakcı vardı; ona gittik fotoğraf için… Adamın makinesi, karşısında bir iskemle o kadar. Gidip karşısındaki iskemleye oturuyorsun, şipşakcı başını siyah bezin altına sokuyor ve çekiyor fotoğrafını. Hani eski filmlerde var ya! Onun aynısı. Deden de oturdu şipşakcının iskemlesine fotoğraf çekilecek. Şipşakcı başını siyah bezin altına sokmuş tam rahmetlinin fotoğrafını çekecekken; oradan geçmekte olan siyah elbiseli, fötr şapkalı bir adam bastonunu uzatıp, dedenin sarığını başından ittiriverdi. Rahmetlinin başından çıkan sarık tam düşecekken kucağında yakaladı. Ben eyvah dedim. Deden öyle bir hışımla kalktı ki yerinden anlatamam. Adamın elindeki baston öylece uzattığı gibi kaldı. Deden adama döndü: “Eğer bu sarığı yakalayamasam da yere düşseydi seni öldürürdüm!” dedi. Adam dedenin gözlerinde ne görmüş olacak ki gerçekten çok belli ettiği korku ile: “Efendi ben fotoğrafı kabul etmezler diye yapmıştım!” diyebildi sadece. Adamın sesi soluğu kesilmiş ve nasıl tırstığı bakışlarından belli oluyordu. Yapardı deden. Gerçekten adamı oracıkta öldürebilirdi. Zaten kamasız gezmezdi. Kendisine; bıçak, hançer ve kama arası bir şey yaptırmıştı Hartlap’ta. Bu günkü tabir ile tasarımı tamamen kendisine ait bir şeydi. Tepeden tırnağa deliydi rahmetli. Din, iman, haksızlık, mezunda aniden deliriverirdi.

Dedem rahmetlinin bavuldan çıkan siyah-beyaz o fotoğrafına ilk baktığımda sarıksız halini çok yadırgamıştım. Daha önceleri başını çıplak olarak sadece abdest alırken mest ettiğinde görürdük; onun dışında hep sarığı sarılı olur, sadece yatarken takkesini giyerdi ve yine başı kapalı olurdu. Fotoğraftaki başı çıplak hali anlaşılınca derin bir nefes aldım.

-Adama bir şey yapmadı değil mi baba? diye merakla sordum. 0

Babam:

-Yok! Adam özür üstüne özür diledi. Üstelik de adam vali yardımcısıymış. İyi ki bir hadise çıkmadı diye sevindik amcanla. Az daha başımıza fena bir bela alıyorduk. Ama deden bela çıkacakmış diye bir şey düşünmezdi rahmetli. Allah gani gani rahmet eylesin hadiseler karşısında sonucu hesaplayıp öyle hareket etmezdi. Önce hareket eder, sonucu sonra hesaplayan bir yapısı vardı.

Ben de rahmet dileyerek “fotoğraf benim olsun mu baba?” dedim. Babam başı ile onaylayınca dedemin sarığını muhafaza altına alıyormuşum duygusu ile fotoğrafı cüzdanıma koydum.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme