DOKUNMA ORUCU / ELVEDA / Alirıza KARAKALE

Bu kez 30’unu doldurmuş; fakat hala şuküfe gibi kalmış boynu bükük bir çiçeğin ayrılık acısıyla yazıyorum.

Şu küfeye neler sakladım 30’una kadar, benim bildiklerim yetersiz, Allah’ın bildikleri mutlak sonsuzdur. Umduğum; sırtımda biriktirdiklerimle kalbimin felaha ermesidir ki bu umut bir akşam sofrasında gözlerimden akanlarla kardeştir.

Bu gün Kümbet camiinde yılı dolduramayışımın hüznüyle bekledim göğü kaplayan selaları selamları, habeşi nidaları...

Seni hiç böyle görmemiştim dedim(Kümbet Camiine).
Ki ben göbeği avludaki bahçeye gömülen otuzunda bir adamım.

O zamanlar göbek bağı nereye gömülürse geleceğinin öyle şekilleneceğine inananların soyundanım. Kızmayın...
Kimileri hala bu adet üzere halis bir gönülle dua ederler evlatları için. Duaların yamacına bırakılan dua gibi bir fiildir bu aslında.

O’nun(c.c) evinin bahçesinde, O temizliğini yaparken dünyanın;
ben kimsesiz avluda minarenin yeşil ışıklarını seyre daldım bu vakit.

Size bu yazıyı yasaklanmış bir günün akşamında gözlerimi kapayarak ulaştığım Kümbet Caminin avlusundan yazıyorum.

Kapıdan içeri olan hasretimi, haddi aşmadan yaşamayı niyaz ettiğim geri kalan ömrümde asla unutmayacağım.

Çağrının karşılığında, kapısının önündeyim... kapı duvar...

Şimdi hasret olmadı mı?

Şimdi Mekke gibi, Medine gibi, gurbet olmadı mı sana Kümbet ?

Hanesine kapanan 30’luk bir adam, bu gün 30’unun dolduğu şerefli bir ayın arkasından; içinde faaliyete geçen bir volkanın lavlarıyla eşdeğer bir aşk aleviyle bitişi yazıyor.

Bir kaç mevsimin birlikte yaşandığı şu saatlerde, hiçbir şey ayırmasa da, bir binanın gölgesinin ortadan ayırdığı bir ağaç gibi beklenmedik bir zamanda ayrılır insan sevdiği zamanlardan.

Hangi yana eğileceğini bilmeden savrulan adını bilmediğim bitkiler, var gücüyle meydan okur rüzgarın gazabına; alâmeti azametinde saklıdır.

Biz meydan okuma gafletinde ve kudretinde değiliz, beşeriz...

Bundan sebep hayra yorduk, ayrıldık...

Şimdi sevdiklerimize
koşmaya hasret ayaklarımız,
adımlarımız aksak, niye?

Şimdi gurbet olmadı mı karşı komşu?

Bu kez 30’unu doldurmuş; fakat hala şuküfe gibi kalmış boynu bükük bir çiçeğin ayrılık acısıyla yazıyorum.

Biz senin 30’unu tuttuk ey oruç. Dokundu bize yalnızlık...

Şimdi,
Elveda...

Yıllar var ki senden başkasına bu muhabbeti duymadığım “Zaman”.

“Dokunma Orucu”nuzun mübarek olacağı ve hayırlar getireceği, vuslata kavuşacağınız bir bayram niyazıyla...

Elveda
Ya Şehri Ramazan
Elveda...

karakale ‘m











***
İSTİSNA


Ayak tabanlarımda hissettiğim ne varsa acıya dair;
yıllardır yürüdüğüm yollardan kalma.
Günahkâr topuklarım kaç masum sürüngen ezdi; 
kaçarken sevgisiz kollardan, üstüne alınma.


Dik durmaya yeltendiğim tüm kargaşalarda, 
Ezilen karıncaların ruhu yapıştı tabanlarıma.
Ulan dedim: Ulan!
Bak yine ezilenlerin soyundan; sülüklere kaldın baksana. 


Veballerin ağırlığı dizlerime yük, dizelerime veba,
Kan, toplamış hücreleri; 
savunmada.
Şimdi yıkılsam, yerdekiler etmişler yeminlerini: 
Açık tüm yaraları sömürmeye;
kalp istisna.

karakale ‘m


***ÇAĞ














Yorgunluğumu yüzüme asıp geziyorum "nasılsın?" sorularına karşı. 
Gözlerim, mülteci burukluğunda sığınıyor babamın gözlerine. 
Nefes alırken hıçkırmam inletse arşı,
İtaatsiz cahilliğimden geçip kulak verebilsem tekrar onun sözlerine. 


Yaşamaya devam etmek,
kolay olmayacak beynimde birikmiş kanlarla. 
Bir ilkmiş böyle veda etmek anılarla. 
Örümcek mimarisi bir yapıtın sarmalında, 
Yazıyorum tüm pişmanlığı aharlı bir kâğıda. 


Birkaç kelimelik kalan yaşantımda,
Öğütlenmiş tüm doğrulara, 
Bildirilmiş tüm gerçeklere,
Bağlı kalsam yetecek aslında.


Şaşalı bir ölümün kıyısında, Babamdan süregelen mahcuplukla,
Yürüyorum toprağın çağrısına. 


Babamın alnındaki izler, dedemden yadigarmış. 
Payıma düşen mirasa yaklaşıyorum. 
Hazırım oldukça...


karakale ‘m



****



















En son, yarı kapalı yeşil bir belediye durağında, üzerimde var olan tüm durağanlığımla, rahatsız edici şehir gürültüsünde, gecenin sessizliğine aldanıp ki egzoz sesleri dahildir aldanmışlığıma; yağmuru bekliyordum.

Uzun zaman oldu...

Bilenler bilir, Maraş'ın firik kokusuyla, yağmurun toprağa ilk düştüğü andaki koku kardeştir birbirine. 

Gizemli bir kaç gencin karanlıktan kaçışırkenki halleri, mahalle köpeklerinin yabancı sezdiğindeki tedirginlik sesleri, babamın geçmişten bahsedişleri, şiirsizliğim ... 

Yağmuru beklerken... 
ne çok şiir yazıldı ... 
ne çok beste... 
ne çok dua ... 

Ne çok ? dersen : 

"Ümidini kaybetmemiş fidanlar derim." 

Ümidini kaybetmiş insanlara denk. 

Ümitsizliği yıkan dualar 

Beklemek yazılmamış romanlardır, yazılmayı bekleyen hikayeler, yazılmakta olan şiirlerdir. 

Duadır bunlar ... 

Katında halis bir kalemle yazılmış tüm beklemek şiirlerini kabul eyle Allah'ım. 

Susadık ...


*** ELVEDA YA ŞEHR-İ RAMAZAN / Alirıza KARAKALE


















Hasretimi vuslata çeviren ve tek olan Rabbimin bize yaşattığı iki farklı duyguya şehadet ederim. 

Ne hoş geldin ne hasretle gidiyorsun öyle. 

Bu ayrılık beni, Bingöl'ün yorgun dağlarında nasıl mahsun bırakır bilir misin? 

Alışkanlıklarımın en güzeli...

Gecelerimin ve akşamlarımın parıldayan vuslatı. 

Çok güzeldin...

Şehadet ederim.

Fiiliyatta ve uhreviyatta yalnızlığımın tek dostu. 

Açılmaz diyerek yakındığım kapılarıma anahtar oluşuna ve paha biçilemez yoldaşlığına şehadet ederim. 


Sabrımın sınırlarına ek sınırlar getiren ve beni mahzunluğuma bırakmayan zamanın en nurlu dilimi. 

Dilimi zikre alıştırıp beni zakir eyleyen mutluluğum. 

Sırdaşlığına şehadet ederim...

Yine gel ve beni bırakma dünyanın çekilmez yüküyle baş başa. 

Tüm samimiyetine şehadet ederim.

Ben şehadet ederim ki Allah'tan başka İlah yoktur. Ve yine şehadet ederim ki Hz. 
Muhammed Mustafa (sav) onun kulu ve Resulüdür. 

Elveda Sabrımın Mükafatı 

Elveda Ya Şehr-i Ramazan

ELVEDA

karakale 'm



***
TELAŞ





















Birileri anlamasın diye rol yapıyordum Azrail'le savaştığını.
Bana bu son gelişin olacak, alıyorum haberini ilhamımdan.
Hele bir sor kendine, hangi dağlarda zorladığını, hangi denizlerini aştığını?
Nefes alamıyordun, ben yaklaştım Azrail'e, telaşımdan.

Seninle, her insan gibi tek ortak noktamızdır ölüm.
Farklılıklarımızı biraz önce ölüm meleği aldı.
Bu bir kitap ya da bir film için son bölüm.
En son aldığım nefes, terminalde kaldı.

Gideni durdurmak için bir süre ağlamak lazımdı.
Onun için kendimde göz ve yaş aradım.
Olanları vermiştim, onlar benim azımdı.
Azımı da aldı kalanlarla, kalan çirkin bir yaraydım.

Güle güle gitti, kolları bana paralel açıktı.
En çok kitaplaştırdığım şeyiydi huyu.
En son dilimden, daha gitmeden, "özledim" çıktı.
Unutmuşum dökmeye ardından bir kova suyu.

karakale 'm

***
GÖMÜ











Yanı başımda duran pazartesisin hafta sonundan kalma.
Dinlenmişliğimin sonunda yorgun gözümsün.
Yorulduğumu düşündüğün an gitme kal, ama.
Baharı gösterip kıştan vurma, gözümsün!

Bak! şiirler yazılır, kalır şairin namı dillerde.
Toprağa girmedim ama bilirim dünyadaki ölümü
Bu şiir, özellikle senin kağıdına yazıldı, sana aziz de,
Diğer her canlıya saklanan bir gömü.

Heceli başlayıp, hecesizim ortalarında gecenin.
Yağdı yağmurdan başka her şey çaresizim.
Nefesi, kâğıdımda ıslak mürekkep ecelin.
Derdimle farklıyım, dermanımla eşsizim.

Bugünün öncesinde çakıştı saatteki mekanizma.
Enerjisiz hiçbir şeydir zaman, anlaşıldı.
Günün sonunda yarın olmaya çalışıyoruz mekanımızda
Yarın olamadık, yarım kaldık, yarına kalarak aşıldı.

Seninle aynı mevsimdeyiz, ben kışa daha yakın sen yaza
Yürüdük anlaşamadık, koştuk hasrete nefes nefese
Yanı başımda duran pazartesisin hafta sonuna kalma
Çarşamba son gün, tıkayıp bırakma şiiri kafese.




***
KULELERDE BAYRAM SABAHI


Bayram sabahından akşamına kadar, çatlamış ellerimize narince dokunan zeytin kolonyası ve "Hadi bitane daha al" denilerek ikincisine büyük bir mutlulukla yeltendiğimiz çikolata haricinde bizi mutlu eden nadir şeyler vardı hatırladığım. 

-Estağfirullah
Mutlu olabilmek tefekküre bağlıydı ve yaradan bize bunun sonsuz izzetlerini sunuyordu. 

-Gocunduğum için değil, bu zamana kadar yaşadığım bayramlarla kıyaslamanın hissi uyandı içimde.

Hoş, Barut ve çelik kokusu zeytin kolonyasının ve özlediğimiz o bayram kokusunu yaklaşık 57 saniyede yok etmişti.

Yedisu'da bayram, aklımda mütevazi bir yer edinecek. (Yedisu’da halk, bayram namazından sonra neredeyse aileleriyle bayramlaşmadan askerlerine sahip çıkıyor, bayram tebriklerine bizlerle başlıyor ve 40 yıldır bu geleneği evlatlarına yaşatmaya devam ediyorlar.)

Şimdi bir bayram bulalım yerleşebileceğimiz. Tüm hasretlerden kaçabileceğimiz, mecburi ama gururlu.

Çocukların ellerinde farklı renkte bugün için günler öncesinden hazırlanmış süslü çantalar (Asıl olan diğer çocuğun yalnızlığına dokunalım, dokunmalı ama minik yüreğini acıtmadan ! ) içlerinde bin renk karışımı şekerler. Her evden kaç tane aldıklarını gözüm seçemedi pek. Karın ağrılarına aldırmadan her verilen şekerde eve gidip yeme heyecanıyla dolu musmutlu gülen yüzler.

En çok kız çocukları ...
Küçük hanımefendi edasıyla salınan pıtırcıklar. Bayramcılıklarının(Kahramanmaraş'a ait bir söylemdir) içinde süzülen tertemiz yürekli melekler. Babalarının ellerini bir an olsun bırakmayan ve her adımlarında içlerinde dua eden Derya'lar.

En çok erkek çocukları ...
Bir beyefendi ağırlığıyla klasını konuşturan küçük adamlar. Hala modası geçmeyen ve hala benim bile bazen giyinmek istediğim (samimiyim) ışıklı ayakkabıları,renkli pabyonlarını beyaz gömleklerine kombinli Bayram'lar.

Dünyadan göçünü kurtuluş saymış ve ebedi huzura kavuşmuşların dünyadaki yakınları, huzurda en çok lazım olacak muhabbeti kuruyorlar ahiretle aralarında. Sonsuz merhamet sahibine sığınıyorlar. ( Bu durum tüm coğrafyada aynı elhamdulillah. )

Ve bayramı ellerinden geldikçe en iyi kutlamaya çalışan, hasret çekmek fiilini sonuna kadar yaşayan, yoldan geçen herhangi birinin tebessümüyle tüm gününü bayram geçirmesine ve aynı zamanda gözleri, Allah'ın bu yıl, bu ay, bu saatlerde (09.30) aziz vatanın bir parçasını koruma görevine layık görülen aslanlar.

Kule 1, bizi biz yapan değerlerin vücut bulmuş halini, Allah'ın rahmetinin insanlar üzerindeki doyulmaz etkisini, bir bayramda yaşanılması gereken bize ait bu topraklara ait ne varsa nakış nakış gönüllere işlenmiş halini yansıtır.

"Bazı şehirleri özlemek, tek gözlü odaya toplanıp, annenin yaptığı sıcak tarhana çorbasıyla ısınmak gibidir" der Tarık Tufan.

Her harfine samimiyetle katıldığım bir paragraf bu günlerde ve onlarca gün daha devam edecek gibi.

Sözün akışını bozup güzel tümceler aramaktansa güzel tümceleri bozup sözümün akışına uydurmayı daha doğru buldum bu bayram ve nasiptir önümüzdeki bayramdada.

Bence her insanın ömrü boyunca ezberinde tutacağı bir bayram olmalı. Anne yüzü kadar, yârin parmakları kadar akılda tutabilmeli bu bayramı.

Sanıyorum bu bayram, o bayram...
Mübarek olsun.


karakale 'm


***
MEHMETCİĞİN BAYRAMI





İYİ Kİ"











Bir Türk Askeri, yalnızca bir çocuğun tebessümü için ailesinden uzakta ve aynı çocuğun huzuru için vatan müdafaasında.
Tüm çocukları düşündüğünde canını seve seve feda etmekten çekinmeyecektir ve bu yüzden bu dağların eteklerindedir.
Bu çocuklar Allah'ın merhametinin tecellisidir...
Hz. İsmail gibi...

Ki kiminin adı gerçekten İsmail, kiminin adı Ebubekir kiminin adı Hamza kiminin Muhammed.

Ebubekir soruyor :
Asker abi siz bizim için mi burdasınız?
Evinize hiç gitmiyor musunuz ?
Siz her bayramınızı burda mı geçiriyorsunuz?

Ardından ekliyor:
Benim annem her vakitte size dua ediyor. Allahım askerlerimizi koru onları sevdiklerine bağışla diyor. Ben de hep amin diyorum. İyi ki Yedisu'dasınız.

Bu bayram, tam içimizde burukluk, yüzümüzde hasret mimikleri belirmeye başlayacağı sıralar söylenen "İyi ki burdasınız" sözleriyle tekrar irkilip "Vatan Sana Canım KURBAN" diyerek bayramımızın birinci günü geçirdik.

Hz. İbrahim'in kınalı İsmail'leri vatana KURBAN olmak için müdafadalar.

Kurban Bayramınız Mübarek Olsun !
karakale 'm


***

NÖBET















Dağların sırdaşlığına muhtaç bir komutanlığın, içerisine saklanmış şiirleri çıkarıyoruz her gün gün yüzüne. 
Her biri dört dörtlük olan kahramanların dörtlüklerinde, VATAN ön planda.

Kafiyeli, yürekleri gibi;

Ezan kulağımıza okunan ilahi çağrı.
Dağlarda, umursamadık çekilmez ağrıları.
Dinmesin diye Allah'ın daveti yeryüzünden.
Çok çektik dağların çekilmez güzünden.

Her şiirin ardından nefes alışverişlerine doymuş bir oruçlu gibi şükrediyor yiğitler.
Annelerinin kulaklarına mırıldandığı kalp ritmini düzene sokan ninniler, geceleri uyuyacakları bir kaç saatlik uykuyu hazineye çeviriyor. Nadiren görülen bol yıldızlı büyüklerinin ültimatomları arasında kimi ve geneli ve çoğu ve hatta hepsi Annelerinin "Hoppalacık Oğluma" tekerlemelerini yüreklerinde hissedip yarı ağlamaklı düşüncelere dalıyorlar.

Aralara şiirler serpiliyor çarpar gibi suyu yüzümüze.

Yüce dağlar sıra sıra ardımızda önümüzde.
Bugünümüzde şanlı şerefli dünümüzde.
Şükrediyoruz Mevla'ya her günümüzde.
Korkutur zalimi dirimizde, ölümüzde.

Aromasında biraz deterjan biraz gül kolonyası karışımı ellerine hasret duyulan ve şehadete kadar o kokusu unutulmayacak Anneler...

Yazının ANA konusu Vatan.
İnanın her Mehmetçik, geceleri rüyalarında annelerinin o yukarıda anlatmaya çalıştığım ellerini öperek dua isteyip sayıklıyorlar. Görseniz ne kadar samimiler. Çünkü bilinir ki duygular çoğunlukla rüyalarda en samimi hallerini alırlar.

Bu yazı bir varmış bir yokmuş hikayelerinin özeti mahiyetinde görünüme sahip olabilir fakat;

Ne karşımızda duran Kaf Dağı ne de üzerimizde uçan Anka Kuşu.

Ne şiirdir ne hikâye.

Şeytan dağlarının karşısında, arazinin tam ortasında bulunan Mehmetlerin gerçek yaşamlarıdır ve kişi ve kurumlar tamamen gerçektir.

Ve Mehmetçik her sabah şöyle haykırır karşıki dağlara:

BİR ÖLÜR BİN DİRİLİRİZ!

karakale 'm




***
HİLAL - YILDIZ


Hilal hiç ayrılmadı gökyüzünden o gün. Ve bu kez yıldızlar yeryüzün- deydi. Yeryüzü al bayrağın iki misafirine ev sahipliği yapıyordu. Al kan yanında, yıldız. Bu kez yalnızca Hilal yansıdı yeryüzünün iki şerefli misafirine. 

Değişmedi, değişmeyecekti. 

Namusumuz aynı ihtişamıyla gözlerini alıyordu "kanı bozukların". Hilal, hangi kanın üzerine yansıyacağını bilir. Buyurulmuştur ona. Ki kansızın en fazla iki damla kanı vardır. Birinci damlası İRİN ikinci damlası HAİN. 

Şerefli damlalar arasında geceyi aydınlatan Hilal'di. Yıldızlar yeryüzünde onlara verilen görevi yerine getiriyorlardı. 

İlk yıldız Ast. Kd. Bşçvş Bülent Aydın'dı. Gecenin ilk yıldızı, ilk şehidi. 

Öğle yemeğini beraber yediği kişiler, şerefsizce şehid ettiler onu. 

Bülent Komutan eşi Şehnaz ablaya : "İşim uzadı " demişti. İşi mahşere kaldı Şahnaz abla. İntikamı hem burada hem mahşerde en acısıyla alınacaktır. 

Yıldızlar nasıl parlarlar bilirsiniz. Eşsiz benzersizdirler güzellikte. 
Hele o geceki yıldızlar. Göz kamaştırıyor. 

15'lileri de bilirsiniz. Hani ecdattan bu güne hiç bitmeyecek olan 15'liler. Cesaretleri iki cihanda da örnek gösterilecek 15'liler. Bazan çocuk deyip fikirleri önemsenmeyen 15'liler. Hatrınıza acı acı geldi değil mi ? 

Ümmetin son kalesini kurtardı işte onlar. 

Babalarının, annelerinin önünde vatan savunmasına gelen o çocuklara o cesaret abidelerine o yiğitlere nasıl imrenmem, nasıl kıskanmam onları ?  

  • Sen evde kal !
  • Sen nereye ben oraya baba. Şehadetten beni mahrum bırakma. 

Abdullah Tayyip. Babasına Erol abiye böyle söyleyerek çıkıyor evden. Nasıl kurban olmam ki senin yüreğine.  

Ya Engin (Tilmaç)

Yiğidim !

Karşıdan gelen tank mı ?

Tank kardeşim. O gelen içinde şerefsiz barındıran demir yığını tank. Birazdan şehadetine sebep olacak. 

Yiğidim tankın altında kalıyor. Yüzü tanınmaz halde. Şu yeryüzü mü senin yüzün mü deseler senin yüzün daha pak derim. Senin yüzünden daha pak bir yüz görebilecekler mi ?

Engin'im. 

Kimliğin evde kalmış kardeşim. Annen baban çok aramışlar, çok merak etmişler seni. 

Bu abinin gözleri ahirette seni arayacak. Nolur beni bul !

15 Temmuz, 15'lileri bağrına basmıştı. 

Halil'im (İbrahim Yıldırım)

Kalk hadi kardeşim. Bak hainler ateş ediyorlar dört bir yandan. Engel olmamız lazım kalk hadi Halil'im! 

Vurulmuş temiz alnından uzanmış yatıyor ... 

Mahir'im (Ayabak)

Aya bak kardeşim. Tam üzerinde Hilal. Ne güzel yakışıyorsun yıldız olarak. Mücadeleni olur da bir hain okursa imana gelir. Havalimanında kurşunlar senden korkmuşlar kaç kez. Duydum şanını. Son kurşuna da sen müsade etmişsin. Şehadete kavuşmak İçin. Ve şehadet parmağın havada şahitlik ederek kapatmışsın gözleri. 

ŞAHİDİM. 

Ve iki yıldız. Coğrafyada adı Çift yıldız. Hiç ayrılmıyorlardı. Çok yanyanaydılar. Diğer yıldızlara göre çok benzerdiler. 

Ahmet - Mehmet Oruç, 

Kimlikleri tespit edilemedi bir çok şehid gibi. 

Enes Bin Malik (r.a) geldi hatırıma. 

Uhut'ta Efendimizin şehadetini duyduğunda, yanındakilere : "O öldükten sonra yaşayışta ne yapacaksınız, kalkın ve onun gibi ölün" demişti. Ve savaşın en yoğun olduğu yerde şehid olmuştu. Kız kardeşi yalnızca parmaklarından tanımıştı onu. 

KURBAN OLAYIM. 

İlhan(Varank) hoca bağırıyordu hainin arlanmaz yüzüne. 

Burası ÇANAKKALE! 

Hain, İlhan hocayı çok iyi anlamış olacak ki zamanın gavuru gibi saldırdı ve İlhan hoca son sözlerinden sonra şehid oldu. 

Mustafa (Cambaz) abi hakkında evladı diyor ki "Şehide en yakışan yerinden vurularak iki kurşunla şehid oldu babam."

Hilal, al kan ve yıldızları bağrına basıyordu o gece. 

Halil (Kantarcı) abi bunu biliyordu. Ailesini ümmete emanet ederek çıkmış evden. 

Zeynep Serra(Babasının güzel kızı) , Ömer Tarık (Bakın bir ömer daha geliyor) , Ali Cihad ( Cihadı Allah İçin olacak) üç melek , ümmete emanet. 

Anneler vardı. En çok parıldayan onlardı şüphesiz. Hilal'in yanına nazik ve zerafet içinde nasıl da yakışıyorlar. 

Demet (Sezen) Abla ...

Anneydi, yürekli bir polisti. 

Evladını, meslektaşı eşine bırakarak çıkıyor evden. Koşar adım şehadete ilerliyor. Ve Allah kabul buyuruyor. 

Şimdi Demet ablanın evladından da korkun. 

Demet abla ile birlikte kaç yiğid kadın tanıdı Hilal. 

ŞAHİDİM. 

Başını koyarak çıkmıştı belli ki vatan müdafaasına. Niyeti hâlismiş Cuma (Dağ) abinin. 

Evinden çıkmadan eşine diyor ki : " Rukiye, oğlumla şöyle güzel bi fotoğrafımızı çek. Hatıra kalsın. 

Sonra oğlunu göğsünde uyuttu. Çıktı evden. 

Sicim gibi yağan kurşunlara aldırmadı. Saat: 01.00 

Büyük bir gürültüyle bomba düştü. Cuma abi o aralar ne kurşunlar ne bombalar gördü bilmiyorum ama tankların hemen önünde yalnızca gövdesi vardı. O kurban olunacak "Başsız Şehid" Cuma abiydi. 

Hilal hiç ayrılmadı gökyüzünden bu gece. Ve bu kez iki misafirine ev sahipliği yapıyordu. Al kanın yanında yıldız. Bu kez yalnızca Hilal yansıdı yeryüzünün şerefli misafirlerine. 

Aynı ihtişamıyla dalgalandı o gece ve dalgalanacaktı ilelebet. 


karakale 'm



***
KILIÇ, KALEM VE ŞİİR











Olur,
Bir şiir yazılır inanınca kavgaya.

Kimileri kılıçlarını çeker, kimileri kalemlerini.
Her dava, geçer savunmaya kendi alemlerini.

Bir şiir yazılır inanınca kavgaya.

Kiminin hakkı batıl görünür,
Kiminin batılı hak.
Kuşanırlar doğrularını meydanlarda,
Çıkar yüreklerden yorgun bir ah,

Ben bir tek doğruya inanırım o da Allah!

Olur,
Yazılır bir şiir inanınca kavgaya

Çıkarılır konur masalara düşünceler.
Kim kimin duygularına yazarsa şiiri,
Bu da siyasetin en mucizevi sihri.

EVET, Yeni şeyler söylemek lazım cancağzım.
karakale 'm




***
YÜREĞİM BİR ŞEHİRDİR BUGÜN

Yüreğim bir şehirdir bu gün, yağmurlu , 9 °C

7 Milyar insan 193 devlet küresel ısınma safsatasıyla insanlık için çalışıyoruz imajı vermekten çok bir mazlumun çığlıklarını duysaydı da insanlık ölmemiş deseydik.
İnsanlık mecazını çıkarıyorum lügatımdan, "insan" gerçeğini anlamanız kaç dünya savaşı sürecek.

Normal zamanlarda 1.5 milyar insanın ayrıca yeri olmasına rağmen şehrimde,
"Yaradılanı severim yaradandan ötürü" düşüncesiyle,
7 Milyarlık en temizinden yer ayırmıştım kalbimde.

Öyle yağmur yağıyor ki yüreğimde
9 °C nin çok altında, çok üstünde
Mevsimler önemsizleşiyor
Bir şehir size habersiz küstüğünde.

Bu gece yüreğimde yaşayan kadınların feryatları uyandıracak sizi
İntihar için fetva beklerken şehrin o ak pak bacıları
Tüm küreye eşit miktarlarda dağılacak gözyaşları.

Belki hayatta kalırız diye ekmek ve su isteyen yüreğimin çocukları
Nasiplerine düşüyor şarapnel parçacıkları

Mevla'ya sadık bir hemşehrim "Allah böyle diledi böyle olacak. Allah'a hamd olsun. Siz üzülmeyin" diyor.
Selamı var size ...
Bir somun ekmeği 5 aile paylaşıp yiyor
Yalvarmıyor, boyun bükmüyor merhametsize

yüreğim(HALEP) yanıyor !
yüreğim (HALEP) dağlanıyor !

Ya Rabbi
Yazacaklarımda hata kusur varsa affına sığınıyorum ;

Kul'dan hayır yok
Ebabillerini bekliyoruz RABBİM !

karakale 'm




***AŞKINA YANDIĞIM










Korkuluklardan seyrediyorum evreni.
İmkanım kısıtlı , görüş açım dar.
Bir ses anlamaya yetiyor beni,
Vakit seher,
Semada tefekkür havası var.

Bu esen Rabbim mükâfatın mıdır ?
Ki merhametin aşikâr , rahmetin belli.
Bu doğan Rabbim bize fırsat mıdır?
Dokunsun kalbime filizlensin mi... ?

Kurumuş dudağım susuzluktan,
Müjdenden mi Yâ Rabbi mahmurluğum?
İnsan sadece yaşıyor , habersiz yalnızlıktan
Haberin mi Yâ Rabbi ?
Anlamıyorlar, anlamıyorum.

Ufacık bir sebep kalbimin mezarını deşer,
Unutturma kul olduğumu sana varayım.
Kan çekiliyor bedenlerden anlamıyor beşer.
Aşkına ulaştır, korkundan ve sevginden yanayım.

Bu mevsim susuz kalırsam anlar mıyım hallerini,
Göster ki Yâ Rabbi dirayetim artsın
Yetime, öksüze uzatayım ellerimi,
Nasibime ver Yâ Rabbi,
Sen sebep eyleyen Yârsın.

Nefsin azaba değil , dizgine ihtiyacı var.
İzinden Yâ Rabbi ayırma kulunu.
Gönlüm aşkınla dolu yanar ha yanar,
Bu har mükâfat ;
Sebep ile, affeyle kulunu.

Ellerimle, gözlerimle vs. oldum haddi aşan.
Affının büyüklüğüne sığınırım Rabbim.
Nefsim mi , ben mi bilmiyorum şeytanlaşan ?
Salih bir kul eyle elinde ve izinde kalbim.

Şerefli Ay hürmetine eyleme kalbimi med cezir
Gelsin ve sende kalsın kulunun yolu.
Evrenin padişahı sensin , emrinde vezir.
Leyli Kadr ‘de af istek ve şükür dolu.

Velhasıl

İnna enzelnahu fi leyletil kadr

İndirilen Kur’an hürmetine
Kabul eyle aşık sana bu şair !

***
ELVEDA









Şimdi gidiyorsun ...

Ey kaybettiklerimi geri kazanmama vesile
Hem oruç, hem Kuran hem namaz ile
Gönlümün en buruk en hazin haliyle
Şimdi gidiyorsun

Bıraktığın hoşgörü aşk ve muhabbet ile
Yüzlerde tebessüm nur şevk ile
Sevenin sevdiğine zakirliğiyle

Şimdi gidiyorsun

Sabrınla doyurduğun fikirler ile
Şükürle yücelen fakirliğimle
Elhamdulillah diyen şakirlerinle

Şimdi gidiyorsun

Gözlerde geceden kalma mahmurluk ile
Akşamlara yansıyan sevinçler ile
Sabır,sebat, şükürler ile

Bırakıp gidiyorsun bizi...

Doğacak güneş yeni günlere
Yine beklenecek o günler özlemle
Ha bu gün ha yarın diye diye
Bekledik bekleyeceğiz günlerce
Dualarla ulaşalım Ramazan-ı Şeriflere


***AŞIKSAN












Âşıksan

Bakabilirsen bu şehrin eşsiz yerlerden hediye edilen gece süslü yeline
Hissedebilmen kaç şiire şahitlik ettiğine bağlı

Âşıksan

İstanbul sahillerindeki palmiye ağaçlarının birbirlerine benzeyen ahenkleri gibi 
Başkaca yerlere planlı serpilmiş çınar ağaçlarımızın aynı topraktan olduğunu anlarsın

Âşıksan

Uyumaya çalışma, 
Uykusu tutmayanlar şair oldular.

Kaç gün döndü geceden sabaha Pınarbaşı'nda
Kaç demlik çay devrildi masalarda
Bir de muhabbet aşk olunca
Şâhidi de çok olur ya!
Başlar şair olanlar mısraları ağlamaya
Dönmesi umut edilenlerin hatırına
(Özrünüze sığınır şair bir de sigara yakar)

Âşıksan

Kabul görülür ahali tarafından bağrışmalar
Bilirler buralarda bağımlılık şiiredir.
Şiir sessiz haykırılır, acı çünkü ciğerdedir.
Kimine göre Leyla'ya kimine göre Şirin'edir.
En çok da dönmesi umut edilenleridir.
(Özrünüze sığınır şair bir yudum çaylanır)

Âşıksan

Bir kabak kemane tercüman oluyorsa hislerine
O da sözsüz şairdir kimilerine göre
Üflerken rüzgâr kavakların tellerine
O da Ney’in sesi olur âşıkların hürmetine
(Allah'a sığınır şair koyar başını secdeye)


***
İÇİNE KAPANIK GÜL














Yüzsüzleşmiş o şekilsiz korkular, kapımı alacaklı gibi üst üste zalimce çalıyor.
Ya alacak ya da çalacak.
Tüm ürkekliğimle kıstım sesimi
İçine kapanık bir gülüm şimdi.
Bu tam yuvarlak olmayan âlemin hiçbir nimetinde gözüm olmadığından
Çalıp günaha girmesin diye kendi ellerimle teslim ettim kendimi.

Zaman akıp gitti, hiç direnmedim
Ol dedi oldum!
Bağışladı bana süku(tu)neti.

Herkes bir yerlerden bir şeylerimi alıyor anı diye
Sen beni, dünya ömrümü, sigara canımı.

Tüm yaylı çalgıların söylemek istediği
Ne olabilir ki acıdan başka?

Kulaklarımın çınlamasını hiç bu kadar istememiştim.
Tek kapılı tek göz odada
Uyku mahmurluğundan korsanları andıran tek gözümle
Ya beni anmanı ya da kapımı senin alacaklı gibi çalmanı bekledim.
Kapımı çalmadan aklımı hangi ara nasıl aldın?

Sen,
Titreyen mülteci çocukların yanaştığı Ateş
Mendili mi yoksa geleceğini mi gözümüze sokuyor
Telaş etme
Rüzgâr ve melekler kaplıyor
Mendilden kazandığıyla aldığı 100 yaprak kareli metot defteri

Şimdi ise eski bir yolsun artık kimsenin geçmediği.

Aralıkta unutulmuş pencereyi fırsat bilen
Soğuk gibisin önce ensemden giren.
Çok üşüdüm, çok yoruldum
Şu dert ne kadar da düşkünmüş meğer bana.

Seni mahcup ve sadakatliyken gördüm, daha güzeldin
Sen ey samimiyet gel otur soframa.

Senin diğerlerinden eksik olan her şeyin
Bana dünyaları bağışlıyor bilsen.
Beni görmen için için yaşıyorum
Sabır bu aralar bir uçak bileti.

Beni tanımaz tebessüm
Çünkü varsayımına göre çok çektirdim dünyaya
Ters çevirsen aslında
Hiç ülke yok, hiç tebessüm yokmuş o ortamda.

Çok uyuyorum, aksi halde nazı çekilmez buraların
Bir de en çok uyurken nazım geçiyor Yaradana.

Şiirin hammaddesi ya derttir ya hüzün
Bana bunu yazdıran yalnızca gülüşün

Biraz önce beni gömdüler
Hissedersen üzülme, sen de gel!

***
SOYKIRIM










Eksildildikçe eksiliyor her şey ve dahi ben. 
Günün doğmayı reddettiği bir geceden ve şehirden yazıyorum hasretimi.
Yakınım ama hiç sen yok buralarda.
Ki kim sen olabilir yeryüzünde.
Bir kelime yasamazsam sanki tarih beni reddedecek.
Titriyorum, ne yazmışsam her harfin birer öpücüğü var buz gibi.
En son düşüşümde, saldırılmayan tek mevziim de bombalandı.

Ben kolay incinirim bilirsin.
Yavaşça sar yaralarımı, yavaşça.

Kolay hasta olurum,
                        kolayca vazgeçerim zor olan ne varsa.

Basit adamım kimseye fark ettirmem yokluğumu.
Hatırlarsa bir annem, bir de sen.

Aldığım nefesin yarısı zehir.
Bak bu şiirde; dördüncü Murat'a inat, dördüncü sigara

Nasıl kolay incinirsem kolayca da ölürüm.
Zamansız ölürüm.
Seni de zamansız gördüm mesela.
Zamansız kör oldu gözlerim.
Zamansız beyazladı saçlarım.

Yine zamanı değil belki; ama gitmek istemezsen bir şiir miktarı otursak... 

İstemezsen sadece elimi tut.
O da değilse sadece yüzüme bak.
Yüzüme bak!
Gözlerime bak!

Gidelim buralardan
Sakallarıma ve saçlarıma düşen beyazlıkların özlemişliğime şahitliğinden bahsederim sana.

Senin masumiyetini ve sadakatini, benimse sana nasıl imrendiğimi anlatacağım dört köşeli bir dünyaya gidelim.
Haritaya lüzum yok.

Gidelim!

Bir şiir buluruz yerleşebileceğimiz.
Evrensel inatlarımı anneannemin her sabah ben uyanmadan yaktığı, bilmem kaç yıllık sobaya atar, nasıl yandığını kaydeder izletirim sana bir ara.

Bak bunlar sadece bir kaçı ;

Elimi tut!

Elimi tutmazsan ben altı yaşına düşerim.
Duraklı mahallesine.
Siyah bir duvarın beni karşıladığı o şimdi olmayan mahalle bakkalına düşerim.
Geleceğin karanlık tarafını o gün anladığım, kaybolmaya ramak kala ağladığım o siyah duvarın kucağına düşerim.
Dik yokuşlarda ağlamalara düşerim.

Elimi tut!

Elimi tutmazsan beş yaşına düşerim.

Nizam-ı cedid sokağına.

Rampada kimseye aldırmadan futbol oynayan çocukların ayaklarının dibine düşerim.
Murat'ın beni çağırmak için çıktığı beş metrelik asma dallarının yorgun üzümlerine.
Elimi tutmazsan, yirmi dakikalık yolu kaçırılma korkusuyla üç dakika on beş saniye rekorum kırılır, halsiz düşerim.

Başım çok ağrıyor bu aralar biliyor musun?

Kalbimi, beynime soykırım yapmakta hiç bu kadar aceleci ve kararlı görmemiştim.


karakale 'm

***
GÜÇ VE BELA












Gidersen

Bu gecenin ninnisi ağıt olur.
Yazık olur zar zor aydınlanmış gözlerime.
Hadsiz şarkılar elçiliğe soyunur derdime.
Ritimsiz sözlerle uğraştırma beni,
düşman etme kendime.

Gidersen

"Elalem ne der" diye deyimler çıkar halkın dilinden.
Simsiyah mürekkep akar kararan gözlerimden.
Sana şiirler biriktirmek varken ilkokul defterinde
Küfürbaz silahlara kurşun olurum dertlerimden.

Gidersen

İsyan eden hiçbir harfe engel olamam
Tevbelerini kabul etmek bana düşmez bıkanların
Günahkârı olursun silahtan çıkanların
Ve ustasını kaybeder masallarındaki çırakların.


karakale 'm



***
YEMİN










Misafir gibiyim bu kadar kalabalığın içinde. 
Hiç bir ferdin şahsi malı değil bu hava sahası biliyorum.

Ortak kullanalım diye varedilmiş bu toprak üzerinde,
küresel ısınma gibi dayatmaların , kutup ayısı kadar tedirgin ediyor insanlığı.

Ben senin benim dünyama kararında gönderdiğin güneş ışınlarını sevdim.
Sıcaklığına razı oldum fazlasıyla.

Hatırlaki sen yaklaştığında yakan, ortalamada dayanaksın.
Sırtımı yüzüne dönsem piriketten duvar
Yüzümü gözüne dönsem ahşapsın
Baktığın yerleri alev olup yakacaksın.
Bu kez gözyaşlarınla söndür bu alevi, dayan aksın.

Bak vallahi ilk kez senin haricinde zamir kullanmadım bu şiirde.
Gizliden ve açıktan özneleri de attım.
Tek yüklemle yazıyorum,
Seni seviyorum.

karakale 'm / 16.11.2015



***
YARGIÇSIZ İNFAZ




Umudum; ya infazları kesilsin sevgilinin ya da yargıçları ölsün. 
Kalbinde değilsem de hiç olmazsa olayım umurunda.
İçindeki tüm hukukçuları çıkar mahkemene, adaletten anlamayan sürünsün.
Hesap versinler boynu bükük halde bu şiirin huzurunda.

"Karar" diye sert bir üslupla vursun tokmağını şair.
Titresin adaletsiz sözlerin, vicdanı öğrensin.
Kafiyeler uzaktan şahit, inatlarına dair.
Kesmez olsun sözlerin, öldürecekken körelsin.

Yanlışsam izin vermesin Azrail, çizik attırmasın.
Bu davanda kâğıt galip desin ayrılsın salondan.
Suçum bir şiirse, üç şiir desin açıktan arttırsın.
Baş harfini dahi kullanmam, istemem haber gelmesin ondan.

...

Ve bu şiir bundan sonra bir daha okunmayacak tarafımdan.

karakale 'm / 17.11.2015



***
MİSAL-İ ÖRÜMCEK





Burkulan bileğiyle yağmuru bekler ağaç
Üzülür ahvaline örümceğin, son zamanlarda ağa aç.
Öreceği kaç ağ kaldı ki saysan en fazla birkaç.
Onları da yağmurla birlikte benim hatrıma etrafa saç.

Üzme ne hirayı ne herhangi mağarayı.
Yorulmadın mı bu dağı arayı arayı.
Çevirmedin mi mağarayı saraya.
Hüznü mürekkep eyledim, ak eyledim karayı.

Sana yakışmaz güçsüz kalmak ben de iyi durdu.
Ben de yıkılmaz kaleydi en sağlam surdu.
Olma kahrı perişan bu piyango bana vurdu.
Alıp bir dağdan bir dağa savurdu.

Senin aşkının zerresi olsa ben de, kaç vagon olurdum trenlere.
Kalemle nakış nakış örmüştüm ağları tenlere.
Saygım toprağa aşık tohum ekenlere.
Bu şiir aşık bedenden yanlızca senlere.


karakale' m / 16.11.2015
***
22.55 ANISI



En çok uyumayı seviyorum ne de olsa ölümün yarısı.
Kapanacaksa siyahla kapansın gecenin yarası.
Böyle düşünen canlılar arasında muhtemel son türüm.
Martılardan ödünç aldım ama bu vesileyle döküldü tüyüm.

Onikiden vurduğun her başarının arkasında sürüm sürümüm.
Bak bu hallerimde güncellenmiş halim, son sürümüm.
Hedef tahtasındayım ya sayende nereye çekersen oraya yürürüm.
Bilmiyorsan öğren ben sana bağlanan en sıkı tüğümüm.


karakale 'm / 15.11.2015

***
EYLÜL'DE CIRCIR BÖCEĞİ


Gözlerimin ele verdiği yüzümde sensiz ilk tebessüm provası. 
Denemek ihanetten sayılır mı ki?

Sana da değil...

Eskiden kötü kokan Haliç'e.
Sarıyer'de yarım kalmış kâğıt helvaya.
Kadıköy'de simit attığımız martıya.

Soruyorum sizlere;
Birazcık tebessüm acıtır mı geçmişi?

Dediler ki; gelecek çantası büyümüş bavul olmuş.
İçinde, anarsan küçük küçük mimiklerle dolu hayret.
Bak dostum bu dünya güzel gayet.
Kimse üzülmez küçük bir tebessümle, birazcık gayret.
Unut demiyoruz zaten ki unutursan şayet ;
Hatırladığında hayırla yad et.

...

karakale 'm

***
MEŞHUR İĞDE KOKUSU



Sürüklenir her düşlediğin iğde kokan yaz yolunda.
Acısı, ilkokulun zorunlu aşı uygulaması kolunda.
Aşkı en iyi anlatan Cemal Safi'dir bence.
O da şiirin başlangıcında ve sonunda.

Tüm ağırlığını işaret parmağıma verdiğim dert çantasında
Tek parmağıyla fiyaka satan bi adamdan
Sırtının acıdığını kalbinin ağrıdığında anlayan
Dolaylı, saçma ama seni unutamayan...

Şair gibi ama biraz deli
Sanırım bu deli yalnızca seni sevmeli...



*** ÇEKİMSER FİİL
















İnsafsız bir yolun sulu şakalarına maruz kalanlar bilirler,
Bilirler, yalnızca yollar insafsız değiller.

Hep bir çoğul eki var can yakıcı fiillerde
Araba lastikleri bile insanın yüzüne tükürmekteler.

Hep iyi gelecek değil ya yağmur,
Biraz da biz istemeden yağsın.
Biraz muzdarip, yağmur biraz mağrur,
Bırak, gökyüzü sütünü, biz istemeden sağsın.

Hatırladıkça kahroluyor insan geçmişte sevdiğini,
Anlamış değilim hâlâ neyin muhasebesi bu?
Sevdiysen ki bir sürü geçmiş zaman eki var,
Şiirlerde çekilen acı, geçmişin en abes fiili.

Her dörtlük, dört dörtlük değil işte sevgili,
Sen varsın diye bu kadar naif yazılarım.
Bu mahcup ülkede sadece sensin bu kadar kafiyeli,
Haricinde yazılanların günahı azalarımın.


***
MÜNACAAT
















Olurda senden başkasına muhtaç olacak hâle gelirsem,
beni hâle bürünmeden al nolur Rabbim.
Bu en samimi duamdır.
Bu mektubumun başlangıcı,
şiirimin sonudur.
Aşkım, senden başkasına fazla gelmeden al beni Rabbim.
Bu en derin derdimdir.
Bu, şairin gözyaşları, özlemenin haddidir.


***
GEL ÖLELİM













Güneş tam yerinde bugün, gel ölelim.
İzinsiz yalnızlıklarımızın gölgesi vursun zemine.
Tahrip gücü yüksek kelimeler olsun sebebi
Olmazsa olmazlarımız kayıtsız kalsın bu ölüşe.

Gece tam siyah bugün, gel ölelim.
Vaktin önemine binaen, siyaha beyazla yazalım şiirimizi.
Yalnızca sabahçı kahvelerindeki berduşlar okurlar hem.
Hem sabah olunca ifşa etmemiş oluruz bitmişliğimizi.

Güneş tam sabahlık bugün, gel ölelim.
Duymaz hiç kimse şehrin gürültüsünden.
Salına salına gideriz beraber kimseciklersiz.
Anlamaz kimse son şiirimiz olduğunu.

Gece tam kimsesiz bugün, gel ölelim.
Şairi ölmüş bir memleket umursamaz bizi.
Belki üç gün sonra üçüncü sayfa haberiyiz.
Ama sadece belkili bir ömrümüz var işte.


Ve güneş tam doğmadı bugün, ölünecek an, gel ölelim.
İşte tam zamanı sensizliğin…
Ki sensiz bir ömre yakışan olur soluşum.
Ben bir şiirim, şair katilim.

***

LEYLA İLE Mİ MECNUN?














Bendeki hüzün birikirse kar olur.
Yağar dağ yürekli sana

Sendeki dağda erir karım kaybolur.
Yanar yâr kor olur suretin bana.



Gocunmam.



Bendeki özlem benzemez kumrulara
Yarar dağları belli etmez sana.

Sendeki Leyla olsa Mecnunlara
Sarar bedenimi nakış olur bana.



Gocunmam.



Bendeki sen kıvrılır kâğıtlara.
Adına imkânsız der ekşir kalemim sana.

Sendeki imkânsızlığa ömür biçilse
Düşmanımdır imkânsızlıklar ömrümce.



Yine de gocunmam.


MEMDUH ATALAY SÖYLEŞİSİ / DURDU ŞAHİN


Durdu ŞAHİN: Memduh Atalay Kimdir?

Memduh ATALAY: Bendeniz 1967 yılında Sivas İli Şarkışla İlçesi Beytiğin Köyünde dünyaya gelmişim. Köyümüz en az kırk Sünni köyün arasına sıkışmış iki Türkmen Alevi’si köyden biridir. Bunu vurgulamamın nedeni şu ki: Ruhumu, benliğimi, kişiliğimi, kimliğimi ören üç beş etkenden birisi köyümüzün coğrafi konumu ve taşıdığı şifahi kültürdür. İlkokulu birleştirilmiş sınıfları olan köyümde orta öğrenimimi ise Sivas Yıldızeli Pamukpınar Öğretmen Lisesinde tamamladıktan sonra 19 Mayıs Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden 1990 yılında mezun olduktan sonra yirmi beş yıldır Kahramanmaraş’ta çeşitli okullarda edebiyat öğretmenliği yapmaktayım. Evliyim ve altı çocuk babasıyım. Bu kafakâğıdı bilgilerine ek olarak ben kendimi daima şöyle ifade etmişimdir: Yufka yürekli çoban ve Osmanlı çıbanı Hünkâr Vahdettin hayranı mazlumların dostu zalimlerin düşmanıyım.

Durdu ŞAHİN: Memduh Bey köyünüzün kimliğine ve coğrafyasına vurgu yaptınız nedir bu köyün sizdeki etkisi?

Memduh ATALAY: Köyümüz Alevi olunca bu beni hayata hazırlayan temel bir dinamik olmuştur. Evvela belirteyim ki ben Yezidi ailece hasmımız zannetmiştim. Nerde fena, çirkin, edepsiz, vicdansız bir eylem varsa mutlaka o meluna nispet edilirdi. Ayrıca İslam olduğunu zanneden Sünni komşularımızdaki nobranlık, cimrilikve hor görü insanı derin bir iç çatışmaya, sezgiye ve anlama anlamlandırma çabasına itiyor. Coğrafyası ise çok çetin bir yerdi. Şairin dediği gibi ”Benim doğduğum köylerde zeytin ağaçları yoktu/Bu yüzden serinliğe hasretim /Okşa biraz” Dağın tepesinde Sivas’ın çetin soğuğunu ve ayazını barındıran belki görünüşte haşin ve soğuk ama hilkatin coğrafyasından esirgediği sıcaklığı yüreğinde ve türkülerinde, ağıtlarında taşıyan bir köy. Annem gelin merasiminde ve cenazelerde “ağıtçı” olan yarı âşık bir insandı. Bu açıdan kulağımız ve dilimiz sese, yanık sese ve hüzne mesafeli değildi. Kerbela ve Hazreti Hüseyin efendimizin ciğersûz hadisesi bununla ilgili söylenen ağıtlar mayamızda vardı. Bu kök sorgulayan, muhalif, coğrafyanın ve kültürün ötekileştirdiği yalnızlıktan başlı başına bir kimlik örmeye kâfidir sanırım.

Durdu ŞAHİN: Kendinizi tanıtırken kimliğinizi oluşturan başka etkenlerden de bahsettiniz diğerlerini de açıklar mısınız?

Memduh ATALAY: Bunların en mühimlerinden biri Rahmetli dedemdi. Ben dede mektebinin talebesiyim. Öyle ki düğün davetiyemde bile babamın değil dedemin adı yazılıydı: Dedesi Mustafa ATALAY! Varın siz hesap edin. Dedem mücadeleci, şifahi kültürde üstat, siyasetçi bir kimseydi. Ve onurla savunduğum bir özelliği de Demokrat Partili Menderesçi olmasıydı. Köyümüz doğal Alevi reflekse CHP zihniyeti taşırken koca köyde yalnız dedem demokrattı. Ben buradan sisteme muhalif olma vasfını aldığımı düşünüyorum. Mızraklı İlmihali bilen bir dedem vardı. Harun Reşit, Lokman Hekim hikâyeleri anlatan bir dedem vardı.Bu durum dile ,sanata, folklora açık ve meyilli bir taraf oluşturmuştu bende. Kısacası ben Anadolu’yu bu memleketin bir damarını kitaplardan tanıyan, haritadan tanıyan bir kimse değilim. Kavgalarıyla, acılarıyla, toyuyla, düğünüyle, derdiyle, gamıyla Anadolu’yum!

Bir diğer etkende Öğretmen Lisesidir. Öğretmen Lisesi yani yatılı okul anlatılabilecek yanları olduğu kadar anlatılamayacak ancak yaşamakla öğrenilebilecek hissiyatların da kazanıldığı derin bir çile yeridir. On üç yaşımızda ayrılığı, gurbeti, hasreti öğrendiğimiz bilmediğimiz diyarlardan gelen kaderdaşlarımızı kardeş eylediğimiz, millet sevdasını kuşandığımız yerdi yatılı okul. Hocaların tam anlamıyla hoca sayıldığı okul günlerinde şafak sayılan tüm Batı Klasiklerinin okunduğu okutulduğu yerdir Öğretmen Lisesi.

Durdu ŞAHİN: Okumaya, yazmaya nasıl başladınız?

Memduh ATALAY: Öğretmen Lisesinde yani yatılı okulda ya okuma zevki kazanırsınız ya da hasrete dayanamaz memlekete çobanlığa veya rençperliğe dönersiniz. Bizim yatılı okulda bir hocamız “düşünen adam” üzerine bir yazı yazdırdı ve bu yazıyı yazanlardan beş kişiyi seçti. Bunlardan biri de bendim. Hocamız bize ülkenin ihtiyaçlarını, tarihi misyonunu anlattı ve vazifeyi omuzumuza koydu.1980 yılının atmosferinde ideolojik dalga hâlâ hâkimdi ve biz ideolojik öğretmenlerin elinde yarınlara hazırlanıyorduk. Volga Kızıl Akarken, Esir Türk İllerinde Doksan Gün, İnanmıştım, Karanlık Gecelerin Nurlu Sabahı, Türk İslam Ülküsü, Bozkurtların Ölümü, Ruh Adam ve cümle Abdürrahim Karakoç şiirleri ve Necip Fazıl! Necip Fazıl hayatımın ikinci dönüm noktası olmuştur. Onun tüm şiirlerini ezberleme yarışındaydık ve üstada özenen şiirler karalıyorduk. Sonrasında kendimi, kimliğimi Türk İslam Ülküsü ekseninde inşa etmiştim bile. Bu inşa süreci bana başka bir ötekileştirme sürecini açmıştı. Bir Alevi olarak ülkücü olmak her iki taraf açısından da bu kimliği taşıyana ağır diyetler ödeten bir özelliğe sahipti. Bir taraftan solcu olmamakla ihanet suçlaması –söylenmese de- diğer tarafta dava arkadaşlarım dediğim kimselerin ülküdaşlarımın yalnızca “anti” pozisyonunda kalıp derin idrake seslenen düşünceden uzak oluşu ve Alevilerle ilgili ipe sapa gelmez iftiraya varan kanaatleri… Bütün bunlardan oluşan kimliği tarif etmem gerekirse derim ki: Uzviyetinden öte ruhuyla bin yıllık bir tarihin Asya nağmeli hüznüne müptela ve aktüaliteden derin idrake koşan yalnız ve koşuyu rengini değiştirmeden bitirmek isteyen ama hep tökezleyen alabildiğine beşer alabildiğine insan ama daima yürek safında bir hüzünkârım.

Durdu ŞAHİN: Sizin şiiriniz nerde duruyor?

Memduh ATALAY: Bunu Ali YURTGEZEN hocamın benim şiirime dair yazdığı bir yazıyla cevap vermek isterim:
“Memduh Atalay şiirinin künhüne vakıf bir “yerli” şair. Günün her vaktini şair kimliğiyle yaşadığına şahadet ederim. “Gönül evi talanda bir muhacir” in telaş ve öfkesini, “sevda kitabının meczup elifi” olmanın aceleci ve savruk heyecanını, “uzviyetinden bin kat fazla ruhu” nun enerjisini harmanlayıp şiir formunda sunmuş. Fakat böyleyken bile şiirlerinin temelinde mütevekkil bir mümin yüreği “aşkı ölümden öteye götüren” bir ufuk genişliği, kesrete mahkûm olmayan bir derviş feraseti var. Bu sebeple trajik olmayan, güzel, salim ve bize ait şiirler bunlar; “elde var şiir” deyip yolun başında kazanç hanemize çentik attıran şiirler…      
  
Memduh Atalay’ın Necip Fazıl ve Sezai Karakoç çizgisinde tevarüs eden yerliliği, Sivaslı
Türkmen mizacı, Kerbela ’da Hüseyin’den aldığı yürek yangını, sistem karşısında muhalif bir duruşun pervasızlığı ile özgünleştirdiği şiirlerini “elde tutmak”, muhafaza etmek artık okuyucunun sorumluluğu. Zira Memduh Atalay’ın şiirleri “okunup geçilesi” cinsinden değil. İhyası gereken köklü ve zengin bir kültüre, bu kültürü imhaya kasteden talihsiz bir yakın geçmişe göndermeler yapan “yüklü” ve “derin” şiirler. Okuyucuyu, metinleri tüketmeye değil üretmeye, şerh etmeye, yürüyüşün her safhasında hatırlamaya davet ediyor.” Hocamın bu görüşlerinde olmak isterim. Umarım başarmışımdır. Ancak şunu da belirtmem gerekir ki benim şiirimin kaynağı şudur:” Benim şiirlerim yangınların, sığınılan mağaraların, düşülen kuyuların, yağmalanan ve eşya arasında kaybolan varlığın, taşınması zor korkuların, tekrar başa dönme çaresizliğinin, savaşların önünde olmanın, değişmeyen rengin, yaşamayı deneme ve yenilmenin, iç sesi ve sorguyu kaybetmemenin, metafizik hislerin kısacası beşerin insan olma çabasının ürünüdür.”

Durdu ŞAHİN: Eserlerinizden bahseder misiniz?

Memduh ATALAY: Sultanname adını taşıyan denemelerim ve Dünya Hâli ve Hâlce adıyla Fikirteknesi yayınlarından çıkan iki şiir kitabım var. Okurlar bu eserleri internet kitapçılarından temin edebilirler.

Durdu ŞAHİN: Okurlara, genç şairlere ne tavsiye edersiniz?

Memduh ATALAY: Okuryazarlık gibi bir de okursatarlık var. Gençler zihinlerindeki soru ve misyonları bakımından bir düşüncenin, bir fikrin inşası bakımından okumalıdırlar yoksa başkaları için değil. Olmadan görünme çabası taksitli eşya tüketmeye benzer. Herkes kendi susuzluğu oranında su bulmalı kendi oluşunu gerçekleştirme çabasında olmalıdır. Ve gençler kesinlikle aktüalite zindanından kurtulmalı sezonluk değil varlığın bir gereği olan sorgulamaların arkasından ana kaynaklara yönelmelidir. Necip Fazıl’ın dediği gibi “bana ilmihal kaldı” hesabı dinin, kültürün ve tarihin sahih kaynakları mutlaka okunmalıdır.

Durdu ŞAHİN: Son bir mesajınız var mı?

Memduh ATALAY: Rilke ‘nin bir sözü var çok severim. Der ki Rilke: Bu dünya yaşanacak yer değil ölünecek yerdir. Madem öyledir geceyle gündüzün karıştığı bu haz çağında yolculuğumuzu unutturan ve beşeri zaaflarıyla kuşatan bu çağın Züleyhalarından kurtulmak için kitaplara dönmeliyiz. Her zaman derim ki kendini oku, kâinatı oku, kitapları oku. Bu okumaların bir ayağı eksik olsa olmaz. Yalnızca kendini okusa ruh hastası olur, yalnız kainatı okusa determinist Olur, yalnız kitapları okusa kale üstadım çemberinden çıkamaz! Üç okumayı bir yaparak varlığımızı, yolculuğumuzu, hayatımızı anlamlandırmalı doğru ve sahih eserlerle doğru yoldan yürüyerek hoş sada ile ayrılmalıyız ölümlü olduğumuz bu seferden...

Durdu ŞAHİN: Teşekkür ederim Memduh Bey.

Memduh ATALAY: Ben teşekkür ederim.

BİR GÖNÜL DOSTU TOPRAĞA DÜŞÜNCE/Durdu GÜNEŞ

Değerli dostum Hasan Ejderha gönül dostlarından Durdu Ergüven’in 03.03.2015 Salı günü vefat ettiği haberini vermişti. Facebookta “dükkan” da çekilmiş bir fotoğrafı koymuş ve . “Çay eline yakıştığı gibi Rabbim cennetini de ona yakıştırsın” diye yazmıştı.

Yazı ve fotoğraf beni hüzünlendirmişti. Durdu Hoca sonradan “dükkan” ehli olmuş gönül dostlarındandı. K.Maraş’a gittiğimde dostlar toplandığında Durdu Hoca da gelirdi. Eskiye dayanan bir dostluğumuz yoktu ancak öyle bir muhabbet ortamı oluyordu ki herkes orada kırk yıllık dost gibiydi. Durdu Hoca güleryüzlü esprili idi. Mütebessim yüzü ve latif sözleriyle Durdu Hoca hafızamın en mutena yerinde yaşayacaktır.

Durdu Hocanın vefatı bana Aşık Veysel Neyzen Tevfik’in ölümüyle ilgili şiirinin bir kıtasını hatırlattı.

“Ne şöhrete tapmış, ne mala tapmış
Ne doğruyu koyup eğriye sapmış
Ne bir gecekondu ne saray yapmış
Dünya benim diyen beyler nicoldu”

Ölümle ilgili yine Behçet Necatigil’dan hatırladığım şu şiiri beni duygulandırdı.

“Adı, soyadı
Açılır parantez
Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti
Kapanır parantez

O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı
Bir parantez içinde doğum ve ölüm yılları
Parantezin içindeki çizgi
Ne varsa orda
Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci
Ne varsa orda.”

Ölüm hüznü karşısında ben birkaç mısra yazma ihtiyacı duydum.
Bir nefes alırız ve hayat başlar
Gün gelir o son nefesi veririz
Arada nefes nefese telaşlar
Oysa her gün nefes nefes eririz.

** **
Biliriz hayat yalan, ölüm gerçek
Solar, ne kadar güzel olsa çiçek
Hangi adım çukura denk gelecek?
Hep koşar adım hayatı severiz
** **
Neylersin, ölüm davetsiz misafir
Hiç beklemediğimiz anda gelir
Bu korku, kaygı, feryat, figan nedir?
Hep boşuna dizimizi döveriz
** **
Elbet oyun biter, perde kapanır
Geride hüzünlü resimler kalır
Ruh kafesten çıkar, sılaya varır
Gülümseriz sonra, “eyvallah” deriz
** **
Durdu Hocama Allah’tan rahmet diliyorum. “Dükkan” ehli gönül dostlarına da başsağlığı diliyorum.



SEVGİLİ DOSTUM X / Mehmet MORTAŞ

Yazılamayan bir düşünce içerisin- deyim, sonu görünmeyen aşüfte bir yoldu gittiğim; güneşte titreyen gölgeler altında saçlarımın kuruluğu yazdan kalma, etrafımı çeviren ve yanımda bir anda bitiveren cımbız ile çekilen bulutlar, çekilir zaman parmak uçlarıma kadar aheste aheste. Öykünsem dünya ya yaralı serçe gibi, ıraksayarak koysam benliğimi ortaya beynimin gün görmemiş hücrelerine kadar… Korkak ve ürkek bir acı hatıra kalacak kalbimde; yer olmayacak yaşadıklarımı toplasan hayat denilen yalan dünyada, zaman duygusuz ve hoyrat bakacak gözyaşlarıma. Acıdan baygın düşmüş düşlerimi satamayacağım gecenin hengâmesine, suskun sokaklar çağın kelimeleri ile sulandırılmış, tükettiklerimiz kendini yok edercesine yaşadıklarımızdır. Rüzgâr ağaç yapraklarına randevu vermiyor artık, kalbimizi mesh edecek kelimeler ise hiç uğramıyor sevgili dostum. Biliyorum canlı cansız bütün maddeler hiç yerinde durmadan hareket etmekte, bizler cüzi yeteneklerimiz ve algılarımız ile hepsini görememekteyiz. Belki de madde âleminde her an değişimleri algılamamız delirmemizin en kolay ve kestirme yoludur. Belki de dâhî olmak için delirmek gerek, belki de her çocuk doğuştan dâhî olarak doğar sonradan hayat boğar.

Gökyüzündeki mavilikler gözlerinde birikse siyah bir gökyüzü ile baş başa kalsak, çiçeklerin renklerini teninde toplasan, renksiz tatsız bir dünya bıraksan hiç kimse bilmeyecek renklerin cümbüşünü. Ey dost! Sanma ki bir çiçeğin katledilişini insanların yüreklerindeki acı kuyuları hissedecek. Sonbaharda çırpınan sarıya çalmış bir yaprağın ölümü reklâm arası kadar dahi vicdanlarda yer etmeyecek. Bir tiyatro seyircisi gibi alkış tutacağız dünya sahnesinde olup bitenlere. Batıdan gelen alkışlarla talan edilecek ruhumuz, elimizde avucumuzda kalmış birkaç anlamını yitirmemiş kelimeler ile dımdızlak ortada kalacağız. Delirmenin dehşetengiz ve esrarengiz ilk kitabını yazmaya başladım sevgili dostum bilesin. Gökyüzüne çocukça bakmalarım olmayacak, öykünmelerim kuytu yerlerde nemalanacak hayata karşı, bulutlar darağaçlarında sallanacak yağmursuz, nefret ettiklerimiz selam verecek kuşluk vakti sabaha. Delirmeyi özlemek, dünyada olup biten vahşet tamtamları kulağımızda yankılanırken adı sanı bilinmeyen katledilen emzikli bebeler midir? Biliyorum zamansız bir zamanın içinde şu dünyada kaybolup, hiçbir şey olmamış ve yaşanmamış bir zaman olarak zihinlerde unutulup gideceğiz. Gitmek ve sonbaharı peşinden sürüklemek, gitmek ve bebelerin kahırlarını geride bırakmak bu kadar kolay mı sevgili dostum. Fanatizmin savurduğu çılgın benliklerin çılgınlığı, sosyal konumlarının esiri olmak, şuurlarının ekâbiri veya düşüncelerin zulmü ne hazin bir yoldur. Bu yollara karşı göğsünü siper etmek, rüzgârın savurduğu yağmura karşı siper etmek gibi değil, soğuktan büzüşmüş ellerini ateşin nedametli yüzüne koy vermek hiç değil, her çocuk peygamber doğar duruşudur asıl olan. Suskun bir efsane olarak hayatımızı ikame etmekteyiz şu günlerde sevgili dostum. Suskun ve bitap düşmüş bir mecnun profili çizemeden, sıradanlığın sıradanlaştığı tekdüze bir hayatlar ordusu görürsün kafanı kaldırıp biraz baksan etrafına dostum. Sıradan olmayan sıra dışı deliler dolaşabilir etrafında, deli zannettiklerin mazlumların gözyaşlarını bahar rüzgârında denizden esen meltem şiirleri ile yıkayanlar olabilir yanılma. Şiirler ile hemhal değilsen hiçbir yerde ne bir şiir görebilirsin nede bulabilirsin. Belki de delirmenin en kestirme yolu şiir yazmaktır hayatın hengâmelerine karşı. Ama suskun ve de biçareyiz şehrin ışıkları altında sevgili dostum. Suskun ve metruk kelimeler ülkesinde bir çocuğun gökyüzü mavidir söyleminden korkuyoruz. Korkuyoruz gaybı hatırlatacak içimizdeki devasa reaksiyonların ortaya çıkmasından. Belki de modern dram yaşamak içimizde gaybın hayat sahnesinden uzaklaştırılması demek değil midir?

Sevgili dostum x, son sözü söyleyen sözden uzak kaldık, bitap ve harap bir şekilde ruhumuzu tehcir ettiler yağmaladılar. Delirmek hakkını dahi çok gördüler şiirin limanlarında. İnsanlık ve şiiri bir kadavra gibi kullandılar atomun dahi parçalandığı şu çağda. 

Ah dostum acılar içindeyim ruhumu sükûnete erdirecek bir kelime bekliyorum.


BİR DAMLA ŞİİR/Nurcihan KIZMAZ










Yalnızlığın biraz daha ötesinden geliyorum
Hani şu sessiz harflerin olmadığı sokaktan
Susarsın, çok susarsın orada, çok
Bir yudum söz bulamazsın içecek

Hani olsa bir damla şiir
Bu yürek yangınını nasıl da söndürecek

Yutkunup durur orada insanlar
Boğazlarındadır kelimeleri
Kimi zaman da gözlerindedir
Ha döküldü ha dökülecek

Sessizliğim şiir açtı bu sabah
Güneşi görmezse kuruyup gidecek

BİBLO/Derya BAYTON

Demirci ustasının tozlu tezgâhından çıkma; ağır, paslı bir mengeneye elini kaptıracakmış gibi hışımla çekip asıldı Hüseyin Efendi, umut apartmanın yığıntı koluna. Cılız kollarında ne kadar sayılamayan kemik var ise tüm gücüyle kendine çekiyordu paslı kağnısını. Gıcırtısı; kulakları, havayı delip geçiyor, insan uzuvları uzayıp giderken gölgeleri antre’yi dolduruyordu.

Serin bahar havasını yaşatan ikindi saatleri zamansız vakitlerde kapı zillerinin çalınması ile günü eriterek geçer. Açılıp kapanan kağnı gıcırtısı bir mabedin en mahrem yerini örter gibi sokağa kilidini vuruyor, sonra ağır aksak topal ayağını sürür gibi unutulmuş, en gizli köşelerde bilinmeyen zamanlara, insanlığa yeniden kollarını açıyordu.

Yedinci katında ise yalnızlığıyla baş başa otururdu yaşlı bir teyze. Çoğunlukla hatırlanmasa da adı, onun buna pek de aldırdığı yok gibi. Ufacık bedeni, eciş bücüş görüntüsüyle kırışıklarının toplamı kadardı gençliğinde kalma varlığı. O gün kapının açılan sağ kanadından hışımla içeri süzüldü. Kapıyı tutan Hüseyin Efendi bile az önce içeri giren şeyin farkında olsa da gerçekte onu görmüyor, sadece alışkanlığı dâhilinde basit, yük olarak ağır olan görevini yerine getirme bıkkınlığını ifadeleriyle söylemlere katıyordu.

Lale işlemelerinin göz doldurduğu demir kafesin sardığı küçük kabinle çıktığı katının kapı eşiğinde durdu. Cebinden, birkaç kez yamanmış söküklerden sökün eden iplik parçalarına dolanmış anahtarlarını el yordamıyla bulup, hışımla çekerek bağlarından kopardıktan sonra, anahtar deliğine takıp, iki defa çevirerek kapıyı toz zerreciklerin havada uçuştuğu küçük hole doğru açtı. Adımını içeriye atmadan önce bir iki saniye kadar eğleşti kapı eşiğinde. Sonra yürümedi, yine süzülüp akıverdi içeri; en içeriye evin kalbine; çokça vakit geçirmeyi sevdiği salonuna. Durup soluklandı. Diğer odalara oranla genişçeydi salonu. Holden dört adım sonra sola doğru biraz eğimle eski ahşap çerçeveli, ıhlamur ağacından yapılma kapıdan geçerek mentol yeşili duvarların, ki bu duvarların çıtırtılarını dinlerken kendisine bir şeyler anlatmak istediğini, evin ruhu olduğunu düşünürdü. Dört bir tarafı aydınlığı görmeyen gölgelere mahkûm edilmiş olan bu oda, eski ceviz oyması işlemeleri ile süslü eşyaların tıkış tıkış bir arada durduğu, yine göz dolduran süslemeleriyle sahibesinin en değer verdiği köşesiydi her haliyle.

Dört yapraklı yoncayı andıran çıkıntıları ile rahat görünümlü küf yeşili rengindeki mat koltuğuna, ağrılı eklemleriyle yavaşça oturdu. Kendini bıraktığında bir ürperme tüm vücudunu sararken, aynı duygu geçişiyle parmak uçlarına doğru yayılan sıcaklıkla rahatlama yaşıyor, derin bir iç çekiyordu. Otururken küf yeşili koltuğun şeklini alıyordu hafif dolgun baldırları. Bir süre kaldığı yerde içinin geçtiğini, vaktin ise akşam sularında dövünmüş olduğunu fark etti. Gözlerin yuvalarından aralandığı mahmurlukla akşam alacasının eşyaları yalayıp geçtiğini anlayıp, doğrulduğu yerden eski gaz lambalarını anımsatan duvardaki ahşap apliğin düğmesine dokunur dokunmaz loş bir ışıkla aydınlatıveriyordu etrafı. O an garip bir duygu sardı içini: Sanki odada yalnız değilmiş gibi bir his yüreğinin başını cız ettirdi. Keskin bir bakış attı kenarları kakmalı, yer yer derin oyukların olduğu gözgüde yakaladığı yansımasına. Bir yabancıyı izler gibi, lakin umursamaz bakıyordu. Biraz sonra dudak kıvrımında bir iğrenti kıvılcımını anımsatan küçük bir mimik çaktı. Hoşnutsuzluğuyla alnındaki katlar daha da katlanarak çoğalıp, göz kapaklarından aşağıya doğru tüm yüzü ve çenesinden ağrı, su gibi akacakmışçasına bir an yaşardınız eğer orada olsaydınız.

Toz olup havaya karışmaya yakın yama şeklinde parça parça etlerin parmak boğumlarında kaldığı görülen ve iskelet gibi olan romatizmalı şekil bozuğu ellerindeki parmakların tırnaklarını koltuğun yanlarına geçirmesiyle, sinsi bir atmaca gibi yerinden fırladı. Yaşına göre sergilediği çeviklikle yaşayan bu hal bir ölünün tazı hızında nasıl da atak davranır düşüncesinden doğan garip bir hissin şaşkınlığı ile olduğunuz yerde kala kalırdınız. Bu yaşlı tazının sanırım kendi de öyle hatırlıyordu; adı Mehlika’idi. Çoğu kez Meliha diye seslenirlerdi ona. Genelde işlerine öyle gelirdi. Ağız dolduran ve adından anlaşılacağı gibi bir zamanlar ay kadar güzel ve sultanlar gibi ihtişamlı olan bu kadının her yönüyle güçlü durması, çekemeyenlerin ağızlarını eğirterek, ismi mahalle arası bayağılıyla söyleme çabaları kıskançlıkların tattırdığı acizlikten başka bir şey olamazdı. Şuan bildiği bir şey varsa o da Meliha isminin de çok güzel olduğuydu. Bu yaşananlar çok uzun zaman önceydi ve anı olarak kalmışlardı. Artık kapısını çalan ve dostu olduğunu düşündüğü tek bir yakın arkadaşı dahi kalmamıştı çevresinde. Kendisi bu dünyadan göçüp gitmeye hazırdı. Lakin yaşayarak her ölümü izlemek zorunda bırakılan, onların acılarına mahkûm edilmiş lanetliler gibi hissederdi çoğu kez kendini. Haksız da sayılmazdı. Yaşanan her olgu gerçeğin yapbozunda birer parçaydı ve bu parçalar onun yaşanmışlığını bir araya getiriyordu. Tıpkı acılarının toplamının yine kendisine eş değerde olması gibi. Tamamen yalnızlığa olan mahkûmiyeti ise sabahın erken saatlerinde kalp krizi geçiren çok sevdiği hayat eşinin bu dünyan ansızın göçüp gitmesiyle daha da perçinlenmişti. İnsanın sevdiğini hatırlaması bu kadar tatlı iken, hem nasıl bu kadar acı çekebiliyordu ki hâlâ anlam verememişti. Kalbi sıkışıyor, nefes alamaz hale geliyor, kurumuş gözyaşı kanalındaki azıcık ıslaklık, soluk yanaklarından geriye kalan teni nasıl da yakarak geçiyordu. Şu hayatta tek bildiği doğru vardı oda çok özlüyor olmasıydı. Bu özlem içinde çığ gibi büyürken dışını sükûta bürümüş, hissedilen ama varlığı gerçekte bilinmeyen biri haline sokmuştu onu.  

Kalktığı koltuktan ağrı, aynı bilinmeze doğru adımlarcasına yol aldı. Yanına geldiği şifonyerin üstünde duran, siyah kedi biblosunun önünde çalımla dikiliverdi kemik yığıntısı hatlarıyla. Bakışları ne kadar derinleşmiş olsa da buğulu bir camdan bakar gibi seyrediyordu eşinden yadigâr bu sevimli biblo’yu. Kulaklarında, yaşlılığın verdiği bir uğultu sürekli uğulduyordu. Öylece dikilip kaldığı yerden bir süre sessizliğin içini dinledi. Tıpkı tanısını koyamadığı hastanın göğsünü dinleyen bir doktorun ciddiyetine bürünmüştü ekşi bir surat ile. Anladı ki aşina olduğu duvarların çıtırtı sesinden başka bir yabancıydı kulaklarının zarını titreştiren. Boğuk, derinlerden gelen bir ses, puslu bir inleme, kristallerde tınlayan tınıydı adeta; konuşmuyor, fısıldıyordu lakin. Cümleler miyav der gibi çıkıyor; sarf edilen ve bilinen her garip ses birkaç cümle, zihninde anlamlı bir yer bulup kelimelere dökülerek öbek oluşturuyordu. Göz bebekleri dehşet içinde büyüdü. Yüreği ağzından çıkacak sanıp ellerini ağzına sıkı sıkıya bastırdı. Çığlık atmak için mi, yoksa çığlıkları yutmak için miydi bilinmez? Anlamları çözemez halde, dizlerinin bağı çözüldü. Yığılıp kalacak diye beklerken korku yerini biraz meraka bırakmış olmalı ki kendini olduğu yerde mıhlı kaldı. Sonunda yalnızlığı onu delirtmiş miydi yoksa? Anlamları kargaşaya yükledi. İçinde düğümlendi hisler, yumak haline gelip göğsüne oturdu. ‘Kedi biblosu konuşuyor’ deyiverdi dişlerinin arasından. Bu nasıl bir sanrıydı, sapkınlığı alıp başını gidecek sonunda diye düşündü. Bir cesaret ile eğilip kulak verdi kediden olma seramik bibloya.

Biblo konuştu, o dinledi: “Miyavvv…mırrr…bunca zaman gözünün önünde olanı görmedin!.. İlahi cümleler eritip yüreğimden akıtacağım diline mırrr…miyavvv….”

Bu ne demekti şimdi, kendisi mi uydurmuştu yoksa duyduklarını fısıldayan gizli bir dil mi vardı odada? Sonunda ecel saati mi yokluyordu kendisini? Azrail’i nerede kaldı?

Sesler yankılanarak arttı. Kulağını tıkadı fakat bu seferde şiddetini arttırdı.  Sağa sola deli gibi telaşlı gözlerle bakıyor, bakan gözler ne kapıyı ne de pencereleri görüyor, biblo ise susmuyordu. Gözünün önü karardı. O sürekli yineliyordu sözlerini, sıklığı artmış her bir yanda yankılanıyordu miyavlaması. Bir an yığılıp kaldı orta nokta da. Çaresizce başını kaldırıp göğe bakmak istedi yıldızları görse iyi gelecekti sanki. Fakat tavanda göremediği asılı avizede dondu kaldı bakışları.

Tüm vücudunu soğuk bir üşümenin ürpertisi sardı, dili dolaştı ağlayamadı. Saçlarını yolmak geldi içinden belki acıyı hissederse delirmediğini anlayacaktı. Tutup çekti beyazın öptü tutam tellerini. Canının yandığını hisseti; hissettiğini düşünebiliyordu. Delirmemişti. Lakin bu ses de neyin nesiydi, neden konuşuyor cansız bir varlık? Süs eşyası olmaktan öte bir şey değildi sonuçta o biblo. İçinde bilmediği bir varlık mı vardı ona ulaşmak isteyen yoksa. Korku siyah bir perde gibi çekildi önüne. Göremediği pencereleri fark etseydi kesin atlardı aşağıya doğru. İçine doğru büküldü, bir yumak halini alarak dizlerini kırıp karnına çektiği ayaklarını yorgun kollarıyla etrafından sıkıca sardı. Her zamanki gibi yine her şeye kendini kapatmıştı. Vaktin nasıl geçtiğini anlamadan uzun bir süre beşik gibi bir sağa, bir sola salınıp durdu.

Bir süre sonra zihnini boşaltmış, tek bir düşünce bile beyin kıvrımlarında kol gezmez halde; bir hamsi kadar aptal görünüyor ve ağız kenarından akıttığı salyasıyla deli gömleğini çoktan hak etmiş bir divane gibi dövünüp duruyordu. Çaresizce boşuna hırpaladı kendini. Uyanışa geçmişti ki siyah kedi biblosunun hâlâ tekerlemelerini yuvarladığını gördü kendisine. Düşündü… Ne kadar kara gözüküyordu gözüne; kap kara, tıpkı kendi yalnızlığı gibi. Sevimli miydi yoksa çirkin mi? O an karar verdi, çirkindi. Daha önce hiç bunu düşünmemişti. Sade, basit bir yadigârdı. Rahmetli olan eşi için değerliydi. O an zihninde pek de parlak olmayan bir fikir patlaması yaşadı; Yoksa o çok sevdiği eşi onu terk etmemişiydi? Yadigârıyla mı ulaşmaya çalışıyordu kendisine? Yok, yok kesin deliriyor, biblo ise bir türlü susmuyordu. Bir an doğrulup onu olduğu yerden alıp tüm hışmıyla yere çalarak kırmayı düşündü. Ne güzel olurdu diye geçirdi aklından. Etrafa saçılmış seramik parçalarını,  kırılırken ki çıkartacağı şıngırtı seslerini hayal etti. Bu sesler hoş birer nağme gibi kulak zarının pasını sildi. Biraz cesaret geldi üzerine. Gözünü kısıp, yüreğini yeniden yalnızlığıyla kararttı; “Ya o gider ya ben” dedi. Ne anlattığı önemli değil, benim ne hissettiğim önemli diye düşündü.


Kendini yeniden mezarı olan salonuna, onu da bu odadan uzakta bir mezara gömmeyi düşündü. Hışımla susmayan bibloyu kaptığı gibi burnunun dibindeki pencereden karşı duvara fırlattı. Camı da delerek geçen biblo, çıkarttığı şıngırtı sesi ile yıldırım gibi havada süzülerek karşı duvardaki tuğlaları şaklattı. Sesler dalgalar halinde, sanki suda haleler çizer gibi yayılarak hiçlikte kayboldu. Geriye camdan bakıldığında leş bir arka sokak duvarının dibine saçılmış siyah parçalar halinde hayal kırıklıkları ile yalnızlık kaldı.   D.B (10.02.2015)

CEPHE/ İsmail SAĞIR














Bana bir cephe aç gardaşım
Kılıcım şiir, gürzüm yazı olsun.

Biri deyince vatan, bayrak, iman
Altı yönden altı ses
Feryat, figan, ah, isyan
Hepsi süngü yemiş yüreğimize dolsun.

Sesimize ses vere gardaşlar
Duamıza âmin diye dindaşlar
Ceddimize rahmet okuya yoldaşlar
Kerkük, yemen, Çanakkale, Medine, Belgrat dile gele
Şehitlerden haber sorar ise
Boynun bükük, yüzümüz eğik olmaya gardaşım.

Şimdilerde
Nicedir Fahreddin paşanın Medinesi
Ya Gazi Osman paşanın plevnesi
Koca sultanın ulu hakan payesi
Düştük gardaşım, düştük
Biz yaman yaman derde düştük
Hani bir vakit uzaktaki mazluma
Hatırla, Muhammedî düştük.

Noldu, nasıl oldu diye sorma bana
Tut şu davanın eteğinden Allah aşkına
Sönmüş ocağımız
Birlik davamız yeniden harlana
Hak noksanımızı tamam eder
Mümine can, kâfire keder
El-Müntekim’in kılıcı ol ki yeter.