ÇATAL’IN YOLU / Hasan KEKLİKCİ


Belediye binasının bulunduğu Çatalgedik; Çatal mevkiinin veya Çatal Dağı’nın, ya da en uygun söyleyişle, Çatal Tepesi’nin, yolculara geçit verdiği yerdir Emmi. Çatal ise; bizim Harmancıklıların elinin altında, mercimek, nohut zaman zaman çavdar, buğday ektikleri; hayvanlarını otlattıkları, dolma tüfeğini, cücük lastiğini kapanın “bir keklik kapıp” geldiği; köylü kadınlarının, ev halkı yatağından kalkmadan bir şelek odun veya evdeki keçiler için bir kucak hartlap dalı kesip geldiği yerdir. Yine burası; baharda köylü çocuklarının çiğdem söktüğü, sümbül topladığı, zirvesinde bir miktar ekime uygun yer olmasına rağmen, genelde orman ve kayalık bir yerdir. Gündüz köylüler tarafından avlanıp köye götürülen kekliklerin yerine, gece tilkilerin köyden tavukları alıp getirdiği; kuşların öttüğü, çakalların uluduğu bir yerdir. Köyün son evine en fazla, iki sigara içimi uzakta, birkaç yerinden patika yolla çıkılan bir tepedir. Ceyhan Nehri’ne, şimdiye gelecek olursak, Sır Barajına bakan etekleri ise Harmancık dışında, civardaki Yanıklı, Kocaseki köylülerinin de zaman zaman odun yapmak, dal kesmek ve hayvan otlatmak için gelip gittikleri yerdir.

İşte buradan, Çatal Gedikte bulunan belediye binasındaki makam odamda kapıyı kapatıp, Milli eğitim bakanı ve YÖK başkanlığı da yapmış olan, halden anlayacağını tahmin ettiğim bir dostuma mektup yazdım. Belediyemizin sıkıntılarını aktardıktan sonra partiden ayrılmak zorunda kaldığımı, affımı istediğimi yazdım.

“Lafın birini ver, birini koy” demiştin geçenlerde, madem öyle çürüğü-sağlamı bırakıp, sana Çatal’a yaptığımız yolu anlatayım Emmi:

Partiyi değiştirip, muhalefette olan milletvekilinin Doğru Yol’undan, iktidarın küçük ortağı olan milletvekilinin ANAP’ına geçince, boğazımızdaki düğümün bir bölümü çözüldü. “Caesar ve İskender, ikisinin birçok tarafları birbirine eşittir; ama Caesar’ın İskender’den üstün bir tarafı yoktur” demiş Montaigne ama yine de sabaha çıkacak kadar soluk alıp vermeye başladık. Dişimize kan değdi. Koalisyon hükümetinde bizim partiye verilmiş olan bakanlıklarda ve il müdürlüklerinde esamemiz okunur oldu. Ankara’da bakanlarla, genel müdürlerle görüşmeye başladık. Daha önce ulaşamadığımız, “toplantıda” olan il müdürleri belediyemizi ziyaret etmeye başladı. Hatta iş öyle hareketlendi ki, arkadaşlara biz randevu vermek durumunda kalmaya, zaman zaman da biz “toplantı”lara girmeye başladık. Bırak onu, il ilçe müdür atamalarında bile görüşlerimiz alınır oldu. Yemeklere, kahvaltılara çağırılır olduk. Toplantılarda, kürsülere davet edildik, elimize mikrofonlar verildi.

Ve Çatal’a yol yapacak dozer tırdan indirildi Emmi!..

Yapılacak yol çok, plan proje yapmaya zaman yok. Zaten plan-proje, belediye encümeni, il daimi encümeni, ÇED raporu, işe ödenek bulup programa aldırma; bunların hepsi herhangi bir yere yapılacak olan hizmetin yapılmaması için icat edilmiş bürokratik setlerdir, engellerdir. Eğer hizmet değil de iş yapmak istiyorsan; bir işi programa aldırmaya çalışacaksın. Hele belediyenin parası da varsa, aylarca Ankara’dan gelmezsin; hafta sonları, İstanbul, Antalya hatta Kıbrıs, hafta içi Ankara. Düşünsene Emmi, yerine vekil görevlendirmişsin, sen gelinceye kadar belediye başkanı maaşı alacak, o memnun. Belediye personeli başkandan kurtulmuş, onlar memnun. Kasabaya iş yapıyorsun ki, halk hepsinden memnun. Bak tekrar ediyorum Emmi. Belediyenin parası varsa bu dediklerim. Peki belediyenin parası yoksa? O zaman Çatal’a yol yaparsın.  
Önce belediyenin karşısından, hali hazırda kullanılan patika yol güzergâhından yapmak istedik yolu… Olmadı. Hani dedim ya “ÇED” raporu lazım orası için. Çünkü kellesi vurulmuş iki toruğu –çam fidanı- var ormanın. Zaten kolcularla, Fatihler Mahallesinin su deposu yapılırken aramız açılmıştı. “Su deposu orman içine kurulmuş”.
Neyse “kolcu” lafı da uzun Emmi, sana daha sonra iyi bir kolcu lafı da anlatacağım inşallah.

O ilk güzergâhtan vazgeçtik.

Tepenin güney yamacından girmeye karar verdik.

İşi gücü olmayan, hatta işi az önemli olanlar da işlerini bırakarak; Çete Bayramında; dolmasını yapıp, böreğini pişirip Çiçek Sinemasına kurtuluş filmi seyretmeye giden, Maraşlı kadınları gibi toplandık dozerin başına. Fakat yol güzergâhı kumlu toprak olduğu için, bizim beklediğimiz kaya yuvarlanmasını seyredemedik. Toprağın sert bir çeşit kum olması, işi zorlaştırsa da iyi mesafe alındı ilk zamanlarda. Üç, dört yüz metre sonra, kumun içine kök salmış bir kayalık çıktı karşımıza. Ne yaparsan yap, neresinden vurursan vur dozerin bıçağını. “Yok” Emmi. Bir milim geçit vermiyor dağ. Fakat dozer operatörünü de gözüm hiç tutmuyor. Adamda kolesterol var, et yemiyor –sanki buluyor da- tavuk ve balık istiyor. Bazen barajdan tutanlardan balık alıyoruz ama balığın bulunamadığı zamanlarda, Maraş’tan tavuk almak durumunda kalıyoruz. Fakat biz, yol tarlalara çıkana kadar operatöre yemek vereceğiz, sonra kimin tarlasında bulunuyorsa o tarlanın sahibi yemek yapacak. Bunu baştan anlaştık kasabalıyla. Çünkü belediyenin bir kişiyi uzun müddet doyuracak kaynağı yok, kaldı ki, adamı şehirden getirme işini de belediye yapıyor zaten. Sabah sekizde daireden alıyoruz adamı; dokuz, dokuz buçuk gibi işe başlıyor, on buçukta çay molası, on iki yemek; saat üç, en fazla üç buçuk dedi mi yola çıkıyoruz. Aslında temiz bir adam, otu, sigarası, içkisi yok. Fakat” ustam daha saat üç, iki kürek daha vur” dediğin zaman para istiyor. “Mesai vereceksin” diyor. “Beşte Maraş’ta olmam lazım” diyor. Beynim patlıyor. Kaya kırılmıyor, yol açılmıyor Emmi.
Ve olmadı bıraktık. Hal bu ki, “Bir İbrahim bıçağı ikiye biçer taşı”. Gel gör ki, ne İbrahim var, eline bıçak alacak, ne İsmail, taşı kıskandıracak.

Yol yapılmadı, Çatal’a çıkamadık. Milletvekilimiz ve partinin ileri gelen adamları ziyarete geleceklerini haber verdiler bir gün. Uzun bir konuşma yazdım. İlk defa kasabamıza gelecek olan adamların alır yerlerine yumruklar, tepikler hazırladım, böğürlerine hançerler, omuz başlarına kırmalı fişekleri. Gözlerinde; kurban bayramının son günü, mal pazarında satılmamış, ellerinde kalmış kır tekeden farksız olduğum kasabalının gönlünü alacak köy lafları buldum Emmi. Ve millet belediyenin önüne gelip, kasabalının toplandığında da hazırladığım her şeyi tek tek sahiplerinin önüne döktüm. “Elif’ten Be’ye, görünmeyenden görünüre yol vardır. Yol, o noktadan açılır.” dedim. O gün herkes kendine düşen payı aldı. Alanın aldığı, alanı ne yapması gerekiyorsa, alan öyle oldu. İşin sonuna doğru vekile yoldan bahsettim. “Hemen şurada” dedim. “Dozerle açamadık” dedim. “Dozeri de alıp götürücüler” dedim. “Nasıl bir kaya bu, hadi bakalım” dedi. Kalabalık bir grupla gidip baktık. İçlerinden biri “bizdeki kompresörü gönderelim, dinamitleyip çıksınlar” dedi. Ayaklarımızı yere vurup, pantolonlarımızın paçalarını silkeleyerek döndük geri belediyenin önüne. Partililer hep birlikte geldikleri araca bindiler. En son vekil girdi araca. Vekilin tozlanan ayakkabılarını göstererek, bizim Yahya’ya işmar ettim peçete verilmesi için. Yahya peçeteyi vekilin eline vermek yerine, elinde peçete ile adamın ayakkabısına hamle yaptı. “Estağfurullah” deyip peçeteyi aldı Yahya’dan vekil. Ayakkabısının tozunu, şöyle bir sildi. Düdük çaldılar, el salladık.  Ve saniyeler içinde, halk oyunları ekibinin oyunu bitirdiği anda,  tüm oyuncuların ayaklarını ileri atıp durması gibi, Yahya’nın önüne ayaklar uzatıldı. Yahya hepsine tek tek cevap yetiştirdi Emmi.

Sırtıma en kalın kendirle yüklenmiş olan ve günlerdir taşıdığım; her gün ve her gece bin defa kırıp parçaladığım ve yine de bir türlü ağırlığından kurtulamadığım kaya, bir anda yuvarlandı gitti Çatal’ın güneyinden aşağı. Meğer dünya ne kadar hafifmiş. Meğer az önce beni taşımayan ayaklarım ne güçlüymüş Emmi.

Delikler açıldı. Dinamitler geldi. Fakat dinamiti deliklere yerleştirip, kapsülleri ve fitilleri ayarlayacak ve ateşlemeyi yapacak adamın işi varmış. “Ben yaparım” dedi Necati “daha önce çok yaptım”. Karakola haber verdik. Jandarmalar geldi. Emniyet tertibatı alındı. Millet uzaklaştırdı. Patlayacak yeri en iyi gören, asfalt yola geçtik biz de. Fitil ateşlendi.   
    
Otlatıp getirdiği inekleri alelacele ahıra sürüp; düğüne koşan, eline geçirdiği ilk tabağı kavurma kazanın başındaki emmiye uzatıp, “kalmadı” cevabını alan aç çocuklar gibi kala kaldık ortada Emmi. Biri ikisi patladı, birkaç kaya bir-iki metre yükseldi. Fakat kayalar bize dil çıkarmak için mi çıktı, yoksa dinamitin etkisiyle mi yükseldi, anlayamadan yuvarlanıp gitti. Diğerleri? Diğerleri hepsi birden yerlerinden kalktı, ayaklandı, ellendi, kollandı, pazulandı geri sırtıma bindi Emmi. Karakol komutanı, jandarmalar ve orada bulunan köylüler el birliği edip, kendirlerle yeniden bağladılar, içi dinamit dolu kayaları sırtıma.


Mizaç / fazlı bayram



evlenin gardaşlar
resul bize kötü olsa der mi
etmeyin gardaşlar
bak ben evlendim çoğaldım
yüzüme can geldi gönlüme sürûr
evlenin gardaşlar bak ben evlendim
saadettir evlilik huzurda tad
ne ben gördüm bunu bekarken ne başka bekarlar
bereket vardır evlilikte bereketlenin
‘evlenmeyipte rızkını temin edebilene şaşarım’
diyen Hz.Ömeri mahcup etmeyin

evlenin gardaşlar
bak ben evlendim biraz da olsa kendimi belledim
erkeğin er kadının naz makamıdır evlilik
halden hale girdim kırk meslek edindim
çoğunu tattım eve ekmek kapmanın
nasip oldu olmadı o ayrı
aç kalmadım ama hiç
bereketlendim bereketlendim adamlık geldi sözüme
coştum uyandım

evlenin gardaşlar bu bir rüya değil
rüyadan uyanma bize
eşkali bozuk
façası kesik
gönlü tuhaf kızlardan korur nefsinizi
açın kalbinizi erenler
peygamber sünnetini alın içeri


TAŞLARA DOKUNAN SESLER-III / Hidayet BAĞCI



“Her insanın bir günahı olmalı, Allah’a yaklaştıran!”

Raci bunu duyduğunda birden irkildi bir o kadar da Aynalı dedenin böyle bir cümleyi kurmuş olması onun olaylara bakış açısını değiştirmişti. Aynalı dede ondan iflas etmiş bakkallar gibi olmasını değil uzun zincirlerle birbirine bağlanmış, geleceğe yön veren işler yapmasını istiyordu. Her ne yaşanırsa yaşansın bugün, yarın için dün olacaktı ve bugün yepyeni adımlarla ilerlemeliydi. Anı dolu dolu yaşayarak yürüdüğü gibi yollar hiç bitmemeli ve kendisi de yoruldum dememeliydi.

Aynalı dede önündeki kor ateşte madeni eritirken, Raci ceplerinden Firuze taşlarını çıkarıp sağ elinden sol eline tek tek sayarak vermeye başladı. Her seferinde sol elinde toplanan taşlar sağa geçerken sağdan sola bir dengeyi andırır misali Raci bir terazi, taşlar tek bir dengeydi karşısında. Birden Nurullah Genç’in Rüveyda şiiriyle bütünleştirdi bu anı…

“Çatlıyor da mezarım dışa vuruyor beni,

Terazi Rüveyda’ya divan kuruyor beni…”

“Raci, elindeki taşlar kaç tane?” diye sordu Aynalı dede…

“Otuz üç tane…”

“Neden otuz iki, otuz dört değil de otuz üç? Bir eksik, bir artı neyi değiştirir ki?” diyerek elindeki madene şekil vermeye çalışan Aynalı dede, ateşin alevinden madeni biraz uzaklaştırdı. Raci bu sorunun karşısında bu hali, maden için bir eksiklik olarak nitelendirdi elindeki taşları da sol eline bir tanesini eksik olarak aktardı. Madenin bu halini tarif etmek için önce maden olmalıydı ama onun ellerindeki taşların sesinden bir tanesi eksikti ve denge bozulmuştu. Bu sefer Aynalı dede elindeki madeni kor ateşte biraz fazla tuttu ve maden haddinden fazla eridi neredeyse maden, ateşin içinde kaybolacaktı, Racinin elinde tam otuz üç tane taş varken Aynalı dede yerden bir taş alıp onu Racinin avuçlarına bıraktığında yine denge bozuldu ve taşların ilk sesindeki uyumdan farklı bir tını geldi kulaklarına.

Her şeyin bir taşıma kapasitesi vardı ve denge her daim olmalıydı, istenilen sayıda…

Raci, elindeki otuz üç Firuze taşına uzun uzun baktıktan sonra Aynalı dedeyi seyre daldı. O, kor ateşte elindeki altın madenini önce inceltti sonra da itinayla iki noktayı birbirine dokundurarak şekillendirmeye çalışırken bir yandan da ruha ses veren neye üfler gibi nefesiyle soğutuyordu. Raci, Aynalı dedenin gençliğine o kadar çok benziyordu ki adı sanki onun geleceğinde yaşayacak ve onunla yaşayan bir ömrü olacaktı.

“Raci, sağ elinde ritimle saydığın ilk taşı bana verir misin?” dedi Aynalı dede…

Raci, meraklı bakışlarla Aynalı dedenin eline verirken taşı dengesinin bozulduğunu düşündü ama uydu bu emre… Peki, dedi ve uzattı onun altın kokan ellerine…

Bu Firuze taşlarını Raci’ye Aynalı dede ilk tanıştığı gün vermişti. Verirken sıkı sıkıya tembih etmişti…

“Bu taşlar o kadar kıymetli ki yanından ellerinden hiç ama hiç ayırma, bu senin dengen!”

Aynalı dede elinde şekil verdiği altını bir halka yapmış iki uzak noktayı bir hamlede birleştirmiş ve nakış nakış işlediği bu madenin tam ortasına da Firuze taşını usulca bırakmıştı.

“Raci, dengede olmak ister misin?” diye baktı Aynalı dede, Racinin gözlerine …

“Elbette, her insan gibi ben de dengede olmak isterim…” dedi Raci.

Sanki tüm kontroller, Aynalı dedenin kalbinden bu Firuze taşlı yüzüğe akmıştı. Aynalı dede, yüzüğü Raciye uzatırken onu bu sefer de sıkı sıkı tembihledi.

“Bu yüzüğü seni dengelemesi için Zümrüd-ü Anka’ya kendi ellerinle vermeni istiyorum. O senin tek taşın, sen de onun son doksan dokuzuncu taşı olasın!”


MAĞARALI YILLAR/Ahmet Doğan İLBEY

Çok severdi Mağara’yı. “Hikmet Mağaramız” diyordu. “Fikir ve Gönül Dükkânı” nın, yani Mekteb-i İrfan” ın mistik adıydı. “Medeniyetimiz ve irfanımız üstüne fikir ve gönül tâlimi yapılan saadetli bir mekân” adını koymuştu.

“Azat kabul etmez kölesiydi” Mağara’nın. Gurbet duygusu yaşatmazdı ona. Mağara dışındaki mekânlar gurbet hissî verir, ağyar kalırdı gönlüne. Aynı sohbet ve fikir tâlimleri yapılsa da Mağara kadar mekân şuuru vermez ve derûnunu sarmazdı. Bunca yıl dergâh ve uzletgâh kokusu veren Mağara gibi bir mekâna rastlamamıştı. Nice sohbet ve fikir mekânlarının hiçbiri Mağara’nın mânevî ve mistik havasını hissettirmemişti.

Mağara münzevîsiydi. Mağara’dan çıkıp modern mekânlara gitmek bir eziyetti ona. “Ancak Ali Hocam için çıkarım Mağara’dan” diyordu. Onun fikir ve gönül vatanıydı Mağara. Bir süre uzak kalması, kalpgâhından kopması gibiydi. “Zor ayrılırım buradan, kalbim buraya bağlı, vaktin oğlu oluyorum Mağara’da” diyordu.

Onun mağara benzetmesi, Platon’un ve aydınlanmacı pozitivist felsefecilerin mağara istiaresine benzemezdi. Duvarlarında gölgeler hareket etmez, sahte ve dünyevî gerçekler bulunmazdı. Batı’nın mağaraları gibi lâdinî düşüncelerle Allah’a olan hürriyet inancı zincirlenmiş mağara değildi. Ruh ve mânaca düşük olan modern mekânların fikirsizliğinden kaçanların dervişâne ve tefekkürâne yaşadığı bir mekânın ismiydi.

Mağara’dan koparılışımız vatandan uzaklaştırılmışcasına elemler yaşattı ona. Son zamanlarda “Ah Mağaram!” diye inliyor ve acı çekiyordu. Şehrin idarecileri modern mekânlarını genişlete genişlete Mağara’ya gelip dayanmışlardı. İstilacı düşman kuvvetleri gibi mağarayı dört tarafından çevirmişler ve “kamu adına” istimlâk ederek modern mekânlarına katmışlardı. Fikirli ve mistik Mağara kum ve moloz yığını hâline gelmiş, Ahır Dağı’nın dibinden silinip gitmişti.

“Hüzünkâr” nâmıyla bilinen o, dostlarına belli etmeden gözyaşlarını içine akıtmıştı. Mağara’daki hâtıraları kare kare yüreğinin üstünden geçtikçe “ah Mağara’mız!” diyerek hasta olmuştu.

Mağara hülyalarına daldığında, bir gönül dostu “Mistikliğin tuttu yine. Mağara! Mağara! Yıllardır Mağara’yı âlemin merkezi olarak nakşettin insanların dimağına. Mağara’dan çıkmalısın artık. Hicret etmelisin, yüreğinin gözleriyle görmelisin medeniyet coğrafyamızı. Bir âlimin sözleriyle ‘Akıl sahipleri bir yerde oturup kalınca rahat edemezler. Öyleyse odunu, ocağını bırak da dışarılara çık; seyahat et.’ Mağara gibi güzel mekânlar bulacaksın ” demişti de içine kapanmıştı bir müddet. Sonra şu hüzünlü yazıyı yazmıştı dostlarına:

Mağara’mızda fikir ve irfan tâlim ettiğimiz onca yıllar bir solukta geçip gitti. Derûnumuzun ve fikrimizin her vakit cezbeye kapıldığı, bediî saadetler içinde zaman mefhumunun olmadığı bir dosthâneydi, darülsaadetimizdi Mağara. Bir Hocam meydana getirmişti Mağara’mızı. Bir Hocam’ın şâkirdlerinin seher vakitlerine kadar hasbıhal ettikleri, tefekkür tâlimi yaptıkları, memleket meselelerimizi ve mukaddeslerimizi konuştukları fikirli ve dost bir mekândı. Kalp ve fikir karanlığı yoktu. İnsanı, hazret-i insan kılacak felâh bir kalbin üstüne her türlü tâlim yapılırdı.

Yıllarca sohbethânemiz oldu Mağara. Nice hüzünlü ve neşveli hasbıhallere, memleket dâvası için en koyu kelâmlara, şairlerin en yakıcı şiirlerine, Bir Hocam’ın (Bir hocam iki kişidir) ilim ve irfan üstüne yaptıkları nükteli ve mânalı sohbetlerine şahitlik etti. Müdavimlerinden bir gün olsun karşılık beklemedi bu mağara, vefalı ve hasbî idi. Lüksü ve israfı olmazdı. Müdavimleri gibi mütevazı ve sade bir yapısı vardı. Dünyevî mekân duygusu vermez, mânevî duygu ve düşünceler ihsas ederdi. Ahır Dağı’nın dibinde nice yağmur boran gördü, karlar içinde kaldı. Yine de “yeter artık, beni kendi başıma bırakın” demedi.

Mağara’mıza duhul ettiğimiz vakit dilimiz, gönlümüz inşirah bulurdu. Safiyetini kaybetmemiş mektep çocuklarının heyecanıyla koşa koşa giderdik her Cuma akşamı. İlk kim varmışsa ona imrenirdik. İlk varan fikirli çayın suyunu koyardı ocağa, sonra gözü Mağara’nın kapısında olurdu. Yemen seferlerinden ve gurbetlerden gelenleri bekler gibi beklerdi dostlarını.

Mağara’mıza girdiğimizde dünyevî düşünceler kapıda bırakılırdı. İlk gelenler sonra gelenleri selâmlardı. Önce sükût edilir, sonra diline bakılırdı gelen dostların. Fikirli ve bediî ilk cümle kimden sâdır olacak diye beklenirdi. Zarf atan ilk dost sohbet sofrasını açmış olurdu. Fikirli zarflar peşpeşe atılmaya başlardı söz meclisinde. “Gök kubbenin altında söylenmedik söz kalmadı” sözü Mağara’mız için söylenmişti sanki.

Fikir ve gönül tâlimi yatsıyı müteakip başlar, sabah ezanı vakti girince biterdi. Vaktin bitmesini istemezdik Mağara sohbetlerinde. Mağara gecelerini çok severdik. Sohbetlerin üstüne hüzün türküleri söylenirdi. Tasavvuf menşeli türküler çalınmaya başladı mı cezbeye kapılır, vecde geçerdik.

Mağara’mızda dostluk ve dost yüzü olurdu yalnızca. Her dost hem sükût eri, hem dildaştı. Her bir Mağara dostu gönlümüze şifa veren, dostluğa güç katan, dostluk terini helâlinden döken ehl-i dildi, yol oğlu’ydu, ilk göz ağrımızdı.

Mağara emzirdi bizi ilk kez ilim ve irfânla. Mağara adam etti bizi. İslâmî aşk iksiri Mağara’da düştü gönlümüze. Cezbeye kapılıp mâveraya kanatlanışımız Mağara’daki gönül tâlimiyle başladı. Mağara’da yankılandı sesimiz dünyaya karşı. Mağara büyüklerinin dizleri dibindeyken çıktı ikinci kuşağın bıyıkları. Çoğumuzun “sökük kalbi” tamir oldu, kalbindeki kirler döküldü. Kalp ve dimağımıza yerleşen modernizmin putlarını burada kırdık.
Ah, Mağara’mız! Seni çok özledik.

KAVUŞMA / Muhammet NACAROĞLU



Bakarken gözlerdeki gördüğün mana
İçindeki sırrından sızan bir ifşa
Aynadaki yüzde yansımaya şaşırma
Özlerdeki aşinalık ezelden kalma

Gönüldeki garipliği yadırgama
Empati duygunu tesadüfi sanma
Bir nefesle can olunan bu hayatta
Sakın kendini varlıktan ayrı tutma

Aklın kavraması insandan insana
Nefisleri kurban etme sınavında
Sezinlediğin hüzüne düşman olma
Kendini bulma, farkındalık yolunda

Bir bakış diğeriyle buluştuğunda
İmanlı kalp aniden uyandığında
Yaralı ruhta hicran son bulduğunda
Kavuşmanın hazzı benliği sarmakta



SULAR BULANIK MI KALSA EMMİ / Hasan KEKLİKCİ


“Dosyaların için ömür az emmi/İstersen sen yenisini yaz emmi” Demiştin geçenlerde. İnsan kocadıkça dünyaya daha mı çok bağlanıyor ne Emmi? Eskiden, yeniden vazgeçmek şöyle dursun, her gördüğünü de alası geliyor; vermeye gelince, kırk dereden su getiriyor da kendinden bir zırnık koparmıyor.

Ekmek istiyorsun adam sana laf veriyor, laf bedava çünkü ve herkesin ağzının içi laf dolu. Madem öyle ben de sana bir laf vereyim Emmi:

Her ne kadar öğleden sonra yüzmeye gidecek olsam da biraz daha fazla hareket edebilmek için ekmek almaya, Halk Ekmek büfesine doğru yürüdüm Emmi. Parkeleri yalap-şap döşenmiş bizim sokağı bitirip, Abdurrahim Karakoç Ortaokulu’nun arkasından yürürken, öğrenciler de teneffüse çıkmışlardı. Her pencereden üç beş çocuk dışarı bakıyordu. İkinci kat pencerelerinin birinden kafasını dışarı çıkaran bir erkek çocuğu, alttakilere çaktırmadan aşağı doğru tükürdü. Bir kız öğrenci kafasını son anda kurtardı, yukarıdakinin tükürüğünden.

 “Tükürük” dedim de Emmi. İlkokul birinci sınıf öğretmenim hemen birkaç site ileride oturuyor.  Az sonra evinin önünden geçeceğim. Camide de karşılaşıyoruz zaman zaman. Ben daha önce görmüş, fakat tanımamıştım hocayı. Bir gün babamgil bize iftara gelmişlerdi. Teravihe de beraber gittik. Birinci safta, İmamın arkasında oturan Mustafa Hoca babamı tanıdı; “Sen Duran değil misin” dedi. Kucaklaşma ve sarılma faslını namaz sonuna bırakarak sade tokalaştılar. Tebessüm ettiler. İki dostun yüzüne kırk sekiz yıl sonra görüşmenin hazzı yayıldı. İşaret diliyle konuşuyormuş gibi garip hareketlerini, merkezi ezanın “Allahuekber”i ile bitirerek, ellerini dizlerine koydular.

Ben, merkezi ezana; ezanın bir yerden okunup, diğer camilere bir kısım aletlerle aktarılmasını pek hoş bulmadım oldum olası. Geçenlerde köyde cuma günü hoca hutbeye çıktı, bir zaman etrafa baktı, baktı iç ezan okuyan kimse yok, kendisi okudu. Bir cami dolusu insandan, bir “Allahuekber” diyecek adam çıkmadı Emmi. Yani şehir neyse, köyde merkezi ezanın ne lüzumu var. Ezanın hangi vakit, hangi makamla okunacağını ne köydeki imam bilir ne de dinleyen köylü vatandaş. Çıkıp dili dönen, aklı yeten bir insan okusun.

Mustafa Hoca’nın köyde öğretmenlik yaptığı zamanlarda, ekimin sonu kasım dedi mi yağmur, kar eksik olmaz köyde.  Henüz çeşme yok.  Sularımızı, yazın köye gelen sulama suyu arkından, kışın  -arklar aşırı yağmur ve sellerden bozulduğu için- derelerden alırız. Bizim köyün iki yanında iki dere var Emmi.  Kocabendinin Deresi köyün girişinde, Zavraklı Dere çıkışındadır. Hoş giriş nere, neye göre giriş, neye göre çıkış. Henüz yol olmayan bir yerin girişi-çıkışı mı olur. Nereden girersen gir. Soba küreği gibi bir coğrafya; yukarısı dar ve dik, aşağısı düz ve geniş. Bir helkeyi toprakla doldur, sonra yere dök, üzerine bir sahan tası su boca et, suyun akıp iz yaptığı yerler dere, değmediği yerler tepe!..  Kırk şairi, elli yazarı yanyana getirsen; övecek, yazılarını şiirlerini süsleyecek bir şey bulamazlar. On ressam çağırsan, beş heykeltıraş ayarlasan ne yapacak resme konu ve ne de yontulacak heykele ilham verecek bir manzara, bir model çıkar. Patika yol diyecek olsan, dizine kadar çamur Emmi. Sağda solda manzara dersen; aşağıda Ceyhan Nehri var, bulunduğumuz yerden görünmez, karşımız dağ, sağımız-solumuz ardımız dağ Emmi. Gökyüzünün bir çelik çavdar ekecek kadar yeri görünür, o da kış olduğu için bulutla kapalı. Ağaçlar desen yaprağını dökmüş, dımdızlak, ortada kuru daldan başka bir şey yok. Kaldı ki o kuru dal dediğin, az bir rüzgâr gördü mü, hele hele gece rüzgârın yolunu kesti mi bir uyku düşmanı olup çıkar. Hatta bir akşam İbiş Emmigile iki garip misafir gelmiş; Adanalı mı neymiş adamlar. İbiş Hürü Ebem bunlara yemek pişirmiş, dağ çayı demlemiş, yatsılık hazırlamış, “Goz kırın, armut soyun” demiş. Küçük içeriye yer sermiş. Döşeğin bir tarafına yastık, bir tarafına yastık olmadığı için minder koymuş. İki garip Adanalıyı; ayakuçlu-başuçlu bir döşeğe yatırmış. Üstlerine yorgan vermiş. “Allah rahatlık versin” demiş. Esasen evde bir döşek daha varmış ama İsmail’in evini ayırırken O’na vermişler. Dolayısıyla evde bir kendilerinin yattığı yer yatağı, bir de misafir için sakladıkları döşek kalmış. 

Sabah İbiş Emmiye, “Emmi” demiş misafirlerden biri, “Deniz buraya çok mu yakın. Sabaha kadar dalga sesinden uyuyamadık”. Gülmüş İbiş Emmi, değişik bir şekilde gülerdi. Gözleri tam karşıya bakar; sanki Büyük Sır’daki bakkal ve aynı zamanda terzi; lazım olduğu zaman imam olan İmam Çavuş’a gömlek diktiriyormuş da gömleğin yaka ölçüsünü veriyormuş gibi kafasını düz tutup, oturduğu yerde aşağı yukarı zıplamaya çalışıyormuş gibi hareket eder, gözlerinin etrafına biraz kırışık toplar, ağzını fazla açmadan tebessüm ederdi. “Burada deniz meniz yok” demiş. Kıpkırmızı yüzüyle. Deniz meniz yok Emmi köyde, yalnız İbiş Emminin evi bahçelerin içerisinde ve her yönü kavak ağaçlarıyla dolu.

Okulun olduğu yere Zavraklı Dere yakın. O bölgedeki evler ve okuldaki öğretmen suyunu oradan; bakır bakraçlarla, yağ tenekeleriyle ve teneke helkelerle eve getirir. Bir de bizim “Bardak” dediğimiz kaplar vardı. Yirmi, yirmi beş santim eninde, altmış yetmiş santim boyunda bir çam kütüğünün bir tarafı oyularak; tutacak sap yapılır, saptan kalan yer inceltilerek takriben onbeşe onbeş santim gibi bir ağız yapılır. Sonra diğer taraftan kütüğün içi oyularak, ustasının bildiği kadar inceltilir. Daha sonra geniş olan yeri bir tahta ile içeriden kapatılarak çivilenir. En sonunda, başparmakla açılacak kadar hafif ve bir o kadar da narin bir kapak yapılarak bardak tamamlanmış olur. Tabi tamamlanması bardağın kullanılması için yeterli sayılmaz; suya yoğun reçine kokusunun geçmemesi için bir müddet bardak suyla doldurup bekletilir. Yeşil zeytin tatlılama gibi düşün Emmi. Fakat ne kadar su doldurup boşaltılırsa boşaltılsın, o çam ağacının kokusu hiçbir zaman gitmez. “Övecek bir şey bulamazlar” demiştim ya Emmi, belki bu bardaklar övülebilir. Çünkü onun suyundaki rayiha hiçbir kapta bulunmaz.

Ben ekmek büfesine tam varırken, görevli delikanlı arkadaki bir dükkâna girdi, fakat beni ve benden önce ekmek almaya gelmiş olan arkadaşı gördü. Gördüğü için olacak ki, çok kısa bir zaman içerisinde döndü. Diğer arkadaşa “Bir lira için yüz kırk liradan olamam” dedi. Bir lira ne yüz kırk lira ne çok da üzerinde durmadım, durmaya da değmez zaten. Adama vereceğim yetmiş beş kuruşu, o da bana bir ekmek verip savuşturacak. Hepsi bu.

Şeffaf poşet içindeki ekmeği sallaya sallaya tekrar evin yolunu tuttum. Okulun teneffüs saati bitmiş, öğrenciler pencerelerden gitmiş, sıralara oturmuşlar fakat henüz öğretmenler derslere girmemişlerdi.

Bu ara bizim hanım yine Karatay diyetine başladı. Allah’ın her sabahı, her kahvaltısı bir tartışma içinde geçiyor: Aslı biraz geç yattığı için haliyle geç kalkıyor. Hanımla biz karşılıklı oturuyoruz masada, Aslı benim solumda, hanımın sağında oturuyor. Hanım kendine bir koca tabak yeşillik hazırlıyor, Yeşillik tabağında; marul, maydanoz, tere, yeşilbiber, salatalık, domates; yanında yeşil zeytin, ceviz, en az iki haşlanmış yumurta, yarım kâse çemen, birkaç çeşit peynir. Ekmek… Ekmek yok, bu diyette ekmek yasak. Aslı her kahvaltıda, -cumartesi pazar hariç- bir parça ekmeği bölünebilecek en küçük parçalara ayırıp önüne koyuyor, “ye” dedikçe küçük parçanın en küçüğünü ağzına götürüyor. Elinin gölgesi tüm kâseleri dolaşmasına rağmen, çatalı ağzına götürmeden –çünkü hiçbir şeye batırmıyor- geri aldığı yere, çatalı incitmeden bırakıyor. Bize gelince; son güzde doğmuş ve ilkbaharla birlikte otukmuş, gürbüz erkek oğlakların; tepenin güney yüzünde, yeni çıkmış otların arasına daldıkları gibi dalıyoruz kahvaltı kâselerine. Ara sıra yan gözle Aslıya bakıyorum; sabah evden çıkarken anasının yoğurduğu hamura bakmış; tere yağlı, çökelekli bazlamaların komşu çocukları tarafından iştahla yendiğini görüyormuş gibi başını yere eğmiş, elinde küçük bir çöple yeri kazan, kazdıkça bazlamaya ulaşacağını düşünen, henüz davar güdecek kadar büyümemiş, büyümediği için uzaklara gönderilmeyen, kuşluk vakti eve gelmesi gereken ve dolayısıyla azık çıkını verilmeyen, fakat her hâlükârda ekmek bitince gelebilecek küçük bir oğlan çocuğu edasıyla, sandalyesinde öylece oturuyor. Ara sıra bulunduğu yerin sinekleri, evde gün doğmadan tahta kaşıkla içtiği ve içerken döşüne döktüğü mercimek çorbası bulaşıklarına konuyor, bizimki eliyle onları kovup, tekrar bazlama çukurunu kazmaya devam ediyor gibi hareketler yapıyor. Bazen oğlaklarına güzel bir otlak bulmuş olmanın huzuru yayılıyor gibi oluyor yüzüne. Fakat bir anda böğrüne sakırga konmuş buzağı gibi sıçrayıp atıyor o duyguyu. Ve “Elhamdülillah” deyip kalkıyor. Yarım saat sonra uykusu dağılıyor ve dünyanın en uysal yaratığı oluyor. Sonra sürünün içerisine analarını emmesi için bırakılmış ve anasını en son bulmuş oğlak telaşıyla yeniden oturuyor kahvaltı masasına.

 “Ekmek almaya” dedik, tükürüğe bulaştık Emmi. İşte o kış günü o derelerden akan sular var ya; bildiğin boz bulanık, mırık akar. Kullanmak için evde bir gün bekletmen lazım. Tabi onu bekletecek kadar kabın varsa. Öğretmen suyu öğrencilere getirtirdi. Büyük abiler vardı. –Bu cümle garip oldu- Biz “abi”yi şehre gelince belledik, köyde bizden büyük gençlere “ede” derdik, cümlenin garipliği ondan Emmi. Bazen abilerle su taşımaya ben de giderdim. Yalnız, öğretmen bizi çok fazla döverdi. Hele hele eli kulağımızdan hiç gitmezdi. Öyle ki sınıfta yürürken, elinde birinin kopmuş kulağı var zannederdik. Aradan elli yıl geçmiş, ben emekli olmuşum, hoca emekli olmuş, bazı arkadaşlarımız vefat etmişler. Şimdi düşünüyorum da Emmi... Hadi bırakalım sular bulanık kalsın.



CUMHURİYET SAVCILIĞINA / Furkan TURNA












Taylar vardı kalbimde
Kimileri yeni ergen, kısraklar
Çok güzel hayalleri vardı hepsinin
Bozkır yetiştirecek onları
Güneş doyuracak pazularını
Dolgun maaşlı makamları olacaktı belki
Kimi kağan çekecek
Kimi alımlı katunları

Babam saçlarımı kazıtırdı
Ergenken ben
Henüz
Tam da uzamışken
Öfkelendim, aldım elime makası
Yamuk yumuk kestim
Yelelerini, kuyruklarını

Yağmur tokatlardı yüzümü
Sevmem o acı ıslanmaları
Öfkelendim, aldım elime kamçıyı
Kıçlarına, bacaklarına
Vurdum
Vurdum
Hiç acımadım

Ağlamak gelirdi içimden
Olur mu öyle şey,
Ağlar mı erkek adam?
İnanmadım ama ağlayamazdım
Koştum geldim kalbime
Hışımla girdim ahıra
Sıkıştırdım, azarladım, kızdım
Ağlatmadım
Hep eziyet ettim o körpelere
İzin vermedim, ağlatmadım.

Hayalleri vardı
Kasva kıssaları
Burak efsaneleri mırıldanırlardı.
Aşkar olacaktı kimi
Düldül, Kırat: yiğit koşacaklardı
Bukefalos, Marengo belki
Tarihe geçeceklerdi
Müzelerde saklanacaktı kemikleri

Hepsini kırdım, sindirdim
O altın taylar
Suratsız amirler oldu şimdilerde
Utanmıyorum ama
Ben şiir yazamam.




TAŞLARA DOKUNAN SESLER – II / Hidayet BAĞCI


“Sonbahar yaprakları gibi baharı üşüyerek bekliyoruz!” diyerek elleri keçeli paltosunun ceplerinde atölyesinin merdivenlerine doğru ilerledi. Her bir basamakta düşündü, bugün yapacağı işleri mutlaka zamanında bitirmeliydi. Gece uyumadan önce sıraladığı tüm sırlı taşlarına itinayla şekil vermeli ve ipe sıra sıra dizmeliydi. Geçenlerde atölyesinin kapısında üniversiteli bir kız öğrencisiyle tanışmıştı. Bu öğrenci atölyesine geldiğinde vitrinde duran renkli taşlarla süslenmiş tespihlerine bakar, dokunur sonra da hiçbir şey demeden kapıdan öylece çıkıp giderdi.

Yıllarca bu hep böyleydi ve bu öğrenci hep onun gözünde sessiz, kendi halinde biri olarak kaldı. Bir gün bu genç kız ona bir kesenin içinde tam doksan sekiz tane turkuaz taşı getirmişti. Kız bu taşların adını bilmiyordu ve ondan bu taşlara şekil vermesini istemişti. Onlara şekil vermesi için ilk önce onun adını öğrenmeliydi. Bu öğrenci, adının Mihrimah Sultan olduğunu söylerken o kadar çekingendi ki, saklanıp kimseler adımı duymasın diye köşe bucak görünmek istemeyen bir hali vardı. Mihrimah Sultan kadife kesesinden çıkardığı taşlarını masanın üzerine bırakırken, Ahmet Suphi Usta onun taşlarına bakarak hayret etti.
“Bunları nerden buldun?” diye sordu, Mihrimah’a…

“Bunlar bana dedemden yadigâr…” diyecekti ki, bu cümleler önce kirpiklerinden döküldü birkaç damla ile…

“ Peki deden kim senin?” diye sordu masasındaki taşlara ısrarla bakan bu genç kıza…

“ Dedem mi? Siz onu tanıyor musunuz yoksa!” diye sordu Mihrimah…

“Çıraklığım bir tespih ustasının yanında geçti ve onun en çok sevdiği Turkuaz Taşıydı. Bir gün bana dedi ki;“Herkes Akik taşını sever, ben de bu taşı o kadar çok severim ki en çok da sadakati temsil ettiği için teşbihimi bununla çekerim. Birbirine dokunan seslerin tınısı da benim için bambaşka!” demişti…

“Onun taşları şekilsizdi ve onları gümüş renkli bir kumaşın içinde hep yanında taşırdı. Bu taşlar bana onu anımsattı. Bundan dolayı senin de dedenin adını öğrenmek istedim. Ben tespih ustalığının en ince ayrıntılarını öğrenmek için onunla her dem vakit geçirdim. Onunla yürüdüm, onunla su içtim ve onunla uyudum. Bu sebeple bu taşın değerini de yine ondan öğrendim, çünkü bu taşı seven pek nadir kişi vardır …” dedi Ahmet Suphi Usta…

Mihrimah Sultan, Ahmet Suphi Ustanın buyur ettiği sandalyeye oturdu ve bekledi taşlarına şekil verilmesini…

Peki neden benim ustam kendi taşına şekil vermezken bu hanım kız taşlarına şekil verilmesini istiyordu?

Peki Ahmet Suphi Usta kimdi ki atölyesine gelen her müşteri ona saygı ve hürmet doluydu. Mihrimah atölyenin bir köşesinde beklerken ilgisini en çok çeken, atölyeye girip çıkan çalışanların ellerinden düşmeyen otuz üçlük tespihlerdi. Bu tespihler ona şu mısraları anımsattı….

“Geçti zaman ve mekân
Zaman biziz, mekân biz
İmkansıza yok imkân
Ömrün ne sonundayız ne de henüz başında
Otuz üç yaşındayız, hep otuz üç yaşında!”

“Kızım çay içersin değil mi?” dedi Ahmet Suphi Usta ve onu daldığı düşüncelerden uyandırdı.

“Peki… “Merakımı hoş görün sizin Tespih ustanız neden kendi taşlarına şekil vermedi?” dedi Mihrimah…

 “ O kendini hep eğri, herkesi doğru bildi. Peki sen neden taşlarına şekil verilmesini istiyorsun?” derken Ahmet Suphi Usta diğer yandan da taşlara yumuşak dokunuşlarla şekil vermeye çalışıyordu…

“Biliyor musunuz, ben dedemi hiç ama hiç görmedim. O ben doğmadan iki yıl önce vefat etmiş bu taşları da babama emanet ederken değerini bilen değerli kızına ver demiş.”
“Ama burada doksan sekiz tane taş var, sonundaki tek taş nerde?”

“Onun kıymetini bilemedim sanırım bu yüzden onu kaybettim. Aslında şekil verilmesini istediğim onlar değil b… “ diyerek yutkundu Mihrimah.

“Peki nasıl kaybettin?”

“Yıllar önceydi sahilde taşlarımla oyun oynarken farkında olmadan taşımı oyunun dışında bırakmışım. Farkettiğimde ise iş işten çoktan geçmişti. Oyun oynadığım sahile gittiğimde taşım bana kendini göstermedi, çok aradım ama bulamadım. Aramızdaki bağ o derece kuvvetliydi ki onu dün kaybetmiş gibi çok ama çok üzülüyorum. Biliyorum o da eksik ki birbirine usulca dokunup kendisine sıra veren taşları özlüyor. Çünkü o benim kadife kesemin içinde birbirine usulca dokunan taşlardan biriydi… Şimdi bu kesede bir ses eksik ve ben bu sebeple ona/dedeme karşı da çok mahcubum…”

“Hanım annem, taşların hazır. Bunlar da onun gibi kaybolmasın, ister misin?”

“Peki nasıl?”

“Her birinin merkezini delip, sağlam bir ipe dizeceğim ve bu şekilde hiç dağılmaz…”

“Peki o zaman, tesbih ustanız neden kendi taşlarını ipe sıra sıra dizmedi?”

“O buna gerek duymadı. Çünkü o, taşlara değil onların sesindeki tınıya bağlıydı.”

Ahmet Suphi usta itinayla şekil verdiği taşları yeni, hiç kopmayan/sağlam bir ipe sıra sıra dizerken ona;

“Sakın bu ipi hiç kaybetme olur mu? Eğer kaybedersen taşları riske atarsın. Çünkü bu taşları bir arada tutan sensin!” dedi ciddi bakışlarla…

Mihrimah Sultan turkuaz taşlı tesbihini Ahmet Suphi ustadan alırken tesbihine verilen emeğin ücretini sordu…

“Yıllar önce bu emeğin bedeli ödendi bunu da sen ödedin…” dedi Ahmet Suphi usta.

“Nasıl yani?” diye sordu Mihrimah şaşkın bakışlarla…

“Ben tesbih ustamın yanında tesbih ustalığının en ince ayrıntılarını öğrenirken o bana taşların ipe sıra sıra nasıl dizilmesi gerektiğini gösterdi. Ama her şeyden önce ipin sağlam olması gerektiğini vurguladı. Aslında senin taşların ipliğe gereği yok çünkü onların arasında görünmez bir ip var ki sen onları bir deniz kenarına dağıtmana rağmen muhabbetinle yine toplamışsın. İnanıyorum son sıradaki tek taşın da bir gün seni bulacak. Elindeki ipte dizili olan taşları sağlam bir ipe dizdim sırasını kaybetmesinler ki her şey sırasını bilsin. Sondaki tek taş yine senin kalbinde ve yine senin ellerinde/tıpkı dağıtıp topladığın gibi…”


SİZİN DÜKKÂNINIZ NERESİDİR? / Ahmet Doğan İlbey


Üstadlar, “sorulunca konuşun” demişler. Gönlüme sürur geldikçe çokça kullandığım “Dükkân” yahut “Cuma Kapısı” ifadelerinin ne mânaya geldiğini soranların sayısı artınca anlatmak vâcib oldu.

“Aşıksızları gördüm ise, yolda kaldı / O sebepten aşk dükkânını kurdum ben işte” diyen Ahmet Yesevi Hazretleri gönül alışverişine çıkanlar için gönlünü ve dergâhını “aşk dükkânı” yapmış. Bu sebeptendir ki dükkân kelimesi nezdimizde muteberdir.

Herkesin gittiği bir dükkân vardır elbette. Alıp satılan şeyler farklı. Her dükkânda cem olunmaz, gönül alınıp satılmaz. Bu dükkân neresidir? Avamın dükkânı bakkal, kasap türündendir. Meselâ, Üsküdar'da bir "Attâr Dükkânı" vardı. Okuyanlar bilir ki orası âriflerin sohbet edip gönüllere şifa dağıttıkları bir dükkândı.

“Her dükkânın ayrı bir sanatı ve kârı vardır. Mesnevî yokluk dükkânıdır oğul. Kunduracıda deri olur. Terzide kumaş olur. Mesnevimiz vahdet dükkânıdır. Orada tevhidden başka ne görürsen puttur” diyen Hz. Mevlânâ’nın dükkân târifi bizim boyumuzu aşar, fakat dükkân fikrimizin en temel ölçülerinden biridir.

Şiirlerimizde gönül dükkâna da benzetilir. Bu mânada dükkânın merkezinde bir ehl-i dil, yâni bir ârif kişi vardır. Dolayısıyla böyle bir dükkânın mânevî merkezi ârif kişinin gönlüdür, gönlünden sâdır olanlardır. Dükkânı halkın ihtiyacı olan mal ve eşyanın satıldığı bir yer olarak bilenler dükkânı bu mânada bilemezler.

“CEVAHİR BAHŞEDEN DÜKKÂNI BULUN”

Erbabının şerhlerinden öğrendiğimize göre gönül dükkânı nefsi temizlemekle açılır. Kibir ve kin bu dükkânın kilididir. Bu kilidi kırıp açmak gerek.

Ulularımızdan Emir Sultan Hazretlerinin dediği dükkânı açıp bulanlar elbette bahtiyardır. “Açılmış dükkânlar kurulmuş pazar / Canlar mezad olmuş tellalda gezer / Oturmuş ümmetin beratın yazar / Cevahir bahşeden dükkânı buldum.”

Allah dostlarının dediği üzere cevahir bahşeden dükkânı bulmak lâzım. Fakir gibi daha ham olanlara şimdilik fikir ve gönül tâlim ettiren dükkân yetiyor. Anlatmak istediğim bu dükkândır.

Dükkânda birkaç zaman eğleşip sohbetlere dâhil olunca, yüzünüze karşı demezler ama kendiliğinden doğan bir sual içinizde kıvranmaya başlar: Fikir mi, gönül mü, yoksa ikbal mi istemeye geldin?

Dükkân ehlinin diline vâkıf olduysanız “fikir ve gönül” dersiniz. “Fikrin ve gönlün tâlibiyim” dediğinizde dükkânda bahtınız açıktır, seyr ü sülûkunuz devam ediyordur. Fikir ve gönül tâlimine tâlib değilseniz bir müddet sonra kendiliğinizden uzaklaşırsınız.

Müdavimler Bir Hocam’ın tâlipleri, yâni talebeleridir. Bir talebeye, “Dükkâna geleli kaç yıl oldu?” diye sorarsanız, vaktinin dolup mezun edileceği endişesiyle, intisap ettiği günden çok sonraki bir tarihi söyler ki Bir Hocam’ın (Bir Hocam iki kişidir) irşad ve sohbetinden istifadesi kesilmesin. Bundandır ki, Dükkânda mezuniyet yoktur.

Sâdık müdâvim olanların gönül kilidi dükkânda açılmış, kendim de dâhil ham gelip sabredenler dükkânda pişmiştir. Kiminin nasibine ilim ve şiir, kiminin nasibine gurbet ve dükkân bekçiliği düşmüştür bu mekânda.

KÂRDAN ZİYANDAN GEÇİLEN DÜKKÂN

Fikir ve gönül dükkânı müdavimlerinin gayeleri Yunus Emre Hazretlerinin “Canlar canını buldum, bu canım yağma olsun / Assı ziyandan geçtim, dükkânım yağma olsun” sözünün istikâmetinde yürümektir.

Yürüyebilirler mi, muradlarına erebilirler mi? Allah bilir. Elbette bu mânada “Dükkânını yağma etmek” herkesin harcı değil. Çünkü tasavvufta “Dükkân” beden, nefis ve can mânasına gelir. “Dükkânım yağma olsun” sözü nefs-i emarenin, yâni bedenin Allah aşkı yolunda heba olmasını istemenin cezbeli hâlidir.

“Assı ziyandan geçmek” yâni kârdan ziyandan geçmek için bir mürşid-i kâmilin dizi dibinde tâlim etmek gerek. Tasavvufta kâr-ziyan, dünyada kazandığı her şeyden vazgeçip nefis perdesini kaldırarak Allah aşkına ulaşmak isteyen dervişin bir mürşid-i kâmile biat etmesi, yâni onunla alışverişe girmesi ve nefsî varlığını atarak aşkla dolu gönlünü verip karşılığında mânevî değerler kazanmasıdır.

Gönülden ve muhabbetten vermeden olmaz. Zâhirî mânada nasıl karşılıksız bir şey alınmıyorsa mânevî âlemde de karşılıksız bir şey alınmaz. Yunus Emre Hazretlerinin söylediği mânada kardan-ziyandan geçmek şüphesiz çok derin bir seyr u sülûk ve amel işidir, haddimiz olamaz. “Al gider benden benliği / doldur içime Senliği” demek gerek.

ALIŞVERİŞİ FİKİR VE GÖNÜL OLAN DÜKKÂN

Ali Yurtgezen hocanın “Aşk Olsun!” yazısındaki Şemseddin Sivasî Hz. lerinin “Dükkân-ı anâsırda ettirme sivâ bey’in / Kurtar beni hüsrândan bâzârımı aşk eyle” mısralarının şerhi, dükkân kelimesine yüklediğimiz mânayı anlamamızı kolaylaştırıyor:

“Yâ Rab! (Beden denilen şu) unsurlar dükkânında alışverişimi aşk eyle. (Senin aşkından) başka şeyleri alıp sattırma. (Böylece) beni zarara uğramaktan kurtar.”

Bu şerh, fikir ve gönül tâlimi için bulundukları mekâna “Dükkân” diyenlerin maksadını ve duruşlarını tam tamına ifade ediyor. Dükkânın maksadı makam, mevki ve dünyalık ikbâl değil, muhabbettir. Dükkâncılar birbirine muhabbet eder. Dükkânlarını gönül evine çevirerek kar ve zarar düşünmezler. Her şeylerini yağma ederek varlıklarını Hakk’a vermek, yâni ”bedenden” vazgeçip “ballar balını bulmaktır” gayeleri.

Çünkü, “Bu dükkân’da yalnızca fikir ve gönül alışverişi olur, başka şeyler alınıp satılmaz” diyerek çıkmışlardır yola. Yunus Emre Hazretlerinin sözüyle “Virdi birlikden şarab kıldık dükkânı harab / cümlesini terk ettik assı ziyanımızı” demeye niyet etmişlerdir.

Ehli bilir ki “şarap” tasavvvufta “ ilahî aşk ve âb-ı hayat” mânasındadır. Dükkân ehli haddini bilerek kendisini “âb-ı hayat” mertebesinde görmez, bu seviyeyi menzil bilir ve bu gaye için Allah yolunda fikir ve gönül tâlimi yapar. Dükkân bir beden iken aşka, yâni hakikate götüren “şarap” olmuştur. Bu mânada dükkâna şarap içilen meyhâne de denilebilir. İçilen şarap fikir ve mâna şarabıdır.

Dükkânımıza “Cuma Kapısı” da denildiği için bu suali de sarahate kavuşturalım. Cuma, Kur’an-ı Azimmüşşan’dan hediye bir kelime. Toplanma, bir araya gelme, cem olmadır ki, buna toplu dostluk mânasını da katalım. Dinimizde Cuma gününün bir bayram olduğu buyrulduğundan, Dükkânda Cuma akşamları cem olunduğundan Cuma Kapısı da denilmektedir.

Bir dükkâncı için “Cuma Kapısı bu hafta açıktır…” haberi en sevindirici haberdir. Çünkü gönüllerde dem olmuş dost hasreti o gün vuslata erecektir. Bir dükkâncı için Cuma Kapısı’nın açık olmaması hayra alâmet sayılmaz ve o gün gönüllere zifiri karanlık ve elemlerin düştüğü gündür. Cuma Kapısı maddî mekân olarak kapansa da meşk edilen tâlim gereği gönül kapıları kapanmaz. Cuma Kapısı’nın “sırlanması”, yâni vaktinin dolup kapanması bilgisi dükkânın bâni ve efendisi “Bir Hocam’a” aittir.

HÂSIL-I KELÂM; BİR BÖLÜK DÜKKÂNCIYIZ…

İşte bu dükkânın vasfı ve vazifesi budur. Birinci kuşak için dükkân, fikir ve gönül, türkü ve hüzün, sohbet ve yârenlik arasında geçen bir ömürdür.

Her kim ki fikirli ve gönlü cezbeli değil, bu dükkâna lâyık değildir. Böyle bir dükkâna, “Bir derdim var bin dermana değişmem” diyenler, din ü millet ve fikir sancısı olanlar gelir.

Hâsıl-ı kelâm, bir bölük dükkâncıyız, fikir ve gönül tâlim ederiz. Âliyyülâlâ bir dükkâncı olmak dünyada bir saadet…


aç karnına / fazlı bayram



öyleyse baharın gözle görülür yanına
bağrıma ve idam sehpalarına
baş ucu kitaplarının
şol hatıralarıyla eşyaya
merhaba

merhaba bok böceklerine
alın karıştırıp kaş göz oynatan
yoğurtları ekşileyip

burada öğrendiklerim unutturdu seni
kabahatim yok
seni çağırdım bir ömür alnıma
kor kalbim buna yetmedi


TÜRKİSTAN’DAN YEMEN’E YAKIN ACILAR TARİHİ/Enver ÇAPAR



Sıcak haber Yemen’den gelir:
“Her on dakikada bir çocuk ölüyor”
Şol Yemen’de kalan yüreğimiz yeniden dağlanıyor
Dünyayı geçtik, ey Müslüman sana ne oluyor!
Sesin neden duyulmuyor?
Çöl bile utancından yangınını içe verirken.
İnsan ne zaman gündem olacak şu süfli dünyada.

Medine sokaklarında nur yüzlü bir çocuk
Adı Yemenli Muhammed
Oyun çağında, oyuncak satıyor
Oturmuş bir köşe başında
Bakmak cesaret ister, bu derin gözlere

Yüzünde hüzün, gönlünde gam olan uzak değildir bize
Hemen yer açılır gönül hanemizde
Doğu Türkistanlı bahtı karalı
Ne güzel ad vermişler: Nur Ali
Anlatmaya gerek var mı ahvalini
Annesi hapiste, babası kayıp, kardeşleri sürgün,
Nasıl dayansın el kadar yavru bu acıya.
Bir merhem bulmak için bağrındaki yaraya,
Gelip sığınmış yurt bildiği Anadolu’ya.

Şöyle bir resim vardı hatırlayın,
Elele tutuşmuş, rengarenk çocuklar
Dünyayı sarmışlar, kardeşlik şarkılarıyla.
Hep sahte mi çıkacak bu rüyalar?

Bir çocuk öldüğünde, bir yetim ağladığında
Durmuyorsa dünya; kırılsın çarkı, yıkılsın barkı.
Simsiyah doğsun gökkuşağının rengi.

İnsan, gide gide saflığa, çocukluğa varamıyorsa,
İnsanlık da böylece düşer karaborsaya.
Vicdan: yürek taşıyanları fişleyen ajan.
Adın yoksa listede sen haline yan.

Kör dünyanın gözü önünde, bir millet yok ediliyor
Ses ver ki seni görelim ey İslam alemi!
Dil söylemeden din yaşanır mı?