Dil ve Lâl Üzerine / Hasan KEKLİKCİ

Elinde sarat saratın içinde afara. Bekledi. Bekledi… Sağına soluna bakındı. Sarat elinde ağırlaşmaya başladı. Tartıyormuş gibi biraz havaya kaldırıp indirdi saradı. Bekledi… Kolu yoruldu. Sonra bir anda aklına gelmiş gibi, “Esmezsen esme al bu da senin olsun.” dedi, içinde harmanın; buğdaylı, çavdarlı, taşlı, topraklı, samanlı son kalıntılarının bulunduğu saradı, harmanın alt başındaki yörebe doğru fırlattı Omar Emmi.

“Nasıl olmuştu ana?” dedim. “Baban askerdeydi. Çok ağladım. Zaten doğru dürüst bir yemek olmazdı, ben olanını da yemedim günlerce. Bağdan bahçeden bir şeyler deşirirken ne ağzıma attıysam o öğünüm oldu. Gündüz ben kendim için ağlardım, geceleri babanın yerine… Her gece düşüme girerdi baban; Selver Hacı’nın yaptığı tahta valizi yerde, kendi Konak Taşının üstünde. Köye girmezdi. Eve gelmezdi. Konuşmazdı. Ben yanında çok durursam asker tıraşlı başını yerden kaldırmadan ‘Kızı n’ettin?’ derdi. Uyanırdım o zaman. Etrafımı yoklardım. Oğlanlar uyuyor olurdu yanı yanına. Kız… Harmancık mezarlığında.”    

   Okuyucu düğün davetiyesi dağıtıyordu. Eve girdi bir kibrit bıraktı ev sahibine. Düğün sahibinin selamını söyledi sonra. “Düğün davullu” dedi, davulcuların parasını kendisi veriyormuş gibi övüngen bir edayla. Ev sahibi okuyucunun torbasına bir tabak bulgur koydu. Evin oğlu okuyucudan önce çıktı evden. Hiç öylesine yürüyormuş gibi okuyucunun yoluna doğru yürüdü. Okuyucu yanından geçerken usçalık -yavaşça- “Düğüne Berduş da davetli mi.” dedi.

      Ekim ayıydı. Hatta ilk günleriydi ekimin. Bir kar yağmıştı bir iki gün önce. Elif Anamgile gitmiştim. “Nasılsın Elif Ana.” dedim. Sevindi “İyiyim oğlum.” dedi. “Akşam namazdan sonra dua ettim, Allah’ım yeşil yaprağın üzerine kar mı olurmuş, bu karı al ta şu dağların başına götür dedim.” dedi, değneğiyle; karlı, karşı dağları göstererek.

    Omar derler bizim köyde Ömer’e. Yiğit adamdı Ömer Emmi. Dik kafalıydı ama. Ben yanındaydım saradı içindeki afarayla birlikte fırlattığında. Sarattaki buğdayın samandan ayrılması için rüzgâr esmeliydi. O saradı salladıkça buğday ayağının dibine, saman ve ot çöp harmanın kenarına doğru savrulup gitmeliydi. Esmedi rüzgâr… Mekânı cennet olsun Ömer Emminin. Yeğeni Hasan Ejderha şair oldu, yazar oldu. Kitap yazdı. “Dünya çocuklarının amcası” oldu.

             “Seni yaşamadan olmaz can
              Bereketsiz olur harman”
dedi.

            Gün oldu:

“Harmanı yanan bir ihtiyarın

Yoksulluğunca yanıyorum” dedi.

“Ana” diyorum “bize, çocuklarına hakkını helal ediyor musun?” “Aman oğlum çocuklarım bana haklarını helal etsinler, ben sizlere ne yapabildim ki?” diyor anam. Allah uzun ömürler versin. Anamın yeğeni Cafer Keklikci de şair oldu. Çeşit çeşit kitaplar yazdı.

“Herşey uzak: ellenmiş bir can çıkacak herşey uzak

bir kurdelâ takılmayacak bir kızın saçlarına herşey uzak” diye şiirler yazdı.

Berduş’suz davullu düğün olmazdı. Davulcudan önce kalkar davulcudan sonra yatardı, düğün günlerinde. Halayın başına o geçerdi. Davulcu gözüne bakardı. Oyun ismi söylemezdi, her oyunu bilirdi “Üstündekini vur, altındakini vur.” derdi. Bazen mendil elinde beklerdi. Biraz daha… Biraz daha. Bir adım atardı sonra. Sol tarafında dizilmiş tor halaycılara bakardı. Aşka gelirdi kendi kendine. “Atalım atalım” derdi. “Her kime” diye karşılık verirdi oyuncu arkadaşları. Ve hep birlikte öne doğru eğilerek “Damadın şerefine heyyy” diye bağırırlardı… Mekânı cennet, makamı âli olsun Berduş’un da.

Berduş’un -Berduş Berduş’tur, ona emmi, dayı, abi yakışmaz- oğlu  Hüseyin Burak US'da okudu yazdı şair oldu. O da kitap çıkardı. Şiir tamirine başladı. Tiyatroya can verdi, ruh verdi.

“Provasız ağladım replik replik mezarları

Baş tutmayan yarasıydım perdenizin oğlum

Şimdi aklınızdan alt yazı olarak geçiyorum” dedi.

Sonra:

“Açılmaktan utanan oruçlar tutuyorum

Yorganım yok oğlum

ayağımı kafama göre uzatıyorum” dedi -kim geldi penceresi- kitabında.

Elif Anam iki çocukla ortalık yerde kaldığı zaman, onu ikinci hanımı olarak alan herifi, “Ben çocuğunun birine bakabilirim, ötekine karışmam.” demiş. “Dört yaşındaymışım” diyor karışılmayan çocuk... Elif Anama, önünden ardından gidenlere de rahmet olsun.

Ve Elif Anamın torunu Meryem (Yardımcı) Küçük de şair oldu. Kitabının ismini “Dil ve Lâl” koydu.

“Yapraklar serilir

Sonbahar denilir

Karla bahar olur” dedi.

Cafer Keklikci İspat adlı şiirinde;

“hepimiz bir türkünün soyup düzelttiği yerden

hepimiz bir aşkın kanatıp bıraktığı yerden” diyor.

Evet, yukarıda isimlerini zikrettiğim ve hepsini tanımakla şerefyab olduğum şair ve yazarlar aynı köyden, Karadere’dendir. Hasan Ejderha ve Cafer Keklikci Harmancık, Hüseyin Burak Us Karadere, Meryem (Yardımcı) Küçük Kocaseki’den. Bu arada burada zikretmem gerekir ki, Kocaseki’den bir hikâyecinin daha kitap müjdesi gün sayıyor. Emine (Yardımcı) Abacı kardeşimizin Vesselam ve diğer dergilerde yayınlanan hikâyelerini de kısa zamanda bir kitapta toplanmış olarak görmeyi murat ediyoruz. Yine Harmancık’tan Şair Şeyhşamil Ejderha’nın yakın zamanda çıkması muhtemel şiir kitabı da heyecanımızı arttırmaktadır.

Meryem Küçük; Yoldaki Kalemler, Vesselam Dergisi, Usare Dergisi, Tebriz’de (İran) Azerbaycan Türkçesiyle yayınlanan Köprü dergisinde şiirler yazıyor. Gülnar Yayınlarından Ağustos 2021’de çıkan Dil ve Lâl ilk kitabıdır. Kitapta hepsi birbirinden güzel kırk bir adet şiire yer verilmiş. Bir parmak bal misali:

Şehir ve İnsan

“Aşkın ve sabrın tahammülünde gönül

Hala umut var kuşlar uçuyorsa göğünde.”

…

“Sürgünlerini kucaklar yücelik duygusuyla

Durulana durulana/ yunur şehir…”

Bağıra Bağıra Susan Bu Medeniyet Bizim

“…

Yeniden kuramadık

bu asrın inşasını

avuçlarımızda can verdi

öz benliği tarihin

…

Koca bir devrin padişahını/

Sürgün ederken/gömdük

Biz şanlı medeniyeti”

           

Tövbem Kırık

“yazarak ölsem/yazarak dirilsem

kader olur mu/sussam

şiir yorulur mu”

            Meryem Küçük kardeşimizin kitabının hayırlı uğurlu olmasını, okurunun bol ve kitaplarının devamının gelmesini diliyorum. Erzurumlu şair dost Muhammet Hanefi İspirli geçenlerde, “Büyük bir emek ve bir kitap… Öncelikle yakının, arkadaşın, dostun kitabı hediye etmeni bekliyor… Ya hu gidin alın.. Siz sahip çıkın.” demişti. Muhammet Hanefi İspirli’ye canı gönülden katılıyorum. Size zahmet gidin alın bu kitabı.

 

 

BİR EYLÜL HAYALİ… / Gün Sazak GÖKTÜRK










Kelimem yok gönlüm var anlar mısın?

İşte böyle diyen bir hayalin serzenişiyle başladı bu şiir!

Anlayacak halim yok ne bir kelimeden,

Ne de bir kimseden!

 

Eylül çığırmışken hüzün denen türküyü

Reddi beyan haddimiz değildi belki

Fakat vakitsiz miydik?

Neydik?

Bilemedik,

Sessizliğin gururu değildi, dili lal olmuştu kelimelerin

Kapılar örtük, gündüz de zifiriydi

Acı kelam düşürdüler ortalık yere

Bir keder türedi kendiliğinden

Kimsesizlik burdu acıtarak

Aha şuran dedi biri, şurandan yaralısın

Oradan vurdular insanlığımı!

Artık kimse eylülde gelmemeliydi

 

Yine bir eylül

Büyük yıkıntılar var içiminde içinde

Hüznü tadacak kadar, kalmayan yıkık bir ruh

Ve onu saran yorgun beden

Hangi giyotine başımı uzatsam diye düşünüyorum

Zaman mefhumu bir girdaba dönüştü bende

Hep aynı sabaha uyanıyorum

Ölmek için ne güzel bir gün!

 

Bilseydim gelmezdim diyen hayalin

Roma saraylarında gezinen bir barbar gibi gezinirken içimde...

Atlar ülkesine gömün beni

Şöyle küçük bir dere kenarına

Bir söğüt gölgesine

Kimsenin uğramadığı bir uzağa...

Kır çiçeklerinin vaveyla bir yele yenik düştüğü bir kıra gömün…

…     

 

SONBAHAR YAPRAKLARININ TEDİRGİNLİĞİNDE/Hidayet BAĞCI

"Şûle-rîz ettin yine vaktiyle yanmış gönlümü,

Eyledin mecrûh-i nev gûya kapanmış gönlümü."

Tahir’ul Mevlevi

 

Sonbahar yapraklarının tedirginliğinde kaldı Belkıs’ın kalbi. Ya hep yazmalıydı ya da hep yazmalıydı. Okumakta olduğu Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” kitabının arasına kurşun kalemini bırakarak mektup arkadaşına mektup yazması gerektiğini düşündü. Bu mektup arkadaşlığının bir ölçüsü sınırı olsa da o kendince mesafesini koruyarak sınırlarını aşmalıydı. Öyle değil mi ki mektup yazmak iki kişi arasında mevzu bahis olan mahrem bir iletişim yoluyken soğuk mesafeler de ne’yin ne’siydi? Pastel tonlarda aldığı zarflardan sarı renkteki zarfı seçti. Yazılmayı bekleyen beyaz sayfa tam da önündeyken inci inci dizmeliydi kelimeleri, içinden geldiğince. Belkıs içindekini sesli düşünürcesine cümlelere dökmeliydi.

İnsanın hayatına giren her şey yol alıp ilerlese de bir durağı elbette vardı. Gönül bağı kurulan her kalpten sorumlu olan insan bu yolda daha duyarlı adım atmalıydı. Belkıs için mektuplaşmak bir nevi insanın kendini dinlemesi ve zihinden süzülüp berraklaşan düşünceleri not etme işiydi. Aynı zamanda muhatabındaki insanının düşüncelerini dinlemeye değer görerek farkında olmadan karşısındaki kişiyi onurlandırmaktı. Bir zamanlar muhatabında kimse yokken kendince zarfı açılmamış mektuplar yazıyor ve biriktiriyordu. Şimdi ise her şey başlı başına dikkat ve özen isteyen bir meşguliyet halini almıştı.

Belkıs önündeki beyaz kağıda “Bugün” dedi ve yazmaya başladı. “günlerden pazartesi ve mevsimlerden sonbahar… Ağaçların dallarındaki yapraklar rüzgarın kolları arasına düşmemek için yaprak uçlarına kadar üşüse de sımsıkı sarılıyordu dalına. Yağmur, bu mevsimin yağdığı son mevsim olmadığını bilse de yine de sağanak bir şekilde yağıyordu toprağına. Her yağmur yağmak istediği toprağı da bilir mevsimini de. İşte her kalem yazmak istediği kağıdı da bilir yazılmak istediği adresi de. “ diye devam eden cümleleri sıra sıra yazıyordu ki kapının zili çaldı. Kapıyı açtı ve gelen kadının ellerinde rengarenk bir çiçek demeti gibi duran, Murad’a yazdığı mektupların zarflarını gördü. Gelen kişi mektup arkadaşı Murad’ın kız kardeşi Melike’ydi. Belkıs misafirini evine aldı, odasına buyur etti. Mutfakta misafiri için kahve hazırlarken heyecandan taşırdı iki kişilik kahveyi. “Acaba neden geldi?” gibi sorularla zihni meşgul olurken Melike de odanın duvarında asılı duran söğüt ağacı tablosuna dalmış bir şekilde Belkıs’ın gelmesini bekledi. Belkıs odaya girdiğinde Melike, elindeki mendil ile kirpiklerinden yanağına doğru kayanların, kucağında bir demet çiçek gibi duran mektuplara düşmesine engel oluyordu. Melike söze ve öze nereden başlayacağını bilemese de gözyaşları eşliğinde bir hafta önce kardeşi Murad’ı elem verici bir trafik kazasında kaybettiklerini ve onu toprağa sırladıklarını ifade etti. Melike ve ailesi de Murad’ın değerlerinin mahrem olduğunu bilerek bu emanetleri Belkıs’a vermeyi uygun bulmuşlardı.

Belkıs duyduğu acının varlığı ile tuzla buz olmuş gibiydi. Gözleri bir noktaya sabitlendi ve oturduğu yerde taştan bir heykel gibi durdu. Melike elindeki rengarenk mektupları Belkıs’ın ellerine bir çiçek edasıyla bıraktı. O anda Belkıs’ın gözlerinden yanağına yuvarlanan kocaman bir göz yaşı uçurumdan yuvarlanan bir kaya gibi düştü zarfların üzerine. Belkıs bu acıyı sessiz bir şekilde kucaklarken taştan bir heykel olmadığını, gözyaşlarını ellerinin kenarıyla silerken anladı ve kendine geldi.

Melike, Belkıs’tan müsaade isteyip ayrılırken masada duran beyaz kağıda baktı ve kardeşine yazılan son mektubun sadece son cümlesini okudu…

“…Sonbahar yaprakları gibi baharı üşüyerek bekliyoruz ve her yaprak ilkbaharda açmak için sonbaharda dökülerek kendine aşı yapıyor. Onlar iyileştirmeyi ne de güzel beceriyor, değil mi? Oysa biz insanlar iyileşmeyi bilmiyoruz, bilemiyoruz. Kendine dokunarak iyileşen kaç kişi var bu dünyada? Peki bir başkasının acısına dokunarak iyileşen kaç kişi var?”

Huzura ve Mutluluğa Dair / Halit Dilipak

Kötü olduğunu söyleyenler, bana öyle geliyor ki sanki iyiler. En iyiye ulaşamamanın hüznüyle kötülüğü kendilerine yakıştırıyorlar. Kötüler de kötü olduklarının farkına varabilseler iyi olma yolunda bir adım atabilirler galiba. Hak olana ulaşabilmek teslimiyet ve kendini sorgulayabilmekten geçiyor. Acaba diyebilmek daha iyi olabilmeye götüren bir soru. Haklı iken de, haksızken de hüzünlenebilmek, dertlenebilmek...

İyiliği öldürmemek lazım; iyiliğin ve iyilerin kalmadığı yerde zulüm ve vahşet hüküm sürer. İyi niyetlilerin aptal olarak görüldüğü, amiyane tabirle enayi yerine konulduğu devirlerdeyiz. İnsanlığın, rahmani bir hayatı bırakarak şeytani bir hayata kapılarını açtığı devir. Zulmün, kan ve gözyaşının hâkim olduğu, zalimin hükmettiği bir devir. Zalimden medet uman gafillerin, zalimlerin ekmeğine yağ sürdüğü bir devir. Yaratıcısına asi olan şeytana verilen mühletin dolacağını bile bile şeytanın hükmü altına giren; nefsaniyetin ve enâniyetin hüküm sürdüğü zamanlardayız.

Şirk büyük bir ihanet ve affı da yok. Yaratıcıya karşı bile isteye yapılan hainlik. Hain, kutsal sayılan şeylere, kavramlara kötülük edendir. Duyulan güveni heba etmektir. Verilen söz ve ahdi yerine getirmemek ihanettir. Emaneti korumamak ihanettir. Üç günlük dünyada kazandığını zannederken sürekli kaybeden olma zavallığıdır. Yapılan her yanlış öldürülen bir iyiliktir. Eğer iyilik öldürülürse, güven sarsılır. Güven sarsılırsa toplumda yozlaşma başlar. Özveri biter, yardımlaşma biter, saygı biter, hoşgörü biter ve toplumu toplum yapan değerler kaybolur. İyilik yapan birine yapılan ihanet hainliktir. İhanet toplumda yürürlükte olduğu sürece yozlaşmanın önüne geçilemez.

Her zaman iyiler kazanır. İyi isen, iyilerle isen korkma. Kimse zulümle abad olmaz. Elbet bir gün zulmün de, iyiliğin de karşılığı olacaktır. Kaybetme korkusu ile iyiliği katledenden daha zalim kim olabilir ki? Ara sıra kendimize şu soruyu sormamız icap etmez mi dostlar. Biz başkalarının hayatındaki kötüler miyiz?..

Sadık ol ki, sadakat göresin. Eğer sadakat göstermezsen elbet bir gün ihanetle yüzleşirsin. En büyük sadakat yaratanadır. Verdikleriyle O'na ihanet edersen, elbet hâkim ve sahip olanla yüzleşirsin. Gerekçelerin tükeneceği güne erişmeden, saf gerçeklerle şimdiden nefsi yüzleştirmek lazım... Bir "lâ"dadır huzur ve mutluluk. Hasretlik biter, bir "lâ" ile yangın söner, sükûnete erersin, bütün fani olanlara tek bir "lâ" diyerek, mutlak güç ve hükümran olana teslimiyettir huzur.

Mutluluk esasen hep yanı başımızda; mutluluk yüreğimizde, mutluluk sevgiyi, sevdayı, aşkı, benliğe, arzuya, nefse, hırsa teslim etmemiş gönüllerde... Mutluluk bir ana göğsünde, bir ailede, bir arkadaşın omuzunda, bir çift gözün derununda. Bir eşin elinde, yârin gönlünde, evladın yüzünde, babanın kokusunda, dost meclisinin sırrında... Mutluluk saf sevginin içerisinde sevdayı bilene.

Aşkı yaşayabilenedir mutluluk. Elde edebilme arzusuyla katledilmeyen aşktadır mutluluk. Sevdasını hüznünü ciğerine çekip, huzurla yaşayabilenlerdir mutlu olanlar. Muvaffak olanlar saf sevdası olanlardır. Sevdasına ihanet etmeyenler, başarmış olanlardır. Sevda, saf teslimiyet ister. Bencilliği, benliği, nefsî arzuyu kabul etmez. Saf sevda mutluluktur. Kederin, elemin yeri yoktur sevdası halis olanda. “Âşıkta keder neyler, gam halkı cihanındır”. Âşık olan kimseler mutluluğu, nefsin süflî arzularıyla, benliğin kibriyle katletmez.

"Bir nefes mutluluk" derler ya! Bazen bir nefes dumanda, bazen biz çift bakışta, bazen sıcak bir dokunuşta, bazen bir çift sözde, bazen bir tebessümde bulur huzuru insan. Çocuksu duygularla bayram sabahına uyanırsın ya da uzaklardan gelecek olan babana kavuşmanın bir huzuru ve sevinci dolar ya çocuk kalbine. Hani sevdiğine kavuşmanın mutluluğunu yaşar ya hasret gönüllü sevdalı. Hani yokluk içindeki bir yavrunun eline bir oyuncak verince gözlerindeki o mutluluk vardır ya. Hani geçim sıkıntısı içerisinde olan babanın evladına bir kaç lokma fazla götürebilmesinin mutluluğu vardır ya. Bir annenin yeni doğan bebesini kucağına alırken ki mutluluğu var ya. Çocuk kalbi vardır her an her şeyden mutlu olabilen. Kinsiz, öfkesiz, nefretsiz, temiz, pak, melek çocukların saf ve temiz mutlulukları vardır ya hani.

Bazen sebepsiz, nedensiz, durup dururken, anlamını bilmediğimiz bir huzur, bir sevinç, bir mutluluk hissi gelir kalbe. Güzel bir histir, bitmesin istersin. O anlık huzurun sebebini bazen bir çift gözde, bazen tatlı bir sözde, bazen bir hayalde ararsın. Ararsın çünkü o huzura erişebilmek, o anı daima yaşayabilmek istersin. Oysa senin maddi âlemde aradığın huzur, mânevî âlemlerden bir ikramdır. Eğer manaya erebilirsen, doyumsuzca yaşayacağın huzurun göstergesidir.

Huzur da, mutluluk da, teslimiyet de her şey içten gelmeli. Hissedebilmeli, ama içten ve derinden. Olmasını arzu ettiğinle değil, olanla mutluluğu yaşayabilmeli. Olanla huzurlu olabilmeye tevekkül denmiş, rızaya razı olmak denmiş. Temiz ve teslim olmuş kalpler ancak bu makama erişebiliyor. Hırsına, arzusuna yenilmişlerin tevekkülü kalbe inemiyor. Eskiden söz ağızdan bir sefer çıkardı. Söz söylenmek için değil tutulmak için verilirdi. Elde edilenle yetinebilmekti huzur. Eldekini paylaşmaktı mutluluk. Az dünyalığımız, çok huzurumuz vardı. Dostlarımız vardı. Menfaati bitene kadar değildi eskiden muhabbet. Muhabbet gönüldendi, içtendi, onun için bizleri diri ve dinç tutardı. Bilirdik ki derdimizi dökebileceklerimiz birileri vardı. Bizi biz olduğumuz için sevenlerimiz vardı. Sanki bir masalda geçiyor gibi, sanki masal kelimeleri gibi kaldı dostluk, muhabbet, huzur, güvenmek, hak, adalet, sadakat. Kelimelerin içini boşalttık, derinliğini unuttuk, posasını çıkarıp dilimizin ucuyla söyler olduk.

Allah cümlemize huzura çıkıp, huzurda boyun büküp, huzura baş koyup huzura erebilmeyi nasip etsin. Hepimize nasip etsin ki toplumumuz huzura ersin.

Panzehir / Fazlı Bayram


“korktuk emmi
önümüzü göremeyince afalladık
kandiliniz sırladı kendini sandık
oysa hep aydınlıktı yol/umuz
sizi toprağa güneşe çağırsa da bağınız
kalp ayarımız yoldadır
yolda olmak bana varmaktan iyi
iyi ki yol var
yoksa ben yatarım herkes gibi”






gel üstünü başını yırtıp

sağa sola koşarak umut olma düşmana

iç bu şerbeti ki kızılcık derler adı böyle

karışır kanına can

sen yine bulaşma millete işine bak

bu olan biten bu yalnız sen kendin

ister feryad et ister avun

kaçadabilirsin fark etmez ama durum bu

 

cumbasız evlerde büyüdük salça kokar bir mevsim

başka mevsim buz gibi sokaklar

çerçi kamyonları çalışmaz vitese vurmazsan yokuşta kışın

mahalle bu camisi de var tabi

minaresinde ezan rahlesinde cüz okuturlardı

şimdi merkez hepsini hallediyor o işin rahle yok sıra var içerde

hem bir ay yetermiş yaz tatili çok uzun

 

derken çocuk kalplerimizle komşu kızı seçerdik o zaman aşka yol

benimki sühendan arifinki cansimit

ağır imtihanlar geçerdi içimizden o yaşta bilmezdik

 

sonra bir bakmışsın herkes büyümüş sen de içinde ben de bir ben

düşe kalka yorgun bulursun kendini

yeniden

yeniden başlarsın

bazen de  hiç hevesin kalmaz

vurur ensesine feleğin çıkarsın işin içinden

kendi zehrini kendin içer ölürsün

hem bin kere ağız dolusu

hem cellada artistlik yaparak

 

ben vaz geçmeden bitmeyeceğini biliyor olmalısın

HİÇBİR ŞEYE AĞIT/ Ferhat ALTUN


 








-Şairleri Kör Eden Ölüm Hakkında

Acının vakti olmaz

 Fırtına değil

 Kadim bir bedduadır kadınlarınki

Kadın sızlar

Fakat sen yed-i beyza

Sen zehrini akıtan mücevher gözlü bir yılansın avucumda

Ah edersin

 -urfada dağ yok-

Beyninde modern bıçak izleri

 Üstelik mevzubahis ayna da değil

Seni kim sürdü buraya

 Sen de bizdensin

Ciğerinden her neyi söküp atamadıysan

Hançer olmuştur suratına

Gelip konmuştur gözlerinin sihrine

“Bir kaşık domates pilavı

O bile takıldı boğazına “



BOZKIRIN ÇOCUKLARINA / Samet YURTTAŞ








Çıplak ayakla yürüdük diyar diyar

Her adımda yanıldık azar azar

Aradığımız altın renkli yâr

Kayan yıldızmış bozkırdan

 

Yüzümüz yanık yemiş güneşten

Yüreğimiz ovalarda bir yelken

Her çiçeğe kokusu sinen o ten

Kayan yıldızmış bozkırdan

 

İğde ağaçlarından aldık ilhamı

Bozkırın eline verdik sazı

Gecenin sükûnetinde demleyip çayı

Dinledik bozkırın ağıdını

 

Cebimizde dertler demet demet

Bozkırın gülüşünde saklı sebep

Boynumuza geçirilmiş bu kement

Kayan yıldızmış bozkırdan

 

SOYLU GÖÇ / Musa YILDIZ








Yürüsün artık dağ doruklarına

Şafakta

Ay yüzlü gelinler

 

Acıları azılı haramilerden

Berat fermanını dağ doruklarından

Hasreti kara bulutlardan aldık biz

Yar haberini de turnalardan

 

Ölümün kirli yüzünde

Kirlenmemiş mor fistanlarıyla

Yürüsün artık dağ doruklarına

Şafakta

Ay yüzlü gelinler

 

Hasret duyulmasın doğurgan analara

Yeleli yiğitlere

Çalgap düşler yaşanmasın artık

Soyut sevdalarda

Yakub'un sabır taşı çatlamadan

Karaya çarpmadan gemiler

Anası versin sütü Musa'ya

Soylu ölümlerle

Sevdalar sıcak kurşunlara yüklensin

 

Sökün artık çadırları

Kötülüklerin çıkamadığı yükseklere çıkalım

 

Yürüsün artık dağ doruklarına

Şafakta

Ay yüzlü gelinler

 

                                     /1996

 

 

Olmakla Eylem Arasında / Fazlı Bayram

Şah Şiir 







eskiden eylem yapardı bilgeler

bize gelme eylemi

mesela çay içerdik

korktu bilgeler uzak tuttu bizden ruhunu

bu bana iyi gelmedi

bilgeler aşktan anlamıyorlardı iki bir

 

bana masal anlatma musallayı göster

sana üç kılıç çekilir bir de Zülfikar

bunun kimseye karı yok

geride kalana anca ahmak üzülür

dervişin işi gücü tespih

bir bakmışsın dağda

bir bak ki ne yolda

derviş ne bilir ne bildirir

sever sevilmez

ezer bağrını

yine kan kusar yayın atlarla

sonra sen tarih olursun

belki de ben

sonuçta ikimizi bir yazmazlar

ölümden dönülmez dönersen ardına akıl

yol alan ya kendinsin

ya bir başka biri

ya da her iksiri biri

 

bilgeler severdi bizi eskiden biz hala severiz

ya onlar gelir bize bu günlerde

ya da yine dağlara yalnız gideriz

 

BİRİ ÇIKIP SEVSİN BENİ! / Hızır İrfan ÖNDER








Kader güldürmedi ki beni

Fotoğraflarda güleyim.

Kurumundan geçilmiyor günlerin,

Çözülmüyor içimdeki kördüğüm!..

 

Zaman beni örseliyor habire!

Bir ömre kaç yara sığdırabilirim ki?

Yüreğime işliyor güz yağmurları

Kalbi akşam olanlar, üzülür bana…

 

Kuşlar dalıma konup ötüşmüyor

Açmıyor çocukluğumun kır çiçekleri

Bir aysberg gibi yüzüp duruyor ömrüm

Sorup duruyorum kendime

Bu ucube hayata gelmeye değdi mi?..

 

Yerküre ısındıkça soğuyor kalbimiz

Boyuna sendeliyor iğreti hayat!

Ne yaparsam, yapayım; ne söylersem, söyleyim

Kanaması durmuyor yalnızlığımın!..

 

Adını bilmediğim çiçekleri bile sevdim

Artık biri çıkıp sevsin beni…

 

 


VALİ BEYİ BULAMADIM / Teyfik KARADAŞ

 Anı Hikaye


Üniversiteden mezun olduğum sene girmiş olduğum Yeterlik Sınavından yeterli puanı alamadığımdan dolayı öğretmen olarak atamam yapılmamıştı. Atamamın yapılmadığına da fevkalade üzülmüştüm. Ailemin ekonomik yönden durumunun iyi olmaması, babamın hasta olması ve kardeşlerimin yaşlarının benden küçük olması, benim bir an önce çalışma hayatına atılmamı zaruri hale getiriyordu. Yeterlilik Sınavına çalışmadan girip, başarısız olunca gelecek yıl yapılacak olan sınava çok çalışıp başarılı olmaktan başka çarem, tutacak bir dalım kalmamıştı. Koca bir yılı boşa geçirmemek ve aile ekonomisine azda olsa katkı sağlamak amacıyla o zaman Niğde Milli Eğitim Müdürlüğünde Şube Müdürü olarak görev yapmakta olan değerli gönül ve dava adamı merhum Mehmet Karaca abimin tavassutlarıyla Hasan Dağının kuzey eteklerinde bulunan Murtaza Köyü İlkokuluna vekil öğretmen olarak görevlendirildim.

Aynı okulda birlikte görev yaptığım iki vekil öğretmen arkadaşım da Yeterlilik Sınavı mağduruydu ve üniversite aynı sınıfta okumuştuk. Yakın arkadaş olduğumuz için görev yaptığımız köyde de aynı evde kalıyorduk. Bir hafta sonu üçümüz birlikte Ankara’ya giderek Sakarya Caddesindeki kitapçılardan birer koli kaynak kitap aldık. Gündüz okuldaki görevimizi en iyi şekilde ifa ederken, akşamda Türkiye genelinde derece hedeflemiş öğrenci edasıyla yeterlilik sınavına çalışıyorduk. Yeterlilik sınavına çalışırken de kendi aramızda yarışıyorduk. Öğretim yılı bitince ilgili kanunlar gereği bizim görevlerimizde resmen sona ermiş oldu. Görevlerimizin sona emesiyle Davut Aksaray’a, Fatih Adana’ya, ben Kahramanmaraş’a, anlayacağınız memleketlerimize gittik. Otogarda birbirimizden ayrılırken döktüğümüz göz yaşları sel olup aktı.

Yedi ay aradan sonra ata yurdum, doğduğum büyüdüğüm yer olan Kahramanmaraş’ın Döngel Köyüne yeniden intikal ettim. Bir-iki gün annem, babam, kardeşlerim ve diğer yakın akrabalarımla hasret giderdim. Üçüncü gün hız kemeden ders çalışmaya başladım. Gündüzleri köyümüzde bulunan İzcilik Kampı Tesislerine gidiyor devasa çınar ve ceviz ağaçlarının koyu gölgesinde akşama kadar ders çalışıyor, yorulduğum zaman Tekir Çayının buz gibi sularında yüzerek dinleniyordum. Bazen de köyümüzde bakkallık yapan Muzaffer abinin veya Haydar abinin yanına gidiyor bakkalda köyümüzün nüktedan insanlarını dinleyerek vakit geçiriyordum. Günler, haftalar, aylar hızla ilerliyor, ben ise Yeterlilik Sınavının müracaat tarihini yakından takip ediyordum. Ailemin kıt imkanları içinde günlerim mutlu ve verimli bir şekilde geçiyordu. Nitekim Yeterlilik Sınavı müracaat tarihleri açıklandı. Adana’ya giderek eylül ayının başında ilk günden baş vurumu yaptım. Yine ekim ayının ortalarında Adana’da sınava girdim. Sınavdan sonra Adana’da Fatih’in yanında birkaç gün kaldıktan sonra köyüme dönerek sınav sonucunu beklemeye başladım.

Eğitim hayatımın hiç döneminde çalışmadığım kadar ders çalıştığımdan sınavı dereceyle kazanacağımı tahmin ediyordum ama sonuç açıklanmadığı için heyecanlanıyordum. Bu nedenle her günüm bir yıl gibi geçiyordu. Benim sınav soncumu bir ben değil bin beş nüfuslu Döngel köyünün tamamı merak ediyordu. Yolda kimi görsem sınavı kazanıp-kazanmadığımı, tayinimin ne zaman çıkacağını soruyordu. Bu kadar insanın benim sınav sonucumla ilgilenmesi beni rahatsız etse bile, sesimi çıkartmadan herkesin sorduğu soruya adabı muaşeret kuralları çerçevesinde cevap veriyordum. Kasım ayı gelince havalar soğumaya, bahçelerdeki elma, ayva, erik, hurma gibi meyvelerin yaprakları saramaya başladı. Köyümüzün yüksek yaylalarında esen serin yeller sığırcık sürüsü gibi önüne kattığı kenger gazellerini, çınar gazelleriyle birleştirip köyün çevresindeki derelerin derin yerlerine dolduruyordu. Sallarda tepelenen kabarcık üzümleri mahşere kazanlarında kaynatılarak dünyanın en kaliteli pekmezine dönüştürülüyordu. Düğünler cuma günü başlayıp pazar günü sona eriyor, düğün güreşlerinde davullar Köroğlu Destanını çalıyordu. Çukurova’dan köyümüze ilk defa gelen cazgır Arap Dayının güreşlerde söylediği tekerlemeler- maniler halkın coşkusunu artırmaya yetiyordu. Deli Höbek Tepesinde yılın ilk karını gören köylüler eşek, katır, at gibi yük hayvanları ve traktörlerle kışlık odun getiriyorlardı. Çalışma gücü kalmamış yaşlılar ise köy camisinin avlusunda sabahtan akşama kadar sohbet ediyorlardı. Bende köyümüzdeki güz mevsiminin güzellikleri içerisinde hayatımı idame ettirmeye devam ediyordum.

Köyümüzün dış dünya ile iletişimini sağlayan tek acente telefonu Bakkal Muzafferin dükkanındaydı. Sınav sonuçları açıklanırsa Ankara’da yaşayan bir arkadaşım bu telefonu arayarak bilgi verecekti. Bende postayla gelecek sınav sonuç belgesini almadan önce sınav sonucundan haberdar olacaktım. Bu nedenle her gün Bakkal Muzaffer’in dükkanına uğruyor Ankara’dan bir haber gelip gelmediğini soruyordum. Muzaffer abi de kendine has sevecen üslubuyla boynunu bükerek “gelmedi hocam” diyerek beni bilgilendiriyordu. Günler ilerledikçe heyecanım artıyor, binlerce insanın yaşadığı Döngel köyü bana dar geliyordu. Beynimde fırtınalar kopuyor, bir günde yedi iklim, dört mevsimi yaşıyordum.

Güneşli bir sonbahar sabahı Bakkal Muzaffer’in dükkanına alış-veriş yapmaya gitmiştim. Kapıdan içeri girer girmez Muzaffer abi güler yüzlü bir lisanı hal ile “müjdemi isterim hocam, müjdemi isterim hocam” nidasıyla bana sarıldı.

Ben- (Şaşkın bir vaziyette) “Hayrola Muzaffer abi, ne müjdesi” dedim.

Bakkal Muzaffer- “Hocam Ankara’daki arkadaşın Mehmet az önce aradı. Sınavı kazanmışsın, tayininde Van’a çıkmış. Hemen Ankara’ya gidip dosyanı teslim edersen iyi olurmuş. Ben de bir çocuk bulup sizin eve gönderecektim. İyi ki sen geldin “dedi.

Ben- “Teşekkür ederim Muzaffer abi. Allah razı olsun” dedim.

Muzaffer abinin benim sınav kazanmama, benden fazla sevindiği lisanı halinden anlaşılıyordu. Muzaffer abinin gözlerinin içi gülüyordu. Tayinimin Van’a çıktığını duyunca ben pek fazla sevinemedim. O zamanlar Van’da terör yüzünden can güvenliği tehlikeliydi. Muzaffer abinin dükkanından alışverişi alel acele yaparak zaman kaybetmeden eve gittim. Sınavı kazandığımı anneme söyledim. Kıyafetlerimi değiştirip, dosyamı alarak şehre gitmek için yola çıktım. Şehre varınca bazı insanlarla yaptığım istişareler sonunda; Van’ın Erciş, Edremit, Muradiye, Merkez ve Gevaş ilçelerinin Çatak, Başkale, Bahçesaray ilçelerine göre terör ve ulaşım imkanları bakımından daha iyi olduğunu öğrendim. Daha önce Van hakkında yeterli bilgiye sahip değildim. Van hakkında istişare ettiğim insanlardan merhum Bekir Öztürk hocam Erciş’in güzel bir yer olduğunu, kendisinin 12 eylül öncesi Erciş’te çalıştığını ve memnun kaldığını, benim tayinimi Erciş’e yaptırmam gerektiğini söyledi. Bunun üzerine ben Kahramanmaraş Sigorta İl Müdürü Arif Kayışoğlu abimin aracılığıyla Mehmet Babaoğlu beyden Kahramanmaraş Milletvekili Ali Topçuoğlu’na bir referans mektubu yazdırarak Ankara’ya gittim. Ankara’ya varınca önce dosyamı Millî Eğitim Bakanlığına teslim ettim, sonrada Ali Topçuoğlu’yla görüşmek üzere TBMM gittim. Ali Topçuoğlu bana “Hocam; Van Valisi Adnan Darendelileri Van’a biz gönderdik. Bu nedenle aramız iyi değil. Sen buradan Maraş’a git. İhsan Ağadan bir mektup al. Van’a git. Vali bey istediğin yere tayinini yapar” dedi. Milletvekilimiz Ali Topçuoğlu beyin tavsiyesi üzerine ben Ankara’da beklemeden gittiğim günün akşamı otobüse binerek hemen Kahramanmaraş’a hareket ettim. Ben o yıllarda Kahramanmaraş’ta yapılan Karakucak Güreş Festivallerinde sunuculuk yaptığım için İhsan Ağayı yakından tanıyordum. İhsan abi aynı zamanda komşu köyümüz Tekir’e aile dostumuz Mustafa Elma ile ortak alabalık tesisi yaptırıyordu. Otobüsten sabah namazı bizim köyde indim. Aynı gün öğleden sonra Mustafa Elma abimle birlikte İhsan Ağanın Çarşıbaşı’nda bulunan bürosuna gittik. İhsan Ağa Van Valisi Adnan Darendelilere benim il içi tayinimin Erciş’e yapılması için bir pusula yazdı. Yazdığı pusulayı pirinç (sarı çeltik) dolu bir çuvalın içine koyarak, çuvalın ağzını dikti. Bana da “Van’a giderken bu çuvalı buradan al Vali Beye götür” dedi. Mustafa Elma abimle İhsan Ağanın bürosundan ayrıldık. Saraçhane Meydanına çay içmek için oturduk. Saraçhanede çay içerken İsmail Urumoğlu adında bir abiyle tanıştık. İsmail Urumoğlu benim tayin durumundan haberdar olunca; orada benim tanıdığım bir binbaşı var. Adı Nazmi Akıncı. Seni onun yanına göndereyim de tayinini yapsın diyerek bana bir kâğıt yazdı verdi. Bende nezaketsizlik olmasın diye kâğıdı cebime koydum. Çünkü Vali Beyin tayinimi yapacağına, başka birinin tavassutuna ihtiyaç olmayacağına kesin olarak inanıyordum. Aynı gün öğleden sonra da merhum Mehmet Bilal abimi ziyaret etmek için ziraat fakültesine gittim. Mehmet Bilal abim tayinimin çıkmasına çok sevindi. Van da il içi tayinimde Vali Beyin bana yardımcı olması için beni Yaşar Pastanesinin sahibi Mehmet Kambur beyin yanına götürdü. Mehmet Bilal abim önce Mehmet Kambur beye beni kendine has nüktedan üslubuyla tanıttı. Sonrada Van Valisi Adnan Darendeliler ’in il içi tayin konusunda bana yardımcı olması için tavassutta bulunmasını söyledi. Mehmet Kambur Bey ise bana Van’a gideceğim gün yanına varmamı istedi. Bizde bunun üzerine Mehmet Bilal abimle Yaşar Pastanesinden ayrıldık.

Van’a gitmek için hazırlıklarımı tamamladım. Pazartesi günü önce İhsan Ağanın bürosuna gittim. Pirinç çuvalını alarak bir akrabamın arabasına yükledim. Sonra da Yaşar Pastanesine gittim. Mehmet Kambur Bey farklı ürünlerden Vali Beye on paket tatlı hazırlattı. Tatlı paketlerinde bir kolinin içine koydurdu ve benimle ilgili bir pusula yazarak onu da kolinin içindeki paketlerin arasına bıraktı. Vali Bey için hazırlanan hediye kolisinde Yaşar Pastanesinin çalışanları arabaya bıraktı. Ben de Mehmet Kambur abiye teşekkür ederek Yaşar Pastanesinden ayrılıp akrabamın otomobiliyle otogara gittim. O zamanlar Kahramanmaraş Otogarından Van’a otobüs yoktu. Bende Van’a gitmek için bir minibüse binerek Gaziantep’e hareket ettim.

Gaziantep Otogarından saat dörtte Van’a hareket edecek olan otobüs için Van Gölü firmasından biletimi aldım. Otogar yakınlarında bir ciğerciye giderek öğle yemeğimi yedim. Saati gelince Adana’dan gelen Van Gölü otobüsüne binerek Van istikametine doğru hareket ettik. Otobüs ilerliyor, otobüs ilerledikçe doğunun Paris’i, gastronominin başkenti Gaziantep, Gaziantep şehrinin güzellikleri geride kalıyordu. Otobüste Tatlıses’in türküleri çalıyor, yolcular ceplerinden çıkardıkları tütünlerden serçe parmak kalınlığında sigara sarıp keyifle içiyorlardı. Ben gittiğimiz yolun sağında ve solunda kalan uçsuz bucaksız tarlalara, tarlalara dikilmiş fıstık ağaçlarına bakmaktan gözümü alıkoyamıyordum. Otobüsümüz hareketimizden bir saat sonra adı türkülerimize, ağıtlarımıza konu olmuş Fırat Nehri yakınlarında bulunan Mirkelam Tesislerinde yarım saatlik ihtiyaç molası veriyordu. İhtiyaç molasında içtiğim bir bardak çay adeta benim bedenimde doping etkisi yapıyordu. Moladan sonra otobüsümüz Fırat Köprüsünden geçip Birecik’e varınca Fırat’ın solundaki kayalıklarda yaşayan Kelaynak kuşlarının yuvaları gözlerimin objektifinden kaçmıyordu. Urfa otogarına vardığımızda, yolun sağ tarafında kalan Urfa Kalesi, Urfa Kalesinin üstünde bir çift hançer gibi yükselen mancınıklar ile gönderde nazlı nazlı dalgalanan devasa Türk Bayrağı ilk etapta dikkatimi çeken güzellikler oluyordu.

Benim için asıl macera Urfa’dan sonra başlıyordu. Çünkü daha önce Urfa’ya kadar gitmiştim. Otobüs Urfa’dan Diyarbakır’a doğru yol almaya başlayınca akşam oluyor, hava iyice kararıyordu. Yolculuk yaparken uyuma alışkanlığım olmadığın otobüsün ışığının vurduğu karayolu levhalarından hangi köylerden, hangi ilçelerden geçtiğimizi öğreniyordum. Otobüsümüz Diyarbakır’a vardığında bizi karşılayan iki katlı bir ev büyüklüğündeki karpuz heykeli, karpuzun Diyarbakır’ın öz malı olduğunu adeta tescil ediyordu. Silvan’da verilen yemek molasında lokantaya girdiğimde bütün sulu yemeklere tırşik denmesine bir anlam veremedim. Baykan’ın Ziyaret beldesinde çay molası verilince Veysel Kareni hazretlerinin türbesine giderek Sıtkı bütün bir imanla Van’daki işlerimin yolunda gitmesi için ettiğim dua, yardım sandığına attığım sadaka moralimin düzelmesi için yetiyordu. Otobüsümüz Ziyaret Beldesinden Bitlis Deresine doğru hareket edince her tarafın karla kaplı olduğunu görmem benim ruhumu kılcal damarlarına kadar üşütüyordu. Tatvan’a vardığımızda Van Gölüyle buluşmamız bana bütün üzüntülerimi unutturup sevinmem için hayatımda yeni bir sayfa açıyordu. Otobüsümüz gölün güneyinden Van’a doğru ilerlerken kıyılara çarpan Van Gölünün azgın dalgaları kilometrelerce uzaktan duyularak uzun kış gecelerinin sessizliğini fazlasıyla bozmaya yetiyordu. Otobüsümüz Gevaş’ı teğet geçip, Edremit’i ortadan ikiye bölerek batıdan Van’a giriş yaparken şehrin girişine kocaman harflerle yazılmış İshak Paşanın “Gitmediğin Yer Senin Vatanın Değildir” sözü beni bütün mana ve ihtişamıyla karşılıyordu. Ben ise Van’a geldiğime göre burası benim vatanım diyordum.

Sabah ezanı okunmadan Van Otogarına intikal ettik. Otobüsten titreyerek inip, buzdan kaymamak için kısa adımlarla yürüyerek Vali Beye götürdüğüm hediyeleri emanete teslim ettim. Bende servis minibüsüne binerek çarşıya gittim. Havanın çok soğuk olması nedeniyle konaklamak için gördüğüm ilk otele girerek yattım. Sabah kalkıp Remzi Usta Kahvaltı Salonunda kahvaltımı yaparken gördüğüm şehir merkezinden Van Gölüne bir ip gibi uzanan İskele Caddesi, şehrin arkasında gelinlik giymiş bir kız gibi süzülen Erek Dağı, devasa büyüklükteki beş yıldızlı oteller, ana cadde kenarındaki yüksek apartmanlar benim hayal ettiğim Van’dan on kat daha gelişmiş bir Van’ı karşıma çıkartıyordu. Kahvaltımı yaptıktan sonra hemen hükümet konağına gittim.

Ömrümde ilk kez XRAY cihazından geçip, polisler tarafından üstüm arandıktan sonra hükümet konağına girdim. Valilik katına çıktım. Valilik katının girişindeki polisler tarafından da sorgulandıktan sonra Valilik Özel Kalemine vardım. Vali Beyle görüşeceğimi söyledim. Özel kalem görevlisi bir hanım efendi Vali Beyin olmadığını söyledi. Ne zaman geleceğini sordum. Sağlıklı bir cevap alamadım. Sorduğum soruya sağlıklı bir cevap alamayınca koridordaki bir bankın üzerine oturarak kara kara düşünmeye başladım. Ne yapacağımı şaşırdım. Üzerimdeki kıyafet, konuştuğum şive benim yabancı bir yerden geldiğimi anlatmaya yetiyordu. Aradan bir dakika süre geçmeden Vali Beyin ikinci özel kalem odasından çıkan bir bayan memur beni yanına davet etti. Bana bir çay söyleyip, nerden geldiğimi, Vali Beyle ne işimin olduğunu sordu. Bende Kahramanmaraş’tan geldiğimi, Van’a öğretmen olarak atandığımı, Vali Beyin dostlarının zat-ı alilerine çeşitli hediyeler gönderdiğini, bu hediyelerin bozulabileceğini, bu nedenle hemen teslim etmem gerektiğini memur hanıma edebi bir üslupla anlattım. Memur hanım eşinin Afşinli olduğunu, kendisinin polis olduğunu, Vali Beyin gece kalp krizi geçirdiğini ve özel uçakla Ankara’ya sevk edildiğini, hediyelerin konuta teslim edilmesi hususunda bana yardımcı olacağını kısık bir sesle, başkasının duyamayacağı şekilde  ifade etti. Bana bir çay daha söyleyip Kahramanmaraş üzerine muhabbeti yoğunlaştırdı. Biraz sonrada bana Kartal Marka resmi bir araç tahsis edip, hediyeleri Vali Beyin konutuna götürmemi söyledi. Bana tahsis edilen otomobille otogara gidip, hediyeleri emanetten teslim alarak Vali Beyin konutundaki görevlilere teslim ettim.

Vali Beyi bulamayınca beynimde fırtınalar koptu. Kurduğum hayaller suya düştü. Gözümün önü karardı, dünyam zindan oldu. Lokantaların önünden geçerken canım döner çekti. Tezgahında ağaç loğ büyüklüğünde döner takılı bir lokantaya girerek yarım kilo döner yiyerek karnımı doyurdum. Lokantadan çıkarken Nazmi binbaşı aklıma geldi. Nazmi Akıncı binbaşıyla görüşmek için hemen il Jandarma Komutanlığına gittim. Jandarma Komutanlığının nizamiyesinde görevli askerlere Nazmi Binbaşıyla görüşeceğimi söyledim. Askerler önce kimliğimi sonrada beni Nazmi Binbaşının odasına götürdüler. Nazmi Binbaşının kapısında İstihbarat Şube Müdürü yazıyordu. Nazmi Binbaşı beni sıcak ve samimi bir şekilde karşıladı. Ben kısaca kendimi tanıtarak tayin konusunda yaşadığım serüveni kendilerine anlattım. Nazmi Binbaşı ise bana Kahramanmaraş ve Kahramanmaraş’ta yaşayan bazı kişilerle ilgili sorular sorarak beni tanımaya, dünya görüşümü anlamaya çalıştı. Kendisi daha önce Kahramanmaraş’ta Merkez ilçe Jandarma komutanı olarak görev yaptığı için Kahramanmaraş’ın bütün meselelerine vakıftı. Yapmış olduğumuz yarım saatlik muhabbetin sonunda; hocam canını sıkma, Vali Bey yoksa, ben varım, senin tayinini Erciş’e yaptıracağım dedi. Nazmi Binbaşının ağzından bu cümleyi duyunca zihnimdeki bütün üzüntüler sevince dönüştü. Öyle ki sevincimden gözlerimden yaş geldi. Sevinç çığlıkları atmamak için kendimi zor tuttum.

Nazmi Binbaşı koltuğundan kalkarak, koltuğun arkasındaki perdeyi açtı. Perdenin arkasındaki Van haritasını incelemeye başladı. Haritada Van’ın ilçelerinin köylerinin isimleri ayrıntılı şekilde yazıyor, yerleşim yerlerinin güvenlik derecelerine göre farklı renklere boyandığı görünüyordu. Nazmi Binbaşı harita üzerindeki incelemeyi tamamlayınca hocam seni Erciş’in Kasımbağı, Çelebibağı veya Karatavuk köylerinden birine tayin ettirelim, sabah kalkınca yüzünü Van Gölünde yıkarsın dil ve güvenlik konusunda da bir sorun yaşamazsın dedi. Ben ise siz nasıl uygun görürseniz komutanım dedim ve hemen askeri bir araca binerek hükümet konağına hareket ettik. Hükümet konağında vali vekilliğine bakan şu anda ismini hatırlamadığım, soyadı Müftüoğlu olan vali yardımcısının odasına girdik. Nazmi Binbaşı hoş beşten sonra vali yardımcısına beni tanıttı ve tayinle ilgili talebimi ifade etti. Vali Vekili Milli Eğitim Müdürü Bülent Yüksel beyi odasına çağırdı. Benim tayinimin Erciş’in Kasımbağı, Çelebibağı veya Karatavuk köylerinden birine yapılması talimatını verdi. Bülent Bey o köylerde öğretmen ihtiyacı olmadığı gerekçesiyle talimata muhalefet etmek istedi ise de benim Vali Beye referanslı olduğumu duyunca işi fazla uzatmayarak tamam, baş üssüne efendim diyerek vali yardımcısının odasından ayrıldı. Bizde Nazmi Binbaşıyla Jandarma Komutanlığına döndük. Nazmi Binbaşı o gece beni orduevinde misafir etti.  Ben ise sabah erkenden Gaziantep istikametine giden ilk otobüsle memlekete hareket ettim.

 Memleketim Kahramanmaraş’a vardıktan bir hafta sonra il içi tayinimin Erciş Karatavuk Köyü İlkokuluna yapıldığını atama şefi Musa Ensarioğlu abiye telefon ederek öğrendim. Haberi öğrenir öğrenmez sevinçten havalara hopladım. Bakkal Muzaffer abinin dükkanında çığlıklar attım. Allah Nazmi Binbaşıdan razı olsun. Memleketten hemen Van’a gelerek Karatavuk Köyü ilkokulunda göreve başladım. Her gün Van Gölünde yüzümü yıkamasam bile her an Van Gölün uçsuz bucaksız maviliklerini seyretme şansına sahip oldum.

Ben Van’da göreve başladıktan dört beş ay sonra sağlığına kavuşup, iş başı yapan Vali Adnan Darendeliler benim tayin konumdan haberdar oluyor. İhsan Ağa ve Mehmet Kambur abimin yazdığı referans mektuplarında soyadımı yazmadıkları için uzun uğraşlar sonucu benim Erciş Karatavuk Köyünde çalıştığım öğreniyor. Benim yanına gitmem için Erciş Kaymakamına talimat veriyor. Doksanbir yılının mayıs ayının ilk haftasıydı. Saat on civarında ilçe Milli Eğitimin Şoförü Mamut Bey bizim okula gelerek acil olarak Kaymakam Beyin beni yanına çağırdığını söyledi. Millî Eğitimin otomobiliyle Kaymakam Beyin yanına gittim. Kaymakam Bey beni Vali Beyin çağırdığını saat birde Valilikte olmam gerektiğini söyledi ve Milli Eğitimin otomobiliyle beni Van’a gönderdi.

Vali Beyin makam odasına girdim.” Ben Teyfik Karadaş geçmiş olsun efendim “diyerek Vali Beyin eline sarıldım. Elini öptürmedi. Vali beyde bana “oğlum sen bugüne kadar neredesin, yanıma niye niçin gelmedin, Maraş’ın ağalarıyla benim aramı mı açmak istiyorsun?” dedi. Bende kendilerine kısaca yaşadığım süreci anlattım. Nazmi Akıncı Binbaşının kendisi adına bana yardımcı olduğunu söyledim. Vali Beyin Erciş’te bir sıkıntın var mı sorusu üzerine ben de yaşadığım bazı özel sorunları kendilerine ifade ettim. Vali bey ise bana yardımcı olması için Kaymakam Beye telefonla şifahi olarak emir verdi. Vali Bey Van’da beni en iyi, en güzel şekilde ağırlayarak, onurlandırarak Erciş’e yolcu etti.

Nazmi Akıncı Binbaşım Erciş’ten sonra çeşitli rütbelerle, yurdun değişik bölgelerinde değişik görevler ifa ederek kıdemli albay rütbesiyle emekli oldu. Nazmi Binbaşıyla irtibatımız uzun süre devam etti. Şu an irtibatımız devam etmese bile Ankara’da yaşadığını biliyorum. Allah’ım ona sağlıklı uzun ömürler versin. Vali bey kısa bir süre sonra Van’dan Kocaeli ye tayin oldu. Onunla da ilişkimiz vefat edinceye kadar devam etti. Ruhu şad, mekânı cennet olsun.

Sizin de ne zaman bir sıkıntınız, bir derdiniz olsa Allah yardımcınız olsun.

MARAZ / Cuma ÖZCAN









Sussam ilaç

Dilimde kan kokusu


Baksam ilaç

Gözler kilim dokusu


Duysam ilaç

Çalan hasret türküsü


Bana bir müjde verdin

Çaresi çok bu derdin


Kalsam ilaç

Yolum aşkın doğusu


Bilsem ilaç

Bilmemek en doğrusu


Dalsam ilaç

Uyku ölüm uykusu


Bana bir gülüverdin

Çaresi tek bu derdin


Yansam ilaç

Yakmak onun korkusu


Görsem ilaç

Gözleri çöl ahusu


İçsem ilaç

Şarabın en durusu

Bana bu günah derdin

Çaresi yok bu derdin

 

HÜSREV AĞIDI / Miraç DOĞANTEKİN












.

.
.
Ruhlarımız sarılıp ağlaştılar sonra
Bedenlerimiz başka başka
dertlere esir
Kaybetti viraneliğini virane
Kaybetti şehirliğini şehir

Kaybetti hisliliğini yürek
Dert gerek diye diye kürek çekti batık gemi
Üçüncü perde gerildi ilk ikisinin üstüne
Üst üste geldi iki kırık kalp dualarında
Kamaştı gözlerimiz ufukta oynaşırken
Karardı alınlarımız gün ortasında
Bir iz kaldı şakaklarımızda günlerimizden

Kaybetti insan insanlığını da
Taş olmayı diledi ferhad düş perisinden
Taş olmayı diledi hüsrev elma dağında
Aşıklığı bir mezara koydum elimle

İnsan nihayetinde kaybetti
Tüm var bildiklerini kaybetti
Yetmedi var olmak yerdeki taşa
Pencere önündeki kuşa yetmedi
Islandı yağmurlar gözyaşlarımla
Islandı mezarında ölümün kirpiği
Tütün ve toprak ömrüme çarptığında
Elinden içtim münadinin saba makamını
Nefesim doldurmadı göğü bu uzun feryadla
Sustum
Sustum
Sustum ama

Tüm varlar bir yar kadar mesud etmedi şu dünyada

AD RİSALESİ/Ferhat ALTUN


Dağları kuşanıp rüzgarla gezdim
Geçmedi hiç vakit bendeki bu hal
Zamanın zehrini ruhumla süzdüm
Öykündü halime gökteki zuhal

Erler meclisinde sağ bırakmadım
Kılıçsız kesildim mahkemelerde
Adınla başladım her ne yaptımsa
Durdumsa adındı durduran beni
Vurdumsa adındı en kavi silah

Şeytanın gözüne ben de kast ettim
Yürüdüm dünyanın rengine inat
Şimdi ne gökkube ne güneş ne ay
Bağırsam ketmolur bütün kâinat

Adını kavrayıp astım boynuma
Ellerimle dürdüm ruhu bir zaman
Kanımla can verdim çorak toprağa
Adındı ağzımdam çıktı bir zaman
Adınla başladım her ne yaptımsa