YOLDAKİ / Samet YURTTAŞ


Kendimi eve kapattığım sıradan bir gün. Aslında eve kapatmak demeyelim de kabuğuma çekildim diyelim. İnsanların arasına karışmadan önce insanları anlamak, anlamlandırmak lazım. Tabi ki kendimi de.

Elime bir şiir kitabı alıyorum birkaç şiir okuyup tekrar kitaplığa bırakıyorum. Aradığım şey bunda değil. Bu sefer İsmet Özel’in Erbain kitabını alıyorum. Beni şiirle tanıştıran kitap; her sayfasını her mısrasını defalarca ve zevkle okuduğum kitap. Rastgele bir sayfasını açarak başlıyorum okumaya. “İnsan Eşref-i mahlûkattır derdi babam/ Bu sözün sözler içinde bir anlamı vardı/ Ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman/ bu söz asıl anlamını kavradı.” Yok aradığım şeyi burada da bulamıyorum. Daralıyorum, terliyorum… Kitabı masaya bırakıyorum. İçimde sıkıntı denizi dalga dalga vuruyor beynime. Kendimi dört duvar arasından bir an evvel kurtarmalıyım. Hemen üzerimi değiştirerek dışarı çıkıyorum. Çavuşbey Mahallesi’nden Saraçlar’a doğru yavaş yavaş yürüyorum. Hava çok sıcak her adımım işkence gibi geliyor. Sanki Çölde yürüyorum. Ama su aradığım falan da yok. Benim derdim başka. Erimeye başlamış asfaltın kokusu geliyor burnuma. Yürümeye devam ediyorum. Işıklarda durup başımı kaldırarak etrafıma bakıyorum. Farkında olmadan kalabalığın içerisinde buluyorum kendimi. Bulgarlar, Yunanlar, Afganlar… Ve bir mülteci gibi onlara bakıp ne yapmaya çalıştıklarını anlamaya çalışan ben. Kendimi hiç bu kadar yabancı hissetmemiştim. Türkçe konuşan çok nadir kişi var. Bir de şu Pomakça konuşanlar var. Onlar bunun Türkçe olduğunu savunuyor ama ben bu zamana kadar ne konuştuklarını hiç anlamadım. İşte Yeşil ışık yandı karşıya geçebilirim. Karşıya geçince kalabalık, dünya telaşı iyice hissediliyor. Yürümeye devam ediyorum. Kulağımı tırmalayan yabancı sesler. Bulgarlar sabah erken kalkan ebeveynler gibi çoktan karnını doyurmuş, alışverişini yapmış. Bizim yerli halkımız da öğlen kalkan çocuklar gibi gözünü ovuşturarak ne olup bittiğini anlamaya çalışıyor. Geç kalktıkları için büyük ihtimalle ebeveynlerinden azar işitecekler. Belki de yemek kalmadığı için yemek de yiyemeyecekler.

Kalabalık gittikçe artıyor. İğrenç kahkahaların arasından insanların yüzlerine bakmaya başlıyorum. Ne kadar da mutlular. Bu kadar kahkaha atacak ne olmuş olabilir. Şair: “bizde bağırarak kahkaha atılmaz, hafif tebessüm edilir” demişti.  Bu tebessüm değil, gülümsemek değil, avına yaklaşıp ağzını açan bir timsah… Başka birisiyle göz göze geliyoruz, elinde dondurma bir, iki, üç, dört, beşİçimden sayıyorum ne zaman gözünü benden kaçıracak diye. Dondurmasını ağzına götürüyor. Hiçbir zaman böyle kalabalıkta dondurma yemedim ben. Diğer insanların da nasıl böyle rahat davranarak yediğini de merak etmişimdir.  Utandığımdan ya da çekindiğimden değil ha. Başkasının canı çekerse diye düşünmüşümdür. Abes gelmiştir bu tür şeyler bana. Zaten bizim (Türk-İslam) gelenek göreneklerimizde de bu şekilde cadde ortasında ayakta bir şey yemek ya da içmek yoktur. Hoş karşılanmaz. Ama her nedense bu durum da her şey gibi normalleşti. Artık göze yabancı gelmiyor. Her şey normal artık. Abes olan benim bu yazdıklarım.

Biraz daha yürüyorum aradığım şey yine yok. Gökkuşağı gibi giyinen, süslenen insanların içerisinden Samimiyetsiz gülüşlere yakalanmadan aceleyle geçiyorum. Hiçbir insanda kendimi bulamıyorum hepsi birer yabancı gibi geliyor. Bunlar bizden değil, bunlar da… Bu hazırlık niye, nereye gidiyor bu insanlar, bu koşuşturma nerede son bulacak? Bunları düşünmekten aradığım şeyi bulamıyorum. Gittiğim yerin farkında değilim. Zaten önemli olan yolda olmak değil miydi?

Kafamı kaldırıyorum yolun sonuna gelmişim. Geri dönüp tekrar geldiğim yoldan yürümeye başlıyorum. Yanımdan rüzgâr gibi birisi geçiyor. “Bu nasıl Mahlûk” diye söylenerek. İşte aradığım şeyi buldum: Mahlûk. Evden çıkmadan önce Erbain kitabında bulmuşum aslında aradığımı. Farkında olmadan gelmişim bu yolu. Yürümem gereken yol varmış diyelim. İsmet Özel Amentü şiirine “İnsan Eşref-i Mahlûkattır derdi babam” diyerek başlamıştı. Benim aradığım şey tam olarak buydu. İnsan, yaratılanların en şereflisi. Peki bizim yaşayışımız bu tanımı karşılıyor mu? Bu tanımı hak edecek bir yaşam sürüyor muyuz?  Biz tam olarak Eşref-i Mahlûkat mıyız yoksa sadece Mahluk muyuz? Aradığım şey bu soruymuş. Peki bu sorunun cevabı ne? Bu sorunun cevabı için tekrar yola çıkmam gerekecek. Sonsuz bir yola.

 

 

Çay Soğumadan / Halit Dilipak

Çay bardakta buğulanırken neyin efkarıdır bu beni saran. Çayın deminde eriyen nedir içimden koparak. Buğusunda yükselen hangi arayıştır.

İçinde fırtınalar kopar birden, bir kasırga sarar bütün benliğini. Bir şeylerin yokluğunun sancısıyla ruhun daralır, boğazın düğümlenir, bedenin fersiz kalır. Ağır gelir, ezildiğini hissedersin. Kalbini prese alıp sıkıştırıyorlar zannedersin. Neden dersin? Niçin? Anlam katmak istersin hayata, anlamsızdır her şey. Bir manaya eremezsin. Mana bulmak umuduyla bir çift göz ararsın boşlukta ama bulamazsın. Aşina bir ses duymak istersin. Ruhuna tanıdık, bu dünyadan değil başka âlemlerden aşina bir ses. Ama duyamazsın. Kasırga diner, presten çıkar kalbin ama bilirsin ki tekrar uğrayacaktır bu acı hüzün.

Bir sıcaklık sarar, hoş bir meltem esintisiyle huzur bulur ruhum. Bir an hiçlikten gelen bir huzur kaplar tüm bedenimi hiçbir neden yokken. Bir hamd, bir şükür geçer kalbimin en derinlerinden. Varlık âleminin tanımlayamayacağı bir huzur doğar içime. Bir selam gelmiştir ötelerden, belki göremediğim bir tebessümün mesutluğudur. Belki gözlerimin bilmediğim âlemlerde hasret kaldığım gözlerinle buluşmasıdır. Başka âlemlerde hislerin buluşup hemhal olması mı yoksa! Bir an da olsa bir şeylerin huzurunu yaşarım sebepsiz.

Bir yol bulabilsem bir yol. Sessiz, sakin, kimsesiz bir yol. Ucunun sana çıktığı bir yol. Sadece sen olabildiğim bir yol. Seni yaşayabileceğim, sana ulaştıracak bir yol. Fani bedenimle yalnız ebediyete ulaşacak, ruhumun sen olabildiği bir yol. Aklımda, zikrimde, fikrimde Sen olduğum. Bu fani hayatta yalnız Sen olup seni yaşayabileceğim sessiz, sakin, ıssız bir yol. Sonunun hasret kaldığım gözlerine çıktığı bir yol. Bir içten bakışa hasretken, nice gözlerde seni arar bu gözler. Ama hiçbirinde sen yoksun. Hep ruhuma yabancı gözler.

Yorduk, üzdük, katılaştırdık çocuksu saflığımızı. Oysa hayat ne kadar güzeldi. Herşey saf ve temizdi. Büyüyen herşey kirlenip, saflığını kaybediyor. Ne koca koca kalplerimiz vardı. Büyüdükçe hırslandık, hırslandıkça bağlandık fani olan herşeye! Oysa huzur bahşedilene sarılırken içten bir hamdde saklıdır. Bir yudum suyu içerken duyduğun şükürdedir.

Ruhumun derinliklerinden gelen sızısın. Sebepsiz, nedensiz ruhum ısındı sana. Birden bir gariplik sarar benliğimi. Bir hüzün sarar ruhumu, bir şey eksiktir. Kalabalıklar içinde yalnızlık çekerim. Bir eksiklik vardır sol yanımda, kalbim atmak istemez senin yokluğunda. (Yine bir gariplik düştü serime, acep nolacak bizim halımız. At sürüp de bu ellerden gitmek isterim, belki tuz ekmektir de bağlar yolumuz…) Hani hafiften bir yağmur çiseler gökten. Ağır adımlarla yürürsün. Amaçsız, gayesiz sadece yağmurun yavaş yavaş iliklerine kadar işlemesini istersin. Ruhsuzdur adımların, amaçsız. Sadece yağmur kalbin en derinine insin istersin. Bir cümlede, bir tek kelimede her şeyi anlamlandırmak istersin. Lakin bulamazsın ya! Sen benim anlamını bulamadığım kelimemsin.

Bir "La" diyebilse bu yürek, tek bir "La"da Senin dışındaki her şeyi ret edebilip huzura erebilse bu ruh. Benlikten ve bencillikten kurtulup Sana erebilse bu yürek. Senle mutmain olsa, Senin hasretin dışında hiçbir şey acı vermese! Kor kor yansa Senlik aleminde Seni yaşayamamanın acısıyla!

LAİLAHEİLLALLAH MUHAMMEDEN RESULULLAH.

Suskunluğumda yaşadım seni. İçimde hıçkırıklarla yaşadım. Sen vardın her nereye baktımsa, hep seni gördüm. Hüznümü tatlı bir sevince dönüştüren de, neşemi hüzne dönüştüren de hep senin hasretindi. Oysa ben yoktum sen olmuştum. Yoksa bu hasretlik miydi beni sen yapan! İçimdeki yangını söndürmeyen. Sen olabilmem için yanmam mı gerekiyordu? Hasret ve özlemle için için yanmam. Ateşte cüruflarımdan ayrılıp saf sen olabilmem için...

Mahzundur, hüzünlüdür, her an bir özlem ve hasretlik çeker yürek. Bir şeylerin özlemi vardır derinliklerinde insanın. O hasrete son verebilmek adına sahte mutluluklar arar durur. Bu arayış bazen bulmaya bazen kaybolmaya neden olur. "Kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur"un arayışı içindedir insan.

Bir yol bulabilsem bir yol. Gözlerinden ruhuna erebileceğim bir yol. Huzuru ve hüznü ruhuma yaşatan gözler. Gözlerime değdiği zaman ruhumu kor kor yakan gözler.

Bir dehlizdir gönül, derinliklerinde saklar bilinmeyen gerçekleri. Bazen bir huzur kaplar tüm bedeni sebepsizdir, bir mana veremezsin, nedenini sorgulamazsın. İşte o huzuru yaşatan başka bir dehlizin varlığı mıdır? Bir hüzün kaplar gönlümü. Ve yağmur yüklü bulutlar belirir gözlerimde. Sen olmuşken, benliği yok edememişliğin hüznü mü yoksa bu hüzün. Ey nefsim hani ben artık ben değildim. O olmuştum. O olamıyorsan hüzünlenmek niye ey nefsim. Eğer O olabiliyorsan, O'nda bütünleşebiliyorsan. Neden bu hüzün?

Gecenin karanlığı, şehrin Işık'larıyla aydınlanıyor. Gönlümün karanlığı gözlerinin parıltısına hasret. Gel gönlümün sultanı, gel ki gözlerin ruhumu aydınlatsın da huzura ereyim.

 

Bismillah bir hamle kılsam şeytana, Nefse Bismillah, Şehvete Bismillah, Arzulara Bismillah, Hırsa Bismillah, Öfkeye Bismillah, Kibre Bismillah, Nefrete Bismillah, Şerre Bismillah, enaniyete Bismillah, hadsizliğe Bismillah, haksızlığa Bismillah, Adaletsizliğe Bismillah… Vursam vursam yine vursam Bismillah.

Neden hüzün? Neden hep bir arayış ve hasret içinde bir boşluk? Yorgun, bitmiş ve bıkmışğın sebebi hasret mi? Özlem mi? En mutlu olduğun anlarda bile neden bu hüzün? Şükür ve hamd ettiğin bunca yaşadığın huzurun içinde bu arayış nedir? Eksik olan ne? Ne yaparsan yap yerini dolduramadığın şey ne? Eşte, çocukta, dostta, sigarada, çayda bulduğun huzurun neden bir yerlerinde hep bir eksiklik hissi var? Mal, mülk, para, pul, makam, şöhret, ün, her türlü şehveti tatminin içerisinde aranılan ve bir türlü ulaşılamayan nedir?

Gönül aşkından harap olmuş. Kalp hasretinden bitap düşş. Ruh sensizliğin ıstırabıyla yanmakta ey gönüller sultanı! Nefs, şeytanla koyun koyuna aciz bedeni ele geçirmiş darbe üstüne darbeyi o vurmakta! Sen varken Sensiz bir hayata katlanmak! Ey ruhun, gönlün ve kalbin sahibi, bu köleni nefsinin ve şeytanın boyunduruğundan kurtar! Ne Seni yaşayabiliyor, ne de Sensiz! Hep Sen varken, Sensizliğin ıstırabını çekiyor ruh! Her an her yerdesin! Sana açılan kalplerdesin! Uslanmaz gönüllerin kapısından içeri gir ey Sevgili! Harap olmuş ruhlara bir ferahlık ver! Neyin yokluğunun farkında olmadan ıstırap ve arayış içindeki gönülleri huzura eriştir. Seninle sensizliği yaşatan nefsin ve şeytanın boyunduruğundan kurtar! Muhtaçlığının farkındalığına eriştir! Sensiz bürgüne Seninle uyanan gönülleri, Kendinle mükafatlandır!

Gelseydin çayı bardakta soğutmadığımı görürdün. Sanki çay bardakta soğursa, sensizliğin sızısı da kalbimde bitecek...

 

 

ÜTOPYA / Nurcihan KIZMAZ



iki kalbi olsa insanın
biri yalnızca sevse
gündelik işler araya girmese

güneş istediğim zaman doğsa
yağmur geceleri yağsa
kuşlar kahvaltıya gelse sofraya

koyuna benzese bulutlar
bazen yelkenli gemiye
ardından baka kalsam öylece
bir tek dizlerim acısa düşünce

kaldığım yeri unutmasam
baş ucu kitabımda
rüyama girse özlediklerim
sabah bir top nergis olsa masada

babam ölmemiş olsa
annemin ördüğü kazak bol gelse
çay şekerli ve ılık
kahve bol sütlü
herkes mus mutlu
günlerden pazar olsa


CİNNET / Gün Sazak GÖKTÜRK


Bir ikindi vakti,

İnce bir tülün ardında kalan gölgede,

Sessizlik içinde, toprak dam altında,

Sürüden yılmış bir kurt kokusu varken üzerimde,

İçimdeki keşmekeşi, tanrılara kurban edip,

O son gecenin şafağında aşkını, kanla göğüme yazdın.

 

Mayhoş bir ayrılık kokusu yayılırken,

Islak ve karanlık hayallerin arasında,

Senin sesindi, sarhoş ekinleri ayıltan bozkırıma...

Kara kara dereler geçtim, doğurgan bozkıra ulaşmak için...

Uzak diyarlardan Diri memelerini kutsamaya,

 

Ve sana geldim

İçimdeki çocuğu büyütesin diye.

Ihlamur ağaçlarına çarşaf bağlayan, dingin bedenini saran,

Ter kokunda saklıdır,

İçimdeki hastalığı iyi edecek olan...

O ince tülün önünde kalan, çaylak bir kuş gibi çırpınan kalbim,

Toprağa bulanıp ellerinde hayat bularak,

Taşır çatlarcasına zonklayan damarlarımdan dağ çiçeği kokularını,

Ruhumda, domur domur izler bırakan adımı çığrışında,

Kim bilir çözülür dilimin bağıda, adını sayıklar yerin ve göğün sahibinin.



PİYASA ŞİİRİ 2 / Ferhat ALTUN



-Mehmet Yaşar'a nazire-

 





1.

Onlar bir kenti takdis ediyorlar

Çok konuşuyor

Az söylüyorlar

Bir de para satıyorlar

Yanlış duymadınız -para-

 

Ben öyle değilim

Dostlarla tartışıyorum

Parti açıp 

Parti kapatıyorum

Bazen devlet yıkıp 

Devlet kuruyorum

Prut bataklığı geliyor aklıma

 

2.

Onlar 

serbest piyasa ekonomisi istiyorlar

Liberalizm diyorlar

-Komünizmi şeytan işi biliyorlar-

 

Ben

Çoğu zaman ciddiyet ilan ediyorum

Rejim olarak tek sevdiğim bu

Ülkeyi palyaço da yönetse

Ciddi olacak

 

Sonra

Köylüyü çıkarıyorum lügatten

Ama sekiz köşeli kasket hâlâ serbest

 

3.

Onlar

Şehir diyorlar kente

Peygamber veya şair diyorlar

Ezdikleri adama

 

Hâlâ put yontuyorlar

Etten de taştan da

-

Dedem öyle değildi

Ağzında çürük dişi olmasa

Belki alamancı olacaktı ama

Hakkıyla hamallık yaptı Urfa'da

-

Onlar bir kenti takdis ediyorlar

Ben lanetliyorum







İCADE-İ VELDAR / Miraç DOĞANTEKİN


Toprak anlamsızdır
Göğü bilmez umudu düşü bilmez
Kör bir karanlıktır
Su anlamsızdır
Gayesizdir başıboştur
Kaybolmuş yapayalnızdır
Hava anlamsızdır sevgilim
Ele avuca gelmez hercai
İçi başka dışı başkadır
Oysa ateş oysa ateş
İnsan bir kıvılcımdan meydana gelmiş gibi
Ruhunu dostlukla bedenini aşkla sarar
Herkese bir adım uzak bana bir adım yakın
Ne onunla ne de onsuz
Yorulmaktır bir şey olmaktan
Yahut hiç bir şey olamamaktan

Bu düğümü çözecek olan
Susmaktır
Bir ateşin ağırbaşlılığıyla
Havadan sudan ve topraktan kopmadan
Dünyayı sevmek ateşi sevmektir
İnsan havadan sudan ve topraktan
Ateşi bitirdiği vakit
Göçüp gider bu dünyadan

 

SENSE / Muhammet Nacaroğlu



Sadece sevgimi göstermek istedim
Sevgi kokan ruhumdan görüntülerle
Sense garip manalar verdin tavrıma
Beni herkes gibi gördün
Sahnemin perdelerini kapattın yanlış anlamalarınla

Sesimi duyurmak istedim
Aşk dolu şarkılarımdaki titreşimlerle
Sense kulaklarını açmadan asla
Bana dönük değildi gönlün
Yitti gitti nağmeler umursamazlığınla

Bir rüyamı yaşamak istedim
Ellerimde miski amber çiceklerle
Sense şaştın yangınıma
Acınası gözlerinde asılmıştı yüzün
Beni hayat çölünde bıraktın bir başıma

AY’IN İLK HALİ / Samet YURTTAŞ



Ay’ın ilk hali sendedir

Gecenin gerdanında inci gibi parlayan

Ve parladıkça karanlığın imrendiği

Bir soylu gelin geçişi

Atların hayran kaldığı güzel sensin

 

Şehrin sokaklarından geçersin

Hafif bir esintiyle

Itır kokar adımların bile

Saçların dalgalanırdı

Bu bir ihtilal haberidir

Bilirim

Sevinçle karşılanırdın gecenin üçünde

Bir an seyre dalsam seni

Boynumda dipçiğin izin kalır

 

Seni düşünsem

Kanımdan yıldızlar geçer konvoy halinde

Öyle bir çırpıda geçemem yanından

Sana çıplak gözle bakacak kadar da

Cesur değilim


Güneşin kıskacından

Cımbızla çektiğim güzel sensin

Yerini dolduramadı hiçbir cisim.

Fezaya çizilmiş en güzel resimsin

 

Uyanırdın

Kirpiklerinde bir tabur şebnem

Yeryüzü yüzünü yıkardı

Her yıkayışta biraz daha gençleşen

Ve güzelleşen

 

Gülüşlerin dağıtırdı gecenin kasvetini

Gözlerin denize değerdi

Yakamoz olurdun

Seyrine doyum olmazdı

Ay’ın ilk hali sendeyken



GÖÇ / Ali HİMBAY












Aşkın nara
bir gerisi az bir ilerisi yara
savunucusu körlerden solak
en muzdaribi ihtiyar çolak
gecenin karanlığına yenik düşmeden
en iyi isyan
uyumak.


ERKEN YAZILMIŞ AĞIT / Ferhat ALTUN


-Gazi-i nâmdar Şehid-i âlâ İsmail Enver Paşa'ya-






yalın kılıç

düşmanın üstüne bir bayram günü

bir bayram günü vurulup göğsünden

bayramı kendine hayran bırakırsın

hayran bırakırsın göğsündeki kuşları

bak ölüm nasıl kucaklıyor seni

yalın kılıç


AZAR AZAR OLDU / Samet YURTTAŞ

 

Kıraathane’ye girince gözlerim Mustafa amcanın masasını aradı.  Nihayet onu görebilmiştim. Gidip yanına oturdum. Her şey dün bıraktığım gibi. Mustafa amca aynı yerinde oturuyor. Önünde demli çay ve sigarası… Gözleri televizyonda ki türkü programında dalıp dalıp gidiyor. Arada bir of offff sesleri… Birazdan Samet abi, babasının hatrına değiştirmediği mersedesiyle geliyor. Cevizlikte yorulduğu her halinden belli oluyor. Sıcakta tarlada çalışırken yine tansiyonu yükselmiş olmalı.

    -Selamun Aleyküm

    -Aleyküm Selam

   -Tamer abi çay gönder bize.

    Hal hatır sorma faslından sonra konu her zamanki gibi ekonomiye gelmişti. Mazot, şeker, yağ, yiyecek kısacası zam gelen her şey masada enine boyuna tartışılıyordu. Samet abi, gittikçe sinirleniyor. Çaya zam yapmazsa daha çok zarar edeceğinden ve bu şekilde kıraathane’nin devam etmesinin imkansız olduğundan bahsediyordu. Bu hararetli konuşmanın ortasında Değirmen Yeni köyünün hocası geldi. O da boş bir sandalye alarak yanımıza oturdu. Hocayı daha önce yine görmüştüm ancak adını bilmiyordum. Bembeyaz ve toplu bir sakalı vardı. Sakalına bakım yaptığı ve önem verdiği her halinden belliydi.  Önceden de yaptığım gözlemler neticesinde çok konuşmayı sevmeyen bir yapısı vardı. İyi bir dinleyici olabileceğini düşünüyordum. Biz bu arada zamlardan ekonomiden dert yanmaya devam ediyorduk. Aradan beş dakika geçince hoca daha fazla kendini tutamayarak söze girdi:

    -“Ekonomi kötü de biz çok mu iyiyiz?”

    Herkes dondu kaldı. Gerekmedikçe konuşmayan hocadan bu sözü hiç kimse beklemiyordu.

    Hocanın dili çözülmüştü bir kere. Durmaya hiç niyeti yoktu devam etti:

 “-Şükürsüz yaşıyoruz kardeşim. Şükretmediğimiz gibi kazandıklarımızın da bereketi yok. Tuvalet suyu, bulaşık suyu, banyo suyu bütün hepsi aynı kanalda birleşip akıyor. Nasıl bereket beklersiniz bu durumda.”

    Bu sözler mızrak gibi saplanmıştı masada oturan herkese. Sahi hiç düşündük mü-hiç zannetmem- bunları. Neden kazandıklarımızın bereketi yok diye, hiç sorguladık mı? Hocanın söyledikleri benim boynumu eğmeme çoktan yetmişti. Tutunacak sarılacak bir şeyler aradım masada. Gözüm sigara paketimde takıldı. Evet, ben sigara içmedim on beş dakikadır.            Sakinleşmem lazım. Hemen sigaramı çıkararak yaktım. Bir nefes ciğerlerime çektikten sonra rahatladım. Beynimde şimşekler çakıyordu. Hocanın dediklerini neden daha önce düşünemedim. Evet ekonomi kötü, peki biz… Biz de en az ekonomi kadar kötüyüz. Herkes kendini içinde sorguladıktan sonra hoca devam etti:

   “- Önceden böyle miydi kardeşim, yokluk vardı. Paylaşmayı, merhameti, kardeşliği, saygıyı, edebi, şükrü bilirdik. Babamızın yanında ayağa kalkardık. Şimdiki gençler babasının yanında küfür köstek konuşuyor. Ah, Ahhhh… Eskiler olacaktı eskiler. Toplum olarak çok değiştik, bozulduk, yozlaştık… Kanımızı emdiler bizim ne saygı kaldı ne sevgi. Her olayın suçlusunu dışarda aramak yerine bazen kendimize bakmamız lazım. Ortada bir aksaklık, bir sıkıntı varsa önce kendimizi katarak başlayacağız işe.” Hocanın bu sözleri beni çok etkilemişti. Bilmediğim şeyler değildi ama bunu birisinin hatırlatması, tokat gibi yüzüme vurması gerekiyordu. Bunları düşünürken aklıma Arif Nihat Asya’nın “bize bir nazar oldu”  şiirinin şu mısraları geldi:

    “bize bir nazar oldu Cumamız Pazar oldu

     Ne olduysa hep bize azar azar oldu”

  Böyle diyordu işte Bayrak şairimiz. Ne olduysa azar azar oldu. Afyon gibi uyuşturdular bizi. Yavaş yavaş kimliğimizi, benliğimizi, özümüzü unutturdular bize. Biz de hiç karşılık vermeden buna müsaade ettik. Hiç direnç göstermedik. Şimdi de bunun bedelini ödüyoruz. Suçluda biziz düzeltecek olan da …

 

*Tütün ve tütün ürünleri sağlığa zararlıdır.

TÜTÜN SERGENİ / Musa YILDIZ


Sabah öksürükten ciğerim dışarı fırlayacakmış gibi bir haldeyken aniden, balkonda saksıda kendiliğinden yetişen incir fidanına bakma arzusu belirdi içimde. Bir kız çocuğunun gamzelerinden su içen serçeleri yemlemek; bir de bedenime giydirilen ideoloji köyneğinden sıyrılarak kalkıp gökyüzüne bakmak geldi aklıma, tan yeri ağarırken.

Veremden bir hastane köşesinde yatan bir genci bir tutam çiçek alarak, geçmiş olsuna gitmek geldi aklıma. Ne yalan söyleyeyim bir cami şadırvanında oturup, çeşmeden akan suya elimi uzatıp saatlerce tutmak geldi aklıma.

Hastabakıcı rezil rüsva etti beni, sormaz olaydım hastanın adını söyledim, hangi odada yattığını sordum. Meğer hastanın refakatçisi ile ağız dalaşı etmiş, hastanın odasından çıkmış koridordan yürürken benimle karşılaşmış. Ağız dalaşından benim haberim olmadı. Olmasına da imkân ve ihtimal yoktu zaten. Etraftaki herkes put kesilmiş bize bakıyordu. Herhalde benim adama küfrettiğimi sandılar, yoksa bu sakin sessiz adam ne diye bağırıp çağıracaktı. Başımı öne eğip ayaklarımın ucuna baktım, sonra başımı kaldırıp “şimdi ben bu adama küfür mü ettim”  diye kendi kendime sormadan edemedim. Hasbinallah deyip uzaklaşmaya çalıştım, etrafımdaki çember hayalimde daraldıkça daraldı.

“kusuruna bakmayın o on beş yirmi gün önce o odada çocuğunun cesedini kendi kucağında morga taşıdı” demişler gibi geldi bana. Belki de ben öyle hissettim. Az önce bana karanlık adamların gözlerindeki karanlık parıltılarla bakan etraf bu sefer beni teskin etmeye çalışıyordu. Öyle şey olur mu ki? Önce insana canını alacak gibi bakmak sonra sakinleştirmeye çalışmak, belki de bu insanların huyu gereği olması gereken şey. İnsanlar öyle mi yaratılmışlardı? Ondan da emin değildim.

Bir gece hastane kapısına bırakılan adı Kader konulan kız çocuğu büyümüş, boy boy onun da kız çocukları olmuş. Belki de annelerinden çikolata, gelin bebek, şeker ve daha neler neler istediler de anneleri onlara verdi. Anneleri onlara bebekken memeler dolusu sütte verdi. Oyuncak bebekte verdi. Mamalarını köşedeki bakkal Nuri amcadan aldı. Bakkal Nuri amca Kadere acıdı mı acımadı mı bilemem. Belki acımış belki de acımamıştır. Kocası tütün fabrikasından sigara istihkaklarını aldı mı almadı mı? Akşam onların yarısını bakkala verip boy boy büyüyen kızlarına mama parası ödedi mi ödemedi mi? onu da bilemem.

Hem kocasının hiç haberi oldu mu Kaderin tek başına kaç kere tren raylarında yürüdüğünden. Kader tren raylarında kaç kere tek başına neden yürür ki?

Benim de hiçbir şeyden haberim olmadığı geldi aklıma. Balkon camına doğru kaçacakmış gibi yürüyen incir ağacının yapraklarını bir bir saydım. İrili ufaklı, canlısı, sararmışı tamı tamına onüç taneydi. En uçtaki yapraklaşmaya başlamak üzere sivri uçlu patlamak üzere olan fasulye biçimindeki yumruyu saymazsak tamı tamına on üç taneydi.

Herkes abdest alırken ben elimi çeşmenin altına tutmuş öylece bekliyordum. Çam katranına, zifte, çamura bulanmış elimden kirler bir türlü çıkmıyordu. Ellerimi saatlerce suyun altında tuttum çıkmadı. Ellerimi hep suyun altında tuttum. “Ne kadarda kirli bir şehir dedim” kendi kendime. Neresine dokunsam kir, pas ve ellerim kirli. Ya şehir kirli ya ben kirliyim, ya da hepten kir.

Sedat’ın boynunun bir tarafında ur gibi bir şişlik vardı. Kafasını bir tarafa döndürdüğünde şişlik biraz dağıldığından küçülür gibi olurdu. Bazı günler daha da büyür daha da belirginleşir Sedat’ı kaygılı günlere sevk ederdi. Sedat çoğu zaman elini boynuna götürür şiş yerini okşar gibi yoklardı. Bazen yazları bile boynuna atkı sarar fabrikaya öyle gider bazen de gömleğinin yakası bile olmaz şişlik herkes tarafından keşfedilecek bir muammaya dönerdi. Sedat Kaderle evlendiğinde de boynunda şişlik vardı ama Kader o şişliği hiç önemsemedi Sedat’la evlenmeyi kabul etti. Kim bilir Kader o şişliği belki de önemsedi de önemsemezmiş gibi yaptı. Belki de önemsediği halde evlendi.

“boynunda bir şiş de ne ki canım, aslan gibi delikanlı, işi gücü var, namusuyla çalışıyor, işte size adam gibi adam. Noolmuş yani, Kader seni şehzadeler mi gelip alacak” diye sokranıyordu için için…

Birden içinden geçenleri ince bir sızıyla geçiriverdi. Ne geçiyordu ki içinden ince bir sızıyla ince bir sızı olacak. Komşunun oğlu Arif’le ortaokul son sınıfta okurken sokaklarınındaki bir yatsı vakti karşılaşma anımı? O alaca karanlıkların yerle gök arasındaki çizgiyi yok etme vaktimi? Uyumak istiyordu uyuyamıyordu.

Uyku da sevgili gibi bir şey beklersin beklersin bir türlü gelmez ya da olur olmadık zamanda gelir seni rezil rüsva eder. Olur şey de değil, olmadık şey de değil.

Her zaman evin yanından geçen tren bugün erken mi geçiyordu? Raylar eve o kadar yaklaşmıştı ki sanki tren evin üstünden geçecek. Kader kalktı odanın küçücük penceresinden buharla ateş fışkıran canavara doğru baktı. Belki de bakar gibi yaptı da biz baktı sanıyoruz. Loş bir ışık trenin arkasından kayaraktan süzülüp gitti. Rayların tıkırtısına karışan kirli bir dumanla hava doldurdu odayı.

“noolmuş Sedat’a” dedi. “işi var gücü var, hem evine çok bağlıymış, baksana babası öldükten sonra anası ölene kadar evlenmek istememiş. Boynunda bir şişlik varmış olsun, kadının kızında da kusur var, olsun, hem evleri tren raylarına bir hayli uzak, belki rahat uyurum”.

Sedat kaderi hayal ederken sarıya yakın kumrala çalan saçlarını hayal ediyor “belki bir çocuğumuz olduğunda onun saçlarını okşar, anlından öperim” diyordu.

Kader tren seslerine değil de ilk çocuğu olduğunda gece çocuğunun ağlamasına uyanıyordu. Çocuğun sesine değil de belki kocasının “sustur şunu Allah aşkına” diye seslenmesine uyanıyordu.

“bu vardiyalı çalışmayı da nerden çıkardılar ki? Ne uyku kaldı, ne denge, birde sendika diye bir şey çıkardılar o da neyse artık, herkes bir ekmek peşinde onlar ne dertte” diye Sedat sokranıp duruyordu. Sonrada belkide onlarında bildiği bir şeyler var diye kendisini teselliye çalışıyordu. “hep gündüz çalışacak bir iş bulsam bir gün durmam, bir on iki de gel yat, bir gündüz üçte gel yat, bir sabah gel yat buna insan mı dayanır”. Sedat yeni girdiği yataktan tekrar kalktı. Acı serin bir havada mutfağa doğru gitti bir sigara yaktı “bu cigaraları biz yapıyoruz bu odun parçaları da nereden girer ki bu meretin içine, çek çek nefes gelmiyor” çektikçe bir öksürük, çektikçe bir öksürük, öksürdükçe boynundaki şiş sanki biraz daha şişiyor ve şişin üst kısmı kırk mumluk lambanın altında parlıyor, ampule nazire yapar gibi sarı bir ışık veriyordu.

Sedat’ın sıkıntısı vardiyalı çalışmaya olan kızgınlığı mıydı acaba? Yoksa başka başka kederlerde, hülyalarda, belki de tasalarda mı yüzüyordu? Karısı da bu gerginliğe bu asabiyete bir türlü anlam veremiyordu.

“Kader sular akmıyor” Sedat’ın bu yüksek tondaki seslenişine uyumakta olan çocuk tekrar uyandı. Öksürükten ağzı dolan tükürüğü, balgamı gitti lavaboya boşalttı.

“sular akmıyor kız” diye tekrar seslendi.

“uyuyan çocuğu tekrar uyandırdın. Lavabonun altında, perdeyi kaldır kovada olacak”

Sedat naylon maşrapayı kovaya daldırdı bir maşrapa suyu aldı lavaboya döktü, bir maşrapa da alıp ağzını yüzünü yıkadı. Uykusu kaçtı gitti salondaki siyah beyaz tek kanallı televizyonu açtı, zaten o zaman bütün televizyonlar siyah beyaz ve tek kanaldı, çoğu zaman da Yunanistan kanalları baskın çıkar insanlar bol bol rumca şarkılar dinlerdi. bir yerler arar gibi yaptı, o saate Türkçe yayın çoktan kapanmıştı. İstiklal marşı bile çoktan okunmuştu. sonra tekrar kapattı. Mutfağa geldi radyoyu açtı.

Hastaneye yürüyerek yaya gitmeye karar verdim. Bir saatte şu kestirme yoldan tarlalardan, bahçelerden hastaneye ulaşırım diye gözüme kestirdim. Ekinler göcek olmuş, sarıçiçekler, kızılgan (gelincik), papatyalar rengârenk çiçekler. Okul defterini kapladığımız şeffaf desenli cilt kapağı gibi ekin tarlalarının üstünü kaplamış, insana dünyadan uzak bir dünya veriyordu. İnsanların tarağı değmemiş o düzgün, birbirine hiç girmemiş saçlarını incitmeden yürüdüm. Papatyadan, gelincikten, sarıçiçeklerden, diğer çiçeklerden tutam tutam yolaraktan, tanrının insansız yarattığı güzelliklerden zevk alaraktan yolduğum çiçekleri koltuğumun altına kıstıraraktan sadece yürüdüm. Sadece yürüdüm.

İkinci çocuğu olduğunda da Sedat karısının saçlarını okşayıp anlından öpememişti. Hastanede bir ara yeltenmiş, odaya hemşire girmişti. “Neyse evde” dedi. İkinci çocukta kız olduğundan Sedat’ın içi burkulmuş, kendisini bir tuhaf hissetmişti, hâlbuki kız çocuklarını çok severdi. Sedat annesini de çok severdi. Karısı tam tersi “oğlan çocuğum olsun” derdi de başka şey demezdi.

“dönüşümlü çalışılacakmış, işi tek vardiyaya düşürdüler, bazılarımıza ücretsiz izin vereceklermiş”

“daha üç yıl önce çift vardiyaydı, işçileri esir gibi çalıştırıyorlardı”

“devlet bu akıl sır mı erer?

“niye memlekette cigara içen mi azalmış?”

“ne bileyim ben, kriz mi varmış neymiş, birçok bölgede tütün ekimi yasaklanmış, sigara içen azalır mı?”

Her tütün, cigara dendiğinde Kaderin aklına babası gelirdi. Ne kadar da çok sigara içerdi. Kader kendisinin bir sabah hastane kapısından alınıp evlat edindiğini öğreneli yıllar olmuştu. Daha genç kızken komşusunun oğlu kendisine kaş göz

ettiği zamanlarda öğrenmişti. Allaha şükür ortalıkta o kadar çok şom ağızlı var ki, gerçekler bir türlü saklanamaz, serilir ortaya bir tütün sergeni gibi. Ama bunu kendisine hiç yüksünmedi, hiçbir şey bilmiyormuş gibi hayatına devam etti, annesi babası da Kaderin bu vakayı öğrendiğini biliyorlardı onlarda hiç oralı olmadan yaşayıp gidiyorlardı.

Çocuklar paytak paytak yürümeye başladılar. Üç dört yaşlarına geldiler. Kaderin babası öldükten sonra Sedat “kira vermeyelim, annen hasta, hem ona bakarız hem de kira sıkıntısı çekmez, biraz rahatlarız, annen gile taşınalım” dedi. Kaderin hiç razılığı yoktu ama şartlar onu gerektiriyordu.

Taşındıktan sonra Kaderin eli hiçbir işe varmıyor, devamlı uykusu geliyor, uyukluyor, uyuyordu. Çocuklar kapı önünde, sokakta tozda, toprakta, çamurda oynuyor bazen de geçen trene el sallıyorlardı. Kaderin annesi koltuk değneğiyle bile zor yüryebiliyordu. Kapı önünde çocuklara göz kulak olmaya çalışıyor bazen de gözüne tren dumanı kaçtığında hiçbir yeri görmez oluyordu.

Kader durmadan kafasında eski defterleri karıştırıyor, dertlerini, sevinçlerini kurcalıyor, kurcaladıkça durulmuş sular tekrar bulanıyor, tekrar duruluyor, tekrar kurcalanıyor, kurcalandıkça tekrar bulanıyordu. Akşamları yemek yapamıyor, çoğu zaman ağlayımsı bir hal alıyor, çocukları sevmeye, okşamaya bile eli varmıyordu. Dahası ilgilenmek bile istemiyordu. Sedat akşam eve gelince olmayan yemek için, çocukların üstünün başının toz toprak oluşuna bağırıp çağırıyor, bütün bunları bahane ederek kapıyı çarpıp evden çıkıp gidiyordu. Annesi her gün aynı saatte hiç aksatmadan öğleden sonra evin sofasına çıkarak ağlama istihkakını ödemekte kusur etmiyor, elindeki küçük bir yumak ipliği sarar gibi yapıp cebine koyuyor, feracesinin eteğiyle de göz pınarları artık kurumuş zar zor göz çukurlarına akan birkaç damla gözyaşını silmeye çalışıyordu. Kader çoğu zaman bu olan bitene bile tepkisiz kalıyordu.

Sedat fabrikadan artan zamanlarda balık pazarında çalışmaya başlamıştı. Niyeti biraz para biriktirip bir motorlu tekne almaktı. Biliyordu fabrikada her geçen gün işler kötüye gidiyordu. Artık sağlığından da endişeleniyordu. Fabrikanın kokusuna, havasına, insanlarına dayanamıyordu. Boynundaki şişlikte boynuna tamamen dağılmış, gitgide büyüyor boynunu zor çevirir olmuştu. Balık tezgahının sahibi balığa çıktığı zaman tezgahta Sedat duruyordu. Balıkçıyı Sedat çocukluğundan beri tanırdı. Motorlu balıkçı teknesini de Sedat’ın kafasın belki de balıkçı arkadaşı sokmuştu. Sedat şarap şişesini tezgahın altına koyuyor fırsat buldukça içiyordu. Sedat şaraba başlamıştı. İçtikçe; “bu merete niye daha önce

başlamamışım, boşu boşuna dünyaya, denize, hayvanlara, köpeklere, çiçeklere, iyilere, kötülülere, usta başına kızıp durmuşum, boşu boşuna onlara düşman olmuşum” sonra da böyle düşüncelerden dolayı utanıyor, bazen de tezgahın arkasında bir tabureye oturuyor ağlar gibi bir yüzle anasını hatırlıyordu. Anası; içki içerse hakkını helal etmeyecekti, kumar oynarsa da hakkını helal etmeyecekti. Sedat ekmeğini alın teriyle kazanmalıydı, çoluk çocuğunu helal ekmekle beslemeliydi. Sonra birden tabureden fırlıyor.

“derye kuzusu bunlar, derya kuzusu” diye bağırmaya başlıyordu.

Sedat Kaderi, en son çocukların ellerinden tutup yetimhaneye teslim ederken, yetimhanenin bahçe kapısında hayal meyal görmüştü. Birde çocuklarını yetimhaneye teslim ettikten sonra çocukların yüzündeki ifadeyi unutamıyordu. Kapıdan çıkarken vücudu sanki çapraz bir fişeklik kuşanır gibi duygusallıkla karışmış, değişik, tarifsiz bir acı kuşanmıştı. Ayaklarını yere sürterekten bahçeden zor çıkmıştı.

Bir sabah herkes işe giderken bazı insanlar tren raylarına doğru koşuyordu. Sedat’ta kalabalığın gittiği yöne doğru yürümeye başladı. Sonra kalabalığın içine girdiğinde bir kadın cesedi gördü. Cesede doğru ilerledi, çömeldi, Cesedin yüzündeki kanlara bulaşmış sarıya yakın kumral saçlarını geriye doğru sıyırarak “ hani motorlu kayık alacaktık” dedi. Sedat’ın gözünden damlayan iki damla gözyaşı Kaderin anlına damladı.

Ben elimdeki tostop edip koltuk altıma sıkıştırdığım çiçekleri etejerin üzerine koyarken hastanın yanındakiler beyaz bir çarşafı gencin yüzüne doğru çekiyorlardı.

2017

 

ANI YÜKLÜĞÜ/Nurcihan KIZMAZ



inci gibi dizilirdi atlas yorganlar

gökkuşağı gibi renkli

şiir gibi ahenkli

 

bir  de sobada ısıtılanı 

soğuk kış günlerinde,

en güzel rüyaların 

müsebbibi

en güzel hülyaların

ev sahibi

 

her birinde ayrı nakış 

her birinde ayrı hikaye,

kiminin adı veremli kız

kimininki maraş gülü

çin iğnesi antep işi

aplike

 

boy sırasına göre yastıklar

herkese yetecek kadar var,

izi çıkar motiflerin 

çiçeklenir yanaklar,

sabaha eğlence çıkar

gülüşür gül yüzlü

çocuklar.

 

Yeni Bir Duvar / Mustafa Alper Taş


o akşama doğru
üşümek vardı günlerin altında


yeşil bir barikattan belki
tüllerle uçuşan aynasında kaderin
elimize bir çocuk gibi baktılar da
bilmedi hiçkimse sesimizin yeniliğini


hepimiz karanfil içindeyiz
bu akşam turnası endişeyle sarkan pencereden
canından bezmiş anneler büyük adamlar ellerinde büyüklüğün işareti
haziran karpuzları ve ışıkların yanmasını bekleyen
yorgun çocukları
hepimiz


bir su akıyor o saatlerde
ev musluklarından
dutlu çeşmelerden
biraz da inanmanın ferahlığıyla
mutlaka bir günün daha olacağına
uyanınca


bilerek unutulan bir şey gibi akşamüstü gitmelerinde
hepimiz bilmekteyiz