MEDİNE HEMŞİRE /Teyfik KARADAŞ



Zaman, sıra, yer ve önem yönünden ötekilerden önde gelen veya herhangi bir şeyin önce geleni ya da en önde bulunanına ilk denir. Dünya tarihini incelediğimiz zaman ilk olmanın, önde gelmenin önemi çok büyüktür. Dünyada yaratılan ilk insan ilk peygamber Hazreti Âdem ile eşi Hazreti Havanın adını hepimiz bildiği halde örneğin dünyaya yaratılan onuncu insanın ismini kimse bilmemektedir. İlk insan ilk nebi Hazreti Âdem bütün insanların babası, Hazreti Hava ise anası sayılmaktadır. Dünyada kurulan ilk devletin Sümerler olduğunu tarih ilmi ile az çok alakası olan herkes bildiği halde, kurulan beşinci devletin adının ne olduğunu bilmek kolay değildir. Bu ve bunun gibi örnekleri istediğimiz kadar çoğaltabiliriz.


Dünyanın ilk tıp doktoru ve ilk tıp fakültesi kurucusu Hipokrat’tır. Günümüzde bile hekimler meslek hayatına başlamadan önce Hipokrat tarafından yazıldığı söylenen yemini ederler. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın doktoru Hatice Safiye Ali’dir. Dünyanın ilk modern hemşiresi Foranca Nightingale’dir. Hemşirelerde meslek hayatına başlarken nightingale yeminini ederler Dünyadaki ilk Türk hemşire ise Safiye Hüseyin Elbi’dir. Belören beldesinin ilk kadın memuru ve ilk hemşiresi ise bizim kısaca Medine Hemşire diye tanıdığımız Medine Kozak’tır.

Konumuz Medine hemşirenin yaşadığı zorluklar içindeki başarılı yaşamı olsa da durumun daha iyi anlaşılabilmesi için Medine hemşirenin doğup büyüdüğü Belören beldesinin eğitim tarihçesinden kısaca bahsetmek istiyorum.

Nasıl oldu? Niçin oldu? Bilemiyorum ama kader beni Aşık Emrah ile Selvi’nin diyarı yeşil Erciş’ten, göller diyarı Adıyaman’ın Gölbaşı ilçesine savurdu. Bakanlık tayinimi Adıyaman il emrine yapınca, valilikte beni Belören ilköğretim okuluna öğretmen görevlendirdi. Toprakların kuruduğu, bağ yapraklarının gazel olduğu bir mevsimde Gölbaşına gittim. Eylül ayının son günlerinde yeni görevime başladım. Göreve başlar başlamaz çalışacağım yörenin nasıl bir yer olduğunu ve halkının sosyal durumunu öğrenebilmek, eğitim planlamalarımı ona göre yapabilmek için Belören’i tarih, coğrafya ve sosyal bakımdan incelemeye başladım. Bu çalışmaları yaparken kadim bir tarihe sahip olan Belören beldesinin eski bir nahiye ve ticaret merkezi olması nedeniyle Osmanlı İmparatorluğu döneminde ve Cumhuriyetin ilk yıllarında üst düzeyde okuma yazma eğitimi veren medresesinin olduğunu öğendim. Cumhuriyet ilan edildikten sonra ise Belören beldesine harf inkılabından hemen sonra bin dokuz yüz otuz yılında üç sınıflı ilkokul, bin dokuz yüz kırk yedi yılında beş sınıflı ilkokul, bin dokuz yüz atmış dokuz yılında üç sınıflı ortaokul açıldığını tespit ettim. Ülkemizdeki diğer köy ve beldelerle mukayese ettiğimiz zaman Belören beldesinin eğitim imkanları bakımından ülkemizin şanslı yerleşim yerlerinden biri olduğunu hemen fark ederiz. Örneğin beş yüz yıllık yazılı tarihe sahip olan ve Belören’e göre daha batıda yer alan Kahramanmaraş’ın Döngel köyüne ilkokulun bin dokuz yüz atmış bir yılında ihtilal hükümeti tarafından açıldığı halde Belören nahiyesine bin dokuz yüz otuz yılında açılması Belören’in eğitim yönünden farkını anlatmama yeterde, artar bile. Cumhuriyet döneminde eğitim öğretimle erken tanışan yörelerin önemli avantajları olduğu bilinmektedir. Mesela Düziçi’ne Köy Enstitüsü açılması nedeniyle Düziçi halkı bu okuldan etkilenerek çocuklarını okutmaya heves etmiş. Şu anda her evde en az bir öğretmen bulunmaktadır. Belören’de ise bu avantajdan erkekler kısmen faydalandığı halde kadınlardan hiç kimsenin yararlanamadığı hemen dikkatimi çekti. Belören’de ilkokulu bitiren erkeklerden bazıları Akçadağ Köy Enstitüsünde okuyarak öğretmen olmuşlar. Bunlardan kimileri de köy enstitüsünden sonra yüksek tahsil yaparak başka alanlarda iyi kariyerler yapmışlar. Belören’de görev yaptığım süreçte bu insanların tamamıyla bayramlarda düğünlerde peyder pey tanıştım.  Ancak bazı sosyolojik nedenlerle bin dokuz yüz seksenli yıllara kadar hiçbir kadının ilkokuldan sonra okutulmadığı göreve başladığım ilk günlerde dikkatimi çekti. Belören’de ilkokulu bitirdikten sonra Gaziantep, Kahramanmaraş gibi komşu vilayetlere okumaya gönderilen erkek çocukların üniversite tahsili de gördükten sonra kamu ve özel sektörde önemli işlerde çalıştıklarına da kısa bir süre içinde bir zat tanık oldum. Adıyaman siyasetinde önemli bir yeri olan Belören beldesi halkından bin dokuz yüz elli yılında il genel meclisi üyesi, bin dokuz yüz yetmiş yedi yılında senatör seçildiği halde bin dokuz yüz doksan yılına kadar kadın bir memur çıkmaması sosyologlar tarafından derinlemesine incelenmesi gereken önemli bir konudur diye düşünüyorum.

Belören’in eğitim tarihçesi hakkında kısaca bu bilgileri verdikten sonra, şimdide sizlere kadirşinas bir insan ve örnek bir Türk kadını olan hemşire Medine Hanım’ı anlatmaya çalışacağım.

Belören İlköğretim Okulunda göreve başladığım tarihte Belören Sağlık Ocağının Dr. Mehmet Cesur, sağlık memuru Muhittin Karataş, sağlık memuru Kemal Metin, hemşire Medine Metin (Kozak), ebe Üzner Yıldırım, ebe Safiye Kaymaz, tıbbi sekreter şeref Gönül, şoför Bekir Küçük ve hizmetli Şaban Sarı olmak üzere toplam dokuz çalışanı vardı. Bu çalışanlardan hemşire Medine Hanım, sekreter Şeref Bey ve hizmetli Şaban Efendi Belören’li diğer çalışanlar yabancıydı. Sağlık ocağından başka Belören’de bulunan ilköğretim okulu, belediye, tarım kredi kooperatifi, kuran kursu, TEK ve PTT dahil olmak üzere hiçbir kamu kurumunda Medine hemşireden başka Belören’li kadın çalışan yoktu. Belören’de olmadığı Gölbaşı ilçe merkezinde ve Adıyaman il merkezinde de Belören’li kadın çalışan mevcut değildi.

 Sağlık memuru Kemal Bey ile evli olan Medine Hanım’ı o zaman; şık giyimli, güler yüzlü, kendi alanında bilgili ve görevini en iyi şekilde icra etmeye gayret eden bir hemşire olarak tanıdım. Çok zarif bir insan olduğu da ilk görüşte kendini ele veriyordu. O günkü şartlarda fotoğrafı çekilip poster olarak hastane koridorlarına asılsa foto model Dilek Tunca’nın sus işaretli posterlerinden daha etkileyici olurdu diye düşünüyorum. Belören’e vardığım yıl ben bekar bir öğretmen, Medine Hanım evli bir kadın olunca tanışmışlığımız ve dostluğumuz hasta hemşire seviyesinden ileri gitmedi.

 Belören’de göreve başladığımda beş yıllık öğretmendim. Bekar olmam nedeniyle; beni evlendirmek için üniversiteden okul arkadaşım Mesude Hanım başta olmak üzere okulun bütün öğretmenleri seferber oldular. Alarma geçtiler.  Atalarımız “Ölüm ile nikah gününü şaşırmaz” diye boşa söylememiş. Göreve başladıktan sekiz dokuz ay sonra Belören Sağlık Ocağında çalışan Safiye Hanım ile nişanlandım. Nişandan üç ay sonrada evlendim. Eşim Safiye Hanım ile Medine Hanım ortaokuldan okul arkadaşıydı. Eşimin köyü Çatal ağaç, Belören beldesi sınırındaydı. Bu nedenle eşim ile Medine Hanım birbirlerini yakından tanıyorlardı. Eşim ile Medine Hanım birbirlerini yakından tanıdığı gibi aileleri de birbirleriyle çok iyi şekilde tanışıyorlardı. Ben Safiye Hanım ile evlenince Medine Hanımlarla ailecek görüşmeye başladık. Kısa bir sürede içerisinde et ile tırnak gibi kaynaştık. Çok yakın bir dost, çok samimi arkadaş olduk. Bir gün akşam yemeğini bizim evde yediysek ikinci gün Medine Hanım’ın evinde yemeye başladık. Dostluğumuz, arkadaşlığımız ve muhabbetimiz iyice ilerledi. Ben Medine Hanım’ın eşiyle de iyi anlaşıyordum.  Medine Hanımlarla beraber piknik yapmaya, tarihi ve turistik yerleri gezmek için birlikte seyahat etmeye başladık. Bu süreçte ben Medine Hanım’ı, Medine Hanım’ın ailesini ve kardeşlerini daha yakından tanıma imkânı buldum. Ailesi ve kardeşleri de kendisi gibi değerli insanlardı.

Kendisinden öğrendiğim bilgiler ışığında Medine Hanım’ın benim tanıdığım andan önceki hayatını sizlere kısaca nakletmeye çalışayım.  

“Medine Hanım orta halli çiftçi ailenin ilk çocuğu olarak Belören’de dünyaya gelmiş. İlkokulu kendi köyünde bitirdikten sonra öğretmeninin teşviki ve babası Hacı Ahmet abinin gayretiyle yatılı okul sınavlarına girmiş. Girmiş olduğu yatılı okul sınavını kazanmış. Komşularının baskısına, akrabalarının muhalefetine rağmen almış valizini eline gitmiş Adıyaman’a. Ortaokulu yatılı olarak Adıyaman Lisesinde bitirmiş. Ortaokuldan sonra girmiş olduğu sınavda ise yatılı olarak Kahramanmaraş Sağlık Meslek Lisesini kazanmış. Medine Hanım’ın ortaokul ve lisede yatılı olarak okuduğu yıllarda çekmiş olduğu sıkıntıları dinleseniz hüngür hüngür ağlamaktan kendinizi alı koyamazsınız. Medine Hanım’ın öğrencilik hayatı usta bir yazar tarafından kaleme alınsa yok satan bir drama romanı olur diye düşünüyorum. Medine Hanım zor şartlar altında da olsa Kahramanmaraş Sağlık Meslek Lisesini başarıyla bitirmiş. Sağlık Meslek Lisesinden mezun olduktan sonra kendi beldesinde bulunan Belören Sağlık Ocağına hemşire olarak tayin olmuş. Göreve başladıktan kısa bir süre sonrada kaderin bir cilvesi olarak aynı kurumda sağlık memuru olarak görev yapan Kemal Metin ile evlenmiş”

Benim kendisini tanıdığımda çiçeği burnunda bir gelin ve gencecik bir hemşireydi. Henüz çocuğu dahi yoktu. O Belören’li kız çocukları için örnek bir kadın, örnek bir insandı. Benim Belören’e vardığım yılın yaz tatilinde Medine Hanım’dan etkilenip ülkemizin çeşitli sağlık meslek liselerine okumaya giden bir yılın mevsimleri sayısındaki kız öğrenci Belören Sağlık Ocağında uygulamalı staj yapıyorlardı. Bir o kadarda başka lisede okuyan kız öğrenci vardı. Ön teker nereye giderse arka tekerde oraya gider misali sağlık meslek lisesinde okuyan dört beş kız öğrenciden biride Medine Hanım’ın kardeşiydi.

Medine Hanım hem beldesindeki kız öğrenciler için örnek oluyor hem de kendi kardeşlerinin okuması için gayret sarf ediyordu. Belören Sağlık Ocağı Belören beldesi dahil civardaki ona yakın köyün on binden fazla insanına sağlık hizmeti veriyordu. Medine Hanım sağlık ocağının küçücük lojmanında oturuyordu. Gece gündüz demeden aralıksız her gün yirmi dört saat çalışıyordu. Mesai bittikten sonra iğne vurdurmaya, pansuman yaptırmaya gelen hastaları geri çevirmeden, yüzünü ekşitmeden işlerini görüyor, hayır dualarını alıyordu. Sağlık ocağına gelme imkânı olmayan yatalak ve yaşlı hastaların Hızır servis gibi evlerine giderek tedavilerini yapıyordu. Cumartesi ve pazar günlerinde bile halkın sağlık hizmetlerini aksatmıyordu. Medine Hanım Belören’li olunca bütün hastalar onun evine rahatlıkla gelip, kapısını çalabiliyorlardı. Medine Hanım’da öf bile demeden evindeki kendi işlerini bırakıp hastaların yardıma koşuyordu. Belören halkıda bu nedenle Medine Hanım’ı çok seviyor, bağırlarına basıyorlardı. Medine Hanım o günkü şartlarda belde halkının hüsnü teveccühüne mazhar olmuş parmakla gösterilen insanlar arasında ye alıyordu. Belören’de çalıştığım yedi yıllık süre içerisinde hiçbir vatandaştan Medine Hanım aleyhine tek bir kelime duymadım ama lehinde söylenen övgülerle dolu binlerce sözü bir zat kulaklarımla işiterek bir dost, bir arkadaş olarak mutlu oldum.

Medine Hanım iş yerinde hamarat bir hemşire, evinde maharetli bir ev hanımı ve babasının bağına çalışmaya gittiğinde modern bir çiftçiydi. Düğüne gider oynar, cenazeye gider ağlardı. Tek kelimeyle hormonsuz bir Anadolu kızıydı. Anlayacağınız yapacağı her işe canı gönülden sarılır, büyük bir başarıyla tamamlardı. Onun bin dokuz yüz doksan altı yılında nur topu gibi bir kız çocuğu oldu. Türküleri çok sevdiği için çocuğunun adını Beste koydu. Beste’nin doğumundan beş altı ay sonra bizimde bir kızımız oldu. Bizde çocuğumuzun adını Damla koyduk. Damla ile Beste ikiz kardeş gibi bir arada büyüdü. Medine Hanım çocuğunu büyütürken hijyene ve beslenmeye çok dikkat ederdi. O alanda da çevresine örnek olmak için çaba sarf ederdi. O yılarda eşi ile arasında ufak tefek sorunlar vardı ama bu sorunlar her ailede olabilecek küçük sorunlardı. Bu sorunları da beldedeki herkes değil, bizim gibi yakın arkadaşları bilirdi. Medine Hanım’ın bu süreçteki hayatı bazen mutlu bazen sıkıntılı olarak devam eder giderdi. Medine Hanım dostlarına değer veren kıymetli bir insandı. Yere düşen arkadaşına bir tekmede kendi vurmaz, elinden tutarak kaldırmaya çalışırdı. O cümlenin tam manasıyla kara gün dostu bir insandı.

Bu kadar yoğun çalışma temposu ve ailevi sorunlar arasında okumaya ve araştırmaya zaman ayıran entelektüel bir insandı. Mesleki eserlerin yanı sıra felsefi ve edebi eserleri de okuyan ve güncel konularda söyleyecek sözü olan münevver bir bayandı. Akla ve mantığa uymayan konularda medeni bir şekilde tepkisini ortaya koyardı. Lüzumu halinde tartışmalara katılırdı. Savunmuş olduğu tezi akli ve ilmi delillerle ispatlamaya çalışırdı. Göreve lise mezunu olarak başlayan Medine Hanım Anadolu Üniversitesinde hemşirelik ön lisans ve Atatürk Üniversitesinde hemşirelik lisans eğitimlerini üstün başarılarla tamamlayarak Toros Dağlarının zirvesinde geç mevsimde açmış bir kır çiçeği misali üniversiteliler ordusu içindeki yerini aldı. Medine Hanım’ın eğitim alanındaki başarısı da benim yanımda her zaman takdire şayandır. Liseden mezun olduğu yıllarda üniversite okumaya imkan bulsa belki de bu gün ünlü bir akademisyen veya dünya çapında tanınmış bir bilim insanı olabilirdi.

Bin dokuz yüz doksan dokuz yılının sonunda eşimin tayini Gölbaşı’na çıkınca biz Belören’den Gölbaşı’na taşındık. Belören ile Gölbaşı arası mesafe yakın olunca Medine Hanım ile günlük olmasa bile haftada, on günde bir görüşmelerimiz devam etti. Ben de eşimden belli bir süre sonra kurum değiştirerek Gölbaşı Meslek Yüksekokuluna geçince Belören’den ayrıldım. Medine Hanım’ın eşi Kemal Bey’de vatani görevini ifa etmek üzere askere gitti. Eşi askere gidince Medine Hanım’da eşimin annesi, babası en azından beni ve çocuğumu manevi olarak himaye ederler ümidiyle Aydın’a tayin istedi. Tayini Didim Devlet Hastanesine çıktı. Yükledi yükünü gitti Didim’e. Medine Hanım Belören’den ayrılırken annesi, babası, bizler ve bütün belde halkı arkasından göz yaşı döktü. Medine Hanım Aydın’a gidince yüz yüze görüşme imkânımız kalmadı. Medine Hanım ile eşim sık sık telefonla görüşüyorlardı. Bende Medine Hanım’ın Aydındaki ahvali halini eşimden öğreniyordum. Aydından gelen haberler pek iç açıcı değildi. Medine Hanım’ın umduğu dağlara kar yağmış gibiydi sanki. Yardım beklediği insanlardan yardım göremediği haberleri geliyordu kulağıma.  Duyduğumuz havadislere üzülmekten başka bir şey de gelmiyordu elimizden.

Medine Hanım Didim Devlet Hastanesindeki asgari çalışma süresini tamamlayınca yeniden Adıyaman’a tayin istedi. Adıyaman’daki ataması Gölbaşı Devlet Hastanesine yapıldı. Medine Hanım tayini yapılır yapılmaz esaretten kurtulmuş insan misali Aydın’daki görevinden derhal ayrıldı. Gölbaşı’ndaki görevine başladı. Medine Hanım Didim’deki görevinden ayrılırken, Didim’deki arkadaşları üzüldü mü? bilemiyorum ama Gölbaşı’na geldiğinde; bizim nasıl mutlu olduğumuzu sözcüklerle anlatamam. Beste büyümüş ilkokul çağına gelmişti. Medine Hanım Gölbaşı Devlet Hastanesinde göreve başlayınca, bizim hastanedeki tutan elimiz, gören gözümüz oldu. Evi akşamları çay içmeye gidecek kapımız oldu. Medine Hanım Gölbaşı’n da yarım kalan hayatına sıkı sıkıya tutunmaya çalıştı. Bir sıkıntı derdi olduğunda ailesi ve bizler elinden tutmaya çalıştık. Bizim bir sorunumuz olduğunda o bizim elimizden tuttu. Medine Hanım Gölbaşına uyum sağlamada zorluk çekmedi ama eşi ile olan sıkıntıları günden güne çığ gibi büyüdü. Bu sırada Beste’den sonra bir erkek çocuğu oldu. Çocuğun adını ileride elimden tutsun diye Umut koydu. Umut anasının kucağında bir fidan gibi büyümeye başladı. Medine Hanım eşi ile arasındaki sorunlar büyüyüp çekilmez hale gelince ayrılmak için mahkemeye dava açtı. Mahkeme kısa sürede Kemal Bey ile Medine Hanım’ı ayırdı. Beste ile Umut’un velayetini Medine Hanım’a verdi. Kemal Bey eşi ile boşandıktan belli bir süre sonra memleketi Aydın’a tayin oldu gitti.

Medine Hanım eşi ile ayrıldıktan sonra hayatını Gölbaşı’n da idame ettirmeye devam etti. Evli olduğu dönemdeki ekonomik zorluklardan kurtuldu. Ev sahibi, araba sahibi oldu. Beste üniversite eğitimini tamamlayarak matematik öğretmeni oldu. Medine Hanım Beste’yi avukat bir genç ile Gölbaşı’n da düzenlediği görkemli bir düğün töreniyle evlendirdi. Beste şu anda İstanbul’da yaşıyor. Umut an itibariyle hatırı sayılır bir üniversitede yazılım mühendisliği okuyor. Umut’un da ileride ileri de büyük projelerin içerisinde yer alıp ülkemizin kalkınması için canı gönülden gayret sarf edeceğini ümit ediyorum. Çocuklarının istikbali için saçını süpürge eden Medine Hanım on altı on yedi yıldan beri hem analık hem de babalık görevini eksiksiz olarak yerine getiriyor.

Medine Hanım’ın kardeşlerinden dört tanesi üniversite bitirdi Biri subay, biri öğretmen, biri hemşire biri turizm sektöründe görev yapıyor. Medine Hanım’ın öncülüğünde kardeşlerinin eğitimdeki başarısını görünce; ortaokula gitmesine muhalefet olan insanların şimdi çok pişman olduklarını düşünüyorum. Medine Hanım’ın açtığı yoldan yararlanarak okuyan yüzlerce Belören’li kadın ülkemizin çeşitli şehirlerinde amir ve memur olarak görev yapıyor. Belören’li bütün kadın memurların kendilerine ilk çığırı açan, tabuları yıkan Medine Hanım’a birer teşekkür borçlarının olduğu kanaatindeyim.

Medine Hanım’ı tanıdığım çeyrek asırlık süreçteki hayatı bazen sevinçli bazen kederli ve gökkuşağı kadar renkli geçti. En sıkıntılı günlerinde bile kimseye boyun eğmedi. Onurundan, şahsiyetinden bir gram taviz vermedi. Dostlarım görüp üzülmesin, hasımlarım görüp sevinmesin diye göz yaşlarını içine akıttı. Başı karlı dağlar kadar dik ve Nene Hatun kadar cesaretli yaşadı. Halende örnek bir Türk kadını olarak Gölbaşı’nda yaşamaya devam ediyor. Hem Gölbaşı Devlet Hastanesindeki hastalara şifa dağıtıyor, hem de genç hemşirelere olan ablalık vazifesini yerine getiriyor. Sabır ve şefkat abidesi bir kadın olarak kendi imkanları ölçüsünde başarıdan başarıya koşmaya devam ediyor.

Biz de yıllar önce Kahramanmaraş’a taşındığımız için Medine Hanım’ın güzel haberlerini duydukça seviniyor ve mutlu oluyoruz. Eşim ile Gölbaşı’na gittiğimiz zaman ziyaret edip kahvesini içiyoruz. Geçmişi yad edip bazen ağlıyor bazen gülüyoruz. Gerçek dostluk sağlık gibidir; kaybedilene kadar değeri çok az bilinir. Medine Hanım ile dostluğumuz kaybolmadan, ebediyete kadar devam edecektir diye umut ediyorum.

Yolun karanlığı olmaz, iyi bir dostla yürüyene.

Kardeş dost olmayabilir ama dost her zaman kardeştir diyor; örnek bir Türk Kadını, efsane bir hemşire olan Medine Hanım’a sağlıklı uzun ömürler diliyorum.

Kalın sağlıcakla

GECENİN ÇIĞLIĞI/ Azra Nur ALTUN


Ben 

En zifiri yerdeyim

Ben 

Karanlığın ta kendisiyim.

Ben 

Bitmiş umutlarımla

Ölmüş bir yaşayanım.


Duyuyor musun?

Ben 

O geceki çığlığım.

Ben 

O gecenin doğuşu,

O gecenin yıkılışıyım.


Hatırlıyor musun?

Ben 

O gecenin terk edileni,

Ben

O gecenin enkazıyım.


Biliyor musun?

Ben dizlerinin sahibiyim,

Geceleri seni izleyen,

Kokunu ezber eden,

Senin kızınım.


BEYHUDE ÖMRÜM / Enver ÇAPAR


Diyar diyar gezer arar dururum

Bu kapıda ben de âciz bir kulum

Kendime giderim çıkmaz bir yolum

Dünya durağında çaresiz kaldım


Herkes düşmüş mürşidinin peşine

Bir el veren var mı benim elime

Ezberledim ben de üç beş kelime

Dünya gurbetinde sahipsiz kaldım


Bir dert satsa dermanında O olsa

Bir vird verse tekrarında O olsa

Yitip gitsem beni bulan O olsa

Dünya diyarında yolum şaşırdım


Benim sözüm âşıkları kandırır

Bir damlası deryalara daldırır

Susuz dudaklara tuzu andırır

Dünya denizinde kıyıda kaldım


BİR MİMARIN TAŞTA GÖRDÜĞÜ O EN YÜCE MİMAR/Samet YURTTAŞ

 









Taşta yazı, taşta resim, taşta devrim

Taşa yazılan taşa çizilen cisim

Sen taşlaşan kalbine dönmek için

O en yüce mimarın emriyle eğil


Taşta ilim, taşta sır, taşta fikir

Taşların üstünde dervişi döndüren zikir

Sen taşlaşan kalbine dönmek için

O en yüce mimarın emriyle eğil


Taşta gün, taşta ay, taşta yıl

Taşta sade tarih, taşta çıldıran akıl 

Sen taşlaşan kalbine dönmek için

O en yüce mimarın emriyle eğil


Taşta ahenk, taşta ritim, taşta ses

Taşta dövülen, taşta öğütülen nefes 

Sen taşlaşan kalbine dönmek için 

O en yüce mimarın emriyle eğil 


Taşta geometri, taşta altın oran, taşta cebir

Ay taşların üstünde döne döne göğe yükselir

Sen taşlaşan kalbine dönmek için 

O en yüce mimarın emriyle eğil 


Taşta can, taşta baş, taşta gövde

Taşa yansıyan çarpık ve ruhsuz gölge

Sen taşlaşan kalbine dönmek için 

O en yüce mimarın emriyle eğil 


Taşta niyet, taşta hikmet, taşta ibadet

Taş taş üstüne kurulan kutsal mâbed

Sen taşlaşan kalbine dönmek için 

O en yüce mimarım emriyle eğil


Taşta hava, taşta ateş, taşta su

Taştan doğan, taşa dökülen bengisu

Sen taşlaşan kalbine dönmek için 

O en yüce mimarın emriyle eğil 


ARAMAK/Şeyhşamil EJDERHA











Neden soğuk insanların elleri?

Ya da nemli gözleri

Peki ya kalplerine ne demeli

Durun durun!

Kapılar henüz açık

Perdeleri rahat bırakın

Süzülsün içeriye karanlık

Ve sessizlik

- Gözleri mavi mi?

- Yok yok saçları siyah

Ne farkeder

Mecnun veya Leyla…

Gün henüz doğmamışsa

Bulmak önemli değil azizim

İşim gücüm aramak…

…ararken kaybolmamak

24 Mayıs 2024


GAMZENDE GÜL, GÖZLERİNDE GAMZE/Samet YURTTAŞ



Gamzelerinden bahar aşısı yaptım yeryüzüne 

Güldür, şimdi gülüşü yeryüzünün gamzelerinle


Efsunlu bir iz kalır gülüşünden sonra yüzünde

Eleğimsağmalar görürüm, gözyaşlarından sonra yeryüzünde


Açılsın gök, dağılsın kara bulutlar gülüşünle

Alnından öpecekse yağmur öpsün benim yerime


Zaman pusulasız gemi, açılır sonsuz gözlerine 

Zamanın pusulası sendedir, her giren kaybolur gözlerinde 


Merhemi yoktur, kapanmaz yaraların sen de

Masal değil destandır, gözlerine yazılan her hece


Âb-ı Hayat çeşmesidir gözlerin, her derde deva

Alaca bir kuş gönderdim bırak içsin kana kana


Zeytin dalıdır kirpiklerin, uzatırsın en kanlı savaşta

Zemzem içer ellerinden yaralı Zümrüdüanka 


Gözlerindeki bahçeye daldım, bahçıvan gibi her gece

Gözyaşlarını budadım gözlerin gülsün diye


Ebedi bir yolculuk başlar gözlerinden kervanlarla

Ellerimden tutacaksan gel beraber yürüyelim bu yollarda


HER ŞEY KUŞ OLUYOR ÖPÜNCE ANNEM/Hasan EJDERHA



annem öpünce serçe oldu parmağım
babam öpünce kartal.

/annemin dudağı değince iyileşir yaralar/

ninemin yüzünde rengarenk çiçekler…
anneminkinde bahar var.

/babam gülünce yaz olur her diyar/
hepsinden bereket devşirir dedem
büyüyeceğim, tüm bunları anlayabilsem.

NÜKTEDAN BİR İNSAN OLARAK HİLMİ YILDIRIM (Hilmi Hoca) / Teyfik KARADAŞ

 

Herkesin kolayca kavrayamadığı, ince anlamlı, sanatlı, düşündürücü ve aynı zamanda hoşa giden, insanı gülümseten sözlere nükte denir. Bu tip sözleri dile getirme ustalığı gösteren kimselere de nüktedan denir. Her köyde, her mahallede, her ilçede, her ilde mutlaka ve mutlaka en az bir tane nüktedan insan bulmamız mümkündür. Nüktedan insanların bazıları yurt genelinde, hatta dünya çapında tanınarak kamuoyuna mal olmuşken, kimileri sadece kendi yaşadığı mahalde tanınabilmiştir. Ünü yurt sathına yayılmamıştır. Milletimizin yetiştirdiği nüktedanların piri Nasrettin Hocanın namı dünyaya yayılmışken, bana göre usta bir nüktedan olan Mehmet Bilal’in ünü Kahramanmaraş’ın dışına çıkamamıştır. Bizim köylü Tatar Pehlivanın namı ise Kahramanmaraş Tekir havzasında yer alan on beş, yirmi köyle sınırlı kalmıştır.

Ben ise yaşadığım köylerde, okuduğum şehirlerde, görev yaptığım memleketlerde, askerlik yaptığım kıtalarda yüzlerce nüktedan insan gördüm. Gördüğüm nüktedan insanların onlarcasıyla dostluk kurdum, arkadaş oldum. Dostluk kurduğum, arkadaş olduğum nüktedan insanlar arasında en farklı olanı, en anlamlı söz söyleyeni Hilmi Hocaydı. Hilmi Hoca konuştuğu zaman ölüyü güldürecek, yatalak hastayı kaldıracak kadar maharetli bir insandı.

Hilmi Hocayla yolumuz Adıyaman ilinin Gölbaşı ilçesine bağlı Belören Kasabasına kesişti. Ben Belören İlköğretim Okulunda göreve başladığımda Hilmi Hoca Belören Kasabasına komşu olan Yukarı Nasırlı Köyü Ortaokulunda okul müdürü ve fen bilgisi öğretmeni olarak görev yapıyordu. Hilmi Hoca Yukarı Nasırlı Köyünde görev yaptığı sırada Belören Kasabasında ikamet ediyordu.

Sağlık ocağının olması, manav, kasap, fırın, market gibi alışveriş yerleri bulunması münasebetiyle Belören Beldesi Yukarı Nasırlı Köyüne göre daha modern, daha güzel bir yerdi. Belören’i Gölbaşı’na bağlayan yol asfalttı. Belören büyük bir yer olduğundan kiralık ev bulmak kolay ve evlerin kirası oldukça ucuzdu.  Jandarma karakolu da olunca güvenlik bakımından Belören civar köylere göre daha avantajlıydı. Bu nedenle Yukarı Nasırlı, Gedikli, Karakuyu ve Aşağı Nasırlı köylerinde görev yapan öğretmenlerin bir kısmı Belören Kasabasında ikamet ederlerdi. Başka bir köyde çalıştığı halde Belören beldesinde ikamet eden öğretmenlerden biri de bizim Hilmi Hoca diye tanıdığımız Hilmi Yıldırım’dı.

 Belören’de göreve başladığımın ikinci günü ders bittikten sonra öğretmen arkadaşlarla Süleyman’ın kahvesine gittik. Kahveye vardığımızda kahvenin içindeki ve bahçesindeki masalar tamamen müşteriyle doluydu. Biz de boş masa olmayınca kahvenin bahçesinde bir köşeye garsonlar tarafından getirilen sandalyelere oturup çay içmeye başladık. Biz daha çayımızı bitirmeden yanımıza takım elbiseli, kravatlı, tıraşı düzgün, orta boylu, güler yüzlü ve lisanı halinden memur olduğu anlaşılan bir adam geldi. Adnan Menderes Kurtbeyoğlu Hocam, bana “Hilmi Yıldırım Hocam Yukarı Nasırlı Ortaokulu Müdürü” diyerek benim ile Hilmi Hocayı tanıştırdı. Ben Hilmi Hocaya nerelisin Hocam dedim. Hilmi Hoca “Gaziantep Oğuzeli’ndenim yorum” dedi. Benim Oğuzeli’nden tanıdığım Mustafa Terlemez, Yusuf Karakaya gibi bazı arkadaşları sordum. Hepsinde aile şeceresini saydı. Hilmi Hocama “Size Oğuzeli’nde kimler derler hocam” diye sordum. Hilmi Hocam “Babamın bir behresi olmadığı için, bize Küçük Mıstığın kardeşinin oğulları derler. Anlayacağın emmimin namıyla tanınırız yorum” dedi. Hilmi Hocamın konuşması doğal, hal ve hareketleri içten ve samimiydi. Hilmi Hocam her tarafı buram buram muhabbet kokan bir Anadolu insanıydı. Yeni tanıştığımız için Hilmi Hocamın ağzından çıkan her cümleye gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Ben Hilmi Hocaya gülmüyordum ama yanımdaki öğretmenler Adnan Menderes Kurtbeyoğlu, Ahmet Umutlu ve Hacı Yaramış Hilmi Hocanın konuştuğu her söze kahkaha atarak gülüyor ve gülmelerinden dolayı gözlerinden yaş akıyordu. Muhabbet ortamındaki bu durumdan Hilmi Hocamın hoş görü sahibi ve alçak gönüllü bir insan olduğunu anladım. 

Ben Hilmi Hoca gibi nüktedan bir insanla tanışınca mal bulmuş mağribi kadar sevindim.  Çünkü Hilmi Hoca konuşacak, ben de Hilmi Hocanın sözlerini öğrenecektim. Gördüğüm kadarıyla Hilmi Hoca normal bir konuyu bile anlatırken yağlandırıyor, ballandırıyor, küçük eklemeler yaparak insanların gülmesini sağlıyordu. Hilmi Hocanın da benden elektrik aldığını fark ettim. Hilmi Hocamla ayrı okullarda çalışsak ta o günden sonra çarşıda, pazarda, kahvede ara sıra görüşüp muhabbet etmeye başladık. Görüşmeye başladık ama her görüştüğümüzde uygun muhabbet ortamı olmuyordu. Ortam müsait olmasa da ben çiçeğe konmuş arı misali kıyısından köşesinden Hilmi Hocamdan yararlanmaya, sözlerini öğrenmeye gayret ediyordum. Hilmi Hocam Gaziantep Eğitim Enstitüsü mezunuydu ve Antep şivesini eksiksiz olarak konuşuyordu. Hilmi Hocam Van’ın Özalp ilçesinin Emek Köyünde çalışırken Ayşe yenge ile evlenmiş. Ayşe yengemiz de aslen Trabzonlu dünyalar tatlısı bir insandı. Ayşe Yenge ile Hilmi Hocam birbirleri çok severlerdi. Muhabbetleri de iyiydi ama çocukları yoktu. Çocukları olmamasını nedeniyle Hilmi Hocamın ailevi yönden sıkıntı yaşadığını ve içten içe üzüldüğünü hissederdim. Hilmi hocamın bu durumuna kendisine fark ettirmeden içten içe bende üzülürdüm. Bende daha önce Van’ın Erciş kazasında çalıştığım için Van’dan da ortak arkadaşlarımız vardı. Bu nedenle bazen muhabbetin yönünü Van’a çevirirdik. Akdamar Adası, Van kedisi, otlu peynir gibi konular üzerine saatlerce sohbet ederdik. 

Ben Belören İlköğretim Okulunda göreve başladıktan bir yıl sonra bizim okulun fen bilgisi öğretmeni uğur Yüceer Isparta’ya tayin oldu. Hilmi Hocamda il içi tayinle bizim okula fen bilgisi öğretmeni olarak atandı. Hilmi Hocam bizim okulda göreve başlayınca yer altından bir küp mücevher bulmuş antikacı kadar sevindim. Ben okulun müdür yardımcısıydım. Müdür Yardımcısı odasıyla öğretmenler odası yan yanaydı. Öğretmenler odasındaki konuşmalar benim odamdan çok rahat şekilde duyuluyordu. Hilmi Hocam ders saatlerine dikkat eden, öğrencilerin başaralı olması için elinden gelen her şeyi yapan vicdan sahibi bir insandı. Teneffüs aralarında da öğretmenler odasında anlattığı nüktedan sözlerle okulun öğretmenlerini güldürerek moral ve motivasyonlarını yükseltirdi. Bende Hilmi Hocamın sözlerini can kulağıyla dinler, silinmeyecek şekilde hafızama kaydederdim. Bazen öğretmenler odasına girer Hilmi Hocamın varsayımlarına şartsız destek olurdum. Hilmi Hoca da bazen teneffüs aralarında veya boş saatlerinde bizim odaya gelir, konuştuğu laflarla beni ve diğer müdür yardımcısı Ahmet Tuğlu Hocamı gülme krizine sokardı. Gülmekten dolayı gözlerimden yaş geldiği için kaç defa abdest tazelediğimi bilirim.

Ben şimdi Hilmi Hocam ile birlikte yaşadığımız ve hafızamdan silinmeyen anıların bir kısmını sizlere nakletmeye, anlatmaya çalışacağım 

. Ben Beni Ekşinin Gölüne Atarım

Hilmi Hocam bir gün sabahleyin erkenden bizim odaya geldi. Ahmet Tuğlu derse gittiği için ben müdür yardımcısı odasında tek başıma oturuyordum. Hilmi Hocamın her zaman ki gülen gözlerinin içinden sanki ateş fışkırıyordu. Gözleri kanlanmış, suratı asıktı. Vaziyetinden büyük bir sıkıntısının veya önemli bir derdinin olduğu anlaşılıyordu. Hilmi hocam içeri girdikten sonra benim ön tarafımdaki misafir koltuğunun birine sessizce oturdu. Çay söyledim. Hizmetli Osman Çiçek çaylarımızı getirdi. Çaylarımızı yavaş yavaş yudumlarken “Hayırdır Hilmi Hocam. Bir derdin sıkıntın mı var” diye sordum. Hilmi Hocam “Hayır başımıza gele yorum. Sıkıntım olmaz mı” diye başladı söze. Ben “E Hilmi Hocam. Sıkıntın inşallah önemli bir şey değildir” dedim. Hilmi Hocam “Önemli olmaz mı yorum. Yıllardan beri dişimden tırnağımdan artırarak yarım kilo altın biriktirdim. İleride belki bir ev veya arsa alırız diye. Altınları evde saklıyordum. Dayımın bankada çalışan bir oğlu var. Konuyu ona açtım. Dayımın oğlu bu asırda yastık altında altın mı saklanır. Çaldırırsın. Kaybedersin. Altınları bozdur. Sana hazine bonosu alalım diyerek kanıma girdi. Bende altınları bozdurup hazine bonosu aldım. Bugün çeyrek altın dört milyon liradan altı milyon liraya çıktı. Benim bir gecede bir miyar liraya yakın kaybım oldu. Bu kaybımı kim karşılayacak.  Bir hayırsızın aklına uydumda altınlarımı bozdurdum arkadaş. Eğer ben yarım kilo altını yastık altında saklayamazsam kendimi Ekşinin Gölüne atar intihar ederim” dedi. Hilmi Hocam kendimi Ekşinin Gölüne atarım demesiyle ben kendimi tutamadım kahkaha atarak gülmeye, kendimi yerlere atmaya başladım. Ben gülünce Hilmi Hocamda gülmeye başladı. Tabi ben bu arada aman hocam dünya malı değil mi, bugün altın yükselir yarın bono yükselir diye Hilmi Hocayı teselli etmeye çalışıyordum.  Benim gülüp, kendimi yere atmamla birlikte Hilmi Hocam sıkıntısı sevince dönüştü. Gülme seansı bitip durumumuz normale dönünce “Hocam Ekşinin Gölü neresidir” diye sordum. Hilmi Hocam “Yorum Ekşinin Gölü bizim Oğuzeli’nde çocuk iken çimdiğimiz bir yer” dedi. Hilmi Hocamın altın bozdurma meselesini benim duyduğum gibi kısa bir sürede okulun öğretmenlerinin hepsi de duydu. Hilmi Hocam meseleyi okuldaki otuz öğretmenin otuzunda ayrı ayrı anlatarak moralini ve psikolojisini ancak düzeltebildi.

Hilmi Hocam bu hadiseden birkaç yıl sonra bizi Oğuzeli’ne ciğer kebabı yemeye davet etti.  Hilmi Hocamın davetine icabet etmek üzere Ali Kaya, Niyazi Özdamar ve ben Oğuzeli’ne gittik. Hilmi Hocam bizleri Oğuzeli’nin en ünlü kebapçısında ağırladı.  Yemekten sonra benim isteğim üzerine; erinmeden üşenmeden bizi bir kilometre kadar yürüterek Ekşinin Gölüne götürdü. Hilmi Hocamın çocukluğunda yüzülen, piknik yapılan ve balık avlanan Ekşinin Gölü bizim vardığımızda kirlenmiş, suyu kokan işlevsiz hale gelmiş bir mekân durumundaydı ama yine de  gördüğümüz için mutlu olduk.

. ATM Adamdan Akıllı Yorum

Benim Belören’e vardığım sene maaşlarımızı mutemet bankadan toplu olarak çekip okulda bize imza karşılığı dağıtıyordu. Bu sistemde mutemetlik ücreti yüzünden mutemet ile öğretmenler arasında ufak tefek sorunlar yaşanıyordu. Biz mutemetten maaş alırken büyük şehirlerdeki memurlar banka ATM’sinden maaş almaya başlamışlardı. Aradan iki üç yıl zaman geçince Gölbaşındaki bankalarda ATM getirdi. Bizde okul olarak promosyon karşılığında bir özel banka ile anlaşıp maaşlarımızı ATM denen teknolojik cihazdan almaya başladık. Gölbaşına sistem yeni gelince eski memurlar ATM’yi kullanmakta sıkıntı yaşıyorlardı. Bazen bankanın güvenlik memurları, bazen genç arkadaşlar sistemi kullanamayan memurlara, öğretmenlere yardım ediyorlardı.

 Bir gün Hilmi Hocam yanıma geldi. Hilmi Hocam yanıma gelince nasıl oldu hatırlamıyorum ama muhabbet ATM’den açıldı. Hilmi Hocam “Teyfik Bey yorum ATM adamdan akıllı” dedi. Ben” Niye Hilmi Hocam” dedim. Hilmi Hoca” Yorum dün maaşı çekmek için bankaya gittim. Bankamatik kartını ATM’ye soktum. Şifremi yazdım. Çekilecek para tutarı olarak ta yetmiş beş milyon yazdım. Giriş tuşuna bastığımda hesap bakiyeniz yetersiz diye bir yazı çıktı karşıma. Bir baktım ki ben yanlışlıkla çekilecek para tutarını yetmiş beş milyon yerine yüz yetmiş beş milyon yazmışım. Düzeltme tuşuna basıp yetmiş beş milyon yazıp giriş tuşuna basınca parayı aldı önüme attı. Adamdan akıllı yorum” dedi.  Hilmi Hocamın sözü biter bitmez Resim Öğretmeni Niyazi Özdamar, Müdür Yardımcı Ahmet Tuğlu ve ben güle güle kendimizden geçtik. Senelerce adamdan akıllı esprisini kendi aramızda konuştuk durduk.  

. Benim Başım Buluta değiyor 

İlkbahar mevsimi gelmiş havalar iyice ısınmıştı. Sekizinci sınıf öğrencilerinden Atatürk Barajına gezi yapma teklifi geldi. Bizde öğrencilerin teklifini uygun gördük. Veli izin dilekçelerini   topladık. Gezinin yasal prosedürlerini tamamlamak ve Valilik Makamından onay almak için ben o gün Adıyaman’a gitmiştim. Adıyaman’daki işlerimi tamamlayıp acele olarak Belören’e döndüm. Okula geldiğimde saat iki olmuştu.  İlköğretim müfettişlerinin denetim amacıyla okula geldiklerini öğrendim. Müdür Beyin   odasına girdiğimde idareyi denetleyecek müfettiş Müdür Beyin denetimini tamamlamış birlikte çay içiyorlardı. Ben varınca benim denetimi mide yaptı.  Müdür Beyin ve denetimimi yapan Müfettişin lisanı halinden okulda bir gerginlik olduğunu hissettim. Diğer müfettişlere hoş geldin demek için ana binaya geçtim. Ana binaya vardığımda ne göreyim. Hilmi Hocayla Müfettiş   giriş kapısının sağ tarafında vuruşacak şekilde tartışıyorlardı. Hilmi Hoca gözüme güneş gelmesin diye tablacıdan aldığı siyah renkli güneş gözlüğünü gözüne takmış, koltuğunun altında üç dört tane klasör dosya olduğu halde Müfettişe “Denetime geldiğiniz zaman şu dosyayı tuttun mu, şu raporu düzenledin mi diye soruyorsunuz ama fen lisesine kaç öğrenci dıktınız (kazandırdınız) Anadolu lisesine kaç öğrenci dıktınız (kazandırdınız) diye sormuyorsunuz. Sizin dediğiniz dosyaların hepsini hazırlarsak biz hiç ders anlatamayız. Öğretmenlik yapamayız. Bu okuldan bir sürü öğrenci fen lisesi ve Anadolu kazandı. Benim başım buluta değiyor yorum” dedi. Hilmi Hocanın konuşmaları dinleyen müfettiş ikna olmayınca hadisenin büyümemesi için ben araya girdim. Müfettişi öğretmenler odasına gönderdim. Hilmi Hocam okul bahçesinde peşrev atan pehlivanlar gibi iki tur attık. Hilmi Hocamın tepesinin tası iyice atmış. Onu teselli etmekte bayağı zorlandım. Siniri biraz yatıştıktan sonrada onu alıp ek binadaki müdür odasına götürdüm. 

Hilmi Hoca kapıdan içeri girer girmez Okul Müdürümüz Ali Kaya’ya “Hocam müsaade ederseniz şu beni denetleyen Müfettişe iki tokat atmak istiyorum” dedi. Okul Müdürümüz Ali Kaya engin gönüllü, olgun bir insandı. Hilmi Hocama” Hiç öyle şey olur mu Hilmi Bey. Onlar bizim misafirimiz. Konuşur sorunları çözeriz” dedi. Gerçekten de Müfettişlerle konuşarak Hilmi Hocam hakkında düzenlenen soruşturma tutanağını iptal ettirdi. Hilmi Hocam dersini dörtlük anlatan başarılı bir öğretmendi. Müdürümüz Ali Kaya’da yiğit bir insandı. Hadisenin bu şekilde sulh olmasına ben ve okulumuzun bütün çalışanları çok sevindi.  

. Yer Uçağı

Okulumuzun Resim Öğretmeni Niyazi Özdamar’ın İstanbul’da polis olarak görev yapan Beyazıt adında bir abisi vardı. Niyazi Bey benim yakın arkadaşım olduğu için aile efradında yakından tanıyordum. Beyazıt abi İstanbul’dan bana Toros marka bir otomobil, Niyazi Beye Opel marka bir otomobil aldı. Niyazi Beyle İstanbul’a gidip arabaları getirdik. Niyazi Beyin aldığı Opel Gölbaşındaki ya ikinci ya üçüncü Opel marka otomobildi. O günkü şartlarda lüks bir araba sayılırdı. Hilmi Hocamda   çekirdekten yetişme bir şoför olduğu için araba sürmeyi çok severdi. En büyük hayali İstanbul’a yolcu taşıyan bir firmada otobüs kaptanlığı yapmaktı. 

Niyazi Beyin Opel arabayı yeni aldığı günlerdi. Hilmi Hocam, Ben ve Niyazi Bey Gölbaşına alışveriş yapmaya gitmek için Niyazi Beyin Opel’ine bindik. Arabayı anayola kadar Niyazi Bey sürdü. Anayola varınca Hilmi Hocam, Niyazi Beye “Müsaade edersen Hocam arabayı buradan Gölbaşı’na kadarda ben süreyim dedi. Niyazi Bey arabayı sağa çekti durdu. Anahtarı Hilmi Hocanın eline verip “Buyurun Hocam” dedi. Hilmi Hocam şoför koltuğuna oturdu. Koltuğu ve aynayı kendine göre ayarladı. Emniyet kemerini taktı. Arabayı çalıştırıp yol ayırımından Balkar’a kadar normal bir suratla gitti. Balkar’dan sonra arabayı beşinci vitese takıp sürati yüz elliye kadar yükseltti. Karaburun Köyüne varınca meskûn mahal olduğu için yavaşladı. Gölbaşına varınca arabayı iş bankasının önüne nizami şekilde park etti. Araban inmeden Niyazi Bey “Arabayı nasıl buldun hocam” diye sordu. Hilmi Hocam “Yorum buna taksi demek haram. Allah nazardan saklasın. Bu bir yer uçağı” dedi. Hilmi Hocamın bu tespiti üzerine Belören İlköğretim Okulunun bütün öğretmenleri arasında Niyazi Bey arabayı satıncaya kadar “yer uçağı” esprisi söylendi durdu.

. Semeri Ön Kaşı

Her sene bir eylül on beş eylül tarihleri arasında iki haftalık sene başı eğitim seminerini kendi okulumuzda yapardık. O sene İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü Kaymakamlık Onayı ile köy ve kasabada görev yapan öğretmenler seminer için Gölbaşı ilçe merkezindeki okullara çağırdı. Müdür ve Müdür Yardımcıları bir okulda, branş öğretmenleri bir okulda, sınıf öğretmenleri bir okulda seminer yapıyorduk. O günkü mevzuata göre okul yöneticileri ile branş öğretmenleri seminer döneminde ek ders ücreti alırken branş öğretmenleri ek ders ücreti alamıyordu. Hilmi Hocam bu adaletsizlikten çok rahatsız oluyordu. Belören’den Gölbaşı’na seminer için birlikte gelip gidiyorduk. Hilmi hocam her gün “Yorum burada büyük bir adaletsizlik var. Bu adaletsizliğin düzeltilmesi gerekir” diye konuyu gündeme getiriyordu. Ben de Hilmi Hocama “Hocam size bu dönemde ek ders ücreti ödenmesi yasal değil ama geçici görev yolluğu ödenebilir. Sana harcırah yasasına göre bir dilekçe yazayım. Bütün öğretmenlere dağıt. İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünden geçici görev yolluğu talep edin dedim. Hilmi Hocam “Olur yorum” dedi. Ben akşam usulüne uygun bir şekilde dilekçe örneği hazırladım. Sabahleyin Gölbaşı’na giderken Hilmi Hocama verdim. Hilmi Hocama “Bu dilekçeyi bütün branş öğretmenlerine dağıt” dedim. Öğleden sonra seminer bitip Gölbaşı’n dan Belören’e dönerken “Ne yaptın Hilmi Hocam. Dilekçeyi öğretmenlere dağıttın mı “diye sordum. Hilmi Hocam “yok dağıtmadım yorum” dedi. Ben “Niye dağıtmadın Hocam” dedim. Hilmi Hocam “Semerin ön kaşı olmayayım dedim yorum” dedi.



. Amanı Kesik Yer

Gölbaşı Kaymakamımız Tahsin Bey bizim okuldaki Resim Öğretmeni Niyazi Özdamar ve Din Dersi Öğretmeni Bekir Çolakça ile lise döneminden okul arkadaşıydı. Bu vesileyle Kaymakam Bey ile bende yakından tanışıp teşriki mesai etmeye başladım. Kaymakam Bey şiiri ve şairleri çok sevdiği için dostluğumuz ilerledi. Bu nedenle Kaymakam Bey bizim okuldan bana ve birkaç öğretmen arkadaşa düğün davetiyesi verdi. Kaymakam Beyin Kadirli’de düzenlenecek olan düğün törenine katılmak için Okul Müdürümüz Ali Kaya’nın arabasıyla Gölbaşı’n dan Kahramanmaraş istikametine hareket ettik. Kahramanmaraş’a Kibar Ali namıyla anılan ünlü bir araba tamircisi vardı. Ali Bey’in arabasını bu ustaya tamir ettirdik. Kelle paça yiyerek sabah kahvaltımızı yaptık. Başkonuş Yaylası üzerinden Kadirli’ye gitmeye karar verdik. Başkonuş yaylasını geçip Haştırın Köyündeki Andırın Kadirli yol ayrımına varınca ben “Arkadaşlar vaktimiz müsait. Andırın ’da buraya çok yakın. İsterseniz Andırına gidelim. Orayı da görün” dedim. Arkadaşlar benim teklifimi memnuniyetle kabul ettiler. Andırına gittik. Arabayı kaymakamlığın karşısında bir yere park ettik. Kışla Bahçesine gittik. Kışla Bahçesinde gölgesi koyu bir yere oturduk.  Garson geldi. Garsona çay söyledik. Çayımızı yudumlarken Hilmi Hocam şehrin sağındaki solundaki dağlara, Çiçekli Köyüne doğru olan boşluğa doğru can alıcı gözle bakmaya başladı. Ben Hilmi Hocama “Andırını nasıl buldun, nasıl bir yermiş Hocam” diye sordum. Hilmi Hocam “Güzel bir yermiş ama aynı zamanda da amanı kesik (çaresiz) bir yermiş yorum” dedi.

Hilmi Hocamla birlikte çalıştığım altı yıl içinde yüzlerce anıyı kendisiyle birlikte yaşadık. Kendisinden de binlerce farklı anılar dinledim. O adaletsizliği sevmeyen yufka yürekli bir insandı. Kaza yapan bir arkadaşımız için dizlerine vura vura ağladığına tanık oldum. İhtiyacı olan her insana kimse fark etmeden maddi yönden yardım ettiğini biliyorum. Hilmi Hocamla bir ekim iki bin bir tarihinde ayı gün Belören ilköğretim Okulundaki görevimizden ayrıldık. O öğretmen olarak Gaziantep’e gitti. Ben kurum değiştirerek Gölbaşı Meslek Yüksekokulunda göreve başladım.

Hilmi Hocam Gaziantep’e gidince Yüce Mevla’m ona ikiz kız evladı verdi. Her şey Rabbimin elinde.  Çocuklar için hayırlı olsun diye gittiğimizde Hilmi Hocamın mutluluğunun zirve yaptığını gördüm. Hilmi Hocamı o kadar mutlu, o kadar neşeli görünce nasıl sevindiğimi anlatamam. Ayşe yengemde en az Hilmi Hocam kadar mutluydu. Hilmi Hocam kızın birinin adını Sude Naz, diğerinin adın Merve Naz koymuştu. Hilmi Hocamın “Bu çocukların şahsi manevisinde Allah’ı görüyorum” demesini hiç unutmuyorum.  Atalarımız “Görünen dağın uzağı olmaz” diye boşa söylememişler. Çocuklar şu anda üniversite çağına geldiler. İnşallah üniversite sınavına girip gönüllerinin istediği bölümleri kazanacaklar diye ümit ediyorum. Ardan çeyrek asırlık bir zaman geçtiği halde Hilmi Hocamla muhabbetimiz, dostluğumuz devam etmektedir. Bazen yüz yüze bazen telefonla görüşerek eski günleri yad etmekteyiz. Hilmi Hocam Belören’den gittikten sonra Gaziantep’teki çeşitli okullarda öğretmen yönetici olarak çalıştı. Çalıştığı okullarda önemli başarılara imza attı. Bundan üç yıl önce çok sevdiği öğretmenlik mesleğine yaşının dolması nedeniyle veda ederek emekli oldu.

Emeklilik günlerini Gaziantep’te geçirmekte ve usta bir komedyen edasıyla kendisini seven dostlarını, arkadaşlarını güldürmeye devam etmektedir.


MÜHENDİS BİNALİ BEY/Mustafa Cihan ALLİŞ


“Davayı aşağıda unutanlara.”

Eski model, salon tipi bir arabanın arka koltuğuna kurulmuş olan adam, bir yandan çevredeki binalara göz atarken, bir yandan da şoförle konuşuyordu.

“Araba iyice hırpalanmış.” dedi yavaşça. “İki seneye kalmaz hurdaya çıkar herhalde.”

“Ayıp ettin abi.” dedi şoför. “Ne hurdası. Daha kız gibi maşallah.”

“Öyle.. Ama zamane kızı gibi değil mi?”

“ Zamane kızı dedin de aklıma geldi. Bizim mahallede bi tane var abi, göreceksin böyle...”

“Rica ederim kardeşim, kendinize gelin! Siz zaten günaha girmişsiniz, bari bizi bulaştırmayın.”

“Aman abi, kusura bakma. Nerden bilirdim senin hoca olduğunu?

“Hoca falan değilim ben.”

“Ya nesin?”

“Mühendisim ben. Yüksek Elektrik Mühendisi Binali Bey. Hem galiba aradığım yeri buldum. Şu ilerde dur bakalım.”

Taksideki adam, şoföre parasını vermeden önce, siyah gözlüklerini taktı, kravatını düzeltti, kendine son bir defa daha çeki düzen verdikten sonra, karşı kaldırımdakilerin duyabileceği kadar uzun bir besmele çekip, arabanın kapısını açtı. Önünde durduğu tuğla binanın tabelasını bir kere daha okuyarak içeri daldı. Burası, bir siyasi partinin binasıydı.

İçerdekiler gelenin kravatlı, eli çantalı biri olduğunu görünce ayağa kalkmışlar, biraz sohbetten sonra, mühendis olduğunu anlamışlardı. Ayrıca, firmadan görevli olarak geldiğini, başkanla görüşmesi gerektiğini de söylemişti mühendis bey. Nitekim biraz sonra parti başkanı gelmiş, kısa süren tanışma faslından sonra, başkanlık odasına, çok gizli meseleler görüşmek üzere girmişlerdi. Başkanın ağzı kulaklarına varıyor, “Zat-ı âlileri ne emrederler efendim?”, “Zat-ı muhteremler bir şey içmezler mi?” efendimlerle kırk yerinden kırılıyordu.

“Sadede gelelim” dedi Mühendis Bey.

“Buraya milyonluk yatırımlar yapmak için geldim. Niçin buraya dersen, anlatayım. Bu iş bana verildiğinde, en dindar şehrimizin neresi olduğunu araştırdım ve burasını buldum.”

“İsabet buyurmuşsunuz efendim.”

“Biliyorsunuz hükümet iyice dinsizleşti. Bu yüzden de buralarını ihmal ediyor. Ama biz boş durmayacağız tabi. Hükümetin yapmadığını yapacağız. Hem biz kazanacağız hem

Müslümanlar.

“Şeyy.. İşin mahiyeti...”

“Ona da geleceğim. Ama yatırımlarımızın hangi birini anlatayım? Kok kömürü alım satımını mı, tavşan çiftliğini mi, elektrik direkleri projesini mi... Hangisini? En iyisi siz, bizden olması şartıyla, hali vakti yerinde arkadaşlarla konuşup, durumu kısaca izah edin.

Bilahere toplanır, yapacaklarımızı kararlaştırırız. Yalnız para meselesi şimdiden halledilsin ki, bir an evvel faaliyete geçelim.”

“Siz merak etmeyiniz efendim. Para meselesi kolay.”

“O halde şimdilik bana müsaade. Zannederim namaz vakti. Ben Ulucami’ye kadar gideceğim.”

“Güle güle efendim, güle güle. Sık sık bekleriz.”

“İyi ama siz gelmiyorsunuz. Her halde daha kılmadınız.”

“Biz bugün ilkini Tekke’de kılacağız. Üçüncü veya dördüncü için belki Ulucami’ye gelebiliriz.”

“Nasıl yani? Siz bir vakit namazı kaç kere kılıyorsunuz?”

“Çevrenin durumuna bağlı efendim. Kalabalığı görürsek en yakın camiye girer, içinde bulunduğumuz vaktin namazını kılarız. Anlıyorsunuz ya, halkı irşad meselesi…”

Mühendis Binali Bey o gün Ulucami’de kıldığı namazdan sonra, şehrin hemen bütün çayhanelerini dolaşmış, hep projelerden, dinden imandan, hayırsever zenginlerin el uzatması gerektiğinden söz etmişti. Ertesi sabah “Mühendis Binali Bey” adı, kulaktan kulağa yayılıyordu bile.

Her geçen gün, bu adı ve projeleri efsaneleştiriyor, Mühendis Bey de yatırım ortaklarıyla temaslarını artırıyordu. Herkesin ağzında bir Mühendis Binali Bey vardı şimdi. Hele partililer... “İşte beklediğimiz adam.” diyordu hepsi de. Acaba Belediye başkanlığına mı, yoksa milletvekilliğine mi aday gösterselerdi? Yoksa parti başkanlığı için yapılan ricaları artırıp, önce il başkanı mı yapsalardı ki? Aslında Genel Başkan olacak adamdı ama...

Partililer bu düşüncelerini sade kendilerine saklamıyor, göğüslerini kabartıp, Allah’a şükrettikten sonra, Mühendis Binali Bey'in kendi partilerinden olduğunu söylüyordu.

Bundan daha iyi bir propaganda olur muydu? Çünkü, ahlâklı, dürüst, nur yüzlü, dindar, memlekete hayırlı bir vatan evladıydı Binali Bey... Ya partinin zenginleri? Yatırımlarına ortak olabilmek için Binali Bey'in evini hediye yağmuruna tutmuşlardı adeta. Hamallar, Ali

Bey'in evine tavuk, yumurta, süt, yoğurt taşımaktan usanmıştı. Yapılan iltifatlar da cabasıydı daha.

Nihayet büyük toplantı günü gelmiş çatmış, senetler, bonolar, gizli köşelerde kalmaktan rengi kaçmış, 500'lük dolu çıkınlar ortaya serilmişti. Binali Bey anlatıyor, ortaklar dinliyordu. Milyoner olmuşlardı işte. Bu adam Cenab-ı Hakk’ın kendilerine bir ihsanıydı.

Gerçi çocuğunun günahı epeyi ağır gelirdi ama, bu günahları hiç olmazsa gizli yapmayı, halkın gözünden saklamayı becermişlerdi. Yani halka kötü örnek olmamışlar, belki sevap bile kazanmışlardı. Bu sıralar elektrik direği demiri ve kömür alışverişi ile ilgili projelerinden bahseden Mühendis Bey, nihayet en önemli yatırıma geldiklerini beyanla, herkesin dikkat kesilmesini istemişti.

“Arkadaşlar!” dedi, bilgiç bir tavırla. “Yapacağımız iş sermayesizdir. Dünyada yalnız

Hollanda’da bulunan bir cins tavşanı getirip, ticaretini yapacağız. Bu tavşan her üç ayda bir 12 tane yavrular. Doğan bu 12 yavru da üç ay sonra, yine her batında 12 olmak üzere 144 tane tavşan yavrular ve bu böyle uzar gider. Böylece kısa zamanda milyonlarca tavşanımız olur. Peki bu tavşanları ne yapacağız. Daha önce yaptığım temaslar sonunda, bu hayvanların etini Kayseri'ye, kemiğini şeker fabrikalarına, derisini de Avrupa’ya satmak üzere yetkili mercilerden söz aldım. Fakat, bu temaslarım sırasında 10 bin lira kadar masraflarımız olmuştur. Şimdi, ortaklar olarak bu parayı paylaşmamız gerekiyor.”

Adam başına bin lira bile düşmüyordu. Milyonluk, sermayesiz bir iş yanında bu kadarcık paranın da sözü mü olurdu? Nitekim on bin lira pay edilerek karşılanmış, iş için gerekli diğer paralar Mühendis Bey'e teslim edildikten sonra toplantı dağılmıştı. O gece ve takip eden günlerde, ortaklar sabahlara kadar tavşan hesabı yapmaktan uykularını bile kaybetmişti. Mühendis Binali Bey ise, iki gün sonra gelecek bir miktar parayı da aldıktan sonra Hollanda’ya tavşan getirmeye gidecekti.

Fakat parayı almadan bir gün önce garip bir olay oldu. Yanında iki ortağı olduğu halde, bir iş için dolaşan Mühendis Bey'in omuzuna bir el dokunmuş, döndüğünde tanıdık bir sima ile karşılaşmıştı.

“Ne o lan?” dedi adam, “Sen ne arıyorsun buralarda? Bakıyorum kılık-kıyafet yerinde hani...”

Ortaklardan biri sinirlenmişti:

“Sözlerine dikkat etsene kardeşim.” dedi. “Karşındaki adam koskoca mühendis.

Mühendis Binali Bey.”

Adam bütün gücüyle bir kahkaha atmış, “Mühendis ha!”deyip, tekrar gülmeye başlamıştı.

Ortaklar da şüphelenmeye başlamışlardı artık. Bir şey söylemez mi diye Binali Bey'e
bakıyorlardı ama, taş kesilmişti sanki. Beri tarafta ise gülmesine devam eden adam, kesik
kesik cümlelerle de olsa bir şeyler anlatmaya çalışıyordu:

“Demek mühendis ha… Hay Allah, şu işe bak ya hu? Mühendis demek… Yahu bu benim
Ankara’dan hapishane arkadaşım be! Demek mühendis oldu ha... Ulan o zaman
dolandırıcılık suçundan yatmıyor muydun sen?” Bu ara Mühendis Binali Bey'in dişleri
gıcırdıyor:

“Ulan Bayram.” diyordu yavaşça, “Ne vardı yani bir gün daha karşıma çıkmasaydın. Ah
ulan Bayram...”


ANNEMİN ELİ DEĞİNCE ÇİÇEKLERE/Samet YURTTAŞ

 

Annemin sesiyle başlıyorum güne.

O diriltici ve koruyucu sesle:

Sûr gibi, Nûr gibi...

Her sabah üzerime giyindiğim 

Zırh gibi.

Annemin sesi:

“Ayet’el Kûrsi”


Annem!

Ayaklarının altındaki cenneti,

Nasıl serpiştirdin yeryüzüne?

Bak şu parmak uçlarındaki güle!

Nasıl da gülüyor 

Senin yüzünü görünce.


Annemin eli değince çiçeklere

O solgun, bezgin, üzgün çiçeklere...

Çiçekler daha canlı, daha güzel, daha taze...

Annem, çiçek bahçesi

Bütün çiçeklerin gözünde.


Annem yürüyünce

Toprak yeşerir, bozkır yeşerir, dağ yeşerir...

Merhamet,

Harelenerek büyür gölgesinde.

Annem güneş gibi

Dünyayı döndürür kendi ekseninde.

Biz ay gibi

Tutuluyoruz annem gülünce.


SEN BEN OLUNCA / Hasan EJDERHA






Ben seni gördüm dün ben içinde
Neden sen yoktun bendeki sen içinde
Olduğum zaman yokum ve sen de yoksun içimde
Ne zaman görüneceğiz ikimiz sendeki ben içinde

Yürüyor hayat, hayatı yürüyorum bir biçimde
Sadece sen kalıyorsun bende, tüm yolcular gidince
Ben tükendikçe sendeki ben içinde
Sen çoğalıyorsun bendeki sen içinde

BABASI GİDİNCE ÇOCUKLARIN/Samet YURTTAŞ


Baba gidince 

Balçıkla sıvanır evlerin duvarları

Duyulmaz hiçbir kapı sesi

Hangi pencereden baksa

Yetimdir gökyüzünün rengi

Ve hiçbir güneş ısıtmaz 

Babasını bekleyen çocukların ellerini


Baba gidince 

Işıkları söner bacaları söner evlerin

Yağmur sızar çocukların yüreklerine

Bir dağın devrildiğini görürsün 

Tebessüm eden yüzlerinde


Baba

O her şeyden koruyan kollayan 

Dev kahramanıdır kabusların

Hangi masalı okusa hep kötü sonla biter

Babası gidince çocukların


Baba gidince 

Bir gecede büyüdüğünü görürsün çocukların 

Artık yalnızca rüzgara okşatırlar saçlarını

Uyumadan önce

Yalnızca toprak öper o kimsesiz alınlarını



EFSANE HOCALARIMIZDAN RIFKI YAZICI (RIFKI BABA) / Teyfik KARADAŞ

Üniversite birinci sınıfa başladığımız yılın ilk günlerinde acemi askerlerden hiçbir farkımız yoktu. Kantinden çay almasını bile beceremiyorduk. Belediye otobüsüyle sağa sola giderken eski öğrencilerin yardımına muhtaçtık. Sınıfımızda ülkemizin değişik bölgelerinden, değişik şehirlerinden gelmiş atmış altı öğrenci vardı. Bir tesadüf eserimi yoksa; okul idaresi mi öyle ayarlamış bilemiyorum ama sınıfımızdaki öğrencilerin yarısı kız, yarısı erkekti. Okulun açıldığı ilk acemilik günlerimizde bir taraftan sınıfımızdaki arkadaşlarımızla ve dersimize giren hocalarımızla tanışırken bir taraftan da üst sınıftaki abilerimiz den, ablalarımızdan okulumuzun kural ve kaidelerini öğrenmeye çalışıyorduk. Yeni bir yaşam ortamına adapte olmanın getirdiği psikolojik etkiyle hepimizde çok heyecanlıydık. Biz bu heyecanlı atmosfer içinde hayatımızı idame ettirmeye çalışırken üst sınıflardaki arkadaşlar da bizimle tanışarak, bizleri kendi mensup oldukları vakıf dernek cemaat ve benzeri sivil toplum kuruluşlarına yönlendirmeye gayret ediyorlardı. Bu günlerdeki sohbetlerde dersimize girecek hocalar hakkında da kulis çalışması yapıyorduk. Okulumuzun hocaları hakkında muhabbet ederken Rıfkı Yazıcı, Fatma Yazgan, Hüseyin Öztürk gibi duayen hocaların isimleri gündeme gelse de Rıfkı Yazıcı" nın (Rıfkı Baba) adı diğerlerinden bir tık öne çıkıyordu. Arkadaşların muhabbetlerini dinlerken, Rıfkı Baba namıyla tanınan Rıfkı Yazıcı hocanın nasıl bir insan olduğunu bende merak etmeye başladım. Okulun açıldığı İlk bir iki gün içinde Rıfkı Yazıcı hocayı şahsen tanıma şansım olmadı. Gördüysem de tanımadığım için nazarı dikkatimi çekmedi.

Okulun açılışının dördüncü günüydü. Sınıfımızın kapısından içeriye elli yaşlarında, saçları kırlaşmış, gözlüklü, kılık ve kıyafeti düzgün, güler yüzlü, pehlivan görünümlü bir adam girdi. Biz hep birlikte ayağa kalktık. Adam elindeki siyah renkli meşin çantasını masanın üzerine bırakıp, kürsüye geçip oturdu. Adamın kürsüye oturmasıyla bizlerde yerimize oturduk. Adamın lisanı halinden dersimize girecek hocalardan biri olduğunu anladık. Hoca gözlüklerinin altından sınıftaki öğrencileri iyice süzüp sükuneti sağladıktan sonra "Adım Rıfkı Yazıcı, bu yıl Türk Dili ve Edebiyatı dersini birlikte işleyeceğiz" diyerek, başladı konuşmaya.

Ben iki üç günden beri, nasıl bir insan diye merak ettiğim Rıfkı Babayı karşımda görünce, birdenbire şok oldum. Şokun etkisini birkaç dakika içinde atlattıktan sonra ne kadar mutlu, ne kadar bahtiyar olduğumu kelimelerle anlatamam sizlere. Rıfkı Babayı can kulağı ile dinlemeye başladım. Rıfkı Baba önce bize Adriyatik’ten Çin Seddine kadar olan dünya coğrafyasında yaşayan Türk Milletinin içinde bulunduğu sorunları maddeler halinde anlattı. Bu sorunları çözmek için çok çalışmamız gerektiğini dile getirdi. Dersin sonunda da sınavlarda ders notlarından sorumlu olacağımızı ancak derslerde Erol Güngör' ün Türk Kültürü ve Milliyetçilik, Ziya Gökalp' in Türkçülüğün Esasları ve Mümtaz Turhan Kültür Değişmeleri kitaplarını okuyup tahlil edeceğimizi söyledi. Herkesin bu kitaplardan birer tane alıp baştan sona okumasını istedi. İsteği abartılı bulan öğrenciler oldu ise de hocanın yüzüne karşı itiraz eden hiç kimse olmadı. Belki de itiraz etmeye cesaret edemediler. Bir konferans havası içinde geçen iki saatlik ders bir solukta bitti. Sürenin nasıl geçtiğini anlayamadım. Benim açımdan ders yüzde yüzün üzerinde verimli ve başarılı geçmişti.

Rıfkı Babanın gelecek hafta işleyeceği dersi iple çekmeye başladım. Rıfkı Baba her hafta milli ve manevi konulardan birini gündeme alarak, enine boyuna anlatıyordu. Sınıftaki öğrencilerin tamamına yakını derse katkı sağlıyorduk. Rıfkı Babayı dinlerken tüylerim diken diken oluyor, iki gözümden yaş akıyordu. Sadece ben değil sınıfın yarısı ağlıyordu. Günler, haftalar, aylar geçtikçe benim Rıfkı Babayla münasebetimde artıyordu.

Rıfkı Baba Türk Dili ve Edebiyatı dersinin birinci vize sınavında "İstiklal Marşı'mız neden korkma diye başlamıştır" diye bir soru sordu. Ben bu soruya üç sayfa bir cevap yazarak sınıftaki en yüksek puanı aldım. Bu sınavdan sora Rıfkı Baba ile ikili münasebetimiz daha da arttı. Bir gün çay içmek için odasına

gittim. Kendisi Erzurumlu ben Kahramanmaraşlı olunca kromozom uyuşmazlığı yaşamadan hemen kaynaştık. Kırk yıllık arkadaşız gibi başladık sohbete.

Rıfkı Baba seksen ihtilalinden önce Trabzon Fatih Eğitim Enstitüsü ve Erzurum Kazım Eğitim Enstitüsünde müdürlük yaptığı için onlarca Kahramanmaraşlı öğrenci okutmuş. Rıfkı Babanın öğrencilerinin bazıları benim ortaokul ve liseden hocamdı. Durum böyle olunca sohbet iyice koyulaştı.

Rıfkı Hocamın öğrencilik, pehlivanlık, eğitim enstitüsü müdürlüğü, senatör adaylığı ve sürgün yıllarına ait bazı hatıraları bir zat kendi ağzından dinledim. Üniversiteye merhum Erol Güngör Hoca Selçuk Üniversitesi rektörü iken intisap ettiğini öğrendim.

Kendi ağzından Eğitim Enstitüsü Müdürü iken verdiği mücadeleleri, sürgün yıllarında çektiği sıkıntıları dinleyince Rıfkı Baba gözümde bir daha büyüdü, bir daha devleşti.

Rıfkı Babanın bazen evine gidip çayını, çorbasını içmeye başladık. Evinde kullandığı siyah renkli daktilo ile boğazına taktiği ateş kırmızısı kravat halen hafızamdaki tazeliğini korumaktadır. Ev ortamında bize anlattığı bazı hadisler kırk yıl sonra tarihi bir gerçek olarak bugün ortaya çıkmıştır. Musul, Kerkük ve Halep’te yaşayan Türklerin bugün yaşadıkları soruları Rıfkı Hoca bize yıllar öncesinden anlatıyordu.

Rıfkı Babanın Niğde Bizim Ocak Teşkilatında verdiği seminerlere iki yıl boyu eksiksiz olarak katıldım. Yine Rıfkı Baba önderliğinde Niğde Bizim Ocak Teşkilatı tarafından organize edilen Ahmet Kabaklı, Mustafa Kafalı, Yavuz Bülent Bakiler gibi onlarca akademisyen ve entelektüel kişinin konferansını dinledim. Katıldığım seminer, konferans ve panel gibi etkinliklerden en üst seviyede yararlandım. Şahsım adına büyük kazanımlar sağladım. Allah Rıfkı Babadan razı olsun. Ne zaman okulla ilgili bir sorunum, bir sıkıntım olsa onun manevi gücünü her zaman karlı bir dağ arkamda hissettim. Hangi zaman ayağım kayıp yere düşsem elimden tutup kaldıran insanlardan biri oldu. Sadece benim değil, vatanını milletini seven bütün öğrencilerin yardımına koşardı. Rıfkı Yazıcı okulumuzdaki bütün öğrencilerin Rıfkı Babası, Niğde’de yaşayan bütün ülkücülerin Rıfkı abisiydi.

Serde pehlivanlık var. Memlekette Kahramanmaraş olunca bazen boyumu aşan işlere de karıştığım oldu, öğrencilik yıllarımda. Bir gün okula niçin mescit açmıyorsunuz diye okul idarecileriyle tartışmaya girdim. Tartışma büyüdü. Vuruşmaya doğru gidiyordu. Kul sıkışınca Hızır yetişir derler ya. Rıfkı Baba birdenbire Hızır gibi okul idaresinde hasıl oldu. Beni kolumdan tutup dışarı attı. Ortamdan uzaklaştırdı. Mescidi de açtırdı. Eğer Rıfkı Baba oraya gelmeseydi okuldan uzaklaştırma cezası alabilirdim. Hatta cezaevine girebilirdim. Rıfkı Babanın yaptığı kıvrak bir manevrayla hem mescit açılmış oldu hem de ben ceza almaktan kurtulmuş oldum. Yaşadığım bu hadiseden Rıfkı Babadan başka kimsenin haberinin olma masası da ayrı bir güzellik.

Rıfkı Baba branşı olmadığı halde bir dönem Türkçe Öğretimi dersimizi de okuttu. Bu derste de ufkumuzu genişletecek, meslek hayatımızda bize yardımcı olacak ders materyali ve kitap sahibi olmamıza önemli katkılar sağladı. Rıfkı Baba öğretim görevlisi olduğu halde, birçok öğretim üyesinden daha çok akademik bilgiye sahip, ileri görüşlü ve entelektüel bir insandı. Bu konuyu öğretmenlik görevine başladıktan sonra yaşadığım bir anıyı anlatarak açıklamak istiyorum.

Rıfkı Baba Türkçe Öğretimi dersimizi okuturken bir gün bizlere “Türkçe Konuşmasını Bilmeyen Yelerde Türkçe öğretimi” başlıklı teksir makinasıyla çoğaltılmış on sayfa kalınlığında bir ders notu dağıttı. “Bu ders notunu valizinizin dibine koyup saklayın. Meslek hayatınızda sizlere lazım olabilir” diye tembihte bulundu. Bende bu ders notunu Rıfkı Babanın tembihine uyarak mavi renkli, battal boy emektar valizimin içindeki büyük cebe sakladım.

Okuldan mezun olduktan bir yıl sonra serhat şehri Van ilimizin, Emrah ile Selvi’nin diyarı Yeşil Erciş ilçesine öğretmen olarak tayin oldum. Erciş’te öğretmen iken bir gün öğretmenevine gittim.

Öğretmenevinin lobisinde otururken tanımadığım iki öğretmenin sohbetine istemeden kapıyı aç diyorum. Çocukta bana Ali kapıyı aç diyor. Psikolojim bozuldu. Kafayı oynatacağım. Ne yapacağımı bilmiyorum” diye dert yanıyordu. Kıdemdi öğretmeninde genç öğretmene yardımcı olabilecek bilgi birikimine sahip olmadığını bazı konuşmalarından fark ettim. Genç öğretmene” Müsaadeniz olursa, ben size yardımcı olabilirim” dedim. Benden bu sözü duyan genç öğretmenin gözü fal taşı gibi açıldı. Mal bulmuş defineci gibi yüzü güldü.

Öğretmen arkadaşla benim kaldığım eve gittik. Rıfkı Babanın bize dağıttığı ders notunu valizin cebinden çıkartıp öğretmen Ali Bey’e verdim. Öğretmene “Hocam bu notu oku. Bu not mutlaka size yardımcı olacaktır” dedim. Öğretmenle konuyu okuyup değerlendirme yapma için vakit yoktu. Öğretmen köy minibüsünün kalkma saati geldiği için benim evden ayrılıp, acele olarak durağa gitti.

Ali Bey bir ay sonra teşekkür etmek için yanıma geldi. Ders notunda öğretmenin söylediği şeyi önce kendisinin uygulaması isteniyormuş. Öğretmen “Ali kapıyı aç” dediğinde önce kendi kapıyı açınca öğrencilerde açmaya başlamış. Öğretmen Türkçe öğretmeyi başardığı için çok mutluydu. Bu mutluluğun yaşanmasına katkı sağladığım için bende mutlu oldum.

Rıfkı hocama da bir mektup yazarak durumu detaylı şekilde anlattım. Rıfkı Hocam eğitim fakültesi öğrencilerine faydası olsun diye benim yazdığım mektubu derse girdiği bütün sınıflarda okumuş. Buradan pehlivan bir Teyfik geçti diye beni herkese anlatmış. Bende ardan yarım asra yakın zaman geçtiği halde Rıfkı Babayı hiç unutmadım. Niğde’ye her yolumun düşmesinde ziyaret ederek elini öptüm.

Rıfkı Hocam biz mezun olduktan sonra Aksaray Meslek Yüksekokulu Müdürlüğü gibi çeşitli idari görevler ifa ederek emekli oldu. Niğde’ye yerleşti. 2014 yılında yapılan mahalli idareler genel seçimlerinde Kahramanmaraş’tan büyükşehir belediye başkanı adayı olan okulumuzun emektar hocalarından Prof. Dr. Tahir Akgemci’ye hayırlı olsun ziyareti için geldiğinde bir gün misafirim olup, beni onurlandırdılar. Misafirim olduğu gün, Kahramanmaraş’ta yaşayan diğer dostlarının katımıyla şiir tadında güzel bir sohbet etme imkânımız oldu. O günde Rıfkı Hocamın tarihçeyi hayatından yeni şeyler öğrendim. Rıfkı Hocamla irtibatımı hiç kopartmadım. Rıfkı Hocamı sürekli olarak telefonla arar, parlak fikirlerinden yararlanırım.

Rıfkı Hocam alanına hâkim değerli bir akademisyen olmasının yanında, bu memlekete sevdalı örnek bir gönül ve dava adamıdır. Dersine girdiği bütün öğrencilerin ufkunun genişlemesine pozitif olarak katkı sağlamıştır. Gençlik yıllarında verdiği mücadeleler Milli Eğitimde Haçlı Seferleri isimli kitapta uzun uzadıya anlatılmaktadır. İyi ki onun öğrencisi olmuşum diyorum. Rıfkı Yazıcı’nın öğrencisi olmaktan gurur duyuyorum.

Benim gibi binlerce Anadolu çocuğuna babalık yapan Rıfkı Yazıcı Hocama sağlıklı ömürler diliyorum.

BİR HÜKÜMLÜNÜN KOĞUŞUNDAN ÇIKAN GAZETE VE DERGİ KÜPÜRLERİNE DAİR / Samet YURTTAŞ

 


Siz iyi bilirsiniz,

Bahçe avlusunda duvar diplerine oturarak

Slogan atmayı.

Ve çoğu zaman sürünerek direnmeyi.

Kapı kilitlerine çomak sokarak

Devlete çomak soktuğunu sanan siz

Elbet iyi bilirsiniz,

Attığınız sloganların yersizliğini.


Siz iyi bilirsiniz,

Kapıları tekmeleyerek 

Vermiş olduğunuz rahatsızlıkla övünmeyi.

Ve imzadan imtina etmeyi bir hak sayarak

Bütün kararlarımızı reddetmeyi

İyi bilirsiniz.

Biz elbet iyi biliriz, 

Yasaklı bir yayının siz de bıraktığı yan etkiyi.


Siz iyi bilirsiniz 

Savunduğunuz halkın parasını

Muslukları açarak tüketmeyi.

Boş zamanlarınızda 

Kitapların kapaklarını ve içeriğini değiştirerek

Kararlarımızı cımbızla deşmeyi,

İyi bilirsiniz.

Biz elbet iyi biliriz 

Sakladığınız gazete ve dergi küpürlerini.


Siz iyi bilirsiniz 

Son gün yazdığınız itiraz dilekçesinde

Marksizmi emperyalizmi kapitalizmi ilgi tutmayı

Ve haksızlığınızın üzerini grevlerle süslemeyi,

İyi bilirsiniz.

Biz elbet iyi biliriz 

Açlık orucunda yediğiniz yemekleri.



YEDİ YILDA, AYNI YOLDA, ÜÇ TRAFİK KAZASI/ Teyfik KARADAŞ


Yedi yıl boyunca, aynı yolda, geçirdiğim üç trafik kazasını anlatmadan önce trafik ve trafik kazası kavramlarını açıklamanın yararlı olacağını düşündüğümden, konuya bu kavramları açıklayarak başlamak istiyorum. İnsanların, hayvanların, müteharrik makinaların ve lastik tekerlekli traktörlerin kara yolu üzerindeki hal ve hareketlerine trafik denir. Bir karayolu taşıtının diğer bir taşıta, yayaya, hayvana, ağaca veya herhangi başka bir nesneye çarpması sonucu meydana gelen kazaya da trafik kazası denir. Trafik kazaları sonucu yaralanma, maddi zarar ve ölüm meydana gelebilir. Trafik kazaları genellikle yaralanma, ölüm ya da maddi hasarla sonuçlanır.

Trafik kazalarının oluşmasında aracın tasarımı, sürüş hızı, yol tasarımı, yolun çevresi, sürücünün sürüş yeteneği, alkol veya madde kullanımı ve sürücünün tavrı (dikkatsiz sürüş, yol yarışı) gibi risk faktörleri etkili olabilir. Ben sahabeler diyarı Adıyaman ilimizin, şirin Gölbaşı ilçesinin, Belören kasabasında bulunan Belören İlköğretim okulunda yedi yıl, yedi gün öğretmen olarak görev yaptım. Öğretmen olarak görev yaptığım yedi senelik süre içeresinde Belören-Gölbaşı Karayolunda üç kere trafik kazası geçirdim. Yaşadığım trafik kazalarını sizlere anlatmak istiyorum ama mevzunun daha iyi anlaşılması için Belören-Gölbaşı Karayolunun vaziyetinin bilinmesinin faydalı olacağı kanaatindeyim.

 Belören Kasabası Gölbaşı ilçesine bağlayan karayolu yirmi iki kilometre uzunluğundadır. Bu uzaklığın yedi kilometresi Belören’i Gölbaşı-Pazarcık karayoluna bağlayan mesafe, on beş kilometresi ise Pazarcık-Gölbaşı karayoluna ait mesafedir. Pazarcık-Gölbaşı karayolundaki on beş kilometrelik mesafede herhangi bir sorun yoktur. Pazarcık-Gölbaşı karayolu bölünmüş bir karayolu olup, standardı Türkiye ortalamasının üzerindedir. Belören’den başlayıp Pazarcık-Gölbaşı karayoluna kadar devam eden yedi kilometrelik karayolu ise çok virajlı, engebeli, dar ve tehlikelidir. Yedi kilometrelik bu kısacık yolda üç adet dere, dört adet tepe, sekiz adet viraj, bir adet heyelan bölgesi mevcut olup, yol oldukça dar ve bakımsızdır. Acemi bir sürücünün bu yolda kaza yapmadan seyahat etmesi oldukça zordur. Bu yolu kaza yapmadan bitiren sürücü adayına sınav yapmadan ehliyet vermenin haksızlık olmayacağını düşünüyorum. Bu yolda dik bir rampadan tepeye çıktıktan hemen sonra inişin bir virajla başlaması karşıdan gelen bir otomobille sizi karşı karşıya getirebilir. Bu yolda özellikle gece seyahat ederken kurt, tilki, tavşan gibi yaban hayvanları önünüze çıkarak kaza yapmanıza sebep olabilir. Ben bir gün akşam üzeri arabamla Belören’den Gölbaşına giderken yolun kenarında yirmi kadar kurt gördüm. Traktörle köye giden bir vatandaşı durdurdum. Yirmi kadar kurdun Hacı Eyüpoğlu’nun bahçesinin altına doğru gittiğini söyledim. Söylediğim vatandaş Belören’de halka haber vermiş ama vatandaşlar hayvanlarının yanına gelinceye kadar kurtlar Ali Rıza Yıldırım’ın koyunlarının yirmi kadarını öldürmüş. Belören-Gölbaşı karayolu hem standardının düşük olması hem coğrafi yapısının sıkıntılı olması hem de evcil ve vahşi hayvanların geçiş güzergâhında bulunması nedeniyle trafik kazasının sıkça yaşandığı bir yoldur.  Belören- Gölbaşı karayolunda gelip geçen araç sayısı çok fazla olmadığı halde; her yıl hasarlı, yaralanmalı, ölümlü onlarca trafik kazasının meydana geldiğine tanıklık etmiş bir insanım. Kendimde bir zat bu yolda üç kez trafik kazası yaşadım. Yaşadığım bu trafik kazaları sizlere sırasıyla anlatmak istiyorum.

Birinci Kaza: Belören İlköğretim Okulunda göreve başladığım seneydi (1994). Gölbaşında çalışan memurların maaşları mutemetlerin yerine, bankaların önüne konan ve adına ATM denen bir cihazdan ödenmeye başlamıştı. Maaş günü geldi mi ben dahil, okuldaki bütün öğretmenleri tatlı bir heyecan sarardı. Bankamatik kartını ATM ye sokup, şifremizi yazarak para çekmek çok hoşumuza giderdi. Okuldaki öğretmenler bankamatik kartını başka bir arkadaşına verip maaşını çektirme şansları olduğu halde, bankamatikten para çekme heyecanını yaşamak için doğrudan kendiler giderlerdi ilçeye. Hatta bu heyecanı yaşamak için karı koca öğretmen olan arkadaşlar bile bankamatik kartlarını eşlerine vermezlerdi. Arabası olmayan olanın arabasına biner maaş çekmeye topluca giderdik Herkes ATM den para çekerken birbirini bir kameraman edasıyla takip ederdi. Ayın on beşinden sonraki birkaç gün öğretmenler odasında ATM den para çekerken yaşanan olaylarla ilgili kritikler yapılırdı. ATM den para çekmeyi beceremeyen, hata yapan arkadaşlara gülünür, alay edilirdi. Hele Fen Bilgisi Öğretmeni Hilmi Yıldırım’ın Antep ağzıyla ATM yi anlatırken “yorum parayı aldı önüme attı” demesi bütün öğretmenleri kahkaha tufanına boğardı.

Kasım ayının on beşiydi. Ders bittikten sonra lojmana gelip üzerlerimizi değiştirdik. Takım elbiselerimizi çıkartıp, günlük kıyafetlerimizi giydik. Gölbaşına gidip ATM den maaşlarımızı çekmek ve aylık alışverişimizi yapmak için Adnan beyin STW Toros marka otomobiline kendisi, eşi, çocukları, ben, Uğur Bey, Ahmet Tuğlu ve Fatma teyze olmak üzere toplam sekiz kişi bindik. Arabayla Belören’ den Gölbaşı istikametine doğru hareket ettik.  Hareket ettiğimiz anda yavaş yavaş yağmur yağmaya başladı. Adnan Bey arabayı yağan yağmurun etkisiyle kaydırmamak için yolda çok düşük bir süratle ilerliyordu. Keslan Gölü deresindeki virajı yavaşça geçtik. Yazı Bağdan ilerleyip, Sarıkaya deresine indik. Sarıkaya Deresinden sonra Tilki Kalesi rampasına tırmandık. Tilki Kalesinin rampasını sorunsuz bir şekilde bitirip tepeye ulaştık. O ana kadar yolculuğumuz oldukça rahat, muhabbetimiz güzeldi.

Tilki Kalesinin öbür yüzüne doğru inerken yolun önce küçük bir tepeye çıkıp, sonra inişe döndüğü çok tehlikeli bir kör noktası var ya, olanlar orda oldu işte. Adnan Bey arabayla yolun sağ tarafına doğru normal bir hızla iniyordu. Tam o küçük tepeyi çıktığında yolun ortasından rampaya doğru tırmanan başka bir otomobille karşı karşıya geldi. İki otomobil arasındaki mesafe yirmi metre yoktu. Arabaların kafa kafaya çarpışması an meselesiydi. Arabaların kafa kafaya çarpışması durumunda, biz yolun uçurum tarafında olduğumuz için zarar görme ihtimalimiz diğer arabaya göre daha yüksekti. Çünkü diğer otomobil yolun dağdan tarafındaydı. Adnan Bey o anda önemli bir refleks göstererek arabayı yolun sağ tarafındaki uçuruma çevirdi. Araba yoldan çıktıktan sonra hedefine kilitlenmiş bir şahin kuşu gibi on beş yirmi metre kadar havada uçtuktan sonra tekerlerinin üzerine tekrar yere çakıldı. Araba havada uçarken gür bir sesle şahadet getirdiğimi dün gibi hatırlıyorum. O beş on saliselik zaman diliminde bütün hayat hikayem gözümün önünden bir film şeridi gibi gelip, geçti. Oracıkta ömrümün sona ereceğini, öleceğimi düşündüm. Ben öldükten sonra anamın memleketten kaza yerine gelerek dizlerine vurarak benim için ağıtlar yakacağını hayal ettim. Araba yere düştükten sonra, sağ olduğuma halde sağ olduğuma inanamıyordum. Arkadaşlara baktım. Onlarda sağdılar ama korkudan kimsenin gıkı çıkmıyordu. Arabadan ilk önce can havliyle ben indim. Kapıları açtım. Ben kapıları açtıktan sonra diğer arkadaşlarda indiler. Herkes korkudan şok olmuştu. Arabadan inenlerde arabanın etrafındaki taşların üzerine oturarak kara kara düşünmeye başladılar. Yaşadığım şoku atlatmak için önce kendi elimle yüzüme kuvvetli bir tokat attım. Sonra deredeki gazellerin altından akan yağmur suyu ile yüzümü güzelce yıkadım. Arabanın bu kazadan takla atmadan kurtulması Allah’ın bir mucizesiydi. Arabanın sadece yere hızlıca düşmesinin etkisiyle ön iki tekerinin havası inmişti. Arabada başka bir hasar, bir çizik dahi yoktu. Yolculardan hiç kimsenin burnu bile kanamamıştı. Ben yaşadığım şoku atlatıp peşimizden gelen arkadaşlara haber vermek için alel acele yola çıktım. Bizim kaza yaptığımız yer uçurumun dibinde kaldığı için kod farkı nedeniyle yoldan geçen arabadaki yolcular tarafından görülmüyordu. Yola çıkıp olay yerine baktığımda hayretler içinde kaldım. Araba yarım metre aşağıdan veya yarım metre yukarıdan yoldan çıksa kesin olarak takla atarmış. Takla atması durumunda ise içimizden bazıları yaralanır veya ölürdü. Çünkü araba yarım metre aşağıdan veya yarım metre yukarıdan yoldan çıksa üç metre yüksekliğinde kaya dan aşağı düşerdi. Adnan Bey Allah’ın da yardımıyla iki kaya arsındaki toprak yerden arabayı yoldan dışarı atmış. Havanın yağmurlu olması nedeniyle araba asfalttan çıkınca tekerlekler on santim kadar çamura batmış. Tekerlekler çamura batınca arabanın hızı düşmüş. Yoldan çıktığımız yerin uçurum kısmında da büyük taşlar ve ağaçlar olmayınca araba herhangi bir engele çarpmadan tekerleklerinin üzerine yere düşmüş. Yüce Mevla’m arabanın içinde bulunan iki sabinin veya ağzı dualı bir arkadaşımızın veya birimizin verdiği küçük bir sadakanın hürmetine bizi büyük bir beladan korumuştu. Kendisine binlerce kez şükürler olsun.

Ben yolda beklerken beş altı dakika sonra öğretmen arkadaşımız Ahmet Umutlu geldi. Onu durdurdum Arabasındaki stepneyi çıkarttık. Havası inen tekerin birinin yerine arabanın kendi stepnesini, diğerinin yerine Ahmet beyin arabasının stepnesini taktık. Biz teker sökme-takma işliyle uğraşırken Gölbaşı Kaymakamı Turan Bey imdadımıza Hızır gibi yetişti. Kazada yaralanma ve hasar olmadığına sevindi. Telsizle anons ederek kazayı ilçedeki yetkili kurumlara acil koduyla bildirdi. Aradan beş dakika geçmeden bölgede başka bir görev için bulunan TEK arıza aracı yanımıza, yani olay yerine intikal etti. TEK arıza aracında bulunan işçiler ilk önce arabada bulunan uzunca bir çelik halatın bir ucunu bizim araca, bir ucunu kendi kamyonetlerine bağladılar. Kendi araçlarında bulunan hidrolik sistem vasıtasıyla bizim aracın ön tarafını havaya kaldırdılar. Böylelikle bizim arabayı düştüğü yerden zarar vermeden itinalı bir şekilde yola çıkarttılar. Bizde hiçbir şey olmamış gibi yolumuza devam ederek Gölbaşı’na gittik. ATM den maşımızı çekip, alışverişimizi yaptıktan sonra selametle evimize döndük. Ahmet Tuğlu o yıl yeni evlenmişti. Kazayı değerlendirirken “ölseydik insanlar yeni evliymiş diye en çok bana ağlarlardı” dedi. Okulun bütün öğretmenleri öğretim yılı boyunca Ahmet Tuğlu’nun bu esprisine güldüler.

İkinci Kaza: Eşimin düğün takılarını satıp 1997 yılının şubat ayında 1982 model Murat 131 marka bir otomobil aldım. Ehliyetim vardı ama o güne kadar elim direksiyona hiç değmemişti. Araba kullanmasını da hiç bilmiyordum. Araba aldıktan bir hafta sonra arkadaşların yardımıyla kasaba içerisinde otomobil kullanacak kadar şoförlük öğrendim. Bu arada Sağlık Ocağının bahçesindeki bir ağaca ve bizim okulun girişindeki ihata kapısına çarpmam sonucu meydana gelen iki küçük trafik kazasını hafif maddi hasarlarla atlatmış oldum. İkinci hafta yanımda bulunacak olan bir usta sürücü nezaretinde ilçeye gidip gelmeye başladım. Bir ay sonra memlekete (Kahramanmaraş) arabayla tek başıma gittim geldim. Arabayla Kahramanmaraş’a yalnız gidip gelince şoförlük konusunda kendime olan öz güvenim oldukça arttı. Yeni araba almanın ve kullanmanın hevesiyle Şanlıurfa, Gaziantep gibi komşu illeri ziyaret etmeye başladım. Komsu illere de gidip gelirken en ufak bir tehlike yaşamadım.  Dördüncü ayın sonunda arabayla istediğim yere istediğim zaman herhangi bir tedirginlik yaşamadan gidip gelecek seviyeye ulaştım. Şoförlük konusunda tecrübem arttıkça da çocuklar gibi mutlu oluyor ve içten içe seviniyordum.

O tarihlerde Belören İlköğretim Okulunda Müdür Yardımcısı olarak görev yaptığım için okulun mutemetlik hizmetlerini de ifa ediyordum. Mali yıl sonu olmasından dolayı 29 Aralık 1997 tarihinde öğretmenlerin ek ders ücretlerini çekmek için arabama binerek Belören’den Gölbaşı’na gittim. Ben Belören’den Gölbaşı’na giderken hava çok soğuktu ama ortalıkta kar kış yoktu. Yağmur, kar, dolu yağmıyordu. Gölbaşı’na vardım. Mal Müdürlüğünde evrakları incelettim. Banka çekini aldım. Ziraat Bankasından parayı çektim. Günaydın Camiinde öğle namazımı kıldım. Kardeşler Lokantasında karnımı doyurdum. O zamanlar Gölbaşı’n da haftada bir yayınlanan Gölkent isimli bir mahalli gazete vardı. Bende o gazetede köşe yazarlığı yapıyordum. Gazetenin sahibi Abuzer abi aynı zamanda fotoğrafçılık yapıyordu. Haftalık yazımı vermem için Abuzer abinin iş yerine gittim. Abuzer abinin fotoğrafçı dükkanında çay içerken Kenan isimi bir arkadaşla tanıştım.

Kenan bana kendisini tanıtırken Belören’den Selim Doğan’ın yeğeni olduğunu, Mersin’de yaşadığını anlattı. Mersin’e modern bir fotoğraf stüdyosu kurmak istediğini ve bu konuyla ilgili istişarelerde bulunmak için Belören’e gideceğini, benim arabamla Belören’e gidip gidemeyeceğini sordu. Ben de yalnızım birlikte gidelim dedim. Bu arada Gölbaşı’n da hafiften kar yağmaya başladı. Çayımız biter bitmez Kenan ile yola koyulduk. Gölbaşı’nı çıkınca karın şiddeti artmaya başladı. Ben önüm sıra giden bir otobüsün izinden yoluma devam etti. Belören yol ayırımına vardığımızda karın kalınlığı on beş santimi çoktan geçmişti. Yol ayırımında bekleyen yetmiş seksen yaşlarında iki yaşlı teyze vardı. Teyzeler Çelik Gölü kıyılarından birer torba ıspatan, yarpuz gibi yeşillik toplamışlardı. Teyzeler bana el kaldırmadılar. Ben teyzeler kar altında üşümesinler diye Allah rızası için yanlarına durdum. Kendimi tanıttım. Teyzeleri arabaya bindirdim. Torbalarını arabanın bagajına koydum. Belören istikametine doğru benden önce giden bir minibüsün izi sıra yola revan oldum. Daha önce karda hiç araba kullanmamıştım ve arabamdaki tekerleklerde kabaktı. Tecrübesizlik işte. Yol çatından hareket ettikten beş yüz metre sonraki ilk virajda araba kaymaya başladı ve kontrolü elimden tamamen çıktı. Direksiyonu tuttum. Yolun sağ tarafındaki bir tarlaya kayarak iniyorduk. Arabanın sağ ön tekeri tarlanın kenarındaki at başı büyüklüğündeki bir taşa çarpınca ağır çekimde sırt üstü takla attık.

Arabadan ilk önce ben indim. Arka cam kırılmadan yerinden çıkmış. Teyzelerde arka camın çıktığı yerden inmişler. Baktım ki Kenan’da nerden çıktıysa arabadan sağlam şekilde inmiş. Yarabbi çok şükür dedim. Kimseye bir şey olmamıştı. Bu arada araba çalışıyor, arabanın dört tekeri de avare kasnak gibi havada boş vaziyette dönüyordu. Arkamız sıra gelen bir minibüs yanımızda durdu. Minibüsten inen yolcular bize yardım etmek için koştular. Yolculardan biri kontağını çıkartarak arabayı durdurdu. Gel gelelim teyzelere. Teyzelerden biri bana “oğlum bir şeyin var mı?” diye sordu. Ben ise “yok teyze” dedim. Ben de “teyze sizin bir şeyin var mı?” diye sordum. Teyzelerde bana “yok oğlum” dediler. Teyzenin biri bana “oğlum o zaman pancarlarımızı ver de biz gidelim” dedi. Araba sırt üstü yattığı için ben bagaj kapağını açar açmaz teyzelerin torbalarıyla birlikte stepne, kriko, bijon anahtarı gibi bütün alet ve eda vatlarda yere döküldü. Minibüsün yolcuları arabayı ters çevirdiler. Teyzeler ve Kenan’da o minibüse binerek Belören’e gittiler. Bu sırada Belören’de çalışıp ta Gölbaşı’n da oturan öğretmen arkadaşlarımda kaza yaptığım yere geldiler. Bana yardımcı olmaya ve teselli etmeye başladılar. Pehlivan Hoca kaza yapmış diye duyulunca Belören halkından yetmiş seksen kişi traktörlerine zincir bağlayarak kaza geçirdiğim yere intikal ettiler. Ben bu arada kazanın şokuyla bazen ağlıyor bazen gülüyordum. Kimseye bir şey olmadı diye sevinirken, hurdaya dönen arabam için üzülüyordum.  Çünkü o benim ilk arabam, ilk göz ağrımdı. Belören halkından Allah razı olsun. Kar yağan o soğuk havada beni yalnız bırakmadılar. Arabayı durakta bulunan bir evin yanına yittiler. Üstünü bir naylonla örttüler. Arabanın içinde bulunan ruhsat, ehliyet, kontak gibi önemli eşyaları bir poşete koyarak bana teslim ettiler. Beni bir arabaya bindirerek Belören’e götürdüler.

Benim kaza yaptığım sırada gelen minibüsün yolcularından manav Yaşar Tahta abi, arabanın sağlam olarak çıkan arka camını kırılmasın diye almış bizim eve götürmüş. Büyük kızım Damla Nur yeni doğduğu için kayın validemde bizim evdeydi. Yaşar Amca her ne kadar bende bir şey olmadığını söylemişse de benim hanım inanmamış. Ben varıncaya kadar ağlamış. Beni sağlam olarak karşısında görünce nasıl sevindiğini, mutlu olduğunu anlatamam. Arabaya aldığım ve birlikte kaza yaptığımız teyzelerin iki sininde kalp hastası olduğunu, Kenan’ın ise başka sorunlarının bulunduğunu kaza yaptıktan sonra öğrendim. Bu insanlardan biri bu kazada ölseydi ben ne yapardım. Ömür boyu vicdan azabından kurtulamazdım herhalde. Yüce Mevla’m beni hem büyük bir kazadan hem de büyük bir beladan kurtarmıştı. Kendisine binlerce kez Hamdi senalar olsun.

Üçüncü Kaza: Eşimin tayinin çıkması nedeniyle bin dokuz yüz doksan dokuz senesini kasım ayında Belören’den Gölbaşı’na taşındık. Benim görev yerim Belören’de olduğu için ben günlük olarak Gölbaşı’n dan Belören’e gidip gelmeye başladım. Gidip gelme işinde bir hafta benim arabamı, bir hafta Okul Müdürüm Ali Kaya’nın arabasını, bir hafta can dostum, yakın arkadaşım sağlık ocağı tabibimiz Dr. Ömer Sezer’in arabasını kullanıyorduk. Mesailerimiz uyuşmadığı için arabamıza başka memurları almıyorduk. Özellikle Müdür Bey mesaiye çok riayet ederdi. Günlük olarak ilçeden saat yedi buçukta hareket eder saat sekizde okulda olurdu. Ders saat sekiz otuzda başladığı için o yarım saatlik sürede okuldaki denetimlerini eksiksiz olarak yapardı. Mahiyetindeki çalışanları uyarırken bile kalplerini kırmazdı. Hem nezaketli hem de disiplinli bir insandı.

Dr. Ömer Sezer Beye gelince hem çalışkan hem de mütevazi bir insandı. Sağlık Ocağına gelen bütün hastaları titiz bir şekilde muayene eder, fakir olanların ilacını bile verirdi. Geçmişte yaşadığı bazı önemli sorulardan sonra tıp fakültesi kazanıp doktor olmasını; Allah’ın kendisine verdiği bir lütuf olarak kabul eder, bu yüzden insanlara hizmet ederek Mevla’sına şükrederdi. 

Dr. Ömer Bey, Okul Müdürü Ali Bey ve ben birbirimize gözle görülmeyen bir gönül bağıyla sıkı sıkıya bağlıydık. Üçümüz bir arada kardeş gibi yaşardık. Görev yerlerimize birlikte gider, birlikte gelirdik. Birlikte yer birlikte içerdik. Özellikle Ali Bey ve ben aynı renk kumaştan elbise diktirir giyerdik. Bütün Belören Kasabasını bütün Gölbaşı halkı bize gıpta ile bakardı.

İki bin yılın aralık ayının son günleriydi. Oruç tutuyorduk. Tahmin ediyorum Ramazan Bayramı’na bir hafta kalmıştı. Sahuru yiyerek yattığım için o gün sabah namazına kalkamamıştım. Saatin zilinin çalmasıyla birlikte saat yedide uyandım. Okulda sabah namazını eda etmek niyetiyle abdest aldım. Elbisemi giydim. Evden acele bir şekilde saat yedi buçuk olmadan çıktım. Müdür Bey arabasıyla benim oturduğum binanın önüne gelmiş beni bekliyordu. Doktor Ömer’de arabadaydı. Bende selam vererek arabaya bindim. Arka koltuğa oturdum. Aheste aheste yola revan olduk.

Arabamız Belören istikametine doğru yavaş, yavaş ilerlerken bizde İstanbul’da iki polisimizin şehit olması nedeniyle yürüyüş yapan çevik kuvvet polislerin eylemini tartışıyorduk. Havada yağış yok, yolculuk için elverişli bir gündü. Tartışmamız bitmeden ana yol bitmiş, Ali Bey Belören yoluna dönmüştü bile. Belören yolunun dar ve virajlı olması nedeniyle Ali Bey hızını iyice düşürmüş, bu arda Belören’in göründüğü Tilki Kalesine çıkmıştık. Arabamız Tiki kalesinden Çınarlı Dereye doğru uzanan rampadan aşağı doğru yavaş yavaş inerken bir sıkıntısı yoktu. Dereye varmamıza kırk elli metre kala bir minibüsle karşılaştık.  Minibüse yol vermek için yavaşlamak maksadıyla Müdür Bey frene basınca kıyamet koptu. Çınarlı Dereyi geçtikten sonraki rampada araba sağ tarafa gitmek istiyor, Ali Bey arabayı sol tarafa çevirmek istiyordu. Araba ile Ali Bey arasındaki savaş kaç saniye sürdü bilmiyorum ama sonunda Ali Bey galip geldi. Araba var gücüyle yolun sol tarafındaki yara çarptı. Yara çarptıktan sonrada yolun üstünde dağdan kopmuş bir kaya parçası gibi takla atmaya başladı. Bizde arabanın içinde takla atıyorduk. Bu süreçte benim bütün hayatım film şeridi gibi gözümün önünden geçti. O anda ben ölüyorum, üç yaşında olan biricik kızım Damla öksüz kalıyordu. Ona çok üzüldüm. Araba üç takla attıktan sonra kendiliğinden durdu. Araba sağ tarafa gitseydi en az yüz takla atar, bizim cesetlerimiz bile bulunmazdı. Araba durunca kendimi kontrol ettim. Başımdan kan fışkırıyor ama yaşıyordum. Arkadaşlara sordum. Nasılsınız diye. Müdür Bey iyiyim ama beni öldüreceksiniz üzerimden inin dedi. Arabadan önce ben çıktım. Sonra doktoru çıkarttım. Sonra Ali Bey’i çıkarttık. Kaza anında en alta Ali Bey, üzerine Dr. Ömer Bey, en üstede ben düşmüşüm. Kimsede ciddi bir yara yoktu. Sadece arka cam patladığı için benim kafam arkadan yaralanmış kan akıyordu. Doktor Ömer Bey başıma tampon yapıp kravatla bağlayarak kanamayı durdurdu. Biz neden kaza yapmıştık. Araba neden yoldan çıkmıştı. Onu düşünürken birde baktım arabanın sağ arka tekeri hiç yerinde yok. Akis demiri kırılmış sağ arka teker yuvarlanarak beş büz metre aşağıya doğru gitmiş. Arabanın direksiyonunu ön tekerleklere bağlayan demirler Ali beyin asılması sonucu ölü yılan gibi büküm, büküm bükülmüştü. Allah muhafaza arabayı güçsüz, cılız bir insan kullansa, araba sağ tarafa gider yaşama şansımız kalmazdı. Ben kaza anındaki çaresizliğimizi görünce Müdür Beye sarılarak dakikalarca ağladım.

Biz kaza yaptıktan beş dakika kadar sonra Gedikli ve Yukarı Nasırlı köylerinden ilçeye giden iki minibüs geldi. Minibüsteki yolcular arabayı yolun şarampolüne yittiler. Yoldan geçen bir taksiyi durdurup bizi sağlık ocağına gönderdiler. Can kaybımızın olmadığına üçümüz birden seviniyorduk. Dört beş takla attıktan sonra param parça olmuş, hurdaya dönmüş arabanın içinden üçümüzün birden sağ çıkması rabbimin bir takdiri ilahisiydi. Arabanın vaziyetini görenler bizim arabadan sapa sağlam çıktığımıza inanmıyorlardı. Eğer birimiz bu kazada hayatını kaybetseydi, diğer iki kişi için fani dünyada yaşamasının hiçbir manası kalmazdı. Ömer Bey sağlık ocağına giderken bana “hocam bulantın yoksa senin başına burada dikiş atalım, hastaneye gitmene gerek yok dedi. Bende bulantım yok dedim. Acı haber tez duyulur diye boşa söylememiş atalarımız. Biz sağlık ocağına vardıktan kısa bir süre içinde sağlık ocağına yüzlerce insan geldi. Ortalık ana baba gününe döndü. Bu arada sağlık ocağının sekreteri Şeref Bey gitti berber Davut’tan bir tıraş makinesi getirdi. İşi de biraz şakaya getirerek saçımı sıfır numaraya kesti. Sağlık ocağının hemşiresi Medine Hanım ise önce başımdaki yaranın içindeki cam kırıklarını temizledi, sonrada yarayı dikti. Daha sonrada başımdaki yaranın enfeksiyon kapmaması için doktorun söylediği iğneleri yaparak tedavimi tamamladı. Allah hepsinden de razı olsun. Tedavim tamamlanınca beni bir arabayla Gölbaşı’na gönderdiler.

Gölbaşı’ndaki evime vardığımda eşimi evde görünce bir hoş oldum. Eşimin o saatte iş yerinde olması gerekiyordu. Belören Sağlık Ocağındaki bir arkadaş benim kaza yaptığımı ve Gölbaşı’na gittiğimi haber vermiş. Eşimde apar topar eve gelmiş. Ben eve girip boy aynasında kendime baktığımda ceketimdeki kanı, başımdaki sargıyı görünce birdenbire hüzünlendim. Gözlerimden yaş geldi. İğne vurulduğu için orucum bozulmuştu zaten. Bende altı ay önce sigarayı bırakmıştım. Bu üzüntülü haleti ruhiye içinde sigara içmeye yeniden başladım. Bir hafta boyunca geçmiş olsun diye gelen misafirleri ağırladık. Bir hafta sonra arkadaşlarla hayvan pazarına gidip birer tane kurbanlık alıp kestirerek ihtiyaç sahiplerine dağıttık. Bir sadaka bin belayı def eder. Birimizin bir iyiliği karşı geldi de biz bu kadar ciddi bir kazayı burnumuz bile kanamadan atlattık. Rabbime sosuz şükürler olsun.

Yukarıda anlatmaya çalıştığım üzere aynı yolda üç kere trafik kazası geçirdim. Üçü nüde Rabbimin yardımıyla burnum bile kanamadan hafif şekilde atlattım. Demek ki benim bu dünyada yiyecek ekmeğim, içecek suyum bitmemiş. Rabbimin bana verdiği nefes tükenmemiş. Eğer ölseydim kemiklerim çürür, mezarımın üstünde yeşil otlar biterdi. Anamın benim için söylediği ağıtlar “Celal Oğlan Türküsü” gibi dilden dile söylenir dururdu belki de. Geçirdiğim son kazanın bile üzerinden çeyrek asır geçtiği halde bu fani dünyada bir günahkâr kul olarak yaşamaya devam ediyorum.

Sizlere tavsiyem odur ki “trafik kurallarına uyalım, uymayanları uyaralım.” Trafik kazasında bos yere yaralanarak, vefat ederek arkamızda gözü yaşlı anneler, babalar, kardeşler, eşler ve çocuklar bırakmayalım. Araba kullanırken bütün trafik kuralların eksiksiz yerine getirelim, sonrada kendimizi Yüce Mevla’ya tevekkül edelim. Tedbir olmadan tevekkül olmaz diyor, hepinize de kazasız belasız yarınlar diliyorum.