Ali Hocama hürmetlerimle
Modernizm ve garbın bize dayattığı tarz-ı hayat,
medeniyetimizden evvela kelimeleri aldı. Lugatlarımızda yeri olsa dahi
lisanımızda neredeyse telaffuz bile edilmeyen, yok olmaya terk edilmiş binlerce
kelime var. Onlardan biri de Bereket…
Arabi lisandan bize geçmiş bu kelimenin menşei bürûk olup
asli manası devenin bir yerde çöküp beklemesidir. Bazı kaynaklarda bir ordunun
harp meydanında konuşlanmasını tarif manasında da kullanılmıştır. Devenin
bulunduğu yere çöküp orada kalması veya bir ordunun mevziini muhafazası gibi
sebata ve hali muhafazayı devama işarettir. Bu manalara istinaden ve irtibaten
hoş ve güzel olan bir şeyin berdevam haline bereket denilir. Mübarek, tebrik ve
teberrük gibi kelimatta aynı menşeidendir. Bu kelimenin, medeniyet
geleneğindeki bilcümle ulvi hasletlere ve manaya taalluk eden diğer kelimat
gibi batına bakan bir ciheti de vardır. Gözle görünen zahir ya da görünmeyen
batın şeyler için de kullanılabilen nadir kelimattandır. Bu cihetiyle hem
maddeyi hem manayı ihata eder.
Manası tefessüh etmeden evvel bu kelime cemiyette sık sık
telaffuz edilirdi. Herhangi bir eşya veya hizmet satan zevat müşterilerinden
sattıkları şeyin karşılığı olan dünyalığı tahsil edince Allah bereket versin
diye niyaz eder, müşteri de bu niyaza bereketini gör diye mukabele ederdi.
Böylelikle el değiştiren dünyalık için karşılıklı bereket duası yapılırdı.
Valideler aile efradına veya misafirlerine ikram edecekleri yemeği bereket
olsun diye abdestli bir şekilde yapar, tek kişilik sofra açmazlardı, yemek
müşterek kaplarda yenir, bugünkü gibi sofrada taama oturan zevata müstakil kap
konulmazdı. Şimdilerde olduğu gibi kendi aile fertleri için bile onun
tabağından yemem, bardağından içmem şımarıklığı olmazdı. Koca/baba; zevce/evladının
maişetini tedarik ederken helal olmasına azami hassasiyet gösterir; cemiyet
dahilinde para, mahsul, vakit, hülasa bereketi olmayan her şey kıymetsiz kabul
edilirdi. Zira bereketin sadece helal rızk için olacağına kamilen iman
edilirdi.
Aziz milletimizin mekânı, imkanı dar bile olsa gönlü
ziyadesiyle genişti. Varisi olduğumuz irfanın gereği aza kanaat, helal
kazanmaya rıza hali vardı. Rıza ve kanaat kapısının eşiğinde sürur ile durur,
Rezzak-ı Alem’in taksimatına ram olur, bereketin azda olduğunu bilirdik.
Ticaret yaparken kimse aldatılacağından endişe etmezdi. Zira aziz milletimiz
dürüst ve fazilet sahibi idi.
Ne olduysa oldu bu kelimeler bir bir lisanımızdan, mefhumatı
da idrakimizden kayboldu. Kıymeti takdir, şükrü eda edilmeyen her şey gibi
elimizden alındı. Günümüz hayatına sarf-ı nazar edince ticareti; akaidimizde,
muamelatımızda, töremizde olduğu gibi değil, kapitalist zihniyetle yapar hale
geldik. Kapitalizm ve modernizm denilen melun cereyan, ihtiyacatın hudutsuz
olduğuna inandırdı bizi. Halbuki fani olan bir mahlukun ihtiyaçları nasıl
hudutsuz olabilirdi? Hudutsuz olan insanın ihtiyacatı değil ihtirası olduğunu
unuttuk. Maddi bir şeyin ziyadece mevcudiyeti onda bereket vardır manasına
gelmez, keza az olması da bereketin mevcut olmadığına delalet etmez. Bu kelime
bir niyazın telaffuzudur. Öyle bir niyazdır ki olmamasından endişe edilen şeyin
olması talep edilir.
Cemiyet olma şuurundan ve medeniyet tasavvurundan bihaber
yığının dayattığı mesnedi olmayan, nefsani ibtiladan mütevellit nahoş hayat
tarzı tüm mukaddesatımızı zayi etti. Cemiyetin şahs-ı manevisine sirayet eden
bu menfi ahval neticesi bereketi unuttuk. Bu hale istinaden rıza ve kanaat
hayatımızdan çekildi.
Gayr-i müslim olan veya seküler bir hayat pratiğini
farkında olmadan sürdüren beşerin idrakinde en ziyade zorlandıkları mefhumattan
biri oldu bereket. Zira bir malın infak ile, zekat ile, kanaat ile, şükür ile
ziyadeleşmesinin bunlara izahı namümkündür. Halbuki asırlardan beri tevarüs
eden medeniyet değerlerine aşina olan, ahlak sahibi ve temiz bir akaide sahip
bir mümin için bu mevzu iman edilecek bir mevzudur.
Günümüzde ahalinin en ziyade müşteki olduğu mevzuattan
biri hiçbir şeyin yetmemesi, hiçbir şeye yetişilememesidir. Talebesinden
hocasına, amirinden memuruna, amelesinden sanayi ustasına hiç kimseye ne zaman,
ne mekân, ne de dünyalık kifayet ediyor. Zira kazandıkça daha çok sarf ediyor,
sürekli tüketiyoruz. İsrafın haddi hesabı yok. Haneler ebat olarak büyüdü belki
fakat aileler küçüldü, misafir azaldı. Bakın, hanelerde artık insandan çok eşya
ikamet ediyor. Ahval böyle olunca eskilerin tabiriyle, bereketi kaçtı her
şeyin. Varlık içinde yokluk çekmeye başladık. Oysaki bereket gözle görülmeyen,
akıl ile anlaşılmayan bir fazlalıktı. Bazen sözde, bazen mekânda, bazen de
zamanda tezahür ederdi.
Bilinen hadisedir: Efendimiz henüz bebekken, kendisine
sütannelikle müşerref olan Hz. Halime anamız ve zevci Haris’in evine
götürüldüğünde bu hane bir parça ekmeğe bile muhtaçtı. Lakin Habibullahın
teşrifi ile Hz. Halime ana iki bebek emzirdiği halde sütünde eksilme olmaz oldu.
Bu mübarek teşrif ile ailenin aç kalan devesi yeniden süt vermeye başladı.
Hanenin diğer hayvanatı da yeni yeni yavrular doğurdu ve sürülerinin kemmiyeti arttı.
Mensubu oldukları kabilenin diğer efradına ait sürüler aynı yerde otladığı
halde onların hayvanatı zayıf ve çelimsizdi. Bu hali fark eden ahali
çobanlarına Haris’in çobanı sürüyü nerede otlatıyorsa, orada otlatmalarını
söyler. Çobanlar ise sürüleri aynı yerde otlattıklarını söyler. İşbu
rivayetteki bereket mefhumunun aklen izahatı yoktur ancak iman edilir. Bu
nebevî misal, bereketin her cihetini anlatır. Bereket; ne tohumla, ne hayvanın
cinsiyle, ne toprağın türüyle, ne iklimle ne de yok bereket taşı, yok bereket
enerjisi gibi şeylerle alakadar değildir. Doğrudan Cenab-ı Hakk’ın verip ya da
vermemesiyle alakadardır. Cenab-ı Hakk’ın lütfedip etmemesi de kulunun israf ve
haramla olan alakasına irtibatlıdır. Mezkur misalden de idrak olunacağı üzere
Allah Teala vermek istedikten sonra, çorak toprağı bereketlendirir; zayıf
hayvanın memelerini sütle doldurur. Bire bin bereket verir. Allah Teala yan
yana otlayan iki hayvandan birini veya yan yana mesai yapan iki insan ya da
bitişik iki dükkanın birinin kazancını daha bereketli kılabilir. Bir başka
hadisede Efendimizin ashabına çuvalla verdiği bereketli bir buğday uzunca bir
müddet yettikten sonra sahiplerinin onu tartmaya başlamasıyla eksilir, bir
müddet sonra da biter. Bu hal Efendimize aktarıldığında şayet tartmasaydınız,
kıyamete kadar devam edecekti buyurur. Cemiyet dahilinde parayı vesair
dünyalığı saymanın bereketi gidereceğine dair inancın da temeli bu hadisedir.
Tasavvufi gelenekte bereket hakkında leziz bir rivayet
vardır:
Bir zat, İbrahim bin Ethem hazretlerine bereket
meselesini sual eder. Hazret, adama köpek senede kaç defa ve kaç tane yavrular,
der. O da senede bir veya iki defa, her defasında da 8-10 adet der. Hazret, pekala
koyun diye sual eder. Adam, senede bir defa yavrular, ondan da bir ya da nadiren
iki yavru doğurur der. Hazret, nazar et bakalım mücavirine; köpek mi ziyade,
koyun mu der. Tabi ki koyun kat kat ziyadedir, der adam. Hazret, köpek çok
doğurur, eti yenmez, kurban olmaz. Koyun ise az doğurur, sürekli kurban edilir,
her gün eti yenir. Nasıl olur da alemde koyun sayısı köpekten kat kat fazla
olur diye sorunca adam bu suale cevap veremez. Hazret, hepimizi tenvir edecek
ifadesiyle işte bereket budur; koyun seher vakti katiyen uyumaz. O vakit ki
arza rahmet ve bereketin indiği vakittir. Koyun o vakitte gaflet halinde
olmadığı için üzerine bereket yağar. Köpek ise sabaha kadar havlar, seher
vaktinde uyur. Bu sebep ile bereketten mahrum kalır.
İdrakimizin ve lisanımızın kifayet ettiğince bu hikayeyi
tasavvuf zaviyesinden şerh etmeye gayret edelim. Hikayede bereketi tespit eden
unsur, hayvanatın zaman taksiminde ne yaptıklarıdır. Koyuna nazar edersek hep tevekkül
halindedir; gecenin ilk vakitlerinde istirahat eder ve seher vaktinde
uyanıktır. Tasavvufta seher vakti; ilahi tecelliyatın, rahmet ve rızkın arza
taksim edildiği demdir. Koyun bu vakitte kaim olduğu için ilahi berekete
zahiren ve batınen mazhar olur. Köpek ise sabaha kadar havlar, gezer; seher
vaktinde yorulur, uykuya dalar. Tasavvufi metaforda bu, gaflet halidir. Kul ne
kadar gayret ederse etsin, maddi, manevi rızık vaktini uykuyla veya lalettayin
işlerle geçirirse hayatından bereket çekilir. Köpek bu hikayede nefsi, koyun
ise ruhu sembolize eder. Köpek; dünyevi hırsı, tamahı, yabaniliği ve mülkiyet
derdini işaret eder. Hırslı beşer, bir batında 7-8 yavru doğuran köpek gibi
sürekli biriktirir, çoğaltmaya çalışır. Koyun ise teslimiyeti, kanaati, kadere
rızayı temsil eder. Senede sadece bir kez doğurması ve sürekli kurban
edilmesine rağmen arzda ziyade olmasıyla; az olan helalin, çok olan harama
galebesinin temessülüdür. Koyun her daim ademoğluna etiyle, sütüyle, yünüyle
faide tedarik eder, hatta kurban olur; aklen nicelik cihetinde azalması
gerekirken bilakis artar. Köpek ise umumen tüketir veya biriktirir.
Paylaşılmayan, infak edilmeyen bu sermaye, muhafaza için ne kadar çabalanırsa
çabalansın ilahi bereketi celbedemez. Ezcümle bereket, vahdette kesreti
görmektir.
Bugün insanın aziz tarafı zelil olup beşeri tarafı
yabanileşince ekseriyetle huzuru dünyalığın ziyadeliğinde arar olduk. Daha çok
mal sahibi olunca rahat edeceğimizi zannettik. Hâlbuki her çokluğun huzur
getirmediği gibi her azlık da darlık getirmez. Nice az kazanç vardır ki gönle sürur,
eve huzur, sofraya bereket olur. Nice çok mal da beşeri telaşa, endişeye ve
meşgaleye sürükler.
Haramdan olan iktisab ile helalden olan arasında beşere
göre bir fark kalmadı. Haramdan kazanılan dünyalığın bereketi olmayacağı gibi
miktarı önünde sonunda azalacaktır; sahibinin günah yükü artacaktır. Hesabı
dünyada sorulmasa bile ahirette muhakkak sorulacaktır. Zira akaidimizden
tevarüs eden kadim hikmete göre haramın cezası, helalin hesabı vardır. Bundan
mütevellit malımızın bereketli olmasını, az bir miktar ile ziyadece iş
yapılmasını, şifa olmasını talep ediyorsak evvela onu helalden kazanmalı, zamanı,
mekanı vesair bilcümle imkanı israf etmemeli, ahiren infak ile zekât ile(infak
ve zekatın sadece mal ile olmadığı şuur ve idrakinde olarak) tertemiz hale
getirmeliyiz.
Ehl-i iman olsun ya da olmasın tüm insanlara ve diğer
mahlukatın rızkına kefil olduğunu mukaddes kelamında beyan etmiştir. Aslında bu
cihetten bakılırsa bereket arzın her tarafını ihata eder. Lakin ümmetin
idrakinde bereket manaya da bakar, insanın manevi tarafı da bereketlenir. Bereket
Hakk Teala’nın bilcümle mevcudata keremi ve lütfudur. Amma lüzumsuz yapılan
bilcümle sarf insanı bereketten uzaklaştırır. Bir ekmeğe ihtiyacın varken iki
tane almak israftır ve bereketi yok eder. Ol sebeple hayatımıza mana ve kıymet
katacak, huzuru tesis edecek mefhumattan biri berekettir. Allah bize gayreti,
helal yoldan iktisabı, israf etmeden sarfı, infak ve ikram ile maddi ve manevi bereketi
nasip etsin vesselam.










