Medeniyet
geleneklerinin ve onların tabiî neticesi olan bilcümle mukaddes hassasiyetlerin
gözlerimizin önünde birer birer tefessüh ettiği bu fetret demlerinde,
modernizmin ruhumuza sirayet ettirdiği bir maraz daha vardır: Sarfiyat
ibtilâsı, yani israf.
İsraf kelimesinin
menşei olan seref, haddi aşmak, ölçüyü kaçırmak, gaflet,
cehalet ve hırs gibi menfî mânalara tekabül eder. Mezkur kelimenin lügatteki
ilk kullanımlarından biri ise "sürfe"dir. Bu kelime, ağaç
yapraklarını kemirerek yiyen ve nihayet o yaprakların arasında kendisine yuva
yapan küçük bir kurtçuğu ifade eder. Bu küçük mahlûk, mukim olduğu ağacın
yapraklarını durmaksızın tüketir; hatta zamanla o ağacın kurumasına dahi
sebebiyet verebilir. Muhtemeldir ki israf mefhumu da bu teşbihten mülhem, insanın
hasenatını kemiren ve ilâhî bir ikram olan bereketi izale eden bir hâli ifade
etmek üzere lisanımıza yerleşmiştir. Günümüzde ise bu mefhum; ferdî ve içtimaî
hayatta sarfiyatta ifrata düşmek, lüzumsuz harcamalarda bulunmak ve nimetin
hududunu aşmak mânalarında kullanılmaktadır.
Modernizmin
dayatmalarıyla ihtiyacın tarifi de değişince, adına sarfiyat divaneliği
diyebileceğimiz vahşî bir maraz zuhûr etti. Bu marazın menşeinde; şımarıklık,
kanaatsizlik, dervişâne bir rızâ ile hâline şükredememek ve daima daha
fazlasını talep etmek vardır. İşte bu kör hırs, insanın nefs-i emmâre denilen
en süflî cihetini kuvvetlendirdi.
Terbiye ve tezkiye
edilmemiş nefis, elindeki helâl imkân ile iktifa etmez; her daim daha
ziyadesini ister. İnsan zanneder ki daha fazlasına sahip olduğunda daha rahat,
daha huzurlu ve daha meselesiz bir hayat sürecektir. Hâlbuki bu büyük bir
aldanıştır. Hayatını idame ettirmeye kifayet edecek miktarda nimete sahip
olduğu hâlde, tezkiye edilmemiş nefis yine de doymaz. Bu gafil hâl ise insanda
mânevî bir iştihâ-yı kâzibe meydana getirir; neticede ebedî bir bedbahtlığa
sebebiyet verir.
Şuursuzca yapılan
bu hoyrat sarfiyat, yalnızca ferdî şahsiyetimize değil, cemiyetin şahs-ı
mânevîsine de menfî tesir eder. Zira bu maraz, modernizmin diğer bütün
tezahürleri gibi sârîdir. Her ne kadar ondan muhafaza olunmaya gayret edilse
de, ulvî hassasiyetlerle mücehhez zevat herkese sirayet edebilir.
Günümüzde hususen,
tüketim kültürünün kadınlar üzerinde daha kesif ve faal bir tesir bıraktığı
müşahede edilmektedir. Moda denilen süflî illüzyon, maalesef bu tesiri daha da
derinleştirmektedir. Kapitalist sermaye ve onun müstemleke şebekeleri;
televizyonu, interneti, sosyal medyayı ve sair mecraları birer tuzak olarak
kullanmakta; şuuraltını hedef almak suretiyle kadınları lüzumsuz sarfiyatın
girdabına sevk etmektedir. Esasen burada bahis mevzuu olan, bir cinsiyet
meselesinden ziyade bir zihniyet meselesidir.
Hâlbuki İslâm
akaidi, bizlere bu dünyada muvakkaten bulunduğumuzu, fanî olduğumuzu ve aslî
vatanımızın ahiret yurdu olduğunu daima ihtar ve tezkir eder. Din-i Mübin;
hodbinliği, mütekebbir şaşaayı ve şatafatı kat'î surette men eder.
Ne var ki
medeniyetimizin irfan mirası, bugün büyük ölçüde asâr-ı güzîdenin sayfalarında
mahpus kalmıştır. Nisyana dûçâr edilen bu kıymettar gelenekler, tasavvurumuzu
tek tek terk etmektedir.
Medeniyet
değerlerimizden olan sadelik ve zâhidâne tavrın ihmali ise, gariptir ki
muhafazakâr camianın dünyevî konfor ve lüks ile teması, yani sekülerleşme
sürecine girmesiyle sürat kazanmıştır. Elbette bu tefessühte modernizmin menfî
tesiri olduğu gibi, dahilimizden birtakım zevatın da bu mânevî tahrif
hareketine iştirak etmiş olması ihmal edilemez. Bugün mücavirimize ibret
nazarıyla baktığımızda görürüz ki israfın Anadolu coğrafyasında en şedid
şekilde tezahür ettiği beldeler, ekseriyetle muhafazakârlıklarıyla temayüz
etmiş beldelerdir. Taşradan şehre göç ile başlayan bu serencamda, modernizmin
sârî marazlarına evvelce aşina olmayan insanımız, şehir hayatının cazibesine
kapılarak ciddi bir savrulma yaşadı. Yahut ceddinden kalan arazilere
apartmanlar ve siteler inşa edilmesiyle emeksiz zenginleşen bir zümre, zamanla
"yeşil burjuvazi" diye anılan bir sosyal sınıf teşkil etti.
Binnetice; binbir çeşit hezeyan ile
icra olunan şatafatlı doğum günü merasimleri, lüks izdivaç merasimleri, bebek
partileri, şaşaalı tatiller, giyim kuşam hülasa hayatımızın her cihetinde bu
zihniyetin dayatmasıyla maruz kalınan her nevi tatbikat bir bir zuhur etti.
Neticeten bilcümle israf kalemleri, cemiyetin şahs-ı manevisine menfi tesir
ederek, mukaddes bereket mefhumunun arzdan çekilmesine sebebiyet verdi. Yaşanan
bu vahim hal, sarfiyat muvazenesizliğinin günden güne ziyadeleştiğine ve kalbi
hassasiyetlerimizin tefessüh ettiğine müşahhas bir emaredir.
Medeniyet geleneklerinden ve
tasavvufi geleneğin o insanı hamlıktan kurtaran manevi kemalatından tamamen
bihaber olan bu beşer yığını; arz üzerindeki muhtelif coğrafyalarda bir lokma
ekmeğe, yani kifaf-ı nefsten mahrum binler fukara ve gurebayı ihya edecek
dünyalığı, serazad tavrıyla berhava ediyor. Bir tarafta yiyecek ekmek
bulamayan, tedavi olamayan, derme çatma evlerde idame-i hayat mecburiyetinde
bırakılan fukara ve gureba; diğer yanda ise piyasayı ve iktisadi muvazeneyi
kendi lehlerine bozarak servetine servet katanlar, azgınlaşanlar… Bu güruh,
lüks hanelerinde, mükellef sofralarında, galaksi yıldızlarıyla müzeyyen otel
lobilerinde maneviyattan dem vururlar. Günümüzde bu ve benzeri riyakar
etvardan, ümmetin mazlumları şedid zulumata mahkumken; zelzele, sel, yangın
gibi semavi ve arzi afata maruzken, hiç değilse yapılan bu lüzumsuz sarfiyattan
haya edilmelidir. Biz kullara bu dertten kurtulmak için ilk reçete edilen ilahi
çare, muhlis bir samimiyet ve pak bir niyettir. Cenab-ı Hakk’ın rızasına
tamamen muhalif olan israfı terk etmek ve Fahr-i Kainat Efendimizin aziz
sünnetine tam bir teslimiyetle ittiba, insanı lüzumsuz sarfiyat hamakatinden
felaha eriştirir.
Fahr-i Kainat Efendimiz, medeniyet
değerlerini mukaddes bir emanet gibi tahmil etmiş olan zevata: “İmkanatı
sizinkinden daha aşağıda olanlara bakınız; sizden daha yukarıda olanlara
bakmayınız! Bu, Allah’ın size lütfettiği nimetleri hor görmenize mani olur.”
ifadesiyle kanaati tavsiye ederken; dünyalık peşinde koşmaktan gözü doymak
bilmeyen vahşileri de “Sizin gözünüzü ancak bir avuç toprak doyurur”
diyerek dehşetamiz ihtar ile tezkir eder. Müslüman hassasiyeti olan kulun, bu
mühim bahiste de mikyası; iman ettiği dinin emir ve tavsiyeleri yanı sıra,
asırlardan beri tevarüs ederek gelen medeniyet gelenekleridir.
Hakk Teala, bizlere dünya nimetinden
meşru dairede istifade etmeyi; lakin kat'a israf etmemeyi nasihat buyurur.
Kitabullah’ın Araf Suresi 31. Ayet-i Kerimesinde Hakk Teala: “Ey
Âdemoğulları! Her mescid yerinde ziynetlerinizi alın ve yiyiniz, içiniz fakat
israf etmeyiniz. Zira O, israf edenleri sevmez.” buyruğuyla bu işin usulünü
ve mizanını bize belletir. Cenab-ı Hakk’ın kelamındaki bu kıstas, Efendimizin
mutahhar hayatında müşahhas bir numune olarak tezahür etmiştir. Zira O, her
tavrında, her kelamında sade ve durudur. “Dünyada bir ağacın altında
gölgelenen bir yolcu gibiyim” buyurur. Efendimizin hayat-ı seniyyesine
insaf ile nazar edersek; zat-ı şeriflerinin en asgari eşya ile sade bir hanede
yaşadığı; yatağının hasırdan ibaret olduğu ve günlük yiyeceğinin çoğu zaman
yalnızca hurma ve sudan ibaret olduğu mervidir. O’nun müşerref ve mutahhar
hayatı, şaşaadan tamamen ırak, az ile iktifa ederek geçmiştir. Kendisini bu
alemde sadece bir misafir gibi görmüş ve ümmetine de bu dünyanın geçici bir
han, kendilerinin de birer yolcu olduğunu her daim ihtar etmiştir.
İnancımızın manevi hayattaki en saf
tezahürü olan tasavvuf gelenekleri de her devirde işte bu sade hayatı tavsiye
ve teşvik etmiş; mütevazı ve sadasız bir tarz-ı hayatı kendisine şiar
edinmiştir. Tasavvufun mektebi olan tekkelerde dervişana; riyadan ırak, sade,
hesapsız ve mütevazı bir hayat talim ettirilmiştir. Günümüzde birtakım akl-ı
evveller, tasavvufi gelenekle idame-i hayat eden bu zevatı dünyayı kerih
görmekle itham ederler. Halbuki hakiki sufilerin halinde muazzam bir muvazene
ve mizan vardır. Onlar, Kasas Suresi 77. Ayet-i Kerimesinin ilahi emri
mucibince hareket ederler: “Allah’ın sana verdiğinden âhiret yurdunu
kazanmaya bak ve dünyadan nasibini unutma! Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de
insanlara ihsanda bulun. Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışma! Şüphesiz
Allah bozguncuları sevmez.” Bu ayetle amel eden mutasavvıf, dünyadan
nasibini alır lakin ona asla gönül vermez; kalp sarayına mâsivâyı dahil
etmemeye gayret eder. Bununla beraber maddi ve manevi mirası ile de dünyayı
imar ve ihya eder.
Rızk; Rezzak-ı Alem olan Allah
Teala'nın bizlere bahşettiği müşahhas ve mücerret her türlü nimettir. Kulun
üzerindeki her nimetin şükrünü hakkıyla ifa etmesi gerekir ki, o şükür de ancak
o nimeti yine Hakk’ın tarikinde sarf etmekle mümkündür. Yani nimetin şükrü,
Allah rızasına matluben infak etmektir.
İsraf, sadece kişinin ziyade mala ve
servete sahip olduğunda zuhur eden bir hal değildir. İsrafın da kendi dahilinde
muhtelif cinsleri vardır ve her cinsi ademoğlunun hayatında derin tesirat tesis
eder. Misalen yapılan bu lüzumsuz sarfiyat; insanın sadece malına değil, en
kıymettar hazinesi olan vaktine, hayatın manasına, sıhhatine, hissiyatına ve
hatta huşu içinde yapması gereken ibadatına bile sirayet edip tesir eder.
Mesela; dünyalık satın alma
serencamındaki karar sürecinde kaybolmak, alışverişte titizlik ve intizama
lüzumundan ziyade vakit taksim etmek, müdrik ve münsif ahvalden bigane zevata
kıymettar bir hakikati anlatmak için beyhude nefes tüketmek, lüzumsuz işlerle
iştigal etmek hem maddi hem de manevi israfa emsaldir. İnsanı tüketen bu kısır
deverandan çıkmanın yegane güzergahı ise nefs terbiyesi ve nefs tezkiyesidir.
Tasavvufun tavsiye ettiği sade olma hali, nefs terbiyesi zaviyesinden nazar
edildiğinde ruh için kudretli ve şifalı bir çaredir. Sade bir tarz-ı hayatı
tercih eden insan; kanaati, şükrü ve tevekkülü talim eder. Kul bu ulvi ahvale
nüfuz edince; vaktini, halini, hissiyatını, fikrini, sözünü, tavrını ve
bilcümle masivayı tam bir muvazene ile sarf eder. Hırstan ve tamahkarlıktan
durarak, ruhani sükuneti ve kalbi huzuru temin eşiğinde durur.
Ademoğlunun ruhunu istila eden hırs,
beraberinde israfı getirir. Kalbe israf ve dünyalık girince infak sükut eder.
Halbuki infak; Hakk’ın hatrını her şeyden ali tutup yalnızca rıza-i ilahiyeye
taliben, maddi veya manevi, sevdiğimiz her ne varsa Hakk’ın uğrunda cömertçe
sarf edebilmektir. Nitekim Cenab-ı Hakk kitabında bu kıstası beyan buyurur: “Onlar
gayba iman eder, namazı dosdoğru kılar ve rızk olarak verdiklerimizden infak
ederler.” (Bakara Suresi, 3. Ayet) Ne var ki modernizm, hayatı hiç olmadığı
kadar vahşi bir sürate çekti. Bu sürat insanı, sadece ihtiyacatını temin eden
mukaddes bir mahluk olmaktan önündeki her şeyi şuursuzca sarfa müteveccih bir
müşteri hâline getirdi. Bugün insanlar kahir ekseriyetle hakiki ihtiyacatını
değil, ruhlarında açılan o derin ve karanlık hendekleri fani eşyalarla
doldurmaya çalışıyor.
Hususen de kadınlarda mükedder bir
halet-i ruhiye, kalbi bir daralma vuku bulduğunda hemen alışveriş yapmak;
lüzumlu lüzumsuz herhangi bir tenzilat gördüğünde bir mamul satın almak alelade
bir tavır hâline geldi. Bundan mütevellit sarfiyat, iktisadi bir faaliyet
olmaktan çıkıp ruhi bir ibtilaya, manevi bir maraza inkılap etti. Fakat şu
hakikat takdir olunmalı ki; insan ruhundaki nakısa alışveriş sepetleriyle
dolmaz. Zira ademoğlunun en asli ihtiyacı; sahip olunan geçici dünyalıktan
ziyade maneviyattır.
Hasret ile yad ettiğimiz demlerde
büyüklerimiz, israftan hayatın her sahasında itina ile kaçınır; sofradan
kalkarken bile bizlere: "Ekmeği ve nimeti israf etmeyin, hanenin
bereketi kaçar" diye tembih ederlerdi. Bu mübarek kelam, sadece
iktisadi bir tavsiyeden değil deruni bir medeniyet tasavvuruydu. Zira o
demlerde bereket, ziyadelikte aranmazdı. Bereket; kanaatle, eline geçen helal
lokmayla yetinip nimetin sahibini bilerek onun kıymetini hakkıyla takdir
etmeyle zuhur ederdi. Bugün ise ne kadar muazzebiz ki hanelerimiz eşyalarla
mücehhez, fakat gönüllerimiz mahrum. Bu manevi fakra sebep ise kanaat
hissiyatının günden güne tezyifidir.
Kanaat; insanın elindeki nimetle
yetinmeyi bilmesi, fıtri ihtiyacı ile hırsı arasındaki hududu muhafaza
etmesidir. Hakiki kanaat sahibi insan katiyen atalete ve meskenete düşmez;
meşru dairede gayret eder, helalinden iktisab eder fakat sarfiyatı asla hayatının
merkezi dahil etmez.
Bugün modernizm, cemiyetimizi ve
kalbi kalelerimizi her taraftan sinsice ihata edip işgal etmiş haldedir. Bu
dehşetamiz işgale karşı zihnini ve kalbini müdafaa ile muhafazaya gayret eden
zevat, modernitenin hasmıdır ve bu muharebe dünya hayatı nihayete erene kadar
devam edecektir. Bu harp meydanında yapılması gereken mukaddesata merbut,
manaya muhatap bir tavır ile mücadeledir.


.jpg)



.jpg)






