Selamünaleyküm Abi.
-Aleykümselam-
Mezarları yapmışlar, baş taraflarına isminizi de yazmışlar. Bana bıraksalardı gider, Tercümanınızın gezdiği dağlardan çiçeklerle konuşurken elini koyduğu, yorulduğu zaman yaslandığı bir taşı getirir dikerdim senin başucuna. O zaman Ferhat’ı başucunuza oturmuş, elini mezar taşınıza koymuş gibi hayal ederdi size gelenler. Güzel bir taş olurdu. Yazısız! Halilcik dedemin mezar taşı gibi. Bu sayede “mayın”lardan da kurtulmuş olurdunuz. Bu mezarda yatanın siz olduğunuzu dostlarınızdan başka kimse bilmezdi.
Dün sabah kalktım sakalımı kestim Abi. Çoğu zaman Hocamgil gelmiyorlar. Dükkân’ın en yaşlısı gösteriyor beni bu beyaz sakal. Cengiz Dağcı aklıma geliyor. “Kar da ölüm gibiydi. Ak ve sessiz.” Kar gibi beyaz sakal! Dükkân’da Şaman Türküdarınız “Bugün pazar-ı aşktır…” çalıyor. Tezenesi zalım. Teller ha kırıldım ha kırılacağım. Saz elinde feryat ediyor. Bizim döller size konteyneri anlatmıştır. Konteyner, yeni dükkânımız. Sırtımı konteynerin duvarına yaslıyorum. Kafamı kaldırıyorum; böyle. Gözlerim kapalı. İnsan kendini şahın önüne atılmış piyon gibi hissediyor. Tek başınasın. Düşünsene. İlk hamle sana! Korku da insan için yaratılmamış mı Abi? İki tarafla da ara açılmış, yani, diyorum, gidenler ve kalanlarla. Ve kendimi gidenlere daha yakın hissediyorum. Ölümün bedelini ödedim nasıl olsa; diyorum ya, beyaz… sakal… Günün birinde benim de bahtıma denk gelecek çünkü: Ölüm. Ama eğerim başımı beklerim. Yaka paça olmam ölümle. Ölümden korkuyorum Abi… Şimdi biri benim gibi böyle sırtını dünyaya dönüp oturmuş olsa. Arkadan sessizce biri gelip “beh” dese, insan ağaya fırlamaz mı, korkmaz mı Abi? Ölüm “beh”ten daha korkunç değil mi? İnsanları öldürüp öldürüp şuraya koymuyor mu, ölüm. Korkmuyorum, diyenler yalan söylemiyorlardır belki de. Korkmayan vardır ölümden. “Namazı dosdoğru kılanlar…”
Namaz… İki adım önümde beleş bir şey dağıtılıyor da, bitirip oraya yetişmek çabasındaymışım gibi kılıyorum namazları. İnsan sabah namazının sünnetinde, birinci rekâtta Ettehiyyatüne oturur mu Abi? Her oturuşta dizlerimin dibine putlar dökülüyor parmaklarımın arasından. Milyon kilometre öteden bir müzik sesi duysam, öğle namazında olsam, biri gelse, bir mendil uzatsa. Mendili alırım, halay başıymış gibi oynarım diye korkuyorum. Bayram sabahı… Tuttuğum oruçları düşünüyorum. Yaprak bitlerinin yediği taze bir yaprak gibi geliyor bana. Güneşe tutmaya cesaret edemiyorum. Sapından ucuna delik deşik olduğunu görmekten korkuyorum. Abi… Tüm oruçlarımın. Senin anlayacağın korkuyorum Abi. Bazen namazın duasını deşirirken aklıma geliyor; düşünüyorum, kollarımı dirseklerimle birlikte yıkamışım ama kulak yumuşağına kadar yüzümü yıkamayı unutmuşum.
Unutmaktan korkmuyorum. İnsanların ismini unutuyorum mesela. Sonra bizim Nahırönü’lüler gibi anlatıyorum da anlatıyorum. Yok Abi Nahırönü lafı size değil. Öylesine. Sonra, diyorum, keşke çok çok iyilik yapsaydım. Ve unutsaydım…
Buraya gelmeden önce Kavlaklı’ya gittim Abi. Tan yeri ağarırken sen önde bizler arkada beraber gittiğimiz yere. Efendi Hocam’ın yolunun kenarına. Kavlaklı kabristanına… Biz sonra anlamıştık o gün senin ne yapmak istediğini. Sen, son yolculuğuna hocamın kapısından çıkmak istemiştin. Biz, muhtar ayıp etti, demiştik. Üzülmüştük. Sonra kadere teslim olmuştuk hep beraber. Abdesti olmayanlar abdest almıştı üzerinde “Halil Doğan Anısına” yazılı çeşmeden. “Anısına”... Sen aşağılara inmediğin zaman, “Bu hafta hatıram oluşmadı” derdin. Hatıra…
Şükür ki seni oraya bırakmamışız. Karalamak gibi olmasın ama orası çok da güzel bir yer değilmiş. Ahır Dağı’nın sadece bir ucu görünüyor. Ve üç beş tane şu, senin “dolmanın üstüne tatlı” yenen zengin bağ evleri. Alt tarafında, adını demekte zorlandığım ucube bir yer; Expo fuar alanı. Dönme dolap, demirden kadın. Yıl on iki ay, yirmi dört saat fabrika gürültüsü. Vızır vızır arabalar, servis araçları. Sonra, sağın solun köylülerle dolu olacaktı! Bu son cümleye tebessüm ederdin. Yok, yok şaka bir yana sen insanları seversin Abi.
Burası Dükkân’daki yerinize benziyor. Her taraf görünüyor. Bir tarafınızda Türküdarınız, bir tarafınızda Tercümanınız. Karşıda Ahır Dağı’ndan, Milcan’a memleket gözünüzün önünde. Hemen alt tarafınızda Suriyeli çocuklar var. Geçen bir gün geldiğimde görmüştüm. Anlatırsam üzülür müsün? Yine bir çocuk. Annesi ve babası yanında. Annesi ha bre ağlıyor. Gözlerini siliyor yine ağlıyor. Çocuk mezar taşını öpüyor. Ağlayan küçük kardeşini öpen bir abla gibi. Öpüyor. Mezar taşını. O minik dudaklarının mezar taşına her değmesinde, insanoğlunun diline doladığı bütün kelimeler boşa çıkıyor Abi. Her dilde dünyanın kelimesini bilsen neye yarar, diyorum…
Yağmur atıştırmaya başladı. Başıma düşen üçüncü damladan sonra kulaklarım çınlamaya başlar benim. Vücudumun her bir uzvu ayrı baş çeker. Burnum akar. Boğazım şişer. Haşa, sümme haşa asla şikâyet etmiyorum. Bu kulak sana, bana yaptığından daha beterini yaptı yıllarca. Sonra diskler. Ne oldu? Ne oldu? Sonuç? Kulak, diskler toprak oldu. Yine seninle biz kaldık. Hastalık lafı değil Abi bu; tespit. Bilgiyi paylaşmak bir yönüyle.
Sizinle paylaşma ihtiyacı duyduğum çok bilgi birikti bende Abi. Aziz Dostunuz D. Mehmet Doğan bir hastalığa yakalandı. Yücel Ayrıçay dostunuz da. İkisine de çok çektirdi hastalıkları. Mekânları cennet olsun.
Şikâyet etmem. Bana da az çektirmedi bu hastalık. Bir titreme geliyordu aklımı alıyordu. Geceleri üç dört defa üzerimi değişiyordum, kan ter içinde kaldığımdan. Bir deri bir kemik bırakmıştı. Kollarımda iğne girmedik damar kalmadı. Her yerim mosmor. Bilim kanımıza susamış Abi! Filmlerdeki gibi, bir öğleden sonra doktor hastalığın tespit edildiğini söylemiş hanıma: Kansere tutulmuşum. D. Mehmet Doğan abi gibi, Yücel Ayrıçay hoca gibi. Tedavi için başka bir hastaneye sevk etmişler. Sonra her haftanın her perşembesi Gaziantep! Kan, iğne, hap, kemoterapi. Saç, sakal, bıyık…
Yağmur artmaya başladı Abi. Ben yekiniyorum. Sizi ziyaret etmek, konuşmak, derdimi dökmek sadrıma şifa olur inşallah. Korkularım için meraklanmayın. Korkunun yanında umut da var. Şükür, umudum korkularımdan daha fazladır. Âşık Mısdılı’yı bilirsin Abi. Sizin o taraflı. Hartlap’tan. Daha doğrusu Kadılı’dan. Ama Mısdılı’nın yaşadığı vakitler Kadılı Hartlap’a bağlıymış. Hoş o zamanlar bütün Batı Köyleri Hartlap’a bağlıymış: Hartlaplıların dediği dedikmiş yani! Neyse ben onu demeyecektim. Mısdılı bir şiirinde ”Basmam gam şehrine, eylemem keder/Felek cellât olmuş, gör bana neder/Mustafa cennete gider mi gider/Ümmetiyim hakkı huzurumdur bu.” diyor. Seyyid Abdulhakim Arvasî Hazretleri de Necip Fazıl Kısakürek’e: “Bir gemi giderken, paspas da içinde gider. Yeter ki o geminin içinde ol Necip!” demiş. Büyüklerin böyle çok sözleri var Abi. Sen beni bilirsin; derdim tam olarak cennet değildir, dersem fazla ileri gitmiş olurum. Fakat Bezm-i Elest’te verdiğim sözü tutamamış olarak o divana çıkartılmaktan korkarım.
Bana müsaade Abi. Yağmur daha fazla artmadan Hacı İbrahim’e uğrayacağım. Bir de Hacı’nın biraz aşağısında Turgut var. Yeğenim. Bizim Yahya’nın, sizin deyiminizle Yayha’nın oğlu. Hocamgile etsiz kuşbaşı yapan Yayha’nın Turgut’u.






.jpeg)






