Yoldaki Kalemler
Kültür, Sanat, Edebiyat ve Fikir Dergisi
BİZE YAZILANLAR...
BABA HASRETİ/Nurcihan KIZMAZ
Mesut Bilginer/Kerbela Mersiyesi
Ey cân-ü dil iklimine sultan yâ Hüseyn,
Veyl Kerbelâ sahrasında cânân yâ Hüseyn.
Nûr-i cemâlin şem’-i hidayettir cihâna,
Zulmette kaldı kavm-i girizân yâ Hüseyn.
Ceddin Efendimiz, baban Aliyyel-Murtaza,
Ağlar senin çün Fatıma-i zî-şan yâ Hüseyn.
Bir katre su dahi vermedi sana leşkerler
Yandı susuzluktan o pür-gül fidan yâ Hüseyn.
Gark oldu bütün dünya mâtem-i pâkinle,
Kân ağladı feryat ile devrân yâ Hüseyn.
Divane kulun eşkiyle yıkar maktel-i canı,
Olsun fedâ bu can sana her an yâ Hüseyn.
BEREKET/Emre BİRSEN
Ali Hocama hürmetlerimle
Modernizm ve garbın bize dayattığı tarz-ı hayat,
medeniyetimizden evvela kelimeleri aldı. Lugatlarımızda yeri olsa dahi
lisanımızda neredeyse telaffuz bile edilmeyen, yok olmaya terk edilmiş binlerce
kelime var. Onlardan biri de Bereket…
Arabi lisandan bize geçmiş bu kelimenin menşei bürûk olup
asli manası devenin bir yerde çöküp beklemesidir. Bazı kaynaklarda bir ordunun
harp meydanında konuşlanmasını tarif manasında da kullanılmıştır. Devenin
bulunduğu yere çöküp orada kalması veya bir ordunun mevziini muhafazası gibi
sebata ve hali muhafazayı devama işarettir. Bu manalara istinaden ve irtibaten
hoş ve güzel olan bir şeyin berdevam haline bereket denilir. Mübarek, tebrik ve
teberrük gibi kelimatta aynı menşeidendir. Bu kelimenin, medeniyet
geleneğindeki bilcümle ulvi hasletlere ve manaya taalluk eden diğer kelimat
gibi batına bakan bir ciheti de vardır. Gözle görünen zahir ya da görünmeyen
batın şeyler için de kullanılabilen nadir kelimattandır. Bu cihetiyle hem
maddeyi hem manayı ihata eder.
Manası tefessüh etmeden evvel bu kelime cemiyette sık sık
telaffuz edilirdi. Herhangi bir eşya veya hizmet satan zevat müşterilerinden
sattıkları şeyin karşılığı olan dünyalığı tahsil edince Allah bereket versin
diye niyaz eder, müşteri de bu niyaza bereketini gör diye mukabele ederdi.
Böylelikle el değiştiren dünyalık için karşılıklı bereket duası yapılırdı.
Valideler aile efradına veya misafirlerine ikram edecekleri yemeği bereket
olsun diye abdestli bir şekilde yapar, tek kişilik sofra açmazlardı, yemek
müşterek kaplarda yenir, bugünkü gibi sofrada taama oturan zevata müstakil kap
konulmazdı. Şimdilerde olduğu gibi kendi aile fertleri için bile onun
tabağından yemem, bardağından içmem şımarıklığı olmazdı. Koca/baba; zevce/evladının
maişetini tedarik ederken helal olmasına azami hassasiyet gösterir; cemiyet
dahilinde para, mahsul, vakit, hülasa bereketi olmayan her şey kıymetsiz kabul
edilirdi. Zira bereketin sadece helal rızk için olacağına kamilen iman
edilirdi.
Aziz milletimizin mekânı, imkanı dar bile olsa gönlü
ziyadesiyle genişti. Varisi olduğumuz irfanın gereği aza kanaat, helal
kazanmaya rıza hali vardı. Rıza ve kanaat kapısının eşiğinde sürur ile durur,
Rezzak-ı Alem’in taksimatına ram olur, bereketin azda olduğunu bilirdik.
Ticaret yaparken kimse aldatılacağından endişe etmezdi. Zira aziz milletimiz
dürüst ve fazilet sahibi idi.
Ne olduysa oldu bu kelimeler bir bir lisanımızdan, mefhumatı
da idrakimizden kayboldu. Kıymeti takdir, şükrü eda edilmeyen her şey gibi
elimizden alındı. Günümüz hayatına sarf-ı nazar edince ticareti; akaidimizde,
muamelatımızda, töremizde olduğu gibi değil, kapitalist zihniyetle yapar hale
geldik. Kapitalizm ve modernizm denilen melun cereyan, ihtiyacatın hudutsuz
olduğuna inandırdı bizi. Halbuki fani olan bir mahlukun ihtiyaçları nasıl
hudutsuz olabilirdi? Hudutsuz olan insanın ihtiyacatı değil ihtirası olduğunu
unuttuk. Maddi bir şeyin ziyadece mevcudiyeti onda bereket vardır manasına
gelmez, keza az olması da bereketin mevcut olmadığına delalet etmez. Bu kelime
bir niyazın telaffuzudur. Öyle bir niyazdır ki olmamasından endişe edilen şeyin
olması talep edilir.
Cemiyet olma şuurundan ve medeniyet tasavvurundan bihaber
yığının dayattığı mesnedi olmayan, nefsani ibtiladan mütevellit nahoş hayat
tarzı tüm mukaddesatımızı zayi etti. Cemiyetin şahs-ı manevisine sirayet eden
bu menfi ahval neticesi bereketi unuttuk. Bu hale istinaden rıza ve kanaat
hayatımızdan çekildi.
Gayr-i müslim olan veya seküler bir hayat pratiğini
farkında olmadan sürdüren beşerin idrakinde en ziyade zorlandıkları mefhumattan
biri oldu bereket. Zira bir malın infak ile, zekat ile, kanaat ile, şükür ile
ziyadeleşmesinin bunlara izahı namümkündür. Halbuki asırlardan beri tevarüs
eden medeniyet değerlerine aşina olan, ahlak sahibi ve temiz bir akaide sahip
bir mümin için bu mevzu iman edilecek bir mevzudur.
Günümüzde ahalinin en ziyade müşteki olduğu mevzuattan
biri hiçbir şeyin yetmemesi, hiçbir şeye yetişilememesidir. Talebesinden
hocasına, amirinden memuruna, amelesinden sanayi ustasına hiç kimseye ne zaman,
ne mekân, ne de dünyalık kifayet ediyor. Zira kazandıkça daha çok sarf ediyor,
sürekli tüketiyoruz. İsrafın haddi hesabı yok. Haneler ebat olarak büyüdü belki
fakat aileler küçüldü, misafir azaldı. Bakın, hanelerde artık insandan çok eşya
ikamet ediyor. Ahval böyle olunca eskilerin tabiriyle, bereketi kaçtı her
şeyin. Varlık içinde yokluk çekmeye başladık. Oysaki bereket gözle görülmeyen,
akıl ile anlaşılmayan bir fazlalıktı. Bazen sözde, bazen mekânda, bazen de
zamanda tezahür ederdi.
Bilinen hadisedir: Efendimiz henüz bebekken, kendisine
sütannelikle müşerref olan Hz. Halime anamız ve zevci Haris’in evine
götürüldüğünde bu hane bir parça ekmeğe bile muhtaçtı. Lakin Habibullahın
teşrifi ile Hz. Halime ana iki bebek emzirdiği halde sütünde eksilme olmaz oldu.
Bu mübarek teşrif ile ailenin aç kalan devesi yeniden süt vermeye başladı.
Hanenin diğer hayvanatı da yeni yeni yavrular doğurdu ve sürülerinin kemmiyeti arttı.
Mensubu oldukları kabilenin diğer efradına ait sürüler aynı yerde otladığı
halde onların hayvanatı zayıf ve çelimsizdi. Bu hali fark eden ahali
çobanlarına Haris’in çobanı sürüyü nerede otlatıyorsa, orada otlatmalarını
söyler. Çobanlar ise sürüleri aynı yerde otlattıklarını söyler. İşbu
rivayetteki bereket mefhumunun aklen izahatı yoktur ancak iman edilir. Bu
nebevî misal, bereketin her cihetini anlatır. Bereket; ne tohumla, ne hayvanın
cinsiyle, ne toprağın türüyle, ne iklimle ne de yok bereket taşı, yok bereket
enerjisi gibi şeylerle alakadar değildir. Doğrudan Cenab-ı Hakk’ın verip ya da
vermemesiyle alakadardır. Cenab-ı Hakk’ın lütfedip etmemesi de kulunun israf ve
haramla olan alakasına irtibatlıdır. Mezkur misalden de idrak olunacağı üzere
Allah Teala vermek istedikten sonra, çorak toprağı bereketlendirir; zayıf
hayvanın memelerini sütle doldurur. Bire bin bereket verir. Allah Teala yan
yana otlayan iki hayvandan birini veya yan yana mesai yapan iki insan ya da
bitişik iki dükkanın birinin kazancını daha bereketli kılabilir. Bir başka
hadisede Efendimizin ashabına çuvalla verdiği bereketli bir buğday uzunca bir
müddet yettikten sonra sahiplerinin onu tartmaya başlamasıyla eksilir, bir
müddet sonra da biter. Bu hal Efendimize aktarıldığında şayet tartmasaydınız,
kıyamete kadar devam edecekti buyurur. Cemiyet dahilinde parayı vesair
dünyalığı saymanın bereketi gidereceğine dair inancın da temeli bu hadisedir.
Tasavvufi gelenekte bereket hakkında leziz bir rivayet
vardır:
Bir zat, İbrahim bin Ethem hazretlerine bereket
meselesini sual eder. Hazret, adama köpek senede kaç defa ve kaç tane yavrular,
der. O da senede bir veya iki defa, her defasında da 8-10 adet der. Hazret, pekala
koyun diye sual eder. Adam, senede bir defa yavrular, ondan da bir ya da nadiren
iki yavru doğurur der. Hazret, nazar et bakalım mücavirine; köpek mi ziyade,
koyun mu der. Tabi ki koyun kat kat ziyadedir, der adam. Hazret, köpek çok
doğurur, eti yenmez, kurban olmaz. Koyun ise az doğurur, sürekli kurban edilir,
her gün eti yenir. Nasıl olur da alemde koyun sayısı köpekten kat kat fazla
olur diye sorunca adam bu suale cevap veremez. Hazret, hepimizi tenvir edecek
ifadesiyle işte bereket budur; koyun seher vakti katiyen uyumaz. O vakit ki
arza rahmet ve bereketin indiği vakittir. Koyun o vakitte gaflet halinde
olmadığı için üzerine bereket yağar. Köpek ise sabaha kadar havlar, seher
vaktinde uyur. Bu sebep ile bereketten mahrum kalır.
İdrakimizin ve lisanımızın kifayet ettiğince bu hikayeyi
tasavvuf zaviyesinden şerh etmeye gayret edelim. Hikayede bereketi tespit eden
unsur, hayvanatın zaman taksiminde ne yaptıklarıdır. Koyuna nazar edersek hep tevekkül
halindedir; gecenin ilk vakitlerinde istirahat eder ve seher vaktinde
uyanıktır. Tasavvufta seher vakti; ilahi tecelliyatın, rahmet ve rızkın arza
taksim edildiği demdir. Koyun bu vakitte kaim olduğu için ilahi berekete
zahiren ve batınen mazhar olur. Köpek ise sabaha kadar havlar, gezer; seher
vaktinde yorulur, uykuya dalar. Tasavvufi metaforda bu, gaflet halidir. Kul ne
kadar gayret ederse etsin, maddi, manevi rızık vaktini uykuyla veya lalettayin
işlerle geçirirse hayatından bereket çekilir. Köpek bu hikayede nefsi, koyun
ise ruhu sembolize eder. Köpek; dünyevi hırsı, tamahı, yabaniliği ve mülkiyet
derdini işaret eder. Hırslı beşer, bir batında 7-8 yavru doğuran köpek gibi
sürekli biriktirir, çoğaltmaya çalışır. Koyun ise teslimiyeti, kanaati, kadere
rızayı temsil eder. Senede sadece bir kez doğurması ve sürekli kurban
edilmesine rağmen arzda ziyade olmasıyla; az olan helalin, çok olan harama
galebesinin temessülüdür. Koyun her daim ademoğluna etiyle, sütüyle, yünüyle
faide tedarik eder, hatta kurban olur; aklen nicelik cihetinde azalması
gerekirken bilakis artar. Köpek ise umumen tüketir veya biriktirir.
Paylaşılmayan, infak edilmeyen bu sermaye, muhafaza için ne kadar çabalanırsa
çabalansın ilahi bereketi celbedemez. Ezcümle bereket, vahdette kesreti
görmektir.
Bugün insanın aziz tarafı zelil olup beşeri tarafı
yabanileşince ekseriyetle huzuru dünyalığın ziyadeliğinde arar olduk. Daha çok
mal sahibi olunca rahat edeceğimizi zannettik. Hâlbuki her çokluğun huzur
getirmediği gibi her azlık da darlık getirmez. Nice az kazanç vardır ki gönle sürur,
eve huzur, sofraya bereket olur. Nice çok mal da beşeri telaşa, endişeye ve
meşgaleye sürükler.
Haramdan olan iktisab ile helalden olan arasında beşere
göre bir fark kalmadı. Haramdan kazanılan dünyalığın bereketi olmayacağı gibi
miktarı önünde sonunda azalacaktır; sahibinin günah yükü artacaktır. Hesabı
dünyada sorulmasa bile ahirette muhakkak sorulacaktır. Zira akaidimizden
tevarüs eden kadim hikmete göre haramın cezası, helalin hesabı vardır. Bundan
mütevellit malımızın bereketli olmasını, az bir miktar ile ziyadece iş
yapılmasını, şifa olmasını talep ediyorsak evvela onu helalden kazanmalı, zamanı,
mekanı vesair bilcümle imkanı israf etmemeli, ahiren infak ile zekât ile(infak
ve zekatın sadece mal ile olmadığı şuur ve idrakinde olarak) tertemiz hale
getirmeliyiz.
Ehl-i iman olsun ya da olmasın tüm insanlara ve diğer
mahlukatın rızkına kefil olduğunu mukaddes kelamında beyan etmiştir. Aslında bu
cihetten bakılırsa bereket arzın her tarafını ihata eder. Lakin ümmetin
idrakinde bereket manaya da bakar, insanın manevi tarafı da bereketlenir. Bereket
Hakk Teala’nın bilcümle mevcudata keremi ve lütfudur. Amma lüzumsuz yapılan
bilcümle sarf insanı bereketten uzaklaştırır. Bir ekmeğe ihtiyacın varken iki
tane almak israftır ve bereketi yok eder. Ol sebeple hayatımıza mana ve kıymet
katacak, huzuru tesis edecek mefhumattan biri berekettir. Allah bize gayreti,
helal yoldan iktisabı, israf etmeden sarfı, infak ve ikram ile maddi ve manevi bereketi
nasip etsin vesselam.
NÛR-U HİCRÂN/Gün Sazak GÖKTÜRK
Ol dem idrâk eder gönül: karanlık dahi rahmetten bir huzûr.
Hayâl içre cemâlin mest eyler cümle efkârımı,
Bir nefeslik visâlin dindirir âh u zârımı.
Ben ki hayâl ikliminde bir garîb erim,
Ne varlık bana yâr, ne yoklukta yerim.
Hakîkatin sînesinden yırtılan bir şûle ararım,
Nûrunla dirilmek için dergâhında niyâz kılarım.
Sun cemâlinden bir katre, ey mihr-i enver,
Zîrâ en derin yaram sensizliğe değer.
Bilirim: derdimin dermânı yine derdin içre mesttir,
Zulmetin nihâyeti nûra, hicrânın sonu dosta desttir.
Bu âlem bir hayâl midir, yoksa hayâl biz mi olduk?
Nûru ararken nice karanlıkta yol bulduk.
İçimde bunca kesret varken vahdetten eser var mı?
Bir nûr kaldı mı, yoksa sırra perdeler dar mı?
Şehvet zindanına düşse bir dilrûbâ cân,
Ne ana kalır, ne yâr; silinir nakş-u nişân.
Tağutun nazarında söner cemâlin izleri,
Gözlerinde kaybolur hakîkatin sözleri.
Sen ki bir mâhsın, hem şems-i tâbânsın,
Aksin düşse hâke(türaba), zulmeti yakan bir devrânsın.
Ne ateşe hâcet kalır, ne gecede firkat,
Seninle dirilir her zerre, bulur hakîkat.
Sen bir gülsün virân gönlümün ravzasında,
Bir gonca açar ismin kalbimin sevdâsında.
İkâmetin cânımda, mekânın sırlar içinde,
Her nefeste zikrin, her demde derûn içinde.
Sana bâd-ı hayattır Mevlâ’nın lütf u keremi,
Hicrânım derindir, çeker eyyâm-ı elemi.
Ben ki aczimle dururum huzûrunda her dem,
Rahatım seninle, ey nûr-u dil, ey cân-ı âdem.
Utanmak dahi bir lütuf olur nazarında,
Zîrâ cemâlin tecellî eyler karşımda.
Rûzi der: Zulmet içre nûr aradım her dem,
Buldum seni kendimde, meğer sen imişsin âlem.
NAZAR/Metehan TAŞYÜREK
HÜZÜN/Emre BİRSEN
Dükkan Kumandanının Aziz Hatırası: Hüzün
Merhum ve mağfur kumandanımızdan (Ahmet
Doğan İlbey) dükkan ehline miras kalan bir mefhum vardır ki adı hüzündür. Hem
telaffuzundan hem de ahvalinden mütelezziz oluruz. Hüzün lügatlerde istenmeyen
bir halin ademin başına gelmesi yahut mazide vuku bulan bir zayiden mütevellit
kalben hissedilen üzüntü hali olarak tarif edilir umumen… Lakin biz hayat
düsturu olarak tasavvufi gelenekten istifadeye matuf bir hayatı tercih
ettiğimiz için bu mefhumu daha ziyade tasavvufi nazar ile mütalaaya gayret
edeceğiz.
Fahr-i Kainat'ın nübüvvetinin 10.
senesinde mutahhar validemiz Hz. Hatice ve Efendimizin emmisi Ebu Talib’in
vefatı; Taif’te Alemlerin Efendisine reva görülen edebsizlikler vesair gibi
ahvalin vuku bulmasından mütevellit o vakit dilimine senetü’l-hüzn denilir. Bu
hadisat ümmet için hüzün mirasının en azim cihetidir. Yoksa elbette diğer nebi
ve rasul efendilerimizden de hüzün mirastır.
Muhtelif musibet ile hüzünkar olan
Efendimizi, tabiri caizse bu serencamın ahirinde Cenab-ı Hakk Mirac ile
müşerref kılarak iman edenlerin kalbini mesrur etmiştir. Bu aziz kelime
Kitabullah'ta kırktan ziyade ayette de yer alarak müminata muhtevası mevzuunda
malumat verir. Kıt aklımızla anladığımız şu ki; asli saadet ve bahtiyarlık
hüznün neticesinde vuku bulur.
Tasavvufi gelenekte Efendimizin
zatından sadır olan her tavır sünnet olarak kabul görür ve bu cihette de hüzün
hali sünnettir ve tasavvuf tarikine dahil olan ademe de mirastır. Bundan
mütevellit hüzün, ademoğluna en çok yakışan ve üzerinde en iyi duran
hissiyattandır. Hüzün; dünyevi muhtelif hedefe mazhar olamama, konforlu bir
hayat idame ettirememe, haz odaklı sığ ve çiğ bir mutluluğa erişememe menşeili
bir ruh hali değil, bir kemalat tavrıdır. Hüzün sonradan müktesebata ilave
olunmaz, fıtrattan gelir.
Bugünün şenlik cemiyeti bu manevi
hazineden zerre hissedar olmadığı gibi, bir de hüzün haline sahip olan efradı
hüzünden beslenip mücavirini bedbaht etmekle itham eyler. Zira zihinlerinde bu
mefhuma ve halet-i ruhiyeye dair vukufiyet kesbi namevcuttur. Medeniyet
değerleri ve bu değerlere karşılık gelen kelimeler bir bir tefessüh ederek
hayatımızdan çıktığı gibi, bu kelime günlük lisanımızda asli manası tahrif olup
hiç telaffuz edilmez olunca neticeten telaffuzu olmayan kelimenin tasavvuru
olmaz, tasavvuru olmayan mananın fiile tezahürü de namümkündür. Sağır
meclisinde nida etmeyi terk ile hüzünden bihaber bu ham ervahı da şenliğinde
rahat bırakıp hüzne avdet edelim.
Hüzün; ademin zatına rücu edip
mevcudiyetine, maksat-ı hayatına matuf bir cevap arama derdidir. Muvakkat bir
hal değil, bilakis daimidir. Mekanı da batınen kalp, zahiren surettir.
Sükunetli bir haldir ki beşeri ademiyete terakki ettirir. Elbette refiksiz
olmaz; hüznün de refiki yalnızlıktır. Tasavvufi gelenekte halvet der encümen
deyu tarif olunur. Zahirde cemiyet içre, batında mahbubu ile… Bu, kesrette
vahdete nail olmayı hedefe alarak zahiren halkın arasında sadasız kalmayı
tercih ile huzurda tevakkuf etmektir. Hüzün, ademin en hususi uzvu olan kalbini
dünyevi meşgalelerden setreden manevi bir perde olur. Bu hal ile merbut olan
bir kelime daha var: Bişr… Bu aziz kelime lügatte mütebessim kişi manasına
gelir. Hüznün kardeşidir. Zira bişr, harice taşan bir neşe hali olmayıp, dahilde
berdevam olan hüzün halinin simaya inikas etmemesidir. Tasavvuf ehli, Cenab-ı
Hakk’a karşı hissettiği haşyet ile hüznünü ağyara setredip hüznün faş olma
endişesinden mütevellit cemiyete her daim mütebessimdir.
Sufi gelenek, hüznü bir cihetten de
Cenab-ı Hakk’a kurbiyet kesbetmenin bir usulü olarak kabul eder. Hüzün hissine
bigane olmayı da nakıs olarak mütalaa eder. Zira hüzün, Cenab-ı Hakk’ın rızasına
teveccüh esnasında her daimi kalbi tezkiye eder. Yani hüzün varsa kalp vardır.
Bu yolda olanın tahsil yaptığı mektebe de tekke denir; tabir caizse her tekke
bab-ı hüzündür.
Bizim tarifine gayret ettiğimiz
hüzün hali; bugün garbın tespit ve teşhisi ile inşa edilmiş modern psikoloji
ilminde depresyon, melankoli ve anksiyete olarak tesmiye edilen ruh halinden
ziyadesiyle farklıdır. Tasavvufi hüzün, mezkur ruhi marazalar gibi insanı
derbeder, bedbaht bir hale maruz bırakmaz; bilakis kişiyi ihya ve inşa eder.
Hülasa, adeta bir zımpara gibi insanı törpülemez, bilakis cila gibi ruhunu
parlatır.
Bir diğer pencereden, yani kalb ile
değil de akıl cihetiyle bu mefhuma nazar edelim. İslam filozofları hüznü,
sufilerden daha farklı mütalaa edip hüznü methetmek yerine, bu hal ile aklen
mücadele edilmesi ve ruhun bu marazdan felaha ermesi gereken bir araz olarak
görür.
Misalen ilk İslam filozofu olma
payesine sahip El-Kindi, hüzün meselesinde müstakil bir eser telif etmiştir.
Günümüz lisanıyla “Hüzünleri Def Etme Çareleri” namlı bu eser, bu mevzudaki ilk
felsefi mülahazaları ihtiva eder.
Mezkur filozofa göre hüzün,
"mahbubun elden gitmesi veya matlubun vuku bulmamasıyla yaşanan nefsani
bir acıdır." Bu his tabii, biyolojik ya da zaruri bir hal değil, insanın
eşyaya yüklediği mana ve beklentileri yüzünden kendi imal ettiği bir haldir.
İnsan, daimi kevn ve fesad dahilinde olan dünyada sanki baki kalacakmış gibi irtibat
tesis eder. Elde ettiği veya talep ettiği nimetlerin zayiinde ise dertlenir.
Filozof hüznü; akli bir zaafiyet yahut eşyanın hakikatine vukufiyetsizlikten
beslenen menfi bir ruh hali olarak görür ve bir an evvel bu halden çıkmayı tavsiye
eder. Ona göre felsefi bir tedavi şarttır; zira tasavvufun aksine felsefede
hüzün ruhu kemalata sevk eden bir lütuf olarak görülmeyip aklın rehberliğinde
iradeyle izale edilmesi gereken zihni bir pranga olarak mütalaa edilir.
Tasavvuf geleneği ise hüznü kalbi
tezkiye eden, insanı Cenab-ı Hakk’a kurbiyeti tedarik eden bir hal ve manevi
bir makam olarak görür. Misalen bir tabir vardır, ne de güzel bir tabirdir:
“Kulbe-i Ahzan" yani hüzünler kulübesi… Hz. Yakub efendimizin, mübarek
oğlu Hz. Yusuf efendimizin firak derdinden mütevellit hüzünlendiği mekandır. O
demden bu deme tasavvuf mecrasında ruhunu terakki etmeye gayret eden zevatın
kalbini işaret eder. Kulbe-i Ahzan, kadere sitem edilen bir matem yeri bilakis
kadere rıza eşiğidir. Hz. Yakub, Hz. Yusuf’un kurt tarafından katledildiğini
haber veren evladına "Bana düşen güzel bir sabırdır" (Yusuf Suresi
18. ayet) der ve bu kulübeye çekilir. Bu, derdini insanlara şikayet ederek zayi
etmemek; hüznü Cenab-ı Hakk ile kul arasında bir sır olarak saklamak demektir.
Hz. Yakub'un o kulübede ağlamaktan âmâ olması, tasavvufta baş gözünün örtülüp
kalp gözünün açılmasını sembolize eder. Kulbe-i Ahzan'daki yalnızlık hali,
kalbdeki masivayı izale eder. Bu kulübe çilehanedir. Kul; dünyevi hırslardan,
şımarıklıklardan kaçıp hüzün kulübesine çekilir, Hakk Teala’ya iltica eder ve
Yusuf Suresi'nin 86. ayetindeki muazzez İfadeyle “Ben hüznümü sadece Allah’a
arz ederim” der. Hz. Yakup ve Yusuf Aleyhisselamın sabır gösterme ve hüzünkar
tavrı; Fahr-i Kainatın aziz muamele ve etvarı elbet kıyamete değin insan olma
şuurundaki zevata emsal olmaya devam edecektir.
Hüznün kulübesi modernizme göre bir
zindandır lakin bize göre vuslata açılan kapıdır. Hatm-i kelam; hüzün kulübesi
felahın ve asıl saadetin başladığı yerdir. Hakk Teala dükkan ehlinin hüznünü
tezyid eylesin, vesselam.
ŞAFAĞIN İKİ YÜZÜ: MODERN SENFONİ VE KADİM ŞİFA/Mutlu Aslantürk
Bugün 3 Mayıs 2026 Pazar; Uluslararası Şafak Korosu Günü. Az önce NTV Radyo’da "Doğa Takvimi" programında bir karatavuğun şarkısını dinledim. Tüm dünyadaki doğaseverler ve kuş gözlemcileri, bu sabah şafak sökmeden doğadaki en büyük senfonik konseri dinlemek için buluşmuşlar. Aslında bugün; bahçelerimizdeki şarkıcı ardıç kuşlarını, çıvgınların aryasını ve karabaşlı ötleğenin flüte benzeyen sesini yeniden keşfetme günüymüş.
Rotterdam’daki çıngıraklı çalıkuşundan Karayipler’deki inek kuşuna kadar binlerce türü dinlemek için erkenden kalkılmış; gün doğumundan yarım saat önce şafak korosuna kulak vermek üzere en yakın ağaçlık veya çalılık alanlarda bir araya gelinmiş. İngiltere’de başlayan ve bugün 80’den fazla ülkede sürdürülen Uluslararası Şafak Korosu Günü, doğanın bu muazzam senfonisinin dünya çapındaki kutlamasıymış.
Sunucu, şafak korosunun mart ayında havaların ısınmasıyla başladığını, temmuzda zirveye ulaştığını ve eylüle kadar sürdüğünü belirtiyor. Yani bugünü kaçırmış olsak bile eylül ayına kadar herhangi bir sabah; bir parkta, çalılıkta ya da ormanda bu olağanüstü konseri dinleyebilirmişiz. Şehrin gürültüsü başlamadan evimizin penceresini açmamızın dahi yeterli olabileceğini unutmamalıymışız; o an odamız kuş sesleriyle dolarmış. Doğasever sunucu programa şöyle veda etti: "Ben bugün bir kızılgerdan şarkısı ile başladım güne."
Bu konu ilgimi çekti ve araştırdım. Bu güzel geleneğin tohumları, 1984 yılının mayıs ayı başlarında İngiltere'nin Birmingham şehrinde atılmış. Hikâyesi ise oldukça samimi: Ünlü çevreci Chris Baines, doğum gününü kutlamak için arkadaşlarını sabaha karşı saat 04:00'te Birmingham'daki eski bir bataklık ve ormanlık alan olan Moseley Bog doğa rezervine davet eder. (Doğa rezervi; içindeki bitki örtüsü ve hayvan türlerinin korunması amacıyla ayrılmış, insan müdahalesinden arındırılmış özel alanlara verilen isimdir.) Hatta ilginç bir bilgi: Yüzüklerin Efendisi'nin yazarı J.R.R. Tolkien, çocukluğunu bu rezervin yakınlarında geçirmiş ve oradaki yaşlı ağaçlardan ilham alarak "Fangorn Ormanı"nı hayal etmiştir.
Amacı, onlara şafak vaktinde doğanın uyanışını, yani o muazzam kuş korosunu dinletmektir. Bazı arkadaşları o kadar erken gelemedikleri için Baines onlara, "Olduğunuz yerde, kendi bahçenizde dinleyin, aynı gökyüzü altında birleşelim," der.
Bu yerel ve küçük doğum günü kutlaması, zamanla büyük bir ilgi görür. Chris Baines, bir sonraki yıl BBC'deki bir programda "Mayıs ayının ilk Pazar günü Uluslararası Şafak Korosu Günü'dür" diyerek, aslında o an zekice bir kurguyla bugünü ilan eder. BBC'nin bu anonsu üzerine olay resmiyet kazanır ve Birmingham Yaban Hayatı Koruma Vakfı (The Wildlife Trust) tarafından sahiplenilerek tüm dünyaya yayılır. Chris Baines’in o gün başlattığı "fıtrata dönüş" çağrısı evrensel bir karşılık bulmuş olmalı ki bugün ulaştığı noktada; Antarktika'dan Karayipler'e kadar 80'den fazla ülkede binlerce insan, o kadim şarkıya eşlik etmek için 3 Mayıs günü günülerine güneşten önce başlıyor. Modern dünya, bu tip farkındalıkları sürdürülebilir kılmakta zorlanır; bu yüzden "özel günler" ilan eder (Dünya Çevre Günü, Şafak Korosu Günü vb.). 1984’te bir İngiliz çevrecinin farkındalık yaratmak için başlattığı bu akım, modern insanın doğadan ne kadar koptuğunun bir itirafı gibidir. İnsanlığın fıtratına, yani en eski randevusuna bir geri dönüş çabası sanki bu.
Radyodaki o zarif karatavuk sesini dinlerken, zihnim beni yüzyıllar öncesinin kadim bir bilgisine, bir Sünnet-i Seniyye’ye götürüyor. Hz. Muhammed’in (sav) gün doğmadan uyanmayı, rızkın dağıtıldığı o bereketli vakitlerde ayakta olmayı ve pencereyi açıp "sabahın şifasını" eve davet etmeyi öğütleyen o derin hikmetini hatırlıyorum. Modernitenin 1984 yılında büyük bir heyecanla keşfettiği bu "doğanın en büyük senfonisi" yani Şafak Korosu, aslında bizlere hiç de yabancı değil; aksine İslam’ın 1400 yıl evvel mühürlediği bir hayat disiplininin geç kalınmış bir takdiridir.
Hamdolsun ki biz, 1400 yıldır her sabah o muazzam koronun başlama vuruşuyla, yani Fecr ile hayatımızı tanzim ediyoruz. Hz. Muhammed’in (sav) Sünnet-i Seniyye’sinde bu ilahi senfoniyi dinlemek, takvime sıkıştırılmış sembolik bir etkinlik değil; fıtratla her sabah yeniden kurulan sarsılmaz bir bağdır. O koroya kulak vermek için yılda bir gün randevulaşan modernite, doğayı yalnızca "seyredilecek bir manzara" olarak görürken; İslam onu müminlere, tüm varlıkların beraberce ibadet ettiği devasa bir "mescit" olarak anlatmıştır.
Bilimin bugün "alçalan ozon tabakası ve taze hava" olarak teknik terimlerle tanımladığı o tertemiz soluk, bizim geleneğimizde "seher yeli" ile taşınan manevi bir rızıktır. Modern insan kuşların bu muazzam korosunu yılda bir kez kutlanan bir "aktivite" olarak görürken; kadim bilgi bize her sabah o pencereyi aralayarak hem ev halkımız hem de ruhumuz için o şifadan pay almamızı öğütler. Şarkıcı ardıçların aryası, çıvgınların flütü ve karabaşlı ötleğenin melodisi aslında sadece bir doğa olayı değil, kâinatın her sabah yeniden kurulan o haşmetli zikir meclisidir.
Doğasever sunucunun, "Ben bugün bir kızılgerdan şarkısı ile başladım güne," demesi ne kadar nahifse, Hz. Muhammed’in ümmeti için seher vaktinde uyanık olmak da bir o kadar fıtridir. Şafak korosu martta başlayıp eylüle kadar zirveye çıksa da bizler biliyoruz ki; o eşsiz konser her sabah güneş dünyayı selamlamadan yarım saat önce kapımızda bekliyor; şehrin gürültüsü, trafiğin uğultusu ve zihnimizin karmaşası henüz başlamadan hemen önce...
Aradaki bu koca zaman dilimi, Müslümanlar için sadece tarihsel bir süreç değil; fıtratın sesini duymak, ozonun şifasını toplamak ve rızkın peşine "kuşlarla beraber" düşmek adına elde edilmiş muazzam bir kazanımdır. Batı, doğayı korumayı ve dinlemeyi yeni bir "kültürel aktivite" olarak kurgularken; bizler seher vaktinin bereketini bir Sünnet-i Seniyye olarak asırlardır ruhumuza nakşetmiş bir medeniyetin mirasçılarıyız. Belki de bugün bize düşen, elimizdeki bu 14 asırlık cevheri, her sabah aynı şuurla o pencereyi açarak yeniden kuşanmaktır.
Bugün modern hayatın yorgunluğuna en büyük ilaç, kadim bilgiyi yeniden hayatımıza katmaktır. Bizim için şafak korosu etkinlikleri, sadece bir kuş sesine kulak vermek değil, o vakte gizlenmiş bereketi ve şifayı toplamak için pencereyi aralamak olmalı... Zira ehl-i imanın odasına dolan sadece kuş sesleri değil; ezelden gelen bir huzurun ta kendisidir.
GECENİN YÜZÜNDE KAYBOLAN YÜZÜM/Samet YURTTAŞ
Ben göğsümde taşıyorum onun silahını;
İğnesini, ipliğini...
Kendi söküğünü dikemeyen bir terzi gibi
Kendi kanatlarını öpemeyen bir kuş gibi
Ben bir kusur gibi yürüyorum
Gecenin içinde.
Yüzümü geceye dönüyorum.
Yürüdükçe gece büyüyor içimde.
Gökyüzüne bakmaktan usanmayan
Bir çocuk gibiyim.
Dişlerim kamaşıyor geceyi dişlemekten.
Ve gözlerim kan emiyor,
Gece çiçeklerinden.
Yüzümü görüyorum onların yüzlerinde
Solgun bir gece gibi.
Gecenin kapısından geçiyorum.
Gölgesi düşüyor üzerime.
Onunla bin cephede savaşıyorum
Ve yeniliyorum.
Saçlarım dolanıyor geceye.
Ben kaybolan bir yüzümü arıyorum
Gecenin yüzünde
RUH ANISI/Ahmet Özmen KILIÇ
Bir olur ki fotoğraflara sığmazsın,
Yanar için, kanar gözlerin bakamazsın.
Rutubetli bir anı akar içinden sığmaz taşarsın,
Solgun bir bakış atar ruhun dalarsın.
Bir zaman olur ki fotoğraflara sığmazsın,
Hangi zamana ait bu bakışlar diye sorarsın.
Düşünürüm, bir gökyüzü menzili arasındasın,
Ruhundaki hüzünü kaç vakit sayarsın.
Sormam Gerek ve Söylemem / Sibel Kök
Yurdu yurtsuzluk olan
Ne bilsin menzili nere
Yol nerede biter, sıla hangi ilde
Bir kayboluş kaç varış eder bilinmeyene
Kim duyar acıyla yunmuş sessizliği
Kimde durur hırpalanmış ruhların tesellisi
Geçmiş ve bugünün sahrasında
Yani bir gökyüzünün altında
Kimseler bilmezken bizi
Ve görmezken parmak uçlarımızda
Ummaktan dağılmış zerreyi
Vardık ve yok oluyoruz
Varız ve yok olmanın sahiciliği
Sarsıyor boyuna durgun denizlerimizi
Madem var ile yok arasında kısacık bir çizgi insan
"bir damla kan ve bin endişe" madem
Bilelim yokun hükmü hangi varın elinde
Hangi kapıdan girince yıkılır benlik duvarı
Kimiz sahi
Kimdeyiz
Kimdeniz
Say ki kırgın bir ikindiyiz
Gurbetin alnımıza çatılan o yorgun baharında
Say ki dağılan bir bakıştayız
Ümitle korkunun bitimsiz savaşında
Say ki hüzne râm olmuşlardanız
Diyarımız hüzün
Otağımız hüzün
Yoldaşımız hüzündür bizim
ARAMAK/Gün Sazak GÖKTÜRK
Kuş ölür, yağmur durur, çiçekler solar ama arayış sürer.
Yağmurda bir kuşun sığınak aradığı gibi aradım seni
Bir yuva gibi aradım, yorgun, aç ve susuz.
Bir ağıtın çığırılışında aradım seni
Karanlıktan nuru yontar gibi aradım
Şahit, şu Ahır dağı, şu Maraş ovası
Yıkılan memleketim gibi aradım seni.
Bir aminin ardından verilmeyeni arar gibi aradım.
Bir kör gibi aradım sana gelen yolları.
İlk mektep çağında bir çocuğun,
Koşar adım, nefes nefese annesine koştuğu gibi,
Gizlenirken kaybolan evladını bulan,
Annenin tebessümünü arar gibi aradım.
ELAZIĞ’DAN KAHRAMANMARAŞ’A UZANAN GÖNÜL KÖPRÜSÜ / Teyfik KARADAŞ
Liseyi Kahramanmaraş Endüstri Meslek Lisesinde bitirdim. Bizim lisede okuduğumuz zaman Kahramanmaraş Endüstri Meslek Lisesi eğitim öğretim konusunda oldukça başarılı ve bölgemizin gözde okullarından biriydi. Merkezi sistem sınavıyla öğrenci alırdı. Halk arasında Endüstri Meslek Lisesine o yılarda “Sanat Okulu” denirdi. Bu okuldan mezun olan öğrencilerin, büyük çoğunluğu Afişin Elbistan Termik Santrali ve Türkiye Elektrik Kurumu başta olmak üzere bütün kamu kurum ve kuruluşlarında yüksek maaşla iş bulabiliyordu. Kamuda iş bulamayanlar ise özel sektörde yüksek ücretle iş bulabilme şansına sahipti. Bu nedenle özellikle ortaokulu Kahramanmaraş’ın Afşin, Göksun, Elbistan ilçelerinde bitiren öğrenciler Endüstri Meslek Lisesinde okumak için Kahramanmaraş’a adeta akın ediyorlardı. Çünkü onlar okulu bitirdikleri zaman tanıdıkları hatırlı kişilerin tavassutuyla hemen Afşin Elbistan Termik Santralinde işe başlıyorlardı.
Endüstri Meslek Lisesinin birinci sınıfında başarılı olan öğrenciler ikinci sınıfta Teknik Liseye geçiş yaparlarsa üniversite sınavını kazanmaları garanti sayılırdı. Teknik Liseyi bitiren öğrenciler tıp, hukuk, siyasal gibi yüksek puanla öğrenci alan fakülteleri kazanırlardı. Bende bu güzel imkânlardan yararlanmak hayaliyle Kahramanmaraş Endüstri Meslek Lisesinin Tesviye Bölümüne kayıt oldum ama matematik dersinden bütünlemeye kalınca teknik liseye geçemedim. Tesviye bölümünü bitirenler makine teknisyeni ünvanlıyla mezun oluyorlardı.
Kahramanmaraş Endüstri Meslek Lisesi akademik başarının yanı sıra sosyal ve kültürel alanda da oldukça başarıları bir okuldu. Örneğin güreş takımı her yıl Liselerarası Türkiye Şampiyonasında en az Türkiye üçüncüsü oluyordu. Voleybol, basketbol gibi alanlarda da dereceye yapan güçlü takımları vardı. Bende lise birinci sınıfta yapılan eleme müsabakalarına katılarak okulun güreş takımına girmeyi başardım.
Lise birinci ve ikinci sınıfta okuduğum zaman il birincisi olan okulun güreş takımı bölge şampiyonasına gidiyordu. Lise üçüncü sınıfa geçtiğimde bu kural değişti. İl birincisi olan okulun himayesinde il birincisi olan güreşçiler bölge şampiyonasına gidecek denildi. Bende Kahramanmaraş’taki bütün rakiplerimi yenerek serbest sitilde ağır sıklet il birincisi oldum. Takım olarak ta Kahramanmaraş İmam Hatip Lisesi il birincisi oldu.
Ben il şampiyonasından sonra antrenmanlara imam lisesinin güreş takımıyla çıkmaya başladım. Antrenmanı imam lisesinin öğrencileriyle yapmaya başlayınca okul idarecilerinin yardımıyla akşam yemeğin de imam hatip lisesinin pansiyonunda yiyebilme imkânım oldu. Akşam yemeğini de imam hatibin öğrencileriyle yiyince güreş takımının pehlivanlarıyla kısa sürede kaynaşarak arkadaş olduk. Biz o günlerde antrenmanlara yoğun bir şekilde devam ederken, bölge şampiyonası için mart ayının sonunda Elazığ’a gideceğimiz belli oldu.
Ben o ana kadar doğuda değil Elâzığ’a, Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesine bile gitmemiştim. Elazığ hakkında herhangi bir bilgiye sahip değildim. Bizim köydeki delileri tedavi için Elâzığ’a götürürlerdi. Bu nedenle; Elâzığ dendi mi aklıma akıl hastanesi gelirdi. Birde okulumuzda Savaş Kıyak isimli bir öğretmeniz vardı. Dersime girmediği halde Savaş Hocayı okulumuzun bütün öğrencileri gibi, bende çok severdim. Savaş Hocamı çok sevdiğim için, Savaş hocamızın şahsı manevisinde Elâzığ’ı da seviyordum.
Bölge şampiyonasının yeri ve tarihi belli olunca, şampiyonda başarılı olmak için antrenmanları iyice artırdık. Kondisyon çalışmaları yapmaya başladık. Bir taraftan lisans belgesi ve veli izin işlemlerimizi tamamladık. Mart ayının sonunda bir sabah Aksu Otobüsüne binerek Elazığ istikametine doğru hareket ettik. Başımızda İmam Hatip’in Tarih Öğretmenlerinden Ökkeş Ramazanoğlu hoca vardı. Ökkeş Hoca otobüse bindiğimiz andan itibaren komik esprileriyle bizleri güldürmeye başladı.
Üzerimizdeki deniz mavisi renkli ve sırtında Kahramanmaraş İHL yazılı eşofmanlar diğer yolcuların nazarı dikkatini bizim üzerimize çekmeye yetti. Otobüsteki yolcular bizim ile tanışıp muhabbet etmek için gayret sarf ediyorlardı. Otobüs otogardan hareket edip şimdiki madalyalı kavşaktan sol tarafa dönünce birden bire hüzünlendim. Gözlerim doldu. Çünkü takım arkadaşlarımın anneleri, babaları, kardeşleri ve diğer yakın akrabaları onları Elazığ’a uğurlamak için otogara gelmişlerdi. Beni uğurlamaya gelen hiç kimse yoktu. Ailem köyde yaşıyordu. Beni uğurlamak için köyden şehre gelme imkânları yoktu. Ağladığımı kimse görmesin diye yönümü camdan tarafa çevirip Ahır Dağının yamaçlarına bakıyormuş gibi bir görüntü verdim arkadaşlarıma. Otobüs Kara ziyareti geçip Kapı Çam’a doğru varınca ruhumda yaşadığım duygular aniden sona erdi. Tomsuklu Tepesine varınca Narlı Ovasındaki yeşermeye başlayan uçsuz bucaksız ekin tarlaları dikkatimi çekmeye başladı. Narlıdan Pazarcık istikametine dönünce otobüsümüz demiryolu üzerinde hareket eden tren katarlarını gördüm. Pazarcık’a varırken sağ tarafımızda kalan Kartalkaya Barajının mavi suları adeta içimi büyüledi. Pazarcık’tan sonraki engebeli arazilerdeki bağlar ve fıstık ağaçları beni farklı bir âleme aldı götürdü.
Gölbaşı yakınlarındaki Çelik rampasından aşağı inerken gözüme çarpan iki gölün isimlerini on yıl sonra Gölbaşının Belören Kasabasına öğretmen olarak atanınca öğrendim. Sol taraftaki gölün adı İnekli gölü, sağ tarafta ki gölün adı Balkar gölü imiş. Gölbaşı vardığımızda ilçenin kuzeyindeki gölün adının Gölbaşı Gölü olduğunu arka tarafımda oturan yolcudan öğrendim. Otobüsümüz Gölbaşını geçip on kilometre kadar ilerledikten sonra Göksu ırmağına ulaştık. O sene karın çok yağması nedeniyle yükselen sular Göksu ırmağının yatağına sığmıyordu. Göksu ırmağının sol tarafa baktığımda gördüğüm devasa büyüklükteki demir yolu köprüsüne gözlerim inanmadı. Köprü bir minare boyundan yüksek ve bir kurşun atımı mesafeden daha uzundu. Karayolu ırmağın sol tarafından ırmağa paralel olarak ilerlerken otobüsümüz karayolu ile Göksu ırmağı arasında kalan Vadi Restoranda yarım saatlik ihtiyaç molası verdi.
Otobüsün mola verdiği lokantada yemeğimizi yedik. Çayımızı içtik ve diğer ihtiyaçlarımızı giderdik. Lokantanın ses sisteminden “ Kahramanmaraş’tan gelip Elazığ Erzurum istikametine gitmekte olan Aksu Seyahatin sayın yolcuları otobüsünüz harekete hazırdır” anonsunu duyar duymaz koşar adımlarla lokantadan çıkıp otobüsteki yerlerimizi aldık. Otobüsümüz hareket ettikten kısa bir süre sonra yolumuz Göksu Irmağından ayrılıp sol tarafta kalan farklı vadinin içine saplandı. Vadinin sağ tarafındaki dağlar çam ormanları ile kaplı iken sol tarafındaki dağlar kimyasal tedavi görmüş insanların başı gibi çıplaktı. Otobüsümüz yılan gibi kıvrılan yollarda yavaş yavaş ilerken dağlar yükselmeye, bitki yapısı değişmeye başladı. Karanlık dere tünelini geçtikten benim sol tarımda kalan vadinin yüzde yüz eğimle yükselen deriliğini görünce korkumdan gözlerimi kapattım. Allah göstermesin, bir arabanın buradan geçerken şoförün yapacağı en küçük hatanın bedeli ölüm olurdu. İnsanın cesedine ulaşılır mı bilemiyorum ama arabanın enkazını çıkartılma imkânı yok gibiydi. Sırat köprüsüne benzeyen bu tehlikeli yolun uzaklığı iki kilometre kadar vardı. Yolun tehlikeli kısmının bittiğini otobüsün motor sesinden anladım. Gözlerimi açtığımda otobüsümüz yüksek bir platonun ortasında yer alan Erkenek Kasabasına girmek üzeriydi. Erkenek kasabasının sağ ve sol tarafındaki yüksek dağların başı kar ile kaplıydı. Başı kar ile kaplı dağlarda gölgesinde oturmak için tek bir ağaç yoktu. Kasabanın konumlandığı düzlükte ise elma ve kavaktan başka ağaç gözükmüyordu. Erkenek Platosu bitip Reşadiye Geçidine vardığımızda görmüş olduğum coğrafyanın tehlikesini kelimelerle anlatmak için çaresiz kalıyorum. Reşadiye Geçidinden sonra sol tarafından Sürgüye inen yolda en az on kere ihlas suresi okudum herhalde. Sürgüden sonra Malatya’ya kadar içinden geçtiğimiz köylerdeki arazilerin tamamı kayısı bahçeleriyle kaplıydı. Malatya’nın arkasındaki Bey Dağı yüksek yerleri beyaz örtüyle kaplıyken engin kısımları yeşile boyanmıştı. Şehrin girişindeki Beyler deresinden geçerken “Beyler deresinden geçtim te geldim” türküsü pelesenk oldu dilime…
Otobüsümüz Malatya’ya vardığımızda yolcu indirmek ve bindirmek için Malatya Otogarında on beş dakika mola verdi. Mola esnasında Ökkeş Hocam bir poşet gün kurusu kayısı alarak pehlivanlara dağıttı. Yemi olduğumuz bu güzel aromalı kayısı açlığımızı azda olsa yatıştırmış oldu. Malatya Otogarından hareket ettikten sonra şehir biter bitmez yine bizi kayısı bahçeleri karşılamaya başladı. Kayısı bahçelerinin arasında yarım saat kadar ilerledikten sonra adına türküler yazılan Fırat Nehri bizi en g coşkulu haliyle karşıladı. Fırat Nehrini Kömürhan Köprüsünün üzerinden geçtik. Kömür han köprüsünden geçerken birdenbire “Kömürhan Köprüsü Harput’a bakar” türküsünü hatırladım. Türkünün sözlerini şiir şeklinde söyleyerek kendi kendime hüzünlendim. Gayri ihtiyari olarak gözlerim yaşardı. Köprüyü geçtikten bir müddet sonra önünde kavurmacı yazan yol boyu lokantaları dikkatimi çekmeye başladı. Birbirine çok yakın mesafede faaliyet gösteren kavurmacı lokantaları bitince Elazığ şehrinin yüksek binaları yavaş yavaş karşımıza çıkmaya başladı. Şehir gözükmeye başladıktan on beş dakika sonra otobüsümüz Elazığ Otogarına intikal etti.
Akşam konaklayacağımız Elazığ İmam Hatip Lisesi Pansiyonun otogara yakın bir yerde olduğunu öğrenince çantalarımızı elimize alıp yürümeye başladık. Yolculuk esnasında ben güreş takımında yer Abdullah Kaçamaz, Mustafa Koç ve Mithat Çekiç isimli üç kişiyle muhabbet ederek arkadaş oldum. Abdullah Kaçamaz bizim köye yakın bir mesafede yer alan Ilıca Köyünden tanınmış bir ailenin oğluydu. Mustafa Koç aslen Çakırdere Köyündendi ama şehirde oturuyorlardı. Mithat Çekiç Hataylıydı. Elazığ İmam Lisesine vardığımızda okulun yöneticileri, öğretmenleri ve öğrencileri bizleri çok sıcakkanlı bir şekilde karşıladılar. Kelimenin tam anlamıyla bağırlarına bastılar.
Pansiyon binasına giderken elimizden çantalarımızı zorla alarak kendiler taşıdılar. Pansiyona varınca Abdullah, Mustafa, Mithat ve ben aynı odaya yerleştik. Kalacağımız odalar en güzel şekilde temizlenmiş ve yataklara hiç kullanılmamış yeni çarşaflar geçirilmişti. Odamıza yerleştikten sonra güzel bir duş alarak dinlenmek için yataklarımıza uzandık. Ezan okunduktan sonra akşam namazını pansiyonun mescidinde cemaat ile kıldık. Namazdan sonra akşam yemeği için Ökkeş Hoca bizi çarşıya götürdü.
Elâzığ’ın ana caddesinde gezerken karşılaştığımız bir abinin tavsiyesi ile akşam yemeği için İzzet Paşa Camisi yakınlarındaki Hacı Bey Et Lokantasına gittik. Lokantaya vardığımızda vitrin tezgâhındaki buğulanan sıcak yemekler, başı boneli ve pala bıyıklı bir usta tarafından kesilerek servis edilen dönerler benim birdenbire iştahımı kabarttı. O anda çok fazla acıktığımı hissettim. Ökkeş Hoca önde biz arkada olmak üzere on kişi topluca lokantaya girdik. Lokantaya girdiğimizde, lokantanın sahibi yıllarca hasret kaldığı çocuklarına kavuşan bir baba edasıyla sarıldı bize. Bizi lokantanın en güzel köşesine oturttu. Giyimiyle, kuşamıyla, ayağındaki yumurta topuk ayakkabısıyla ve şivesiyle hakiki bir gak koş olan Hacı Bey hepimizle ayrı ayrı tokalaşıp, hoş geldiniz diyerek bize en üst seviyede muhabbet gösterdi. Lokantada karnımızı doyurduk. Tatlımızı yedik. Çayımızı içtik. Ökkeş Hoca hesabı ödemek için kasaya gitti. Lokantanın sahibi Hacı Bey bizlere hitaben “Oğlum Maraşlılar biz Elazığlılar sizi çok severiz. Bu öğün yemeğiniz benden. Bundan sonrada gelirseniz sporcu kafilelerine yüzde yirmi indirim yapıyorum. Size yüzde otuz indirim yaparım. Başarılar diliyorum” diyerek bizi kapının dışına kadar uğurladı.
Ökkeş Hoca başta olmak üzere bütün takım arkadaşlarım Hacı Beyin bu ali cenap davranışı karşısında önce şoke olduk. Sonra mutluluğumuz zirve yaptı. Adrenalimiz yükseldi. Hacı Beyin hürmeti, sevgisi ve saygısı sadece bize değil, bizim sahsı manevimizde bütün Kahramanmaraş halkınaydı. Lokantadan pansiyona gidinceye kadar ağızlarımız kilitlendi tek kelime konuşamadık desem yalan olmaz. Elâzığ’da kaldığımız beş günlük süre boyunca vefasızlık olur düşüncesiyle Hacı Bey Et Lokantasından başka bir lokantanın içine girmek değil önünden bile geçmedik. Pansiyonda kaldığımız her akşam Elazığ İmam Hatip Lisesinin yatılı öğrencileri köylerinden getirip dolaplarında sakladıkları tut kurusu, bastık, pestil gibi atıştırmalık yiyeceklerinden bizlere ikramda bulunmak için sıraya geçiyorlardı. Bizimle resim çektirip, fırsat buldukça sohbet ediyorlardı. Elâzığ’da kaldığımız süre boyunca hiçbir yabancılık çekmedik.
Pansiyonda kaldığımız ilk gecenin sabahı kahvaltı yapmadan aç vaziyette tartıya girmek için müsabakaların yapılacağı spor salonuna gittik. Bazı arkadaşlarımızın kilo sorunu vardı ama ben ağır sıklette güreştiğim için kilo sorunum yoktu. Tartıya girdik. Listelere isimlerimiz yazıldı. Biz pehlivanlar diyarı Kahramanmaraş’tan gittiğimiz için bütün güreşçilerin gözü bizim üzerimizdeydi. Tartıdan sonra Hacı Bey Et Lokantasına gidip kahvaltımızı yaptık. İzzet Paşa Camisinde Cuma namazımızı eda ettik. Namaza gelen cemaati cami almayınca cemaat caminin etrafındaki sokaklara, caddelere taştı. Cuma namazı bittikten sonra müsabakaların başlayacak olması nedeniyle acele olarak kapalı spor salonuna gittik.
Bölge şampiyonasına değişik bölgelerin on altı ilinden takım gelmişti. Gelen takımları kura yöntemiyle A ve B olmak üzere iki guruba böldüler. Biz Kahramanmaraş takımı olarak B gurubunda yer aldık. Tevafuk mu desem, şansızlık mı desem bütün güçlü takımlar bizim guruba düştü. Yapılan küçük bir seremoninden sonra birinci tur müsabakaları başladı. Yapılan birinci tur müsabakalarında ben dâhil bizim takımdaki bütün güreşçiler rakiplerini yendiler. İkinci müsabakalarında ise altı galibiyet aldık. Takım olarak durumumuz iyi gidiyordu. Cumartesi günü saat onda başlamak üzere ilk günkü müsabakalara ara verildi. Spor salonunda duşumuzu aldık. Lokantada yemeğimizi yedik. Yatmak üzere pansiyona gittik. Spor salonundan pansiyona kadar gittiğimiz süreçte fırsat buldukça yaptığımız müsabakaların kritiğini yaptık. Kritik yaparken bizi gören bazı insanlar bizleri profesyonel güreş yorumcusu sanıp kendi aramızdaki konuşmalara kulak kabartıyorlardı. Ökkeş Hocam ise ikinci turda mağlup olan iki arkadaşımızı teselli etmekle meşguldü. Pansiyona girerken yatsı vakti olmuş olmalı ki minarelerden ezan sesleri yükselmeye başladı. Çok yorgun olduğumuz için yatsı namazını kılar kılmaz uyuduk.
Sabahleyin uyanır uyanmaz kahvaltımızı yaptık. Saat onda müsabakalar başlayacağı için müsabakalardan önce hafif bir antrenman yapmak için saat dokuzda spor salonuna gittik. Saat on olunca üçüncü tur müsabakaları başladı. Birinci ve ikinci turda zayıf pehlivanlar elendiği için üçüncü tur müsabakaları kıran kırana geçiyordu. Maçlar genellikle tuş ile değil puan üstünlüğü ile tamamlanıyordu. Ben ağır sıklet güreşçi olduğum için en son sıra bana geldi. Mayomu giydim. Mindere çıktım. Rakibim hem boy olarak benden uzun hem de kilo olarak benden ağırdı. Hakemin çaldığı düdük sesiyle güreşmeye başladık. Maçın ilk saniyelerinde ben rakibime tek kol oyunu yapıp sırt üstü yere düşürdüm. Yere düşürdüm ama yerde rakibim üzerinde hâkimiyet kuramadım. Rakibim sırt üstü yere düştüğü saniye içeresinde tekrar yan döndü. Orta hakem benim oyunumu Grand Teknik bir oyun olarak değerlendirip dört puan verdi. Seyirciler benim rakibi yendiğimi iddia ederek sahaya indiler. Okul müsabakası olunca salonda görevli iki tane polis vardı. Anlayacağınız yeteri kadar güvenlik tedbiri alınmamıştı. Müsabakaları izlemek için salonda bulunan vali yardımcısı, milli eğitim müdürü ve salonda bulunan diğer kamu görevlileri araya girdiler ama Elazığ halkı itirazından vaz geçmedi. Takviye polis ekipleri geldi. Hakem kararından vaz geçmedi. Ortalığın yatışması en az yarım saat sürdü.
Ortalık yatışınca müsabakaya kaldığımız yerden devam ettik. Müsabaka sonunda rakibim beni sayı üstünlüğü ile yendi. Bu müsabakayı ben kendi memleketimde yapsaydım seyircilerden bu kadar destek bulabilir miydim? Bilemiyorum. Yaptığım maçta yenilsem bile Elazığ halkından gördüğüm bu manevi destek nedeniyle yaşadığım mutluluğu bugün olmuş kelimelerle anlatamıyorum. Ondan sonraki yaptığım bütün müsabakalar sonunda bölge şampiyonasını dördüncü olarak tamamladım. Dördüncü olunca madalya alamadım. Diğer arkadaşlarımızın göstermiş olukları başarı ve yapmış oldukları dereceler münasebetiyle takım olarak şampiyonayı birinci olarak bitirdik.
Şampiyonanın bittiği akşam bir medreseye giderek adını Hulusi olarak hatırladığım bir âlim zatın dersini dinleyip duasını aldık. Sabahleyin Harput Kalesini ve Harput Ulu Camisini dolaştık. Kapalı Çarşıya giderek alış veriş yaptık. Hacı Bey Et Lokantasın da son akşam yemeğimizi yedik ve lokantanın sahibi Hacı Ağabey ile vedalaştık. Lokantadan ayrıldıktan sonra İzzet Paşa Camisinde cemaat ile yatsı namazımızı kılıp, yatmak için pansiyona gittik. Sabahleyin kalkınca kahvaltımızı yaptıktan sonra pansiyonda tanıştığımız öğrenciler ve okul idarecileriyle helalleşerek memleketimize dönmek üzere otogara gittik. Otogarda Erzurum’dan gelen Aksu otobüsüne binerek gittiğimiz düzer gâh üzerinden memleketimize döndük.
Elâzığ’a ayak bastığımız andan döndüğümüz ana kadar Elazığ halkından gördüğümüz sevgi ve saygı her türlü takdirin üzerindeydi. Dönüş yolunda İmam Hatip Lisesi pansiyonunda kalan fakir fukara çocuklarının dolapların da sakladığı bir avuç tut kurusunu bizim ile paylaşması, lokantacı Hacı Ağabeyin bizim kafileye pozitif ayrıcalık yapması, seyircilerin yapmış olduğum tartışmalı müsabakada benim yanımda yer alması bir tesadüf olamaz diye düşündüm. Bu olsa, olsa Elazığ Kahramanmaraş arasında uzanan ve bizim çıplak gözle göremediğimiz, gönül köprüsünün dış dünyaya yansımış halidir diye değerlendirdim. Düşüncemde yanlış varsa takdiri size bırakıyorum.
Ben bu güreş şampiyonadan sonra fanatik bir Elazığ sevdalısı oldum. Üniversitede okunken Elazığlı arkadaşlar edindim. İş hayatımda Elazığlılarla yakın dostluklar kurdum. Erciş’te çalıştığım yıllarda memleketten giderken ve memlekete dönerken mutlaka ve mutlaka yemeğimi Elâzığ’da yedim. Arabamın yakıtını Elâzığ’dan aldım. Elazığ Kahramanmaraş arasında uzanan gönül köprüsünü hisseden her insan gibi bende Elazığ’a sevdalandım.
Yarım asırdır gönlümde yaşayan bu Elazığ sevgisi ebediyete kadar devam eder diye düşünüyorum.
SARMALDAKİ ZAMANSIZLIK/Azize BATİ
GENÇLİK ÖLÜMÜ/ G. Hasan EJDERHA
Aşka ayarlanmış saatim durursa
O sadece aradı deyin arkamdan
Geldi ve dünyayla anlaşamadı
Çiçekleri sevdi, gece yıldızları izledi
Arayıp durdu gökte, yerde içindekini
Buldu mu derlerse, bilmiyoruz deyin
Deyin ki, sakin biriydi öyle şen şakrak değil
Arkadaşı azdı; kalabalık sevmezdi
Aşkı bilmeden aşık olduğunu sandı
Aşkı bilmeden sevince çok yıprandı
Baharda doğdu baharı sevdi deyin
Kırda papatyaları saatlerce izleyebilirdi
Ağaç dibinde çiçek görse yüzü gülerdi
Deyin ki, bir amcası vardı içinde ateş yakan
Harfleri bilen birine okumayı anlatan
Kitaplar dedi kitapla tanıştırdı
Ne yazdıysa amcası kokardı
Ölmedim henüz yaşım genç
Bugün ölsem ne dersiniz arkamdan
On sekiz yıl mı yoksa bir ömür mü?
Gençlik ölümü mü dersiniz yoksa
Geride ne kalır benim davamdan
Bir nefer olarak anılır mı adım
Sanmam, nerde bende o adanmışlık
Bugün ölsem benden razı olur mu Yaradan
Senin yolunda ölmeyi nasip eyle Rahman

.jpg)










