ACIYI PAYLAŞMAK/Samet YURTTAŞ


                              

Çocukluk zamanlarımdaki cenaze merasimlerini düşünüyorum da şimdiki zaman aklıma gelince içimi bir ürperti kaplıyor. O zamanlar köyde bir vefat haberi duyulduğunda babam aceleyle eve gelir. Televizyon ya da radyonun açık olduğunu duyarsa önce bizi bir güzel azarlar ve o gün hiç açılmayacağı konusunda sıkı sıkı tembihlerdi. Ardından da “al eline bir kazma kürek koş mezarlığa bir faydan dokunsun insanlara” derdi. Anam evde ne varsa karınca kararınca pişirir tencereye koyar aceleyle taziye evine giderdi. Bu durum sadece o gün değil bir hafta devam eder ve köydeki diğer konu komşu da taziye evine sürekli yemek getirirdi. Taziye evinde yemek pişmez düşüncesiyle. Ne kadar ince bir düşünceymiş şimdi bu inceliklerin bir bir yok olduğuna şahit oluyoruz. Bu düşüncenin aslında yemeği paylaşmak değil de acıyı paylaşmak ve acıya ortak olmak olduğunu şimdilerde daha iyi anlıyoruz.

 Tabi o zamanlar ulaşım imkanları ve iletişim olanakları günümüzdeki kadar gelişmediğinden cenaze merasimleri daha az sayıda insanla oluyordu. Cenaze yakınlarının ya da dostlarının bir kısmı uzakta olduğu için gelemiyor bir kısmı da çok sonradan haber alabiliyordu. Bu nedenle defin işlemleri şimdilerdeki gibi çok kalabalık olmuyordu. Ama insanlar acıyı paylaşıyorlardı, sanki ateş kendi ocaklarına düşmüş gibi. Defin işlemleri için gelenler köy halkı tarafından kendi hanelerinde ağırlanıyordu. Köy halkından kim varsa herkes bir kişinin koluna girerek evine götürüyor; karnı acıkmıştır, uzak yoldan gelmiştir düşüncesiyle evinde misafir ediyordu. Bu davranış da bir acıya ortak olma ve acıyı paylaşmaktır. İşte biz bu incelikleri kaybettik.

 Sadece inceliklerimizi kaybetmekle de kalmadık bunların yerine de tuhaf tuhaf nerden türediği belli olmayan davranışlar ve düşünceler edindik. Şimdilerde cenaze sahipleri pide olayı çıkardılar. Şimdilerde dediğime bakmayın on yıldır devam eden bir durum bu. Cenaze defin işlemi biter bitmez kabristanın çıkışında bir pide ve bir ayran tutuşturuyorlar eline. Düğüne mi geldik diye düşünüyor bir anda insan. Tabi böyle pide dağıtma olayı yaygınlaşınca cenaze merasimine gidenlerden de “pide kıymalı mı acaba?” diye kendi aralarında konuşanları duymaya başlıyorsunuz. Hadi alçalın ne kadar alçalabilirseniz. Midemiz inceliklerimizin önüne geçmeye başladı. Hâl böyle olunca cenaze sahiplerinin ve dostlarının acısına da ortak olamaz olduk. Ne komşuluklar kaldı ne de konu komşu. Hâlbuki bu devirde cenaze merasimleri de oldukça kalabalık oluyor. Bakmayın kalabalık olduğuna geçmiş dönemlerdeki bir avuç bu kalabalıktan daha çok paylaşıyordu acıyı. Ruhsuz bir kalabalık oluyor şimdi. Sanki cenaze tabutta değil de ayakta duranlarda. Şimdiki hâl böyleyken ilerde ne olur düşünmek bile istemiyorum. “Eyvah!” diye biliyorum ancak. Yitip giden insanlığımıza eyvah


Külüngü Kelimeler Olan Şair: Ferhat Altun/Mehmet Yaşar

 



Dünya, bir kuşatma altında. İnsanın ruhunu unuttuğu, hazzın, hızın ve yüzeyselliğin her köşeyi zapt ettiği bu modern vasatta, kelimeler de nasibini alıyor bu kıyımdan. Söz, değerini yitiriyor ve her şey gibi tüketim nesnesine dönüşüyorken; dili bir vatan, şiiri ise bu vatanın son kalesi gören soylu inatlara her zamankinden çok daha fazla ihtiyacımız var. Bu inadın, bu mukavemetin ve bu kıyamın zamanımızdaki zarif temsilcilerinden birisi de Şair Ferhat Altun’dur.

İsimler, bazen sahibinin alın yazısına sirayet edermiş. "Ferhat" denildiğinde zihnimizde beliren o kadim anlam dünyası, Ferhat Altun’un şiir serüveninde kendini ele veriyor. Ancak Ferhat Altun’un şiirine baktığımızda, buradaki "dağ", malum fiziksel bir engel değil; modernitenin üzerimize yıktığı beton yığınları, dijital gürültüler ve anlamını yitirmiş kavram kayalarından mürekkep dağlardır. O, bu dağları delerken Şirin’ine yani "saf şiire" ve "kadim ses"e ulaşmak ister.

Altun’un şiirindeki en dikkat çekici vasıf, geleneksel şiir anlayışını modern bir üslupla, hiç eğreti durmadan mezcetmesidir. O, ne geçmişin gölgesinde kaybolmuş bir nostalji avcısı ne de köksüz bir yenilik meraklısıdır. Onun şiiri, Fuzuli’nin "ah"ını alıp, bugünün metropol insanının yalnızlığına giydirir. Klasik Türk şiirinin o vakur edasını, modern serbest veznin imkânlarıyla yeniden yorumlarken dili, bir varoluş kalesi olarak inşa eder.

Onun şiirindeki ısrar, sadece edebi bir tercih değil, bir mecburiyet halidir. Ferhat, “Şirin”ine yani "hakikate" ve "güzele" ulaşmak için modernitenin o soğuk, metalik ve hissiz dağlarını şiirin büyülü gücüyle, kelimeleri bir külünk gibi kullanarak yıkmaya/aşmaya taliptir. Bu, bir yanıyla "kıyama durmak"tır. Dünyanın eğilip büküldüğü, karakterlerin piyasa şartlarına göre şekil aldığı bir devirde, onun mısraları elif gibi dimdik durmaktadır.

Ferhat Altun için Türkçe, bir sözlük toplamı değil; içinde ninelerimizin duasının, annelerimizin ninnisinin ve mazinin rüzgârının estiği, dolandığı bir coğrafyadır. Modernite, insanı tektipleştirip onu köksüz, kimliksiz bir nesneye dönüştürürken; Altun, şiirini bu yurtsuzlaşmaya karşı bir sığınak olarak inşa eder. Şiirlerinde dil, hem zırhı hem de yarasıdır. Altun’un Türkçeye olan bağlılığı, dili sadece bir miras olarak devralmasından değil, onu yeniden üretme tutkusundan gelir. Her mısraında dilin imkânlarını zorlayan, deyimlerden söylencelere, klasik lügatten modern tabirlere kadar geniş bir yelpazeyi büyük bir maharetle kullanması, onun "dil işçisi" olduğunun kanıtıdır.

Ferhat Altun şiirinde kelimeler, asırlık uykusundan uyanan birer derviş gibidir. Modern şiirin o "anlamsızlık" tuzağına düşmeden, geleneğin bereketli toprağından beslenerek ama bugünün insanının yarasına da dokunarak konuşur. Türkçe’ye verdiği emek, bir kuyumcu titizliğindedir. Eski kelimelerin kadim ruhunu, modern hayatın karmaşası içinde yeniden ihya ederken; dili bir "vatan savunması" cephesi gibi kullanır. Onun şiirinde her kelime, vatan toprağından bir parça gibi mukaddestir.

Ferhat Altun’un şiirlerindeki imgeler rastgele seçilmiş metaforlar yığını değildir. Her imge, bir düşünce sisteminin meyvesidir. Şiirlerinde kurduğu yapı, hem matematiksel bir titizlik hem de lirik bir coşku barındırır. Kelimelerin arasındaki boşluklarda bile bir anlam gizlidir. O, az sözle çok şey söylemenin, hikmetin, "sehl-i mümteni"nin peşindedir.

Ferhat Altun, bugün Türk şiirinin sessiz ama derinden ama gürül gürül akan ırmaklarından biridir. O, popüler kültürün sığ sularında kulaç atmak yerine, derin denizlerin incilerini aramayı seçmiştir. Şiirde ısrar etmesi, aslında insan kalmakta ısrar etmesidir. Zamanenin o devasa kıyım makinesine karşı, bir mısra ile siper almak; ancak "dilini vatan" kılanların harcıdır.

Onun şiiri, yorulmuş ruhlar için bir durak, kararmış kalpler için bir fener gibidir. Ferhat isminin hakkını vererek, her dizesiyle bir dağı daha delmekte, Türkçe’nin o sonsuz bereketini yarınlara taşımaktadır. O, sadece bir şair değil; kelimelerin haysiyetini koruyan bir dil muhafızdır.

Biliyoruz ki, Ferhatlar dağı delmekten vazgeçmedikçe, bu vatanın ruhu da, Türkçenin sadâsı da asla sönmeyecektir. Yolu açık, kelamı kavi, şiiri daim olsun.


TAKO/Seyfettin ALBAYRAM










Mart ayının son günleri, yağan karın ardından doğan güneşle Ergice köyünün yamaçları ışıl ışıl parlıyordu. Ala Bekir hohlayarak ağzından çıkardığı buharın yükselişini bir müddet seyrettikten sonra;

  “ Bu yıl maşallah iyi bereket yağdı. Ekinler adam boyuna çıkar. Bet bereket artar. Kaç yıldır aha bu yağışları bekliydik, maşallah gözümüzde koymadı.”

Memili ekledi;” bu yıl köyde bekar kalmaz Bekir emmi.”

“He yeğenim vallaha ele.”

Aşağıdan yokuş yukarı Cicov Hasan göründü. Boynunda beygirlere takılan yem torbası, belli ki ağırdı. Nefes nefese yanlarından selam vermeden geçerken bir yandan da “Daş yerim, baş yemem. Daş yerim, baş yemem,” diyordu. Güneşlenen ahali sohbeti kesip Cicov Hasan’ı seyretmeye başladı. Cicov Hasan yokuşun başına kadar ayni minvalde devam edip, yokuşun başına gelince durdu. Boynundaki yem torbasını çıkarıp içindeki irili ufaklı taşları yere döktükten sonra torbayı elinde sallaya sallaya kalabalığa yanaştı.

 Selam aleyküm ağalar, güneşleniymisiniz?

Ala Bekir atıldı; he yeğenim güneşleniyk de, senin bu halın ne?

Valla konşular bildiğiniz gibi üç avrat aldım üçü de öldü. Dördüncüye niyetlendim emme, Aliye garı;“ oğlum sende uğursuzluk var, sen baş yiyensin. Boynuna beygirin yem torbasını as, içine daş doldur sonra da; daş yerim, baş yemem diye bağıra bağıra yokuşun sonuna kadar yürü, Allahın izniylen alacağın avrada heç bişey olmaz” dediydi. Gülüştüler. Emme alaycı bir tavır takınamadılar. Aliye garı demişse mutlaka bir bildiği vardı. Köyün en yaşlı kadınlarından dı Aliye garı. Köyün tıp uzmanıydı. Kırık, çıkık işleri ondan sorulurdu. Keçi kılını zeytinyağında kavurur, sıcak sıcak kırılan ya da çıkan yere sarar, yanlara da dört çubuk yerleştirir ve üstünü bezle sıkı sıkıya sarardı. Karnın mı ağrıyor per yavşanı çiğne yut, hemen kesilir. Tiskiniğe mi düştün yemek yiyemiyormusun? Kolayı var Aliye garı per yavşanını sabunlu suya katar elini yüzünü yıkarsa derhal iştahın açılır. Sizin şu yolda yolakta tepeleyip geçtiğiniz per yavşanı var ya, Aliye garının her hastalıkta, mutlaka ilaç olarak kullandığı bir malzemedir. Hatta nazar değmesine bile nazar boncuğu, iğde dalı, tazı boncuğu ve sey’in yanısıra kullanılabilecek bir malzemedir. Bir keresinde Hössünü dövmüşlerdi. Adamcağızın hayalarına vurmuşlar, düşmüş bayılmış, hayaları da tar kimi şişmişti. Aliye garı zeytinyağı, un ve per yavşanından bulamaç yapmış Hössün’ü iyileştirmişti.

 Karşı evden ciyak ciyak ağlayan çocuk sesi yükseldi. Anası çocuğu omzundan tutarak bir yandan hınçıklıyor, bir yandan da “ Allah seni şeyle dert tuta, bıktım usandım senin bu ağlamandan” diye bağırıyordu. O bağırdıkça çocuk ta daha fazla bağırmaya başlamıştı.

Nazey Ana seslendi;” kız Hayce bu oğlan niye bu kadar ağlıy. Bunun ağlaması heyre alamet deel anam. Bu oğlan birinizin başını yer.”

Nediym Nazey ana. Yollar kar. Şu kar kalksa trennen Pazarcık devlet hastenesine götürücüm.

Kız anam doktor ne bilici bu oğlanın derdini. Cuma selası veriliyken eşiklikte ağzına pabucun altıynan üç kere vur, her seferinde de “Allah şeyle başından bulasın” de, bir daha ağlamaz.

Yolun alt başından iki candarma belirdi. Yaklaşınca bir onbaşı bir de er olduğunu gördüler. Hayırdır inşallah diye birbirilerine bakıştılar. Susup jandarmaların yaklaşmasını beklediler.

Ala Bekir az öne çıkarak; “buyurun asker ağalar, hoş gelmişsiniz.”

Onbaşı; “hoş bulduk, emmi. Biz Ahmet Güneş’i arıyoruz. “

Hee, bizim Tako’mu? Ne işiniz olur Tako’yla. Tako mahsimin teki, kimseye karışmaz. Kendi halinde garibim.

Yok emmi, kötü bir şey yok. Ahmet Güneş’in bir şahitlik işi var. Yarın mahkemeye çıkması lazım.

Memili atıldı; aha bizim Tako geliyor. Yolun alt başında, Tako sağ elini beline atmış, sol elinde emziğe yerleştirdiği kaçak tütünün dumanını havaya üfürerek yavaş yavaş geliyordu.

Memili; onbaşım bu bizim Tako meczuptur, askere bile almadılar. Biraz takıl şuna, hele ne yapacak?

Onbaşı yukardan aşağı bağırdı; koşsana be ,seni mi bekleyeceğiz?

Tako emzikteki sigarayı çıkarıp yere attı, çorabının içine koyduğu pantolon paçalarını düzeltti. Her ihtimale karşı da elleriyle çırparak (varsa) tozu, çamuru aceleyle silkeledi. Bir yandan koşuyor, bir yandan da emziği ceketinin cebine yerleştirmeye çalışıyordu. Nefes nefese yanlarına yetişti.

Onbaşı; esas duruuş, tekmil veeer.

Ergice köyü, Tako, emret komutanım.

Onbaşı yakasından tutarak ;”yarın senin mahkemen var. Sabah erken karakola geleceksin, seni Pazarcık’ta mahkemeye çıkaracağız. Anlaşıldı mı?”

Tako bir yandan yardım bekleyen bakışlarla etrafına bakıyor bir yandan da bağırıyordu; “Emredersiniz komutanııım.”

Ertesi gün köylü Tako’nun evinde toplanmış merakla mahkeme sonucunun ne olduğunu öğrenmeye çalışıyordu.

Ee Tako ne oldu? Anlat hele.

Tako yanan sobanın yanına serili mindere ve yastığa iyice kaykılmış, sol ayağı dikili, sağ ayak sol ayağın üstüne atılmış , bilmem kaç senelik pörsümüş şapkasını gözlerinin üzerine düşürmüş vaziyette, gözlerini kırpmadan çook uzaklara dalmış kendinden emin, emziğe takılı kaçak tütünden bir nefes çekerek dumanın kerpiç evin direklerine yükselişini seyrettikten sonra; “hakim bana adımı sordu. Şöyle bir yüzüne baktım, Tako “ dedim. Zatan hakim “tık” diyemedi benden korktu,çık dışarı “dedi. Ağır ağır konuşarak “hakimi korkuttum,” diyordu.

 İmam Cuma Selasını okumaya başladı. Sesi Ergice’nin üzerinde yanık yanık yankılanıyordu.

Ala Bekir; haydin cömaat Cuma Selası okunuyor, camiye gidelim.

Kalabalık dışarı çıktığında Tako hala söyleniyordu ;”hakimi korkuttum, hakim benden korktu.”

Karşı evin Haycesi de çenedinden tuttuğu çocuğun ağzına ağzına terliğin altıyla vuruyor bir yandan da bağırıyordu; “Allah şeyle başından bulasın. Allah şeyle başından bulasın. Allah şeyle başından bulasın.”


Mesut Bilginer Hoca’nın Emekli Olmasına Dair/İsmail Göktürk




Duydum küçük cihaddan büyük cihada gitmişsin

Kendini “kıylükâlden” emekli etmişsin


Meğer gizliden kâğıt âharlayıp, kalem yonarmışsın

Şimdi hikmet pazarına varmış, inciler sunarmışsın


Artık kandilleri uyandırmaya erken varır olmuşsun

Taşkın oldu derler, kimseler farketmeden dolmuşsun


Zâhirine bir kalem çekmişsin Muhâsebenin

Derûnuna demir atmışsın musâhabenin


Kemâlât yaşta değil, lakin yaş da kemâl bulur

Bir dem gelir sohbet, demini almış çaylar gibi olur


Duydum Pîr sözüne uyup, dünü dünde bırakmışsın

Yeni bir çağa Ya Allah Hû deyip kalkmışsın


Ömrün müzdâd ola azizim, menzilin mübarek

Fakiri de nazardan ırak etme eski bir dost diyerek


YARISI DUA/Nurcihan KIZMAZ

 


Bir kız kardeşi olsaydı Yusuf’un
Bilirdi gömleğindeki kanın
Onun olmadığını
Mum yakardı kör kuyulara

İkiye bölerdi geceyi
Yarısı gözyaşı, yarısı dua

Bir kız kardeşi olsaydı eğer,
Taş yağdırırdı ebabil misali
Mısır’ın köle pazarına

On bir kardeşten biri kız olsaydı mesela
Meydan okurdu Züleyha’ya

Ve zindana düştüğünde Yusuf
Diyet verirdi yüreğini Firavun’a

Bir kız kardeşi olsaydı Yusuf’un
Geciktirmezdi müjdeyi
Girerdi Yakub’un rüyalarına



Dünyadan Geçerken Gördüğüm Rüya Üzerine/Sibel Kök

 



















Gecenin mağrur şafağına andolsun ki
Bizdik çağıran soylu bestesiyle akşamı
Dağların eteğindeki masala
Atları uçuruma süren bizdik dörtnala
Koşan, yıkılan sonra çatlayan

Atlas çadırların gölgeliğinde
Bin ah sunan bizdik dağlanan gövdemize
Ruhumuzu yuyan ve arıtan tövbeleri
Böyle giydik eynimize

Buydu var kılan bizi;
Adem'in kursağındaki ihtar
Sürgün sebebi öteden beri
Dünya, alınlarımızın hırpani acemiliği
Yazgımız avcumuzda büyüyen çiçek
Sızımız yerleşik bir cümle çehremizde
Dağılırsa önce içine dağılır bu yüzden insan
Sığınırsa önce kalbine
Kalp çünkü ağrıyan her gurbetin kıblesi
Ekmek gibi su gibi aşk ve ölüm
Kimsenin bilmediği tenhalarda bekler


Şu Sıralar Şiir Yazamaz Olduk_ Burak ÇIRAK




Şu sıralar şiir yazamaz olduk.

Kelimeler yerini biliyor ama sıraya girmiyor.

İçimiz dolu, kalem hafif;

yazı ağır, gönül yorgun.


Eskiden bir cümle yakaladık mı

döş cebine koyardık.

Orada dururdu;

sigara paketiyle, kırışık bir kâğıtla,

bir iki suskunlukla yan yana.

Zamanı gelince çıkar,

kendiliğinden yazı olurdu.


Şimdi öyle olmuyor.

Sanki kelimeye uzandıkça

mürekkep eksiliyor.

Belki de ondandır;


Her yazı sıradan mürekkeple yazılmıyor demek ki.

Bazı satırlar için

niyet temizlenecek,

söz yıkanacak,

kalem bekleyecek.


Biz de bekliyoruz.

Şiir gelmiyorsa zorlamıyoruz.

Gelirse başımızın üstüne,

gelmezse döş cebine koyup

susmayı öğreniyoruz.


Çünkü bazen yazamamak da

yazının bir parçasıdır


Ölmek Üzerine Postmodernist Bir Şiir Denemesi/Gün Sazak Göktürk

 







.










Adam, 
sabah kahvesini içerken ölüm üzerine düşündü.

Hayat devam ediyordu ama adamın içinde çoktan bitmişti.

Bu düşünce, ekmek kırıntılarının masaya düşmesi kadar sıradandı.

Ölüm ona bir oyun gibi görünüyordu;

Çocukken oynadığı saklambaç gibi

Birisi “bitti” der, herkes ortaya çıkar.

Oysa şimdi kimse ortaya çıkmıyordu.



Sokaklarda insanlar aceleyle yürüyordu,

Gazetelerde yeni felaketler yazıyordu

Ve adam, kendi sıkıntısını kimseye anlatmadan,

Şu uzayıp giden kaldırımlarda mahpus olan adam,

Ölümü bir şaka gibi cebinde taşıyordu.



Ölmekten mi korkuyordu adam?

Ağzını mı yummuş muydu ki dostuna, öldüğünü sansın.

Bir parçacık gam, bir zerrecik hüzün mü öldürecekti adamı,

Adamın sıkıntısı, bir şiir değil, bir boşluk: içi dolmayan bir çığlık.

Adamın sıkıntısı ölmek, ansızın bir kuyudan su çekerken ölmek!

Adam çok genç yaşta ölmüş bu hayat denilen gaileye



Ve Koşar adım yürüyüş biter, yığılır kalır beden taş konaklara.

Daha ölmedin diye sayıklamış imam talkımda…

Ciğerlerimde yanık izleri ağzımda is kokusu.

Ben hiç yenilmedim senden gayrısına,

Hiç parçalanmadım

Hiç kaybolmadım…



Sesizlikte Akan/Buğra Yaman Atalay

 



Deniz susar bazen

Dalga gelir kıyıya, bir sır bırakır,

Güneş gider, gökyüzü denize bakar.

Rüzgâr bile susar, içi anlatmakla dolu,

Deniz konuşmaz, ama hep bir şeyler akar.

Sessizliğinde saklıdır en derin sözler,

Bir bakarsın içinden geçmiş özlemler.

Ne varsa yutan o mavilikte yüzer,

Kalbinin kıyısına çarpar gizli hevesler.