Mart ayının son günleri, yağan karın ardından doğan güneşle Ergice köyünün yamaçları ışıl ışıl parlıyordu. Ala Bekir hohlayarak ağzından çıkardığı buharın yükselişini bir müddet seyrettikten sonra;
“ Bu yıl maşallah iyi bereket yağdı. Ekinler adam boyuna çıkar. Bet bereket artar. Kaç yıldır aha bu yağışları bekliydik, maşallah gözümüzde koymadı.”
Memili ekledi;” bu yıl köyde bekar kalmaz Bekir emmi.”
“He yeğenim vallaha ele.”
Aşağıdan yokuş yukarı Cicov Hasan göründü. Boynunda beygirlere takılan yem torbası, belli ki ağırdı. Nefes nefese yanlarından selam vermeden geçerken bir yandan da “Daş yerim, baş yemem. Daş yerim, baş yemem,” diyordu. Güneşlenen ahali sohbeti kesip Cicov Hasan’ı seyretmeye başladı. Cicov Hasan yokuşun başına kadar ayni minvalde devam edip, yokuşun başına gelince durdu. Boynundaki yem torbasını çıkarıp içindeki irili ufaklı taşları yere döktükten sonra torbayı elinde sallaya sallaya kalabalığa yanaştı.
Selam aleyküm ağalar, güneşleniymisiniz?
Ala Bekir atıldı; he yeğenim güneşleniyk de, senin bu halın ne?
Valla konşular bildiğiniz gibi üç avrat aldım üçü de öldü. Dördüncüye niyetlendim emme, Aliye garı;“ oğlum sende uğursuzluk var, sen baş yiyensin. Boynuna beygirin yem torbasını as, içine daş doldur sonra da; daş yerim, baş yemem diye bağıra bağıra yokuşun sonuna kadar yürü, Allahın izniylen alacağın avrada heç bişey olmaz” dediydi. Gülüştüler. Emme alaycı bir tavır takınamadılar. Aliye garı demişse mutlaka bir bildiği vardı. Köyün en yaşlı kadınlarından dı Aliye garı. Köyün tıp uzmanıydı. Kırık, çıkık işleri ondan sorulurdu. Keçi kılını zeytinyağında kavurur, sıcak sıcak kırılan ya da çıkan yere sarar, yanlara da dört çubuk yerleştirir ve üstünü bezle sıkı sıkıya sarardı. Karnın mı ağrıyor per yavşanı çiğne yut, hemen kesilir. Tiskiniğe mi düştün yemek yiyemiyormusun? Kolayı var Aliye garı per yavşanını sabunlu suya katar elini yüzünü yıkarsa derhal iştahın açılır. Sizin şu yolda yolakta tepeleyip geçtiğiniz per yavşanı var ya, Aliye garının her hastalıkta, mutlaka ilaç olarak kullandığı bir malzemedir. Hatta nazar değmesine bile nazar boncuğu, iğde dalı, tazı boncuğu ve sey’in yanısıra kullanılabilecek bir malzemedir. Bir keresinde Hössünü dövmüşlerdi. Adamcağızın hayalarına vurmuşlar, düşmüş bayılmış, hayaları da tar kimi şişmişti. Aliye garı zeytinyağı, un ve per yavşanından bulamaç yapmış Hössün’ü iyileştirmişti.
Karşı evden ciyak ciyak ağlayan çocuk sesi yükseldi. Anası çocuğu omzundan tutarak bir yandan hınçıklıyor, bir yandan da “ Allah seni şeyle dert tuta, bıktım usandım senin bu ağlamandan” diye bağırıyordu. O bağırdıkça çocuk ta daha fazla bağırmaya başlamıştı.
Nazey Ana seslendi;” kız Hayce bu oğlan niye bu kadar ağlıy. Bunun ağlaması heyre alamet deel anam. Bu oğlan birinizin başını yer.”
Nediym Nazey ana. Yollar kar. Şu kar kalksa trennen Pazarcık devlet hastenesine götürücüm.
Kız anam doktor ne bilici bu oğlanın derdini. Cuma selası veriliyken eşiklikte ağzına pabucun altıynan üç kere vur, her seferinde de “Allah şeyle başından bulasın” de, bir daha ağlamaz.
Yolun alt başından iki candarma belirdi. Yaklaşınca bir onbaşı bir de er olduğunu gördüler. Hayırdır inşallah diye birbirilerine bakıştılar. Susup jandarmaların yaklaşmasını beklediler.
Ala Bekir az öne çıkarak; “buyurun asker ağalar, hoş gelmişsiniz.”
Onbaşı; “hoş bulduk, emmi. Biz Ahmet Güneş’i arıyoruz. “
Hee, bizim Tako’mu? Ne işiniz olur Tako’yla. Tako mahsimin teki, kimseye karışmaz. Kendi halinde garibim.
Yok emmi, kötü bir şey yok. Ahmet Güneş’in bir şahitlik işi var. Yarın mahkemeye çıkması lazım.
Memili atıldı; aha bizim Tako geliyor. Yolun alt başında, Tako sağ elini beline atmış, sol elinde emziğe yerleştirdiği kaçak tütünün dumanını havaya üfürerek yavaş yavaş geliyordu.
Memili; onbaşım bu bizim Tako meczuptur, askere bile almadılar. Biraz takıl şuna, hele ne yapacak?
Onbaşı yukardan aşağı bağırdı; koşsana be ,seni mi bekleyeceğiz?
Tako emzikteki sigarayı çıkarıp yere attı, çorabının içine koyduğu pantolon paçalarını düzeltti. Her ihtimale karşı da elleriyle çırparak (varsa) tozu, çamuru aceleyle silkeledi. Bir yandan koşuyor, bir yandan da emziği ceketinin cebine yerleştirmeye çalışıyordu. Nefes nefese yanlarına yetişti.
Onbaşı; esas duruuş, tekmil veeer.
Ergice köyü, Tako, emret komutanım.
Onbaşı yakasından tutarak ;”yarın senin mahkemen var. Sabah erken karakola geleceksin, seni Pazarcık’ta mahkemeye çıkaracağız. Anlaşıldı mı?”
Tako bir yandan yardım bekleyen bakışlarla etrafına bakıyor bir yandan da bağırıyordu; “Emredersiniz komutanııım.”
Ertesi gün köylü Tako’nun evinde toplanmış merakla mahkeme sonucunun ne olduğunu öğrenmeye çalışıyordu.
Ee Tako ne oldu? Anlat hele.
Tako yanan sobanın yanına serili mindere ve yastığa iyice kaykılmış, sol ayağı dikili, sağ ayak sol ayağın üstüne atılmış , bilmem kaç senelik pörsümüş şapkasını gözlerinin üzerine düşürmüş vaziyette, gözlerini kırpmadan çook uzaklara dalmış kendinden emin, emziğe takılı kaçak tütünden bir nefes çekerek dumanın kerpiç evin direklerine yükselişini seyrettikten sonra; “hakim bana adımı sordu. Şöyle bir yüzüne baktım, Tako “ dedim. Zatan hakim “tık” diyemedi benden korktu,çık dışarı “dedi. Ağır ağır konuşarak “hakimi korkuttum,” diyordu.
İmam Cuma Selasını okumaya başladı. Sesi Ergice’nin üzerinde yanık yanık yankılanıyordu.
Ala Bekir; haydin cömaat Cuma Selası okunuyor, camiye gidelim.
Kalabalık dışarı çıktığında Tako hala söyleniyordu ;”hakimi korkuttum, hakim benden korktu.”
Karşı evin Haycesi de çenedinden tuttuğu çocuğun ağzına ağzına terliğin altıyla vuruyor bir yandan da bağırıyordu; “Allah şeyle başından bulasın. Allah şeyle başından bulasın. Allah şeyle başından bulasın.”

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.