MAUN / Miraç DOĞANTEKİN

Sazımın sesinde rüzgârın sesi
Sazımın sesinde bin yıllık ağaç
Belli belirsiz ilerleyen bir gemi
Köpüğünün ne işi var bu dağ başında
Ey deniz
Gençliğinin bu en hoyrat yaşında
Sazımın sesinde sarp bir yamaç
Ruhumu pay eder vahşi kuşlara
Dinledikçe dinlenen bir kuytu orman
Güzel arıyorsan derinliğinde
Bilge arıyorsan karanlığında
Şimdi ne söylesem yerli yerinde
Turna göğe aşık gözü yok kuğunda
.
.
Aşığın bağında sesim duyanlar
Bir garip heyecanla ürperirler
Gözleri en olmayacağım yerlerde
Korkak
Dudakları kıpır kıpır eşlik eder
Beni bilenler sesimi bilmezler
Bir ben duyarım kötü ne varsa
Bir ben duyarım gülün koparılışını
Taşıdığım bu acı benim değildir
Yaşını gecelerden alan gözlerim
Bir maden gibi gözlerinde erir
Gözlerini tenzih ederim aynı kelimelerden
Sazımın sesinde bir çocuk ağlar
Sazımın sesinde bir genç kız güler
Bahtiyarlığını bitmekten alan türküler
Yâre yazılınca yarım bırakılır
Sazımın sesinde benim sesim var
Hanende olmayanlara sır



***
KESİK MANİ














Kurtcuk muyum kurt muyum
Düşündüm durdum
.
.
.
Şehirli ağzını öğrendiğimden beri
Ve saksıda çiçek yetiştirmeyi
Zalim oldum biraz kendime ve sana
Kibarın güzel olmadığını gördüm yer yer
Bunca kandırıldım kızdım bunca darıldım
Ben Peygamber göğsü değildim
Ne yarıldım ne arındım
Dizinin dibinde büyüdüm masal ağacının
Kötünün ve çirkinin kiniyle yoğruldum
İhtiyar bir çınar gibi doğruldum ve söyledim
Bin yıllık eskiliğiyle eskinin
Eski koktum eski terledim boncuk boncuk
Eski baktım çak çak özüm dolunca
Bir çarşı oldum boynunda bir dilencinin
Düştüm amma amma yükseldim
Çirkin olmadım söylenmedim
Bayat olmadım küflenmedim
Düşünü gördüm Hızır’ın tuttu elimden
İçirdi bana yedi kat göğü ve âlemi
Uyandım ağacın serininde eylenmedim
Toraman beylerle cenk etmedim bayrak dikmedim
Utandım yolumdan niyetimden hedefimden
Evladım olsa ne anlatırdım türküler belledim
Toprağa değdim doğdum ata bindim büyüdüm
Dostu övdüm kendimce âlemleri BİRledim
.
.
.
Kaybolmak hiçlikte düşmek ve uyanamamak
Hatırlayamamak bilememek kıpırdayamamak
Boğuk zindan havası ve rutubet ve imdat
Karanlık zifiri taş maden geçmeyesi yerin dibi
Çaresizlik beklemek lanet yalan
.
.
İyiliğin denizinde boğulmaktayım imdat!


***
SÂKİ YEŞİLİ

Bir şiir neyle başlar
Bir şiir meyle başlar
Yol üstünde yazılırsa sızısı kuyruk sokumunda
Bir şiir huyla başlar huuu

Gecenin en karanlığında ve en soğuğunda
Bir şiir neyle başlar
Sorgusu pişmanlığını ortaya çıkarır kanunsuzun
Bahçe ortasında yemiş başında
En büyük iç çekişidir çocukluğumun
Bir şiir böyle başlar

Yener de namussuzu
Çocuklar gibi ağlar
Ah iç çekişi çocukluğumun
Babamın kerpeteninde çekilir dişlerim
Dilimi dişimin arasında sıkan
Bir pişmanlıktır bilirim

Soğuk sudan sıcak suya girmeyen elleri annemin
Fesleğeni sever gibi düzler kahkülümü
Bir anneden yadigar sevgiyi tuttu elim
Bir şiir neyle başlar
Bir hasret nasıl biter
Bir Aşk nerde doğar
Sevgilimin dizlerindeysem ölümü neyleyim
Orda yaşlanayım da ölümü bilmeyim


***
TARİZ-İ MERGUL
















Yaratıldım topraktan:

Benzemezsin Anka kuşuna bir çam ağacı kadar
Bir rüzgâr sesi kadar içe işlemez türkülerin
Varlığın su gibi ses gibi duyulur anlaşılmaz
Yokluğun toprak gibi hüznü saklıdır ölümlerin

*

Dünyaya gönderildim:

Biçimini korur ölü bir beytin arasında
Her hayat tefilesidir ilahi kitapların

Zaman bütün şiirlerin olmazsa olmazıdır
Sırrı ilhamı saklıdır çobanın asasında

Düşer dağılır boşluğa yeminli emanetim
Sonsuz azapta dağılır nefretim bir noktayla

*

Övüldüm yaşamımla:

Hayatım vardır bir de fikir gibi müstatil
Rüzgâr gibi desensiz ve dağlar gibi eril

Kimi meyhane sanır sazımın neşesinden
Kimi gamımı duyar solumun huşesinden

Söylesem inanmazlar içimde olanları
Kanımdaki delilik normallik yalanları

Anladım anlaşılmaz sesim duyulmadıkça
Doğmak doğmak değildir ölüp ayılmadıkça

Ve yaşadım sebepsiz değil dildeki yara
Aradım buldum sevdim ve öldüm bu yarayla

*

Ölümümle yerildim:

Okundu salalar eşliğinde vasiyetim
Tarizi çözdü basiretim bir noktayla

Bir harf ile yitirdi sözüm haysiyetini
Kırk parçaya kondu suretim bir noktayla
  

***YANDI HA YANDI
















Masada üç kişi var
Birinci ikinci üçüncü tekil şahıs
Ben sen o gibi
Bir cümle kadar derin
Bir nokta kadar ıssız...

Masada üç kişi var
Hepimiz başka yere bakmışız
Son yudumla görünen bardağın dibi
Henüz ezilmemiş limon
Erimemiş şeker kadar manasız.

Masada üç kişi var
Konular hep uzaklardan
Akan zaman değil insan
Ne kadar çoksak o kadar azız. 

Masada üç kişi var 
Masada üç bahtsız 
Her biri diğerinden yalnız...


***NİHAYET





















Geçmiş zaman pek acıdır kor alevdir kül içinde
Teselli ihtiyacıdır su gibidir gül içinde

Nedir ki varılmaz olan geçmiş mi gelecek midir
Bu yeis zihni tüketir katil ki maktul içinde

Düşündüm ki yeryüzüne bir dostun olmaya geldik
Dostluk nokta virgül gibi nokta var virgül içinde

Bir söz verip geldiğimiz bu dünyada hikayemiz
Aşkın özünde başlar da biter mor sümbül içinde



***
HANDE-İ KAMVER















Herkes bir gitmek derdinde gönlümüz kalmak diler
Yardan evlâd ü ıyalden biraz kam almak diler

Safasında değiliz bu çile gam dünyasının 
Lakin bizim de gönlümüz gayrı şad olmak diler
.
.
.
Gurbet ile hal olunca yarla hemhâl olunca
Şi'rimiz bülbül ölünce gül ile solmak diler

Behram-ı gur hikayesin esrarını çözüp de 
Yüzyıllardır her şiirde yariyle gülmek diler

Şair isminin hakkınca vuslat olur herkese 
Şimdi kendi mecnun olmuş leylayla ölmek diler
Şi're gömülmek diler



***
YASIMIZ VAR



Şehitlerimize...








Irgat bir toplumun şairiyim ben
ve binlerce sultanın...
sözün ve sedanın kalbine doğan
eğri bir güneşim ben...
benim dünyamda
insanlar evler kadar da olabilir
güneşin içine uçan kuşlar kadar da
adımın baş harfini çizdiler yıllarca
özgür birer kuş niyetine
benim dünyamda
ağlayan çocuklar olmadı hiç
ellerinden anne babaları tutuyordu
çünkü yoktu benim dünyamda
ateş yaradılışlı uçan şeytanlar
şeytanın karanlık bulutları
gölgenin ruhu değil 
adı bile anılmazdı
uçun güvercinler
AĞLA/YASIMIZ VAR!




***
ONLAR










İslam’a fikir diyen Kur’an’ı dergi olarak okur.
Spor olsun diye namaz kılar.
Diyet niyetiyle oruç tutar.
Hacc’a da seyahat gözüyle bakar.
Verdiği vergiyi zekâtı sayar.
Rüzgâr hangi yönden esiyorsa kıblesi o taraftır.
Gönlünden kopan ne varsa ceplerinde saklıdır.

Onlar için vefa veya sadakat diye bir unsur yoktur. Onlar ki güneşin doğduğu yerden battığı yere doğru uçan kuşlar gibidirler. Bu uğurda koskoca bir ömrü (rahatlık peşinde koşarak) tüketirler.

Fakat onlar bilmezler ki güneş battığı yerden doğmaz. Ve aslında her sabah onlar başlarına kopacak olan kıyameti beklercesine uyanırlar. Bunu fark ettiklerinde ise kalemleri kırılmış, hükümleri verilmiş olur çoktan. Mizanda tartılan yalnızca günahlarıdır.


Ve onları bekleyen büyük bir azap vardır.

***
DOSTA VEFA















Ahvâlimi sorman bugün,
Derdim deryadan derince.
İlacım ne çay ne tütün,
Anlarsın canım verince.

Ey dost dermanımı aldın,
Beni türlü derde saldın,
Bildim sen de yalnız kaldın,
Benim hâlim hissedince.

Sanma ki boş konuşurum,
Yokluğuna alışırım,
Yahut yâre kavuşurum,
Gönlümü harab edince.

Dilim suskun gönlüm viran,
Sitemin sevgiye kiran,
Anlatamam derdim nihan,
Bulamazsın kaybedince.

Ebed müddet var olalım,
Nur dağına kar olalım,
Ol Mirac’a yar olalım,
Sohbetimiz nispetince.



                                                                                                                 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme