Maraba Adamlar Şiirden Ne Anlar/Ferhat ALTUN







Garnı ağrısın ağrıması gereken ne varsanın

Irak bir şeyden geliyor gibi ağlayanlar ve
Nasıllığını kaybettiğimiz dostlar 
Canımızın düştüğü yerde oyy 
Irak bir şeyden geliyorlar
Fal bakıyor anneleri kibirli kadınların 
Laf bu kadınlar topuklarıyla da kadındır
Irak bir şeye bakar gibi ölüyorlar

Şeyler ırak bir şeyden geliyorlar 
İçin ha bir kadının topuğuna değmiş
İğri bir ıraklığa bakmış ha gözlerin
Resmin artık çizilebilen bir şeydir
İsmi nasıl çiziliyorsa dostların

Onulmaz yaraları vardır tütün içinlerin
Kitabın ortasından konuşmak ne haddimize 
Ussal sancılar çekmezdik dil devrimi olmasa
Maraba adamlar da şiirden anlayacaktı
Ansızın kanlısı bağrından vurmasa

BEDDUA/Alirıza KARAKALE

Şehir, üzerine yapışan bu bedduanın ne zaman sonlanacağını sorgularken, ben mecalimi yitirdiğim bir gece; bir kitabın kapağının göz kapağıma galip gelmesine izin verdim. Daha önce okuduklarım gibiydi. Yaşanmadan yazılmış, samimiyetsiz. Oysa benim babam öyle bir adam değildi. Gideceği yeri bilmese de inadı haritayı sererdi önüne. Geç giderdi ama hedefi belliydi. Mesele de gitmek değil miydi ? 


Sonra, benim çıktığım yol da göz kapaklarımı uğruna astığım kitapta yazan gibi değildi. Yokuşları heybeme yük yükleyen, ayak bileklerime ağır gelen yollardı hep. Kabarcık mevsimi çıktığım bol çukurlu bir yolda; yürümek yerine otobüsü tercih ettiğim bir akşam, şoförün umursamaz unutkanlığı ve yerli yersiz haklı küfürleri eşliğinde lastik eskittik. 

 Pencerelerine kadar umudunu yitirmiş çok katlı binaların, sarı sokak lambalarıyla gölgelerinin daha da ürkütücü bir hâl alması, inmem gereken durakları erteletti. Vardığım durak az namazlı bir caminin önüydü ve içeriden Gazzeli çocukların şikayetleri yankılanıyordu. Duyduğum iniltilerin huzursuzluğuyla otobüsten inip, oğlumun şişe devirmece oyununda beni hep yendiği zeytin ağacının kuytusunda soluklandım. Birazdan 34 yıldır hiç yol yürümemişim edasıyla kapımı açacağım. Beyaz gömleğimde beyaz sabun kokusu, sabah çıkarken süründüğüm gül kolonyası, dilimde ‘Gufraneke ya Rahman!’  

Güneşe kalmadan ellerini yüzüme sürmeseydi Derya, bu rüyadan uyanamayacaktım ve göz kapaklarım kitabın kapağına galip gelecekti. 
Elimde değilmiş… Gelse miydi ? 

YİRMİ YEDİ YILLIK ANTİK ÇİVİ/Samet YURTTAŞ


Ve hiç sindiremedim

Cuma akşamları okuduğum şiirleri

Aç karnıma oturan bir yumruk gibi

Hep bir şeylere hazırlanırken

Çağlar öncesinden çağlar ötesinden

Zihnime çakılan

Yirmi yedi yıllık antik çivi:

“Putlar kendi insanlarını yaratıyor şimdi”

 

O balçık suratlıların

Yüzlerini hiç unutmadım.

Hafta sonları

Tiyatroda, sinemada, operada

Kendini adlandıran, tanımlayan, Konumlandıran

Sabahı hep ıskalayan

Akşam apartman boşluklarında

Kendini sallandıran

Putları dahi kıskandıran çağın insanı

 

Gökyüzünü şahit kılmak için

Açık havada

Tam üç kez okudum bu şiiri

Parmaklarımın arasındaki

Putlar dökülsün diye

Elimde çekiçle, balyozla okudum

Anladım

Elimdeki putmuş damıtan

Bu şiiri

AĞABEYLERİN AĞABEYİ D. MEHMET DOĞAN/ Hasan Ejderha

 


D. Mehmet Doğan ağabey gerçek bir ağabeydi. Herkesin, bütün dostların ağabeyi olduğu için yazımın başlığına "Ağabeylerin Ağabeyi" dedim. Aslında bizim sadece ağabeyimiz değil; baş öğretmenimiz, fikir babamız, yazının, kalemin, kültürün haysiyetini öğreten güzeller güzeli bir adamdı D. Mehmet Doğan ağabey.

Kahramanmaraş'ta gerçekleştirdiğimiz bütün kültürel etkinliklere davetlerimizin hiç birine hayır demedi. O Maraş'a gelince, Türkiyr Yazarlar Birliği Kahramanmaraş Şubesi (Dükkân) 'nde olağanüstü sevinçli bir gün olurdu. 

Her program sonrası Dükkân'da sohbet etmekten çok hoşlanır, TYB Kahramanmaraş Şubesinin mütavazi hâlini çok sever, bizimle gece saat 02-03' lere kadar oturur, orada dönen muhabbetin yıllardır içindeymiş gibi hiç bir kopukluk olmadan süregelen sohbete katılırdı.

En son gelişi biraz acıydı. Zira Dükkândan; Ahmet Doğan İlbey ağabeyi, Güzel adam Ferhat Ağca'yı ve Başkan Fazlı Bayram'ı depremde kaybetmiştik. Mezarlık ziyareti yaptık. Mezarlıkta dostlarımızı D. Mehmet Doğan ağabeyle birlikte ziyaret ederken, Şube Başkanımız Enver Çapar, Şube Yönetim Kurulu üyemiz H. Ahmet Eralp dâhil hiç birimizin ağzını bıçak açmıyordu. Hepimiz dostlarımızı o gün kaybetmişiz gibi acılar içindeydik.

Asla unutamam D. Mehmet Doğan ağabeyin 6 Şubat Depreminde gün boyu aralıklarla arayarak nasıl çırpındığını. Ahmet Doğan İlbey Ağabey, Ferhat Ağca ve Fazlı Bayram enkaz altındaydılar ve D. Mehmet Döğan ağabey nerdeyse saatte bir arayıp enkaz altında olan dostlarımız ile ilgili haber almaya çalışıyordu. Telefonda konuşurken nasıl çaresizce çırpındığı telefonla konuşulurken bile anlaşılıyordu. Baba gibi, öz ağabey gibi feryat ediyordu. O depremin il gününde D. Mehmet Doğan ağabey telefonu kapatır kapatmaz TYB İstanbul Şube Başkanımız Mahmut Bıyıklı dostum arıyordu ve o da Mehmet ağabey gibi İstanbul'da çırpınıyordu Maraş ve dostları için.

Hemen sonra anladık ki 6 Şubat günü bizim için Kahramanmaraş için çırpınan D. Mehmet Ağabeyin de hastalığının ilk zamanlarıymış. Tedavisi başladı hemen sonra da. Bazı zamanlar iyi olduğu ve iyi olacağı haberini aldık, bazen de hastalığının ilerlediği haberini. Tedavisi boyunca elimiz kalbimiz üstünde dua edip, şifasını bekledik. Bekledik ama Rab'bim son zamanlarda güzelleri hep yanına alıyor ve D. Mehmet Doğan Ağabey'i de aldı. Rahmetler olsun. Mekanı cennet olsun. Ağabeylerin ağabeyinin.


ARKADAŞIM ENES VE ESKİŞEHİR / Teyfik KARADAŞ



Köyümüz doğal güzellikleri bakımından dünyanın saklı cennetlerinden bir köşe olduğu halde; dağlık, taşlık ve ormanlık bir coğrafyada yer aldığı için geçim kaynakları bakımından oldukça fakir bir yerdi. Bizim köyün, bizim yörenin insanlarının bu zor şartlardan kurtulup, rahat bir ortamda yaşayabilmesi için okumaktan başka çaresi yoktu. Babam beni ilkokuldan sonra ortaokula kayıt ettirerek, güzel Döngel’in zor şartlarından kurtulmam için bana büyük bir şans tanımıştı. Köyümüzdeki diğer çocukların çoğunun şartları benden daha kötüydü ama onların aile büyükleri arkadaşlarıma bu şansı tanımamışlardı. Benden daha zeki çocukluk arkadaşlarım aileleri tarafından Döngel’in zor ekonomik şartlarında yaşamaya adeta mahkûm edilmişlerdi. On iki yaşında arkadaşlarımın kimisi çobanlığa kimisi ırgatlığa başlamıştı. Gaz lambasının ışığında ve ekmek tahtasının üzerinde ders çalışsam da altı kilometrelik yolu yürüyerek ortaokula gitsem de   köyümüzün eğitim konusunda en şanslı insanı bendim. Ben ortaokula giderken köyümüzdeki herkes beni parmağı ile gösterir, gıpta ile bakardı. Zor şartlar altında acı zulüm komşu köyümüz Tekir’de ortaokulu bitirdim. Kahramanmaraş Endüstri Meslek Lisesine kayıt yaptırdım. Lisede okumak için köyden şehre geldim. Köyden şehre lise okumak için geldiğim yıllarda evinde kalabileceğim ne amcam nede dayım vardı. Birinci derece akrabalarımın tamamına yakını köylerde yaşıyordu. Şehirde olanlarında beni evlerinde barındırma imkanları yoktu. Okuduğum lisenin yatılı olarak kalacak pansiyonu da bulunmuyordu. O tarihlerde halkın imkânları kısıtlı olduğu gibi devletimizin olanakları da çok yetersizdi.

Lise birinci sınıfta okurken Karamanlı mahallesinde iki katlı bir evin bodrum katındaki bir odalık yerde kaldık. Ev arkadaşım Abdurrahman’la aynı ortaokulda okumuştuk. O benden bir sınıf üsteydi ve dünyadaki en iyi insanlardan biriydi. Ev sahibimizden, komşularımızdan ve mahalle halkından çok memnunduk ama kaldığımız evin rutubetli olması nedeniyle o yıl çok büyük sıkıntılar yaşadık. Köyden getirdiğimiz tonlarca odununu yaktığımız halde evi bir türlü ısıtamadık. Nemden etkilenerek ev arkadaşımla ikimiz birden rahatsızlandık. Doktorunun yazdığı İlaçları kullanarak, bitkisel çayları içerek hastanede yatmadan ayakta tedavi olduk şükür. Evi değiştirmek için Maraş kazan biz kepçe her tarafı sokak sokak, cadde cadde dolaştık ama kış ortasında kaldığımız evden daha iyi bir ev bulamadık. Hastalandığımız günlerde okula gidemediğimiz için derslerden geri kaldık. Yaşadığımız bu kötü şartlar altında ikimizde bütünlemeye kalmadan sınıfı geçtik. Kronik bir hastalığa yakalanmadan, bütünlemeye kalmadan öğretim yılını başarıyla bitirdiğimiz için yine de şanslı sayılırdık. Karnemizi aldığımız gün ev sahibimiz ve komşularımızla helalleşerek nemli olsa da bir yıl boyu bize kucak açan, bizleri bağrına basan ve bize birçok güzel anılar yaşatan evimizden göz yaşları arasında ayrıldık. Kaldığımız evin nemli olması nedeniyle ayrıldığımız Karamanlı Mahallesinin sıcak kanlı insanlarıyla halen irtibatım devam etmektedir. Abdurrahman yaşasaydı onun irtibatı da devam ederdi diye düşünüyorum.

Lise ikinci sınıfa geçince birinci sınıftaki ev arkadaşım dünyalar tatlısı kıymetli insan Abdurrahman ile ayrılmak zorunda kaldık. O ekonomik şartlar nedeniyle şehre yakın Kumaşır Köyündeki tanıdıklarının evinde kalmaya başladı. Abdurrahman tanıdıklarının evine gidince bende kendime kalacak başka bir yer araştırmaya, aramaya başladım.

Orta Doğu Teknik Üniversitesi Kahramanmaraş Meslek Yüksekokulun motor, elektrik gibi bazı bölümlerinin öğrencileri uygulama derslerini bizim okulun tesviye atölyesinde görüyorlardı. Birinci sınıfın son günleri tesviye atölyesinde Enes isimli Kütahyalı bir öğrenci ile tanıştım. Enes Meslek Yüksekokulunun motor bölümünde okuyordu. Öğle arası beni evine yemeğe götürdü. Evde gidince Enes’in Zübeyir ve ihsan isimli ev arkadaşıyla da tanıştım. Evleri Uzunoluk Caddesindeki Çınarlı Cami civarında tarihi ahşap yapılı bir konaktı. Yemek esnasında benim nerede kaldığımı sordular. Ben ise Karamanlı mahallesinde bodrum katı, nemli bir evde kaldığımı söyledim. Benim kaldığım evin sağlıksız olduğunu öğrenince üçü birden kendileriyle birlikte kalmamı teklif ettiler. Bu tekliflerinden çok memnun oldum ama an itibariyle Abdurrahman’ı yalnız bırakmamak için tekliflerini kabul etmedim. Kendilerine teklifleri için teşekkür edip dönem sonuna kadar gelme şansım olmadığını, önümüzdeki yıl için burada kalmayı düşündüğümü söyleyip tekliflerine açık bir kapı bıraktım. Yaz tatilinde Abdurrahman köyde kalmaya karar verince, bende kabul etmeleri durumunda birinci sınıftayken tanıştığım üniversitede okuyan öğrencilerle aynı evde kalmaya zihnimde karar verdim.

 Enes bana yaz tatilinde Mimar Behzat Beyin ofisinde desinatör olarak çalıştığını söylemiş ve çalıştığı ofisin yerinde kaba taslak tarif etmişti. Kendileriyle birlikte kalmak istediğimi söylemek için Enes’in çalıştığı ofise gittim. Ofisin yerini elimle koymuş gibi buldum. Enes beni ofiste muhabbetle sevgiyle karşıladı. En iyi en güzel şekilde ağırladı. Ben Enes’e “Uygun görürseniz bu sene sizinle kalmak istiyorum” dedim. Enes’te bana “Ben bugün arkadaşlara telefonla görüşeyim, yarın sana haber veririm” dedi. Ben Enes’in beni aramasına fırsat vermeden sabah erkenden yanına gittim. Enes “Kardeş tamam. Ben arkadaşlarla görüştüm. Bizimle kalabilirsin” dedi. Enes’ten bu cevabı duyunca nasıl mutlu olduğumu, nasıl sevindiğimi sizlere kelimelerle anlatamam, izah edemem.  Enes’in yanında bir çay içip hazırlık yapmak için izimin üzerine köye geri döndüm.

Birinci sınıftan tecrübeli olduğum için yatak, yorgan, kıyafet, kitap, defter çanta gibi ihtiyacım olan tüm eşyaları iki gün içinde eksiksiz olarak hazırladım.  Eşyaları hazırlarken anamın o kadar iş içersin de benim için gösterdiği gayreti hiç unutamam. Hazırladığım eşyaları usta bir tezgahtar edasıyla paketledim. Eşyaları paketlerken de küçük kardeşim Adem’in yardımı da çok oldu. Paketlediğim eşyaları cumartesi günü yakın akrabam Hacı Polat Amcanın otobüsüyle şehre getirdim. Otobüsün yol darlığı nedeniyle kalacağım konağın olduğu sokağa girme imkânı yoktu. Otobüsteki eşyalarımı Eski Halde sepetli bir motosiklete yükleyerek kalacağım eve götürdüm. Enes’in yardımıyla eşyalarımı kalacağım odaya nizami bir şekilde yerleştirdim. Kalacağım odadaki daha önce hiç görmediğim kaliteli çam tahtasından yapılmış gömme ahşap dolap eşyaları yerleştirirken işime çok iyi yaradı. İki gecede konaktaki odamda yatıp hem eve alıştım hem de ev arkadaşlığı yapacağımız Enes’i yakından tanıma imkânı buldum. Enes’in babası yokmuş. Kendisi yaz tatilinde ve hafta sonları tuğla fabrikasında yaşı küçük olduğu için kaçak olarak çalışarak ailesini geçindirmeye çalışıyormuş. Maraş ’tada okulun olmadığı gün ve saatlerde Mimar Behzat Beyin Ofisinde proje çizimi yaparak harçlığını çıkartıyormuş. Enes’in durumu öğrenince ben kendi halim için Yarabbi şükür dedim. Okulun açılmasına iki hafta zaman olduğu için tekrar köye döndüm. Köyde aileme yardım etmek için harman, hasat, bağ ve bahçe işlerinde tekrar çalışmaya başladım. Ben köyde çalışmaya devam ederken Tekir Ortaokulundan yakın arkadaşım Bekir Akçadağ bir gün yanıma geldi. Biraz muhabbet edip çay kahve içtikten sonra bana “Maraş’tan bir ev kiralayıp, bu sene birlikte kalalım” dedi. Ben ise Bekir’e “Ben kalacak yer ayarladım” dedim. Ben kalacak yer ayarladım deyince lisanı halinden Bekir’in üzüldüğünü fark ettim. Bekir’e “Kardeş benim kalacağım yer iki katlı, haramlık ve selamlık olmak üzere iki bölümden oluşan, altında kullanılmayan müştemilatı bulunan devasa bir konak. Bizimle birlikte kalmak istersen senin için Enes ile konuşayım” dedim. Benim bu teklifi duyunca Bekir’in gözlerinin içi güldü. Bana “Bir konuş bakalım ortağım” dedi ama sevinçten uçacak gibiydi. Bekir ile bir gün sonra şehre gittik. Enes’i ziyaret ettik. Enes diğer arkadaşları ile görüştükten sonra Bekir’inde bizimle kalabileceğini söyledi. Bekir bu cevap için çok mutlu oldu. Hemen köye gitti. İki gün sonra eşyalarını getirip konağa yerleştirdi. Aynı gün birlikte köye döndük. Bindiğimiz otobüsten ben Döngel’de indim, Bekir kendi köyü Tekir’e gitti.

Okullar açılmadan bir gün önce Bekir ile kalacağımız konağa geldik. Bekir Ticaret Meslek Lisesinde okuyordu. Enes yaz tatilinde Maraş’ta çalıştığı için zaten konakta kalıyordu. Meslek Yüksekokulu açılmadığı için diğer arkadaşlar gelmemişti. Enes, Bekir ve ben meslek yüksek okulu açılıncaya kadar iki hafta birlikte kaldık. Bu iki haftalık süreçte Enes Bekir’i tanıdı. Bekir Enes’i tanıdı. Ben daha önceden ikisinde tanıdığım halde iki haftalık süreçte onları daha yakından tanıma imkânı buldum. Birbirilerimizin zayıf ve güçlü yönlerini öğrendik. Ailelerimizin sosyolojik yapıları ve maddi imkanları hakkında bilgiler edindik. Anlayacağınız iki hafta içerisinde birbirilerimizle horasan harcı gibi kaynaştık. Ayrıca Çınarlı Caminin müezzini Ökkeş Hoca sayesinde Postane kavşağından başlayıp Uğrak Pastanesine kadar uzanan Uzunoluk Caddesindeki bütün esnaflarla baştan sona kadar tek tek tanıştık.

Bizim kaldığımız konağa komşu bir evde kalan Ökkeş Hoca bizim üçümüzün birden akşam namazı için camiye geldiğimizi görünce nasıl mutlu oldu, nasıl sevindi anlatamam. Çünkü camide üçümüzden başka genç yoktu. Cemaatin yaş ortalaması elli yaşın üzerindeydi. Ökkeş Hoca namaz biter bitmez caminin içinde bizimle tanıştı. Üçümüzün birlikte kaldığımızı öğrenince sevinci bir kat daha arttı. Bizi Uzunoluk Caddesinde faaliyet gösteren fırın, bakkal, manav, berber gibi alışveriş yapacağımız esnaflarla tanıştırmaya götürdü.  Ökkeş hoca bunlar benim komşum, bunlar öğrenci diye bizi esnaflara takdim ettikten sonra, “Paraları olmasa bile bu gençlerin ihtiyaçlarını karşılayın. Kendiler ödemezse ben öderim” şeklinde tembihte buluyordu.  Esnafları hepsi de “Baş üstüne Hocam. Ödemeseler de olur Hocam” şeklinde cevap veriyorlardı. Zaten esnafların kapısından içeri girerken Ökkeş Hocaya olan saygı, sevgisi ve muhabbetleri ilk bakışta hissediliyordu. Ökkeş Hocanın bu naif davranışı karşısında nasıl bir duyguya kapıldığımı, gözlerimin nasıl dolduğunu görseydiniz inanıyorum ki hepiniz birden hüngür hüngür ağlardınız. Ökkeş Hocanın bizi esnafla tanıştırması pozitif manada önemli bir kazanımdı.

Meslek Yüksekokulunun açılmasına bir gün kala Zübeyir ve İhsanda memleketlerinden geldiler. Onların memleketten gelmesiyle beş kişilik kocaman bir aile olduk. Aramızda hiçbir ayrılık olmadı. Doğduğundan beri bir arada yaşayan kardeşler kadar birbirimize saygılı davranıyorduk. Ev işlerinin düzenli bir şekilde yürümesi için kendi aramızda görev taksimi yaptık. Yaptığımız görev taksiminde bana alışveriş yapma işi düştü. O günden itibaren kahvaltıda yiyeceğimiz ekmekten tutunda akşam yemeği yapmak için kullanacağımız ete kadar her türlü ihtiyacı ben almaya başladım. Ökkeş Hoca sayesinde fırıncıdan ekmeği yarı fiyatına manavdan sebze meyveyi indirimli olarak almaya başladım. Tatlıcı Mehmet Abinin yarım kilo lokma istediğim zaman bir kilo lokma verdiği o günleri hiç unutamam. Tamirci Şevket Amcanın ayakkabılarımızı beleş kadar ucuza tamir ettiğini hatırladıkça hüzünlenirim. O konakta kaldığım iki yıllık süreçte Uzunoluk Caddesindeki esnaflardan yardımını görmediğimiz hiçbir insan yoktur desem yalan olmaz. Ökkeş Hocanın camide okunan mevlitlerde, mahallede sakinleri tarafından verilen cenaze ve nikah yemeklerinde bizleri nasıl himaye etmeye çalıştığı aklımdan hiç çıkmaz. Babaoğlu Bakkalın sahibi Mehmet Abinin dükkânın önünden geçerken onurumuzu rencide etmeden elime verdiği içi gıda maddesi dolu poşetler hafızamdaki canlılığını o günkü gibi korumaktadır. Mahallenin o günkü esnaflarından bugün bir elin parmakları kadar azda olsa yaşayanlar bulunmaktadır. Ben zaman zaman bu esnafların ziyaretine giderim. Beni gördüklerinde kırk yıldır hasret kaldıkları bir evlatları gelmiş kadar mutlu olurlar. Onlarla geçmiş günleri yad ederiz. Ölenlerinde ruhuna Fatiha okuruz. Allah hepsinden de razı olsun.

Üniversite öğrencileriyle birlikte kaldığımız için evdeki sosyal yaşantımız oldukça disipliniydi. Sabah namazından sonra ben hemen ekmek almaya giderdim. Zübeyir çayı pişirir, kahvaltıyı hazırlar. Nöbetçi olan arkadaş bulaşıkları yıkardı. Kahvaltıdan sonra ben Sütçü İmam Çeşmesinin yanından Kahramanmaraş Kalesinin arkasından geçer Dükkân Önü Çarşından Batı parktaki okuluma giderdim. Okulda öğle yemeğini yedikten sonra Cezaevinin önünden geçer, Karacaoğlan Halk Kütüphanesin yanından Uzunoluk Çarşısına gider bakkaldan, manavdan akşam yemeği için gerekli malzemeleri alır eve bırakır, izimin üzerine yeniden okula giderdim. Bütün arkadaşlarda evle ilgili görevlerini eksiksiz olarak yerine getirirdi. Akşamları herkes dersine çalışır, ders çalışırken kimsenin ağzından çıt çıkmazdı.

Ev ortamımız oldukça huzurluydu. Başlangıçta beş kişi olarak başladığımız ev arkadaşlığı iki yıllık süreçte ayrılanlar yeni gelenlerle birlikte on kişiyi geçmiştir. Bu arkadaşlarla benim hiç küslüğüm veya gönül kırgınlığım olmadı. Diğer arkadaşlarında kendi aralarında husumet yaşadıklarına tanık olmadım. Kardeşlik ortamı içerisinde geçindik gittik. Evimize ders çalışmaya veya ziyarete gelen arkadaşlarımızın arkadaşlarıyla da güzel dostluklar kurduk. Günlerimiz yaşadığımız zor ekonomik şartlara rağmen mutlu bir şekilde geldi geçti. Ev arkadaşlarımızın hepsiyle temeli sağlam kalıcı dostluklar kurduk. Bunlar arasından Enes ile olan muhabbetimiz biraz daha fazlaydı. Enes’i bazen ben bazen Bekir köye götürürdü. Bu nedenle Enes bizim annemizi, babamızı, kardeşlerimizi hatta yakın akrabalarımızı bile tanıdı. Ailemizin bir bireyi gibi oldu. Anlayacağınız Enes Bekir ile benim manevi kardeşi oldu. Bu nedenle Enes yarıyıl tatilinde mezun olup memlekete giderken bana” Ben sizin çok yardımınızı gördüm. Evinizde kaldım. Tuzunuzu ekmeğinizi yedim. Sizde Bekir ile birlikte üniversite ikinci basamak sınavına Eskişehir’de girin. Bende sizleri Kütahya’da ağırlayayım misafir edeyim” dedi. Ben de” Kısmet ise olur kardeşim” dedim. Enes’i soğuk bir kış günü Aksu Otobüsüne bindirerek memleketine uğurladım.

Enes’in mezun olup memlekete gittiği yıl biz lise son sınıf öğrencisi idik. Nisan ayında yapılan üniversite basamak sınavını kazandık. O zaman Kahramanmaraş’ta ikinci basamak sınavı yapılmadığı için ikinci basamak sınavı için Eskişehir’i tercih ettik. Sınav giriş belgelerimiz gelince sınava Eskişehir’de gireceğimiz kesinleşti. Durumu telefonla Enes’e haber verdim. Enes haberi duyunca çok sevindi. Dünyalar kendinin oldu. Ümmi bir insan olan babama sınav için Eskişehir’e gideceğimi söyleyince “Bu devletin işine akıl yetmez. Bu çocuk için Adana’da, Ankara’da, İstanbul’da sınav için yer olmasında ta Eskişehir’de olsun. Ben bu işi anlayamadım arkadaş” diye tepki göstermesini hiç unutamam. Babam sert şekilde tepki gösterince tercihi benim yaptığımı bile söyleyemedim. Sınava gitmek için hazırlıklarımızı tamamladık. Harçlığımızı ayarladık. Eskişehir’e gitmek için gün saymaya başladık. Yola çıkmamıza iki gün kala köy meydanında köyümüzün öğretmenlerinden Yusuf Bey’le karşılaştık. Yusuf Bey’le dostluğumuz iyi olunca ayak üstü muhabbet etmeye başladık. Yusuf Bey’in abisi Hanefi Demirkol Eskişehir Valisiydi. Yusuf Bey’e “Hocam üniversite sınavı için Eskişehir’e gidiyorum. Abinize göndereceğiniz bir şey varsa götüreyim” dedim. Yusuf Bey ise “Göndereceğim bir şey yok ama bir mektup yazayım da size baksın” dedi. Eliyle benim orada beklememi işaret edip kendisi evine çıktı. Beş dakika sonra bana sarı bir zarf getirip” Bunu götür abime ver” dedi. Bende “Teşekkür ederim hocam” diyerek Yusuf Bey’den ayrıldım.

O zaman Kahramanmaraş’tan Eskişehir’e direk otobüs yoktu. Çarşamba günü akşamı arkadaşım Bekir ile otobüse binip Kayseri Kırşehir üzerinden Ankara’ya gittik. Ankara Otogarında otobüsten indikten sonra Kızılay, Gençlik Parkı, Ulus gibi merkezi yerleri gezdik dolaştık. Öğle yemeği için gittiğimiz lokantada hesap öderken su parası almaları çok tuhafımıza gitti. O zaman Maraş’taki lokantalarda ne şişelenmiş su, nede su için alınan ücret vardı. Herkes sürahilere doldurulmuş musluk suyunu istediği kadar içerdi. Sürahide su biterse garson yeniden su getirirdi. Ankara’da böyle bir durumla karşılaşınca kelimenin tam anlamıyla şok olduk. Yemekten sonra Ankara’ya geldiğimizi Şeref abiye haber verdik. Şeref Abi arabasıyla gelip bizi Ulustan aldı. Aile dostumuz olan Eczacı Şeref Yetkin Abi akşam bizi evinde misafir etti. Şeref Abi akşam yemeğinden sonra da bizi çarşıya gezmeye götürdü. Atatürk Orman Çiftliği, Anıtkabir, TBMM gibi yerleri arabayla gezdirip dolaştırdı. Böylelikle yıllarca hayalimizde yaşattığımız başkentimiz Ankara’yı ana hatlarıyla tanımış olduk. Cuma günü sabah saat sekizde bir otobüse binerek Eskişehir’e hareket ettik.

Ben o güne kadar gittiğimiz yerlerden sadece Kayseri’yi görmüştüm. Bekir ise Maraş dışına hiç çıkmamıştı. Otobüsün geçtiği yerleri öğrenmek için gözlerimizi camdan ayıramıyorduk. Okumakla görmek arasındaki farkı öğrenmiş oluyorduk. Sivrihisar’daki Nasrettin Hoca Heykelinin yanından geçerken nasıl etkilendiğimi anlatamam. Dört saatlik zorlu bir yolculuğun ardından Eskişehir’e vardık. Eskişehir’e girerken gördüğüm fabrikalar, fabrikalardan sonra gördüğüm modern binalar dikkatimden kaçmıyordu. Eskişehir’in modern ve kalkınmış bir şehir olduğunu ilk bakışta ele veriyordu. Eskişehir otogarında otobüsten indik. Zaman kaybetmeden bir belediye otobüsüne binerek valilik binasına gittik.

Valilik binası kesme taştan yapılmış tarihi bir yapıydı. Kapıdaki güvenlik sorgulamasından geçerek Vali Beyin makamına çıktık. Özel kalemde Vali Beyle görüşmek için çok sayıda insan vardı. Hatta bunlardan iki tanesi milletvekiliydi. Normal şartlarda Vali Beyle görüşmek için bize sıra gelmeye bilirdi. Ben Vali Beyin sekreterine “Hanım Efendi biz Kahramanmaraş’tan geldik. Vali Beyin tanıdıklarıyız. Kendisine mektup getirdik. Al bu mektubu kendisine takdim et. Görüşmeyi kabul ederse görüşürüz. Yoksa çeker gideriz” diyerek Yusuf Bey’in yazdığı mektubu verdim. Sekreter mektupla içeri girdi. Bir dakika kadar sonra dışarı çıkarak “Vali Bey sizi bekliyor” diyerek bizi içeri aldı. Vali Hanefi Demirkol bizi ayakta karşıladı. Bizleri kucaklayarak “hoş geldiniz yeğenlerim” dedi. Hâl hatır sorduktan sonra misafir olarak yanında bulunan Bilecik Valisine bizi tanıttı. Bilecik’te yaşanan bir olayla ilgili istişarede bulunuyorlardı. Hanefi Bey bunlar yabancı değil dedi ve istişareye devam ettiler. Hanefi bey konuyla ilgili mevzatı ve uygulamayı baştan sona kadar anlattı. İstişare bitince bana “Buraya ne için geldiniz” diye sordu. Bende “Efendim pazar günü üniversite sınavına gireceğiz” dedim. Üniversite sınavı için geldiğimizi duyunca çok memnun oldu. Valilikte görevli bir müdürü yanına çağırdı. Yanına çağırdığı müdürü bizi ağırlamak ve rehberlik yapmak üzere görevlendirdi. Bana da “pazar günü sınavdan sonra eve gelin bir kahvemi için “diye talimat verdi. Müdür Bey bizi modern bir otele yerleştirdi. Otelin yanındaki bir lokantada karnımızı doyurdu ve pazar gününe kadar bu lokantada yiyip içeceksiniz dedi. O lokantada yediğim çiğböreğin tadı damağımdan halen silinmedi. Emrimize resmi plakalı bir araç tahsis etti. Müdür Bey yemekten sonra bizden ayrıldı. Şoför bizi iki saat kadar Eskişehir’in tarihi mekanlarında dolaştırdıktan sonra otele bıraktı. Aradan yıllar geçmesine rağmen Kurşunlu Cami ve Alâeddin Camiyi daha dün görmüş gibi hafızamda canlılığını korumaktadır.  Şoför bana “Yarın saat kaçta geleyim efendim” dedi. Bende “saat ikide gelirsen yeter” dedim. Cumartesi günüde Eskişehir’in Porsuk Çayı etrafındaki parklarını, Odunpazarı Semtindeki konaklarını ziyaret ettik. Bu sırada Vali Beyin yakın ilgisi ve sağladığı imkanlar nedeniyle mutluluktan uçuyorduk sanki. Sınav öncesi moralimiz zirveye çıkmıştı. Pazar günü sınava gireceğimiz için cumartesi erkenden otele geldik. Pazar günü sınava gireceğim Eczacılık Fakültesi binasının olduğu kampüse girerken bekçinin diğer araçları durdurup kontrol ederken benim bindiğim araca selam durması gururumu okşamadı desem yalan olur.

Pazar günü Enes bizi karşılamak üzere Eskişehir’e geldi. Sınavdan sonra Enes’i otogardan aldık. Vali Beyin evine ben, Bekir ve Enes üçümüz birlikte gittik. Allah var Vali Bey bizi evinde de en iyi şekilde, en üst seviyede ağırladı. Memleket üzerine güzel sohbetler ettik. Kahvemizi içtikten sonra Kütahya’ya gitmek üzere konuttan ayrıldık. Görevli şoför bizi Eskişehir Otogarına götürdü. Allah razı olsun biz Kütahya otobüsüne bininceye kadarda yanımızdan ayrılmadı.

Otogardan bir otobüse binerek Kütahya’ya hareket ettik. Kütahya’ya girerken çiniden yapılmış devasa bir vazo karşıladı bizi. Kütahya Kalesi karşımızda selam durdu. Enes’in kalenin eteğindeki evlerine gittik. Enes’in annesinin bizi karşısında görünce ne kadar mutlu olduğunu anlatamam. Enes bizi Kütahya’da on gün misafir etti. On günlük sürede Afyon Kazlıgöl Kaplıcalarında, Kütahya Yoncalı Kaplıcalarında sıcak suya girdik. Yürüyen merdiveni ilk defa Kütahya’da gördük. Çinili camiyi ziyaret ettik. Kaledeki döner gazinoda çay içtik. Tavşanlıda görev yapan ortaokul matematik öğretmenimiz Necati Alpay’ı ziyaret ettik. Bir gece evinde misafir olduk. Kütahya’da dondurmacılık yapan Recep Karsıkan (şişman) Ustayla tanıştık. Kütahya’da her biri diğerinden güzel geçen on gün geçirdik. Onuncu günün sonunda arkadaşımız Enes ve Enes’in aile fertleriyle vedalaşarak gözyaşları arasında Kütahya’dan ayrıldık.

Sınav sonuçları açıklandı. Eskişehir’de girdiğim üniversite sınavını kazandım.  Hiç beklemediğim halde Vali Beyin bizi misafir etmesi bir anda moral ve motivasyonumuzu yükseltti. Sınavı kazanmamda Vali Beyin bize göstermiş olduğu ilgi ve alakanın önemli ölçüde katkısı oldu diye düşünüyorum. Eskişehir ve Kütahya içinde yaşayan insanlar farkında olmasalar da ruhu olan şehirlerdir. Ben bu iki şehirde de bu ruhu gördüm. Bu ruhtan etkilenerek gönlümün manevi derinliklerinde Kahramanmaraş’tan Eskişehir’e, Eskişehir’den Kütahya ya ayakları sağlam bir gönül köprüsü kurdum. Bu köprünün üzerinden bugüne kadar nice temiz kalpli, yüce gönüllü güzel insanlar geldi geçti. Ben ölünceye kadarda sayıları artarak geçmeye devam edeceklerdir.

 

SON GAYRI/Nurcihan Kızmaz

Götürüp ummana döktüm cümlelerimi

Lal oldu dillerim söylemem gayrı.

Bir garip molla kasım sığaya çekti beni,

Şiirle gönlümü eğlemem gayrı


Yazıma gam, sözüme gem vurdular,
Şair idim kalemimi kırdılar,
Yunus misali dergahtan koğdular,
Bu aleme meyil bağlamam gayrı.


Meydan sizin olsun, ben er değilim.
Hüner sizde kalsın, mahir değilim.
Batıniyim , kula zahir değilim.
Yoruldum, duruldum, çağlamam gayrı.

ÜLKÜMÜZ BİZİM/ Samet Yurttaş









Güneş batar

Gece çöker üstümüze

Gökte parlayan hilâl

Ülkümüz bizim

 

Kar yağar

Kapanır bütün yollar

Beyaz örtüde siyah iz

Ülkümüz bizim

 

Yağmur yağar

Pas tutar bulut

Kınımızda paslanmaz çelik

Ülkümüz bizim

 

Rüzgâr eser

Sallanır ağaçlar

Toprağa tutunan kök

Ülkümüz bizim

 

Sular çekilir yeryüzünden

Gürül gürül akan ırmaklar kurur

Damarlarımızda akan kan

Ülkümüz bizim

 

Kader ağlar

Kara yazgımızdan

Alnımıza vurulan nişan

Ülkümüz bizim

 

Gurbet bize uzak

Gurbet bize soylu hak

Gözlerde tüten ocak

Ülkümüz bizim

 

İBRAHİM SAĞLAM, BEN ve BİR YOLCULUK SERÜVENİ / Teyfik KARADAŞ

 

Üniversite birinci sınıfa kayıt olduğum sene, okulun açıldığı İlk gün, İbrahim Sağlam isimli bir arkadaşla tanıştım. İbrahim Sağlam hem benim hemşerim hem de okuduğum okulda benim gibi birinci sınıf öğrencisiydi. İbrahim Sağlam'ın lisanı halinden güvenilir bir insan olduğu anlaşılıyordu. Oda benim gibi yağız bir Anadolu delikanlısıydı. Sohbetlerindeki ciddiyet, soyadı gibi sağlam bir insan olduğunu hemen ele veriyordu. Bana ilk aşamada Kredi ve Yurtlar Kurumundan yurt çıkmayınca, İbrahim beni kendi kaldığı eve aldı. İbrahim ile aynı evde kalmaya başladık. Ev arkadaşı da olduk. Birkaç ay sonra diğer ev arkadaşlarımızla anlaşamayınca ikimiz birlikte yurda gittik. İbrahim ile okulda ayrı sınıflarda okusak da her teneffüs arasında bir araya gelir kantinde çayımızı birlikte içerdik. Birlikte yer, birlikte gezerdik. Anlayacağınız İbrahim benim okuldaki en yakın arkadaşımdı.

Bizim vesilemizle memlekete ailelerimizde tanışıp ahbap oldular. Benim ailem Kahramanmaraş' in Döngel Köyünde oturuyor, İbrahim’in ailesi Göksun'da yaşıyordu. Babam alışveriş için bazen Göksun pazarına gider, pazarda bir sorunu olursa İbrahim'in babasının yanına uğrardı. İbrahim'in babası Hacı Ali amca ise babamın sorununu derhal çözerdi. Hacı Ali amca Göksun'da büyük bir esnaf, saygın ve kılıcı keskin bir insandı. Hiçbir kimse onun bir sözünü iki etmezdi.

İbrahim'in annesi merhum Rabia teyze benim de annem gibiydi. İbrahim’in annesi ağzı Kuranlı, dili dualı mütedeyyin bir insandı. Hiçbir insan hakkında kötülük düşünmez, herkese dua ederdi. Laf aramızda çocukları içinden de bizim İbrahim’i bir tık fazla severdi. İbrahim’im dediğinde gözlerinin içi gülerdi. Nenesi Habibe Hatun benim de nenem gibiydi. Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışına, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna tanıklık etmiş tarihi bir şahsiyetti. Bana bir sıkıntın varsa Mehmet’e söyleyeyim de halletsin derdi. (Habibe nenenin oğlu Mehmet sağlam o zaman Samsun On Dokuz Mayıs Üniversitesi Rektörüydü) İbrahim’imin evine kendi evimiz gibi gider gelirdim. Tâbi İbrahim de bizim eve kendi evleri gibi gidip gelirdi. İbrahim'in akrabaları bayramda seyranda İbrahim'e verdikleri miktarda bana da harçlık verirlerdi. Allah razı olsun ailelerinin tamamı birden hatırımı sayarlardı. İbrahim ile ben ayrı bedenlerde yaşayan bir can gibiydik. İbrahim’le genel olarak da memlekete birlikte gider, gelirdik.

Birinci sınıfın ilk yarıyılı bitti. Yarıyıl tatili başladı.  İbrahim valizini memlekete götürmem için bana emanet etti. Kendisi yarıyıl tatilini geçirmek için Antalya Gazipaşa’da Orman İşletme Şefi olarak görev yapan Yaşar abisinin yanına gitti.

Ben ise valizleri alıp Niğde Otogarına vardım. Niğde Otogarından bir otobüse binerek Yeşilhisar, İncesu üzerinden Kayseri'ye gittim. Kar yağışı nedeniyle yolculuğumuz normalinden bir saat fazla sürdü. Kayseri Otogarında Devran Firmasından Kahramanmaraş'a gitmek için bir bilet aldım. Otobüs saat on ikide kalkacaktı. Otobüsün kalkmasına daha beş saat vardı ama kar yağışı nedeniyle çarşıya pazara gitme imkânı yoktu. Kayseri şehir merkezine kar kalınlığı bir metre vardı. Erciyes Dağı şehrin arkasında devasa bir kardan adam gibi duruyordu. Otogara gelen otobüslere yer açmak için otogar parkındaki karlar kamyonlarla dışarıya taşınıyordu. Şehrin ana caddeleri açık olsa da ara sokaklara araçlar giremiyordu. Tipi nedeniyle otogarın kapılarının açıldığı anda kar taneleri içerileri doluyordu. Valizleri yanıma alıp otogarın bekleme salonunda bir kalorifer peteğinin dibine oturdum. Otogar büfesinden yarım ekmek arası pastırma alıp akşam yemeğini geçiştirdim.

Valizimden Abdürrahim Karakoç' un Vur Emri kitabını çıkartarak okumaya başladım. Kitap okurken çay alıp içmeyi de ihmal etmiyordum ama vakit bir türlü geçmiyordu. Saat on civarında Erciyes Üniversitesinde okuyan liseden tanıdığım iki arkadaş geldi. Onlarla bir saat kadar sohbet ettik. Onlar bir arkadaşlarını İstanbul'a yolcu edip tekrar evlerine gittiler. Bu sırada Kahramanmaraş' a gidecek Devran otobüsü perona yanaştı. Valizleri yıldırım hızıyla dışarı çıkartıp otobüsün bagajına yerleştirdim. Dışarının soğuk olması nedeniyle tekrar otogarın bekleme salonuna geldim. Otobüsün kalkmasına beş dakika kala atıştırmalık bir şeyler almak için büfeye gittim. Kasadaki yoğunluk nedeniyle otobüse binmek için bir dakika geç kaldım.

Perona geldiğimde otobüsün yerinde olmadığını gördüm. Otobüsün yerinde olmadığını görünce beyninden vurulmuşa döndüm. Her zaman en az on dakika rötar yapan otobüs o gün beni beklenmeden tam saatinde hareket etmişti. Otobüsü otogar nizamiyesinden çıkar iken gördüm. Koşar adımlarla otogardaki taksi durağına gittim. En ön sıradaki taksinin şoförüne “Abi otobüsüm gitti, beni otobüse yetiştir” dedim. Taksinin şoförü derhal hareket etti. Taksi hafif araç olduğu için hız yapamıyordu. Kilometresi seksene geldiğinde elektrik çarpmış alabalık gibi bir sağa, bir sola kayıyordu. Otobüsün gittiği bir kilometre ileriden frene bastıkça arka lambaların yanmasından fark ediliyordu. Taksici kaza yaparım endişesiyle beş kilometre sonra durdu. Bana kardeşim” Ben bu otobüse yetişemem” diyerek geri döndü. Otogara gelince de öğrenci olduğum için ücretin yarısını aldı. Ben ne yapacağımı şaşırdım. Kendi valizime mi üzüleyim, arkadaşımın valizine mi üzüleyim. Verdiğim otobüs, taksi ücretlerine mi üzüleyim diye otogarın bir köşesine oturarak kara kara düşünmeye başladım. Beş dakika kadar düşündükten sonra firma görevlilerinin yanına gittim. Devran otobüslerinin yazıhanesinde çalışan bir gencin yardımıyla saat on iki buçukta Ankara’dan gelip Kahramanmaraş’a giden Aksu otobüsüne bindim.

Valizlerimin Devran otobüsünde gittiğini Aksu’nun şoförüne anlattım. Aksu’nun şoförü “Kanat takar uçarım. Devran’ı Tekir’de yakalarım” dedi. Otobüs Kayseri’den çıkıp Bünyan’a doğru ilerlemeye başlayınca kar yağışı iyice arttı. Karayollarının ekipleri karla mücadelede yetersiz kalıyordu. Greyderlerin temizlediği yollar beş dakika geçmeden tekrar kar ile doluyordu. Dağlarda aç kalan kurtlar bile köylerin etrafına inmiş, otobüsün farları yandıkça gözleri ışıl ışıl ediyordu. Otobüsün ortalama hızı atmış kilometre civarındaydı. Bütün yolcular horlayarak uyurken, sıkıntıdan benim gözlerime bir damla uyku girmiyordu. Pınarbaşı Sarız arası Sibirya gibi olmuştu. Kar kalınlığı iki metreyi geçmiş, sıcaklık eksi kırk derecenin altına düşmüştü. Yoldan kayan kamyonların, tırların taksilerin sürücüleri perişan haldeydi. Kıskaçlıdaki lokantalar ağzına kadar insan doluydu. Bizim şoförün Dokuz dolambaç rampasından nasıl kaza yapmadan indiğini halen merak ederim. Yoğun kar yağışının elektrik direklerini kırması nedeniyle yol boyundaki birçok köyde elektrik yoktu ama köyler karın beyazlığı ile aydınlanıyordu.

Geçtiğimiz gördüğümüz bütün yerlerde hava muhalefeti nedeniyle durum çok vahimdi. Otobüsümüz Yeşil Kent’i geçip Göksun’a doğru varınca kar yağışı biraz hafifledi ama rüzgârın etkisiyle buzlanma başladı. Şoför otobüsü kaydırmamak için Göksun’a kadar kaplumbağa hızıyla ilerledi. Göksun’da evlerin çatısından sarkan buzların uzunluğu üç metre vardı. İyi ki kar yağışı nedeniyle Püren Geçidi kapanmamıştı. Püren geçindeki ardıç ve sedir ağaçları tamamen karın altında kalmış, el kadar yeşil renk görünmüyordu. Püren Geçidini geçip tünele varınca yolculuğumun biteceğini anladım. Tüneli geçince Akdeniz iklimini etkisiyle hava kısmen yumuşadı. Otobüsü Tekir’ de durdurdum. Otobüsten iner inmez Yayla Lokantasına koştum. Devran otobüsünün ben varmadan on dakika önce gittiğini öğrenince dünyam yeniden karardı. Canım sıkıldı. Eksi kırk derecelik havada sırtımdan terlemeye başladım. Benim bütün kıyafetlerim valizdeydi. Bütünlemeye kaldığım derslerin kitapları ve ders notlarımda valizin içindeydi. İbrahim’in valizi de ağzına kadar doluydu. Valizler kaybolursa ben ne yapacaktım. İbrahim’e ne diyecektim. Beynimde fırtınalar koparken, birdenbire ufuktan bir ışık görüldü.

Yayla Lokantasının sahibi benim sıkıntımı öğrenince uydu telefonuyla otobüsün şoförüne ulaştı. Valizlere sahip çıkmasını söyledi. Bana da bugün saat ikide gel valizlerini al hocam dedi. Bu sözü duyunca nasıl mutlu olduğumu, nasıl sevindiğimi kelimelerle anlatamam. Sağ olsunlar bu sırada beni lokantada misafir kabul ederek çay, çorba ikramında bulundular. Heyecandan felç geçirmiş insan gibi, elimin titrediğinden kaşığı tutamadım. Sevincimden gözlerimden yaş geldi. Ben orta okulu Tekir’de okuduğum için lokantada çalışan herkesi tanıyordum. Hatta garsonların ikisi sınıf arkadaşımdı. Lokanta personellerinin tamamının şahsıma gösterdiği alakadan çok ama çok memnun kaldım.

Benim köyüm Döngel Tekir’ e beş kilometre mesafedeydi. Gün ağarınca Tekir’ den bir minibüse binerek köyüme gittim. Eve vardığımda annem kuzine sobayı yakmış çökelek böreği yapıyordu. Babam ve kardeşlerim hala uyuyorlardı. Ben varınca babamda uyandı. Annemin ve babamın elini öptükten sonra bir kedi gibi kıvrılarak sobanın arkasına yattım. Anneme beni saat on ikide kaldırmasını tembih ettim. Soğuktan iliklerim buz tutmuştu. Sobanın verdiği ısıyla başımı yastığa koymamla uyumam bir dakika sürmedi. Saat on birde kendiliğimden uyandım. Elimi yüzümü yıkadım. Kahvaltımı yaptım. Tekir’e gitmek için yola düştüm.

O günkü şartlarda bizim köyde kimsenin özel otomobili yoktu. Köyümüzdeki motorlu vasıtalar iki traktör, üç kamyon ve üç beş tane sepetli motosikletten ibaretti. Amca oğlu İbrahim’in de bir sepetli motosikleti vardı. İbrahim abinin evinin kapısını çaldım. Vaziyeti anlattım. Tekir’e gidelim dedim. Gocuğunu giyip, beresini takmasıyla birlikte motosikletini çalıştırdı. Yerin kaygan ve buzlu olması motosiklete yolda ilerleme imkânı vermiyordu. Yolun rampa kısımlarında biz motosikleti itiyoruz, yolun iniş kısımlarında motosiklet bizi taşıyordu. Bir saat süren meşakkatli bir yolculuğun ardından Tekir’e vardık. Tekir’deki kar kalınlığı bir adam boyundan fazlaydı. Arabası kayan, otomobili arıza yapan, trafik kazası geçiren yüzlerce yolcu Tekir’deki lokantalara sığınmıştı. Bizde Yayla Lokantasına vardık. Soğuktan moraran ellerimizi ısıtıp, ikişer bardak çay içince ancak kendimize gelebildik.

Saat iki oldu bizim valizleri Urfa’ya götüren Devran Otobüsü gelmedi. Beni yine bir telaş bastı. Kaygılanmaya başladım. Lokantada çalışan arkadaşlar otobüsün beş on dakika içinde geleceğini söyleyerek beni telkin etmeye çalışıyordu. Öylede oldu. Saat ikiyi yirmi geçe Devran Otobüsü önündeki silecekleri çalışır vaziyette Yayla Lokantasına girdi. Ben otobüsün muavinin yardımıyla valizleri bagajdan indirdim. İbrahim abinin motosikletinin sepetine jet hızıyla koydum. Valizlerin geldiğine hala inanamıyordum. Sevinçten ağlamak istiyorum gözlerimden yaş gelmiyordu. Böyle bir haleti ruhiye içinde lokanta çalışanlarına teşekkür ederek Tekir’de ayrıldık. Karayolları yolları tuzladığı için gidiş yolunda sıkıntı yaşamadık. Nihayet yitirdiğim valizleri bulup eve getirmenin sevinciyle evimize yeniden varmış oldum.

İbrahim’in valizini salı günü pazara giden bir minibüse binerek Göksu’na götürdüm. Annesine teslim ettim. Böylece milyonlarca ton ağırlığı olan karlı bir dağ sırtımdan inmiş oldu. Emaneti sahibine teslim edip, Rabia teyzenin hayır duasını almanın huzuruyla aynı gün yeniden köyüme döndüm.

İbrahim Sağlam kardeşimle okuldan sonrada dostluğumuz, arkadaşlığımız devam etti. O eğitim fakültesinden sonra ziraat fakültesi okudu. Ziraat mühendisi, şube müdürü, ilçe tarım müdürü gibi unvanlarla ülkemizin çeşitli illerinde çalıştı. Ben on bir yıl öğretmen olarak milli eğitimde çalıştıktan sonra üniversiteye geçtim. Ben Gölbaşı Meslek Yüksekokulu Sekreteri iken, İbrahim’de Gölbaşı İlçe Tarım Müdürlüğüne atandı. Sahabeler şehri Adıyaman ilimizin şirin ilçesi Gölbaşın da altı yedi yıl birlikte çalışmayı da Mevla’m bize nasip etti. Bütün Gölbaşı halkı ve protokol üyeleri bizim arkadaşlığımıza gıpta ile bakardı. Arkadaşlığımızı kıskanıp aramızı açmak isteyenler bile olurdu. İbrahim Gölbaşından Osmaniye’ye il tarım müdürü olarak atandı. Ben Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesine şube müdürü olarak geldim. Böylelikle birbirimizden ayrıldık.

Ben şu anda emekli olup memleketim Kahramanmaraş’a yerleştim. İbrahim Samsun’da il tarım müdürü olarak görev ifa ediyor. Aramızdaki mesafe kilometre olarak uzak gibi görünse de gönül mesafemiz aynı ortamda, aynı evde yaşayan insanlardan daha yakındır. Dost dediğin ayağını kaydıran değil, kaydığında seni yerden kaldırandır diye literatüre geçmiş bir söz vardır. Benim kırk yıldan beri ne zaman ayağım kaysa, İbrahim elimden tutup beni ayağa kaldırmıştır. Allah ondan razı olsun. Allah ona sağlıklı uzun ömürler versin.

Rabbim sizlere de ayağınız kaydığı zaman, sizi yerden kaldırmaya çalışan arkadaşlarla, dostlarla karşılaşmayı nasip etsin.


 [W11]

Gönülle Hasbihâl/Ali Küçükkürtül



Deli gönlüm gahirlenme

Elbet bulun sen şahını

Boş mu kalır er meydanı

Sakın çekme eyvahını



Dünya dönecek serâba

Karışacaksın turâba

Çevirseler de sevaba

Unutma ha günahını



Haktan bir güzel bahtın var

Sultana andın ahdın var

Dostlar içinde tahtın var

Bil kıymetli ilâhını



Kul Ali’ye yeter gahrin

Bak yıkıldı yurdun şehrin

O vermezse akmaz nehrin

Bitir artık nizahını





Haziran 2024 (Haziran Sonu)

Kahramanmaraş

Sallandığımız İp/Ömer Faruk Günay


baktım bir damda yaşmağından

rüzgar eliyor bir kadın
gün de yarıydı dönülesi yoktu
uyumak geldi içimden yıllarca

ben uyurken
bir bir çekildi binler haftalardan
kaşık savurdum, ip savurdum, dağ savurdum
ben uyanmazken boğaz yırtarak
bir atmaca geçti tepemden
başım nemli, çürük kıvıl kıvıl bir toprakta
damağımda mayıs sızlıyor
bir atmaca geçiyor uyanmazken
dünyada ayak basılmamış
bulutları delen sivri bir kayaya tüneyip
mağrur mağrur bakıyor etrafa

kalktım ki kaşık sesi, ip sesi, dağ sesi
kadın bir çocuk kaldırıyor güne
gün de yine yarı yine yok dönülesi
çocuğun alnına gün vuruyor
elime vuruyor ben selam ederken gurup
yarına sabah vuruyor

öyleyse niçin gidecekmişim gibi
kalıp yaşayacakmışım gibi bir davet
kadın müdanasız ekmek seriyor
gözüm bir gideceğimde bir kalacağımda
bir de gökte haymatlosda geniş kanatlı
ve alçalan günde ayaklarımdan kalkan
olan bitenin hepsi sayacağım kumun
turuncu ışıltısında

BAYEZÎD KÜLLİYESİ’NDE SU SESİ/Samet YURTTAŞ



Bayezîd Külliyesi’nde bir sabah vakti

Çiğ tanelerinin serinliğinde

Ruhunu dinlendiriyorsun

Yeşil bahçesi ilk durağıdır

Yaralı kuşların bile



Suyun sesini duyuyorsun

Yıllardır inatla mermeri yontan

Şifa diyorlar sesine

Bütün dertlilerin evidir

O şadırvan



Sayısız hekim ve tabip

Gelip geçti bu kapıdan

Ve çok zaman günahkârlar

Sarhoş ayrıldı

Kehribar kokusundan



Sana medeniyeti anlatıyor çiniler

Hat sanatında savaşı görüyorsun

Atları ve kahramanları dahi görüyorsun

İnce el işçiliklerinden



Bayezîd Külliyesi’nde bir sabah vakti

Şifa bekliyorsun

Su sesinden.

KALBİMİZDEKİ EKO MU YOKSA EGO MU?/ Hidayet BAĞCI

 


Fransızca dilinde écho “yankı” demektir. Günümüz insanının birçoğu sadece sesin bir yankısı olduğunu düşünürler. Tabiki sesin bir yankısı, bir tınısı, bir titreşimi olsa da insana güven veren bir hissiyatı da elbette ki vardır. İnsana ilettiği bu hissin tarifi nasıl olur bilemiyorum ama sesin ekosunu bulduğu tek yer kalptir. Bunu bir hayvana da aktarabilirsiniz insana da…

İnsan, iletişim kurduğu insanın aynası olduğu kadar etkileşim ve titreşimsel olarak onun elektromanyetik alanı içine dahil olduğunda suyun herhangi bir kabın şeklini alması gibi şeklini alır. Böyle bir eko ve yansıma ise tercihlerimizle aktif hale gelir. Aktif hale gelen yönetici ise kalptir ve kalpler ancak Allah ile birlikte olanlarla mutlu olur, mutmain olur.

Kalbe ağır gelen her durum ve her yük -bu ister kuş tüyü hafifliğinden de öte çok hafif bir ses dalgası olsa da- insana güven vermiyorsa sessiz bir gemi gibi yol almalı o limandan. Bu tam tersi olursa insanı ego denen bir mevkiye çeker. Her insan kendini her şeyden ve herkesten üstün görerek yani kendi elektromanyetik alanı içerisine aldıklarını çok değerli bilerek egoyu oluşturur. Bu kelimenin tam ters tanımını mütevazi olarak adlandırdığımızda;

“Ben sana değer veriyorum, dinliyorum ve kalbimi açıyorum…”

Yani “-kalbimin çevresinde oluşan elektromanyetik alan içerisine senin değerli gördüğün her şeyi alıyorum.” demek oluyor. İşte burada bir eko, bir oluşum ve bir aynalama durumu başlıyor. Peki değer verdiğimiz insanlar çer çöpten ibaretse ne yapmalı?

“Kalbini açmayanı dinlemeye devam etmek değer veren insan için beyhude, bir ömür bir zaman kaybından ibarettir.”  diyerek vaz mı geçmeli çer çöp dediklerinden? Çöp kutusuna atılan her şey insanın kalitesini, konforunu ve önemsediklerini tanımlayan bir mekandır. Çöpe atılan her eşyanın bir geri dönüşümü olduğu kadar gelecek adına kazandırdığı bir tecrübesi vardır.

Beynimiz düşüncelerimize tepki verdiğinde nöronlar değişikliğe uğrayarak kendini sürekli yeniler. Tabi ki bu da farklı zamanlarda bizim her olaya ve duruma karşı bakış açımızın değişikliği olarak sonuçlanır. Beynimizdeki nöronların sürekli yenilendiğinin farkı kalpte başlar. Çünkü kalp her saniye vücudumuz için taze ve oksijeni bol kanı pompaladığından dolayı vücudumuz da her doğan gün gibi yenilenecektir. Bir de kalbin gizemli halleri var. Tabiri caizse kalp ne ile beslenirse; düşünce dünyamızdaki her mekan, her insan ve her eşya kalbin beslendiği gıdaya göre şekil alarak insanın değerini meydana getirir.

Aslında insan vücudunu oluşturan ve beyin ile kalp arasındaki sistemin iletişimi her zaman sağlıklıdır. Doğru ve tutarlı tepkiler vermesi insanın cüz-i iradesine bağlıdır. Kalpteki yankının beyinde doğru ses olup yol alabilmesi için yediklerimize, dinlediklerimize ve okuduklarımıza dikkat etmeliyiz diye düşünüyorum. Çünkü kalbe nüfuz eden her yanlış eko, bir gün egoya dönüşür. Bundan dolayı hayatınızdaki rutin ritminiz olduğunda etrafınızdaki her şey kulağınıza bir melodi olarak dönüş yapacaktır. Bu da varoluşsal anlamda sizin ayak iziniz pardon hareketiniz yani renginiz olacaktır.

 

HİKÂYE MALZEMESİ DÜKKÂNI - OKUL YERİ/Hasan KEKLİKCİ


           

-Selâmünaleyküm amca.

            -Aleykümselâm, aslan Yaşar’ım?

            -Amca dükkânda mısın?

            -Evet dükkândayım.

            -Ya Hu bizimkiler toplanmış nenemgilde ekmek yapıyor da, iki bazlama da amcana götür, diyorlar. İki bazlama yeter mi? Yanında misafirin falan varsa ona göre fazla getireyim diyecektim.

            -Kimse yok ama sen bilirsin. Ben de yeni geldim zaten.

            -Tamam, amca ben her ihtimale karşı dört tane alıp geliyorum.

            -Sağ olasın Yaşar, sana zahmet olacak.

            -Estağfurullah amca.

           

            -Es selâmünaleyküm başkanım.

            -Ooo… Aleykümselâm Mehmet kardeşim. Hoş geldin. Sen buraları bilir miydin? Yel mi attı, sel mi attı? Şu koltuk rahat. Otur hele, otur!

            -Hoş bulduk. Sen bilirsin amma, köylü kısmına öyle pek rahat yer yaramaz. Altından taş, çöp batmazsa, kafasına sinek üşmezse oturduğu yerde hemen uyur başkanım.

            -Lan oğlum şu gevezeliği bırakmadın gitti. Aha bizim Yaşar da geldi. Hoş geldin Yaşar.

            -Hoş geldin yeğenim. Bu, bizim Halil Ağa’nın oğlu Yaşar değil mi?

            -Evet, evet o Yaşar.

            -Hoş bulduk. Esas sen hoş gelmişsin Mehmet emmi. Zeynep bibingilde ekmek yapıyorlardı da bazlama getirdim. Buyurun soğumasın.

            -Kime yapıyorlardı ekmeği? Yahya amcanın olmasın ha. Haram eder o zalım! Aboov Allah eline düşürmesin! Nahırönü’nde yetişti. Tehlikelidir o. Gerçi Şazibey Camii’nin imamı Aziz Hoca epey emek etti amma; yok, yok kimden ders alırsa alsın, ben korkarım Yahya’dan. Senin amcalarının en iyisi Mahmut. Bak, İdris’i çok iyi bilmem de; bizim komşu Osman emminin eniştesi Ahmet de iyi bir arkadaş.

            -Yahya amcamın değil Mehmet emmi, Ümmü halamın ama Selma halamın dediğine göre; nenemin evde dışlığı gelmemiş, milleti başına toplayıp laf etmek için yaptırıyormuş ekmeği. Buyurun; şunlar peynirli, şunlar zeytinyağlı. Elif Halam amcan sever, dedi üzerlerine az bir şey de toz şeker attı.

            -Aslan yeğenim köyün ekmeğini Mehmet emminin hanımı yapar. Allah bilir, her gün bazlama yiyordur bunlar, usanmıştır. Ben ona kebap söyleyeyim... Alo, Murat bizim buraya üççeyrek ekmeğe bir kuşbaşı gönderir misin? Dur, dur, tüm olsun somun.

            -Amca ben yarın geri gidiyorum da biraz işlerim var, müsaade istesem ayıp olur mu?

            -Estağfurullah. Gel bakalım kucaklaşalım. Hayırlı yolculuklar. Rabia’ya selam söyle. Mehmet emminle benden Erzurum’a da selam götürün.

            -Aleykümselâm amca. Allah’a ısmarladık.

            -Eee, anlat bakalım Mehmet nereden gelip, nereye gidiyorsun?

            -Teyze oğlunun düğünü var ya, şu bizim köylülerin düğün salonunda oraya gelmiştim. Bir ara senin lafın oldu, buradaydı biraz önce gitti dediler. Nasıl olsa vakit erken, dedim ben de çıktım geldim. Dükkânının yerini de bizim Arif, Kâtip Arif tarif etti. Maşallah onun bilmediği yer olmaz.

            -Adam senelerce muhasebecilik etmiş, memleketi gezmiş, bilir tabii. Fakat yanında çok durmaya gelmez ha. Hem sana “bir” dedirmez, hem de lafın doğrusunu yalanını harmanlayıp anlatır. Onu da geçtim; ikiye bir insanı dürter, yalanım varsa söyle der, söylediği yalana dinleyeni de ortak eder.

            -Diline sağlık. Bugün gene aynı öyle oldu. İçeride gürültüden başım ağrıdı. Biraz dışarı çıkayım dedim. Düğün salonunun yan tarafında bir zeytin ağacının dibinde bir taş buldum, oturdum. Neredeymiş bu geldi. Hoş beşten sonra yan tarafta bir düzlük vardı orayı gösterip; şura neymiş dedim? Bir anda gevrek bir ses “Okul yeri.” dedi. Ulan! Kafamı kaldırdım ki bir adam tepemizde dikiliyor. Arifle birbirimize bakıştık. Adam bir briket kırığı buldu getirdi, önce briket kırığının sağına soluna üfledi, üzerindeki tozu toprağı temizledi güya, sonra üzerine oturdu: “Burası okul yeri emmioğlu.” dedi tekrar. Bir görsen dediğim yeri; Ahmetgilin, bizim Deli Ahmetgilin evine varmadan, yolun üstünde dümdüz görünüyor ama oynak bir yer, yer yer yarıklar var, onu da geçtim, bu dediğim yerin üstünden bacak kalınlığında teller geçiyor. Ulan emmioğlu, buraya okul mokul yapmazlar, hem toprağı kaymış ve hem de şu tellerin altına okul mu olur, Allah etmeye çoru çocuğu elektrik çarpar, dedim. “O iş öyle değil; burada okul vardı, üç dört sene durdu durmadı, orasında burasında ayağım sığacak yarıklar açıldı, önce tamir etmeye çalıştılar, onlar tamir ettikçe yarıklar daha da büyüdü. Bir gün baktılar ki; okul, bozuk çamaşır makinesi gibi hareket etmeye, aşağı doğru inmeye başladı, dayadılar iş makinelerini; yıkıp, şuraya çıktılar. Okul yeri dediğim sökülen okulun yeri, yani okulun arsası.” dedi. Adam bizim köylerden kime benziyor desem: Dur, dur Göğoğlan’ın Cuma’sına, rahmetli Çolak Cuma’ya benzer. Onun gibi alnında sağdan sola, aşağıdan yukarıya kalın kalın çizgiler var. Siyah, ürpelek saçlı biri. İki yüzü de kırmızı kırmızı. Yüzü de büyük ama burnu yüzüne göre daha büyük. Gözleri, uzun hava çalan zurnacının avurdunu son haddine kadar şişirip, geri indirmeye başladığı andaki gibi, pörtlek pörtlek. Bu günde uzun kollu yün bir gömlek giymiş. Kömbe gibi kalın gömleğin kol döğmelerini iliklediği gibi, boğazındaki en üst düğmeyi de iliklemiş. Amma kibar laf veriyor. Fakat bana laf verirken gözlerini bana dikiyor, Arifle konuşurken gözlerini ondan ayırmıyor. Bakışlarında müthiş bir ağırlık var. Gözlerine baktıra baktıra yoruyor insanı. Tebessüm ediyor bazen. Üstten bir tek diş görünüyor ağzında. Alt, okul yeri gibi bomboş. O tebessüm bütün yorgunluğunu alıyor insanın. Okulun ihalesi yapılırken kendi de oradaymış. Hangi şehirde olduğunu dediydi ama o ara yanımızdan bir motosiklet geçti gürültüden anlayamadık. Okul yerini anlattı işte: “Adam para istedi. Parası olan adam para vermedi. Adam da bekletti. Bekletti… Sonra parası olan adam, bekleten adamdan daha iri bir adam buldu. Bekleten adam ‘namus öllüğün körü’ bekletmeyi bıraktı. İş başladı. Vurdukları ilk kazmada -kazma dediysem kocaman makine kazması- yukarıdan aşağıya doğru toprak oynadı geldi. Daha, yukardaki telleri hiç hesap eden yok. Neyse, küçüklerin eli kolu kısa kaldı; büyükler işi yapıp bitirdi. Alacağı olan alacağını aldı, ‘çıktı taş başına.’ Ardından okul açıldı ergen kızlar, kara yağız döller sıralara doluştu. Kızlar, oğlanlar birbirini tanıyıp, işmar edip cilve yapamadan yani âşık olamadan; yıkılasıcalar, yıkım kararı aldılar. Gerisini başta anlattım.” dedi. Ağzını yumdu. Tebessüm ettiğinde insana bir sevecenlik veren dişi kapanan dudaklarının arasında kayboldu. Ben üzüldüm siz de üzülün, der gibi başını yere eğdi.

            Arif benden atik davrandı. Briket kırığının üzerinde oturan adama kim olduğunu, bütün bunları nereden bildiğini sordu. Adam tekrar başını kaldırdı, gözlerini belertti: “Ben mühendisin arkadaşıyım.” dedi “Amma bundan mühendisin haberi yok.” Dedi, demesine de ondan sonra anlattıklarından ben hiçbir şey anlamadım. Esasen mühendisin -o kimse- dedesinin adamıymış bu. Bunların sülalesi Tebriz’de -Tebriz nere orayı da bilmiyorum- yaşarmış. Bu adamın çocukluğu ve ilk gençlik yılları Tebriz’de geçmiş. Bu bir kızı sevmiş. Başka bir kız da bunu. Bunu seven kız kendisinden karşılık göremeyince bir ev yapmış. Bir oyunla bunu evin içinde bir odaya koyup kapıyı üstüne kilitlemiş, anahtarı başka bir odaya saklamış. Evin etrafına gül dikmiş. Güllerin beri tarafına bir yavru ceylan getirip koymuş. Güllerle ceylan arasından mavi sulu, beyaz köpüklü bir dere akıtmış. Sonra hepsini bir edip bir duvara asmış. Günlerden birgün bir ses duymuş bizimki. Ha, bu arada kendi etraftaki sesleri duyuyormuş ama onun sesini kimseler duymuyormuş. Ses, uzak bir yoldan gelmiş, yakın bir handa dinlenmiş; sıcak ekmek, taze yağ, bal ve taze kaymakla karnını doyurmuş bir tüccarı akla getiriyormuş. Kız bir paradan bahsetmiş. Tüccar başka bir para demiş. Bir sessizlik olmuş. Bu “Atma meni atma…” diye bağırıyormuş bu arada. Derken bir karanlık çökmüş; ev, adam, güller, ceylan, dere birbirine girmiş.

Ağzımız ayrık, gözümüz adamın ağzında ne kadar oturduk bilmiyorum. Mühendisin dedesinin evine gelmişler. Ortalık aydınlanmış. Çıngırt demiş bir anahtar düşmüş kucağına. Evveli, geceleri kimse görmeden kapıyı açıp çıkıyormuş evden. Sonraları bakmış ki kendisini gören eden yok, mühendisin dedesinin ardına düşmeye başlamış. O nereye giderse ardı sıra bu da gidiyormuş. Çarşıyı pazarı belleyince kendi kafasına göre gezmeye başlamış. Nasıl olsa evinin anahtarı belinde asılıymış.

            Bir bana baktı, döndü bir Arif’e. “Bugün çok düğün var, bana müsaade.” dedi. Gülesim geldi; ha dedim içimden, yetiş, her damada bir urup altın, her gelinin koluna bir bilezik takmazsan olmaz. Kalktı. Saçlarını karıştırdı. Şalvarını öne arkaya çekiştirdi. Ardının tozunu silkeledi. Ellerini sırtında birleştirdi. “Atma meni atma meni/Pul paraya satma meni/Gözel/Atma meni…” diye hiç duymadığım bir türkü tutturdu. Türküyü söyleye söyleye düğün salonunun önünden geçti gitti.

  

 

           

           

_______________________________________________________________________________________

NOT: Satılan, anlatılan ve yazılan hikâyeler tamamen hayal ürünüdür. Hiçbir kişi veya kurumla alâkası yoktur. Hiçbir hayvana zarar verilmemiştir.