Garnı ağrısın ağrıması gereken ne varsanın
BİZE YAZILANLAR...
Maraba Adamlar Şiirden Ne Anlar/Ferhat ALTUN
BEDDUA/Alirıza KARAKALE
Şehir, üzerine yapışan bu bedduanın ne zaman sonlanacağını sorgularken, ben mecalimi yitirdiğim bir gece; bir kitabın kapağının göz kapağıma galip gelmesine izin verdim. Daha önce okuduklarım gibiydi. Yaşanmadan yazılmış, samimiyetsiz. Oysa benim babam öyle bir adam değildi. Gideceği yeri bilmese de inadı haritayı sererdi önüne. Geç giderdi ama hedefi belliydi. Mesele de gitmek değil miydi ?
YİRMİ YEDİ YILLIK ANTİK ÇİVİ/Samet YURTTAŞ
Ve hiç sindiremedim
Cuma
akşamları okuduğum şiirleri
Aç karnıma
oturan bir yumruk gibi
Hep bir
şeylere hazırlanırken
Çağlar
öncesinden çağlar ötesinden
Zihnime
çakılan
Yirmi yedi
yıllık antik çivi:
“Putlar
kendi insanlarını yaratıyor şimdi”
O balçık
suratlıların
Yüzlerini
hiç unutmadım.
Hafta
sonları
Tiyatroda,
sinemada, operada
Kendini
adlandıran, tanımlayan, Konumlandıran
Sabahı hep
ıskalayan
Akşam
apartman boşluklarında
Kendini
sallandıran
Putları
dahi kıskandıran çağın insanı
Gökyüzünü
şahit kılmak için
Açık
havada
Tam üç kez
okudum bu şiiri
Parmaklarımın
arasındaki
Putlar
dökülsün diye
Elimde
çekiçle, balyozla okudum
Anladım
Elimdeki
putmuş damıtan
Bu şiiri
AĞABEYLERİN AĞABEYİ D. MEHMET DOĞAN/ Hasan Ejderha
D. Mehmet Doğan ağabey gerçek bir ağabeydi. Herkesin, bütün dostların ağabeyi olduğu için yazımın başlığına "Ağabeylerin Ağabeyi" dedim. Aslında bizim sadece ağabeyimiz değil; baş öğretmenimiz, fikir babamız, yazının, kalemin, kültürün haysiyetini öğreten güzeller güzeli bir adamdı D. Mehmet Doğan ağabey.
Kahramanmaraş'ta gerçekleştirdiğimiz bütün kültürel etkinliklere davetlerimizin hiç birine hayır demedi. O Maraş'a gelince, Türkiyr Yazarlar Birliği Kahramanmaraş Şubesi (Dükkân) 'nde olağanüstü sevinçli bir gün olurdu.
Her program sonrası Dükkân'da sohbet etmekten çok hoşlanır, TYB Kahramanmaraş Şubesinin mütavazi hâlini çok sever, bizimle gece saat 02-03' lere kadar oturur, orada dönen muhabbetin yıllardır içindeymiş gibi hiç bir kopukluk olmadan süregelen sohbete katılırdı.
En son gelişi biraz acıydı. Zira Dükkândan; Ahmet Doğan İlbey ağabeyi, Güzel adam Ferhat Ağca'yı ve Başkan Fazlı Bayram'ı depremde kaybetmiştik. Mezarlık ziyareti yaptık. Mezarlıkta dostlarımızı D. Mehmet Doğan ağabeyle birlikte ziyaret ederken, Şube Başkanımız Enver Çapar, Şube Yönetim Kurulu üyemiz H. Ahmet Eralp dâhil hiç birimizin ağzını bıçak açmıyordu. Hepimiz dostlarımızı o gün kaybetmişiz gibi acılar içindeydik.
Asla unutamam D. Mehmet Doğan ağabeyin 6 Şubat Depreminde gün boyu aralıklarla arayarak nasıl çırpındığını. Ahmet Doğan İlbey Ağabey, Ferhat Ağca ve Fazlı Bayram enkaz altındaydılar ve D. Mehmet Döğan ağabey nerdeyse saatte bir arayıp enkaz altında olan dostlarımız ile ilgili haber almaya çalışıyordu. Telefonda konuşurken nasıl çaresizce çırpındığı telefonla konuşulurken bile anlaşılıyordu. Baba gibi, öz ağabey gibi feryat ediyordu. O depremin il gününde D. Mehmet Doğan ağabey telefonu kapatır kapatmaz TYB İstanbul Şube Başkanımız Mahmut Bıyıklı dostum arıyordu ve o da Mehmet ağabey gibi İstanbul'da çırpınıyordu Maraş ve dostları için.
Hemen sonra anladık ki 6 Şubat günü bizim için Kahramanmaraş için çırpınan D. Mehmet Ağabeyin de hastalığının ilk zamanlarıymış. Tedavisi başladı hemen sonra da. Bazı zamanlar iyi olduğu ve iyi olacağı haberini aldık, bazen de hastalığının ilerlediği haberini. Tedavisi boyunca elimiz kalbimiz üstünde dua edip, şifasını bekledik. Bekledik ama Rab'bim son zamanlarda güzelleri hep yanına alıyor ve D. Mehmet Doğan Ağabey'i de aldı. Rahmetler olsun. Mekanı cennet olsun. Ağabeylerin ağabeyinin.
ARKADAŞIM ENES VE ESKİŞEHİR / Teyfik KARADAŞ
Köyümüz doğal güzellikleri bakımından dünyanın saklı
cennetlerinden bir köşe olduğu halde; dağlık, taşlık ve ormanlık bir coğrafyada
yer aldığı için geçim kaynakları bakımından oldukça fakir bir yerdi. Bizim
köyün, bizim yörenin insanlarının bu zor şartlardan kurtulup, rahat bir ortamda
yaşayabilmesi için okumaktan başka çaresi yoktu. Babam beni ilkokuldan sonra ortaokula
kayıt ettirerek, güzel Döngel’in zor şartlarından kurtulmam için bana büyük bir
şans tanımıştı. Köyümüzdeki diğer çocukların çoğunun şartları benden daha
kötüydü ama onların aile büyükleri arkadaşlarıma bu şansı tanımamışlardı.
Benden daha zeki çocukluk arkadaşlarım aileleri tarafından Döngel’in zor
ekonomik şartlarında yaşamaya adeta mahkûm edilmişlerdi. On iki yaşında
arkadaşlarımın kimisi çobanlığa kimisi ırgatlığa başlamıştı. Gaz lambasının
ışığında ve ekmek tahtasının üzerinde ders çalışsam da altı kilometrelik yolu
yürüyerek ortaokula gitsem de köyümüzün
eğitim konusunda en şanslı insanı bendim. Ben ortaokula giderken köyümüzdeki
herkes beni parmağı ile gösterir, gıpta ile bakardı. Zor şartlar altında acı
zulüm komşu köyümüz Tekir’de ortaokulu bitirdim. Kahramanmaraş Endüstri Meslek
Lisesine kayıt yaptırdım. Lisede okumak için köyden şehre geldim. Köyden şehre
lise okumak için geldiğim yıllarda evinde kalabileceğim ne amcam nede dayım
vardı. Birinci derece akrabalarımın tamamına yakını köylerde yaşıyordu. Şehirde
olanlarında beni evlerinde barındırma imkanları yoktu. Okuduğum lisenin yatılı
olarak kalacak pansiyonu da bulunmuyordu. O tarihlerde halkın imkânları kısıtlı
olduğu gibi devletimizin olanakları da çok yetersizdi.
Lise birinci sınıfta okurken Karamanlı mahallesinde iki katlı
bir evin bodrum katındaki bir odalık yerde kaldık. Ev arkadaşım Abdurrahman’la
aynı ortaokulda okumuştuk. O benden bir sınıf üsteydi ve dünyadaki en iyi
insanlardan biriydi. Ev sahibimizden, komşularımızdan ve mahalle halkından çok
memnunduk ama kaldığımız evin rutubetli olması nedeniyle o yıl çok büyük
sıkıntılar yaşadık. Köyden getirdiğimiz tonlarca odununu yaktığımız halde evi
bir türlü ısıtamadık. Nemden etkilenerek ev arkadaşımla ikimiz birden
rahatsızlandık. Doktorunun yazdığı İlaçları kullanarak, bitkisel çayları içerek
hastanede yatmadan ayakta tedavi olduk şükür. Evi değiştirmek için Maraş kazan
biz kepçe her tarafı sokak sokak, cadde cadde dolaştık ama kış ortasında
kaldığımız evden daha iyi bir ev bulamadık. Hastalandığımız günlerde okula
gidemediğimiz için derslerden geri kaldık. Yaşadığımız bu kötü şartlar altında
ikimizde bütünlemeye kalmadan sınıfı geçtik. Kronik bir hastalığa yakalanmadan,
bütünlemeye kalmadan öğretim yılını başarıyla bitirdiğimiz için yine de şanslı
sayılırdık. Karnemizi aldığımız gün ev sahibimiz ve komşularımızla helalleşerek
nemli olsa da bir yıl boyu bize kucak açan, bizleri bağrına basan ve bize
birçok güzel anılar yaşatan evimizden göz yaşları arasında ayrıldık. Kaldığımız
evin nemli olması nedeniyle ayrıldığımız Karamanlı Mahallesinin sıcak kanlı insanlarıyla
halen irtibatım devam etmektedir. Abdurrahman yaşasaydı onun irtibatı da devam
ederdi diye düşünüyorum.
Lise ikinci sınıfa geçince birinci sınıftaki ev arkadaşım
dünyalar tatlısı kıymetli insan Abdurrahman ile ayrılmak zorunda kaldık. O
ekonomik şartlar nedeniyle şehre yakın Kumaşır Köyündeki tanıdıklarının evinde
kalmaya başladı. Abdurrahman tanıdıklarının evine gidince bende kendime kalacak
başka bir yer araştırmaya, aramaya başladım.
Orta Doğu Teknik Üniversitesi Kahramanmaraş Meslek
Yüksekokulun motor, elektrik gibi bazı bölümlerinin öğrencileri uygulama
derslerini bizim okulun tesviye atölyesinde görüyorlardı. Birinci sınıfın son
günleri tesviye atölyesinde Enes isimli Kütahyalı bir öğrenci ile tanıştım.
Enes Meslek Yüksekokulunun motor bölümünde okuyordu. Öğle arası beni evine
yemeğe götürdü. Evde gidince Enes’in Zübeyir ve ihsan isimli ev arkadaşıyla da
tanıştım. Evleri Uzunoluk Caddesindeki Çınarlı Cami civarında tarihi ahşap
yapılı bir konaktı. Yemek esnasında benim nerede kaldığımı sordular. Ben ise
Karamanlı mahallesinde bodrum katı, nemli bir evde kaldığımı söyledim. Benim
kaldığım evin sağlıksız olduğunu öğrenince üçü birden kendileriyle birlikte kalmamı
teklif ettiler. Bu tekliflerinden çok memnun oldum ama an itibariyle
Abdurrahman’ı yalnız bırakmamak için tekliflerini kabul etmedim. Kendilerine
teklifleri için teşekkür edip dönem sonuna kadar gelme şansım olmadığını,
önümüzdeki yıl için burada kalmayı düşündüğümü söyleyip tekliflerine açık bir
kapı bıraktım. Yaz tatilinde Abdurrahman köyde kalmaya karar verince, bende
kabul etmeleri durumunda birinci sınıftayken tanıştığım üniversitede okuyan
öğrencilerle aynı evde kalmaya zihnimde karar verdim.
Enes bana yaz
tatilinde Mimar Behzat Beyin ofisinde desinatör olarak çalıştığını söylemiş ve çalıştığı
ofisin yerinde kaba taslak tarif etmişti. Kendileriyle birlikte kalmak
istediğimi söylemek için Enes’in çalıştığı ofise gittim. Ofisin yerini elimle
koymuş gibi buldum. Enes beni ofiste muhabbetle sevgiyle karşıladı. En iyi en
güzel şekilde ağırladı. Ben Enes’e “Uygun görürseniz bu sene sizinle kalmak
istiyorum” dedim. Enes’te bana “Ben bugün arkadaşlara telefonla görüşeyim,
yarın sana haber veririm” dedi. Ben Enes’in beni aramasına fırsat vermeden
sabah erkenden yanına gittim. Enes “Kardeş tamam. Ben arkadaşlarla görüştüm.
Bizimle kalabilirsin” dedi. Enes’ten bu cevabı duyunca nasıl mutlu olduğumu,
nasıl sevindiğimi sizlere kelimelerle anlatamam, izah edemem. Enes’in yanında bir çay içip hazırlık yapmak
için izimin üzerine köye geri döndüm.
Birinci sınıftan tecrübeli olduğum için yatak, yorgan,
kıyafet, kitap, defter çanta gibi ihtiyacım olan tüm eşyaları iki gün içinde
eksiksiz olarak hazırladım. Eşyaları
hazırlarken anamın o kadar iş içersin de benim için gösterdiği gayreti hiç
unutamam. Hazırladığım eşyaları usta bir tezgahtar edasıyla paketledim.
Eşyaları paketlerken de küçük kardeşim Adem’in yardımı da çok oldu.
Paketlediğim eşyaları cumartesi günü yakın akrabam Hacı Polat Amcanın otobüsüyle
şehre getirdim. Otobüsün yol darlığı nedeniyle kalacağım konağın olduğu sokağa
girme imkânı yoktu. Otobüsteki eşyalarımı Eski Halde sepetli bir motosiklete
yükleyerek kalacağım eve götürdüm. Enes’in yardımıyla eşyalarımı kalacağım
odaya nizami bir şekilde yerleştirdim. Kalacağım odadaki daha önce hiç
görmediğim kaliteli çam tahtasından yapılmış gömme ahşap dolap eşyaları
yerleştirirken işime çok iyi yaradı. İki gecede konaktaki odamda yatıp hem eve
alıştım hem de ev arkadaşlığı yapacağımız Enes’i yakından tanıma imkânı buldum.
Enes’in babası yokmuş. Kendisi yaz tatilinde ve hafta sonları tuğla
fabrikasında yaşı küçük olduğu için kaçak olarak çalışarak ailesini
geçindirmeye çalışıyormuş. Maraş ’tada okulun olmadığı gün ve saatlerde Mimar
Behzat Beyin Ofisinde proje çizimi yaparak harçlığını çıkartıyormuş. Enes’in
durumu öğrenince ben kendi halim için Yarabbi şükür dedim. Okulun açılmasına
iki hafta zaman olduğu için tekrar köye döndüm. Köyde aileme yardım etmek için
harman, hasat, bağ ve bahçe işlerinde tekrar çalışmaya başladım. Ben köyde
çalışmaya devam ederken Tekir Ortaokulundan yakın arkadaşım Bekir Akçadağ bir
gün yanıma geldi. Biraz muhabbet edip çay kahve içtikten sonra bana “Maraş’tan
bir ev kiralayıp, bu sene birlikte kalalım” dedi. Ben ise Bekir’e “Ben kalacak
yer ayarladım” dedim. Ben kalacak yer ayarladım deyince lisanı halinden
Bekir’in üzüldüğünü fark ettim. Bekir’e “Kardeş benim kalacağım yer iki katlı,
haramlık ve selamlık olmak üzere iki bölümden oluşan, altında kullanılmayan
müştemilatı bulunan devasa bir konak. Bizimle birlikte kalmak istersen senin
için Enes ile konuşayım” dedim. Benim bu teklifi duyunca Bekir’in gözlerinin
içi güldü. Bana “Bir konuş bakalım ortağım” dedi ama sevinçten uçacak gibiydi.
Bekir ile bir gün sonra şehre gittik. Enes’i ziyaret ettik. Enes diğer
arkadaşları ile görüştükten sonra Bekir’inde bizimle kalabileceğini söyledi.
Bekir bu cevap için çok mutlu oldu. Hemen köye gitti. İki gün sonra eşyalarını getirip
konağa yerleştirdi. Aynı gün birlikte köye döndük. Bindiğimiz otobüsten ben
Döngel’de indim, Bekir kendi köyü Tekir’e gitti.
Okullar açılmadan bir gün önce Bekir ile kalacağımız konağa geldik.
Bekir Ticaret Meslek Lisesinde okuyordu. Enes yaz tatilinde Maraş’ta çalıştığı
için zaten konakta kalıyordu. Meslek Yüksekokulu açılmadığı için diğer
arkadaşlar gelmemişti. Enes, Bekir ve ben meslek yüksek okulu açılıncaya kadar
iki hafta birlikte kaldık. Bu iki haftalık süreçte Enes Bekir’i tanıdı. Bekir
Enes’i tanıdı. Ben daha önceden ikisinde tanıdığım halde iki haftalık süreçte
onları daha yakından tanıma imkânı buldum. Birbirilerimizin zayıf ve güçlü
yönlerini öğrendik. Ailelerimizin sosyolojik yapıları ve maddi imkanları
hakkında bilgiler edindik. Anlayacağınız iki hafta içerisinde birbirilerimizle
horasan harcı gibi kaynaştık. Ayrıca Çınarlı Caminin müezzini Ökkeş Hoca
sayesinde Postane kavşağından başlayıp Uğrak Pastanesine kadar uzanan Uzunoluk
Caddesindeki bütün esnaflarla baştan sona kadar tek tek tanıştık.
Bizim kaldığımız konağa komşu bir evde kalan Ökkeş Hoca bizim
üçümüzün birden akşam namazı için camiye geldiğimizi görünce nasıl mutlu oldu,
nasıl sevindi anlatamam. Çünkü camide üçümüzden başka genç yoktu. Cemaatin yaş
ortalaması elli yaşın üzerindeydi. Ökkeş Hoca namaz biter bitmez caminin içinde
bizimle tanıştı. Üçümüzün birlikte kaldığımızı öğrenince sevinci bir kat daha
arttı. Bizi Uzunoluk Caddesinde faaliyet gösteren fırın, bakkal, manav, berber
gibi alışveriş yapacağımız esnaflarla tanıştırmaya götürdü. Ökkeş hoca bunlar benim komşum, bunlar öğrenci
diye bizi esnaflara takdim ettikten sonra, “Paraları olmasa bile bu gençlerin
ihtiyaçlarını karşılayın. Kendiler ödemezse ben öderim” şeklinde tembihte buluyordu.
Esnafları hepsi de “Baş üstüne Hocam.
Ödemeseler de olur Hocam” şeklinde cevap veriyorlardı. Zaten esnafların
kapısından içeri girerken Ökkeş Hocaya olan saygı, sevgisi ve muhabbetleri ilk
bakışta hissediliyordu. Ökkeş Hocanın bu naif davranışı karşısında nasıl bir
duyguya kapıldığımı, gözlerimin nasıl dolduğunu görseydiniz inanıyorum ki
hepiniz birden hüngür hüngür ağlardınız. Ökkeş Hocanın bizi esnafla
tanıştırması pozitif manada önemli bir kazanımdı.
Meslek Yüksekokulunun açılmasına bir gün kala Zübeyir ve
İhsanda memleketlerinden geldiler. Onların memleketten gelmesiyle beş kişilik
kocaman bir aile olduk. Aramızda hiçbir ayrılık olmadı. Doğduğundan beri bir
arada yaşayan kardeşler kadar birbirimize saygılı davranıyorduk. Ev işlerinin
düzenli bir şekilde yürümesi için kendi aramızda görev taksimi yaptık.
Yaptığımız görev taksiminde bana alışveriş yapma işi düştü. O günden itibaren
kahvaltıda yiyeceğimiz ekmekten tutunda akşam yemeği yapmak için kullanacağımız
ete kadar her türlü ihtiyacı ben almaya başladım. Ökkeş Hoca sayesinde
fırıncıdan ekmeği yarı fiyatına manavdan sebze meyveyi indirimli olarak almaya
başladım. Tatlıcı Mehmet Abinin yarım kilo lokma istediğim zaman bir kilo lokma
verdiği o günleri hiç unutamam. Tamirci Şevket Amcanın ayakkabılarımızı beleş
kadar ucuza tamir ettiğini hatırladıkça hüzünlenirim. O konakta kaldığım iki
yıllık süreçte Uzunoluk Caddesindeki esnaflardan yardımını görmediğimiz hiçbir
insan yoktur desem yalan olmaz. Ökkeş Hocanın camide okunan mevlitlerde,
mahallede sakinleri tarafından verilen cenaze ve nikah yemeklerinde bizleri
nasıl himaye etmeye çalıştığı aklımdan hiç çıkmaz. Babaoğlu Bakkalın sahibi
Mehmet Abinin dükkânın önünden geçerken onurumuzu rencide etmeden elime verdiği
içi gıda maddesi dolu poşetler hafızamdaki canlılığını o günkü gibi
korumaktadır. Mahallenin o günkü esnaflarından bugün bir elin parmakları kadar
azda olsa yaşayanlar bulunmaktadır. Ben zaman zaman bu esnafların ziyaretine giderim.
Beni gördüklerinde kırk yıldır hasret kaldıkları bir evlatları gelmiş kadar
mutlu olurlar. Onlarla geçmiş günleri yad ederiz. Ölenlerinde ruhuna Fatiha
okuruz. Allah hepsinden de razı olsun.
Üniversite öğrencileriyle birlikte kaldığımız için evdeki
sosyal yaşantımız oldukça disipliniydi. Sabah namazından sonra ben hemen ekmek
almaya giderdim. Zübeyir çayı pişirir, kahvaltıyı hazırlar. Nöbetçi olan
arkadaş bulaşıkları yıkardı. Kahvaltıdan sonra ben Sütçü İmam Çeşmesinin yanından
Kahramanmaraş Kalesinin arkasından geçer Dükkân Önü Çarşından Batı parktaki
okuluma giderdim. Okulda öğle yemeğini yedikten sonra Cezaevinin önünden geçer,
Karacaoğlan Halk Kütüphanesin yanından Uzunoluk Çarşısına gider bakkaldan,
manavdan akşam yemeği için gerekli malzemeleri alır eve bırakır, izimin üzerine
yeniden okula giderdim. Bütün arkadaşlarda evle ilgili görevlerini eksiksiz
olarak yerine getirirdi. Akşamları herkes dersine çalışır, ders çalışırken
kimsenin ağzından çıt çıkmazdı.
Ev ortamımız oldukça huzurluydu. Başlangıçta beş kişi olarak
başladığımız ev arkadaşlığı iki yıllık süreçte ayrılanlar yeni gelenlerle
birlikte on kişiyi geçmiştir. Bu arkadaşlarla benim hiç küslüğüm veya gönül
kırgınlığım olmadı. Diğer arkadaşlarında kendi aralarında husumet yaşadıklarına
tanık olmadım. Kardeşlik ortamı içerisinde geçindik gittik. Evimize ders
çalışmaya veya ziyarete gelen arkadaşlarımızın arkadaşlarıyla da güzel
dostluklar kurduk. Günlerimiz yaşadığımız zor ekonomik şartlara rağmen mutlu bir
şekilde geldi geçti. Ev arkadaşlarımızın hepsiyle temeli sağlam kalıcı
dostluklar kurduk. Bunlar arasından Enes ile olan muhabbetimiz biraz daha
fazlaydı. Enes’i bazen ben bazen Bekir köye götürürdü. Bu nedenle Enes bizim
annemizi, babamızı, kardeşlerimizi hatta yakın akrabalarımızı bile tanıdı.
Ailemizin bir bireyi gibi oldu. Anlayacağınız Enes Bekir ile benim manevi
kardeşi oldu. Bu nedenle Enes yarıyıl tatilinde mezun olup memlekete giderken
bana” Ben sizin çok yardımınızı gördüm. Evinizde kaldım. Tuzunuzu ekmeğinizi
yedim. Sizde Bekir ile birlikte üniversite ikinci basamak sınavına Eskişehir’de
girin. Bende sizleri Kütahya’da ağırlayayım misafir edeyim” dedi. Ben de”
Kısmet ise olur kardeşim” dedim. Enes’i soğuk bir kış günü Aksu Otobüsüne
bindirerek memleketine uğurladım.
Enes’in mezun olup memlekete gittiği yıl biz lise son sınıf
öğrencisi idik. Nisan ayında yapılan üniversite basamak sınavını kazandık. O
zaman Kahramanmaraş’ta ikinci basamak sınavı yapılmadığı için ikinci basamak
sınavı için Eskişehir’i tercih ettik. Sınav giriş belgelerimiz gelince sınava
Eskişehir’de gireceğimiz kesinleşti. Durumu telefonla Enes’e haber verdim. Enes
haberi duyunca çok sevindi. Dünyalar kendinin oldu. Ümmi bir insan olan babama
sınav için Eskişehir’e gideceğimi söyleyince “Bu devletin işine akıl yetmez. Bu
çocuk için Adana’da, Ankara’da, İstanbul’da sınav için yer olmasında ta
Eskişehir’de olsun. Ben bu işi anlayamadım arkadaş” diye tepki göstermesini hiç
unutamam. Babam sert şekilde tepki gösterince tercihi benim yaptığımı bile
söyleyemedim. Sınava gitmek için hazırlıklarımızı tamamladık. Harçlığımızı
ayarladık. Eskişehir’e gitmek için gün saymaya başladık. Yola çıkmamıza iki gün
kala köy meydanında köyümüzün öğretmenlerinden Yusuf Bey’le karşılaştık. Yusuf
Bey’le dostluğumuz iyi olunca ayak üstü muhabbet etmeye başladık. Yusuf Bey’in
abisi Hanefi Demirkol Eskişehir Valisiydi. Yusuf Bey’e “Hocam üniversite sınavı
için Eskişehir’e gidiyorum. Abinize göndereceğiniz bir şey varsa götüreyim”
dedim. Yusuf Bey ise “Göndereceğim bir şey yok ama bir mektup yazayım da size
baksın” dedi. Eliyle benim orada beklememi işaret edip kendisi evine çıktı. Beş
dakika sonra bana sarı bir zarf getirip” Bunu götür abime ver” dedi. Bende
“Teşekkür ederim hocam” diyerek Yusuf Bey’den ayrıldım.
O zaman Kahramanmaraş’tan Eskişehir’e direk otobüs yoktu.
Çarşamba günü akşamı arkadaşım Bekir ile otobüse binip Kayseri Kırşehir
üzerinden Ankara’ya gittik. Ankara Otogarında otobüsten indikten sonra Kızılay,
Gençlik Parkı, Ulus gibi merkezi yerleri gezdik dolaştık. Öğle yemeği için
gittiğimiz lokantada hesap öderken su parası almaları çok tuhafımıza gitti. O
zaman Maraş’taki lokantalarda ne şişelenmiş su, nede su için alınan ücret
vardı. Herkes sürahilere doldurulmuş musluk suyunu istediği kadar içerdi. Sürahide
su biterse garson yeniden su getirirdi. Ankara’da böyle bir durumla
karşılaşınca kelimenin tam anlamıyla şok olduk. Yemekten sonra Ankara’ya
geldiğimizi Şeref abiye haber verdik. Şeref Abi arabasıyla gelip bizi Ulustan
aldı. Aile dostumuz olan Eczacı Şeref Yetkin Abi akşam bizi evinde misafir etti.
Şeref Abi akşam yemeğinden sonra da bizi çarşıya gezmeye götürdü. Atatürk Orman
Çiftliği, Anıtkabir, TBMM gibi yerleri arabayla gezdirip dolaştırdı. Böylelikle
yıllarca hayalimizde yaşattığımız başkentimiz Ankara’yı ana hatlarıyla tanımış
olduk. Cuma günü sabah saat sekizde bir otobüse binerek Eskişehir’e hareket
ettik.
Ben o güne kadar gittiğimiz yerlerden sadece Kayseri’yi
görmüştüm. Bekir ise Maraş dışına hiç çıkmamıştı. Otobüsün geçtiği yerleri
öğrenmek için gözlerimizi camdan ayıramıyorduk. Okumakla görmek arasındaki
farkı öğrenmiş oluyorduk. Sivrihisar’daki Nasrettin Hoca Heykelinin yanından
geçerken nasıl etkilendiğimi anlatamam. Dört saatlik zorlu bir yolculuğun
ardından Eskişehir’e vardık. Eskişehir’e girerken gördüğüm fabrikalar,
fabrikalardan sonra gördüğüm modern binalar dikkatimden kaçmıyordu. Eskişehir’in
modern ve kalkınmış bir şehir olduğunu ilk bakışta ele veriyordu. Eskişehir
otogarında otobüsten indik. Zaman kaybetmeden bir belediye otobüsüne binerek
valilik binasına gittik.
Valilik binası kesme taştan yapılmış tarihi bir yapıydı.
Kapıdaki güvenlik sorgulamasından geçerek Vali Beyin makamına çıktık. Özel
kalemde Vali Beyle görüşmek için çok sayıda insan vardı. Hatta bunlardan iki
tanesi milletvekiliydi. Normal şartlarda Vali Beyle görüşmek için bize sıra
gelmeye bilirdi. Ben Vali Beyin sekreterine “Hanım Efendi biz Kahramanmaraş’tan
geldik. Vali Beyin tanıdıklarıyız. Kendisine mektup getirdik. Al bu mektubu
kendisine takdim et. Görüşmeyi kabul ederse görüşürüz. Yoksa çeker gideriz”
diyerek Yusuf Bey’in yazdığı mektubu verdim. Sekreter mektupla içeri girdi. Bir
dakika kadar sonra dışarı çıkarak “Vali Bey sizi bekliyor” diyerek bizi içeri
aldı. Vali Hanefi Demirkol bizi ayakta karşıladı. Bizleri kucaklayarak “hoş
geldiniz yeğenlerim” dedi. Hâl hatır sorduktan sonra misafir olarak yanında
bulunan Bilecik Valisine bizi tanıttı. Bilecik’te yaşanan bir olayla ilgili
istişarede bulunuyorlardı. Hanefi Bey bunlar yabancı değil dedi ve istişareye
devam ettiler. Hanefi bey konuyla ilgili mevzatı ve uygulamayı baştan sona
kadar anlattı. İstişare bitince bana “Buraya ne için geldiniz” diye sordu.
Bende “Efendim pazar günü üniversite sınavına gireceğiz” dedim. Üniversite
sınavı için geldiğimizi duyunca çok memnun oldu. Valilikte görevli bir müdürü
yanına çağırdı. Yanına çağırdığı müdürü bizi ağırlamak ve rehberlik yapmak
üzere görevlendirdi. Bana da “pazar günü sınavdan sonra eve gelin bir kahvemi
için “diye talimat verdi. Müdür Bey bizi modern bir otele yerleştirdi. Otelin
yanındaki bir lokantada karnımızı doyurdu ve pazar gününe kadar bu lokantada
yiyip içeceksiniz dedi. O lokantada yediğim çiğböreğin tadı damağımdan halen
silinmedi. Emrimize resmi plakalı bir araç tahsis etti. Müdür Bey yemekten
sonra bizden ayrıldı. Şoför bizi iki saat kadar Eskişehir’in tarihi
mekanlarında dolaştırdıktan sonra otele bıraktı. Aradan yıllar geçmesine rağmen
Kurşunlu Cami ve Alâeddin Camiyi daha dün görmüş gibi hafızamda canlılığını
korumaktadır. Şoför bana “Yarın saat
kaçta geleyim efendim” dedi. Bende “saat ikide gelirsen yeter” dedim. Cumartesi
günüde Eskişehir’in Porsuk Çayı etrafındaki parklarını, Odunpazarı Semtindeki
konaklarını ziyaret ettik. Bu sırada Vali Beyin yakın ilgisi ve sağladığı
imkanlar nedeniyle mutluluktan uçuyorduk sanki. Sınav öncesi moralimiz zirveye
çıkmıştı. Pazar günü sınava gireceğimiz için cumartesi erkenden otele geldik.
Pazar günü sınava gireceğim Eczacılık Fakültesi binasının olduğu kampüse
girerken bekçinin diğer araçları durdurup kontrol ederken benim bindiğim araca
selam durması gururumu okşamadı desem yalan olur.
Pazar günü Enes bizi karşılamak üzere Eskişehir’e geldi.
Sınavdan sonra Enes’i otogardan aldık. Vali Beyin evine ben, Bekir ve Enes
üçümüz birlikte gittik. Allah var Vali Bey bizi evinde de en iyi şekilde, en
üst seviyede ağırladı. Memleket üzerine güzel sohbetler ettik. Kahvemizi
içtikten sonra Kütahya’ya gitmek üzere konuttan ayrıldık. Görevli şoför bizi
Eskişehir Otogarına götürdü.
Allah razı olsun biz Kütahya otobüsüne bininceye kadarda yanımızdan ayrılmadı.
Otogardan bir otobüse binerek Kütahya’ya hareket ettik.
Kütahya’ya girerken çiniden yapılmış devasa bir vazo karşıladı bizi. Kütahya
Kalesi karşımızda selam durdu. Enes’in kalenin eteğindeki evlerine gittik.
Enes’in annesinin bizi karşısında görünce ne kadar mutlu olduğunu anlatamam.
Enes bizi Kütahya’da on gün misafir etti. On günlük sürede Afyon Kazlıgöl Kaplıcalarında,
Kütahya Yoncalı Kaplıcalarında sıcak suya girdik. Yürüyen merdiveni ilk defa
Kütahya’da gördük. Çinili camiyi ziyaret ettik. Kaledeki döner gazinoda çay
içtik. Tavşanlıda görev yapan ortaokul matematik öğretmenimiz Necati Alpay’ı
ziyaret ettik. Bir gece evinde misafir olduk. Kütahya’da dondurmacılık yapan
Recep Karsıkan (şişman) Ustayla tanıştık. Kütahya’da her biri diğerinden güzel
geçen on gün geçirdik. Onuncu günün sonunda arkadaşımız Enes ve Enes’in aile fertleriyle
vedalaşarak gözyaşları arasında Kütahya’dan ayrıldık.
Sınav sonuçları açıklandı. Eskişehir’de girdiğim üniversite
sınavını kazandım. Hiç beklemediğim
halde Vali Beyin bizi misafir etmesi bir anda moral ve motivasyonumuzu
yükseltti. Sınavı kazanmamda Vali Beyin bize göstermiş olduğu ilgi ve alakanın
önemli ölçüde katkısı oldu diye düşünüyorum. Eskişehir ve Kütahya içinde
yaşayan insanlar farkında olmasalar da ruhu olan şehirlerdir. Ben bu iki
şehirde de bu ruhu gördüm. Bu ruhtan etkilenerek gönlümün manevi
derinliklerinde Kahramanmaraş’tan Eskişehir’e, Eskişehir’den Kütahya ya
ayakları sağlam bir gönül köprüsü kurdum. Bu köprünün üzerinden bugüne kadar nice
temiz kalpli, yüce gönüllü güzel insanlar geldi geçti. Ben ölünceye kadarda
sayıları artarak geçmeye devam edeceklerdir.
SON GAYRI/Nurcihan Kızmaz
Götürüp ummana döktüm cümlelerimi
Lal oldu dillerim söylemem gayrı.
Bir garip molla kasım sığaya çekti beni,
Şiirle gönlümü eğlemem gayrıYazıma gam, sözüme gem vurdular,
Şair idim kalemimi kırdılar,
Yunus misali dergahtan koğdular,
Bu aleme meyil bağlamam gayrı.
Meydan sizin olsun, ben er değilim.
Hüner sizde kalsın, mahir değilim.
Batıniyim , kula zahir değilim.
Yoruldum, duruldum, çağlamam gayrı.
ÜLKÜMÜZ BİZİM/ Samet Yurttaş
Gece çöker
üstümüze
Gökte
parlayan hilâl
Ülkümüz
bizim
Kar yağar
Kapanır
bütün yollar
Beyaz
örtüde siyah iz
Ülkümüz
bizim
Yağmur
yağar
Pas tutar
bulut
Kınımızda
paslanmaz çelik
Ülkümüz
bizim
Rüzgâr
eser
Sallanır ağaçlar
Toprağa
tutunan kök
Ülkümüz
bizim
Sular
çekilir yeryüzünden
Gürül
gürül akan ırmaklar kurur
Damarlarımızda
akan kan
Ülkümüz
bizim
Kader
ağlar
Kara yazgımızdan
Alnımıza
vurulan nişan
Ülkümüz
bizim
Gurbet
bize uzak
Gurbet
bize soylu hak
Gözlerde
tüten ocak
Ülkümüz
bizim
İBRAHİM SAĞLAM, BEN ve BİR YOLCULUK SERÜVENİ / Teyfik KARADAŞ
Bizim vesilemizle memlekete
ailelerimizde tanışıp ahbap oldular. Benim ailem Kahramanmaraş' in Döngel
Köyünde oturuyor, İbrahim’in ailesi Göksun'da yaşıyordu. Babam alışveriş için bazen
Göksun pazarına gider, pazarda bir sorunu olursa İbrahim'in babasının yanına
uğrardı. İbrahim'in babası Hacı Ali amca ise babamın sorununu derhal çözerdi.
Hacı Ali amca Göksun'da büyük bir esnaf, saygın ve kılıcı keskin bir insandı. Hiçbir
kimse onun bir sözünü iki etmezdi.
İbrahim'in annesi merhum Rabia
teyze benim de annem gibiydi. İbrahim’in annesi ağzı Kuranlı, dili dualı
mütedeyyin bir insandı. Hiçbir insan hakkında kötülük düşünmez, herkese dua
ederdi. Laf aramızda çocukları içinden de bizim İbrahim’i bir tık fazla
severdi. İbrahim’im dediğinde gözlerinin içi gülerdi. Nenesi Habibe Hatun benim
de nenem gibiydi. Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışına, Türkiye Cumhuriyeti’nin
kuruluşuna tanıklık etmiş tarihi bir şahsiyetti. Bana bir sıkıntın varsa Mehmet’e söyleyeyim de halletsin derdi. (Habibe nenenin oğlu
Mehmet sağlam o zaman Samsun On Dokuz Mayıs Üniversitesi Rektörüydü)
İbrahim’imin evine kendi evimiz gibi gider gelirdim. Tâbi İbrahim de bizim eve
kendi evleri gibi gidip gelirdi. İbrahim'in akrabaları bayramda seyranda
İbrahim'e verdikleri miktarda bana da harçlık verirlerdi. Allah razı olsun
ailelerinin tamamı birden hatırımı sayarlardı. İbrahim ile ben ayrı bedenlerde
yaşayan bir can gibiydik. İbrahim’le genel olarak da memlekete birlikte gider,
gelirdik.
Birinci sınıfın ilk yarıyılı
bitti. Yarıyıl tatili başladı. İbrahim
valizini memlekete götürmem için bana emanet etti. Kendisi yarıyıl tatilini
geçirmek için Antalya Gazipaşa’da Orman İşletme Şefi olarak görev yapan Yaşar
abisinin yanına gitti.
Ben ise valizleri alıp Niğde Otogarına
vardım. Niğde Otogarından bir otobüse binerek Yeşilhisar, İncesu üzerinden
Kayseri'ye gittim. Kar yağışı nedeniyle yolculuğumuz normalinden bir saat fazla
sürdü. Kayseri Otogarında Devran Firmasından Kahramanmaraş'a gitmek için bir
bilet aldım. Otobüs saat on ikide kalkacaktı. Otobüsün kalkmasına daha beş saat
vardı ama kar yağışı nedeniyle çarşıya pazara gitme imkânı yoktu. Kayseri şehir
merkezine kar kalınlığı bir metre vardı. Erciyes Dağı şehrin arkasında devasa
bir kardan adam gibi duruyordu. Otogara gelen otobüslere yer açmak için otogar
parkındaki karlar kamyonlarla dışarıya taşınıyordu. Şehrin ana caddeleri açık
olsa da ara sokaklara araçlar giremiyordu. Tipi nedeniyle otogarın kapılarının
açıldığı anda kar taneleri içerileri doluyordu. Valizleri yanıma alıp otogarın
bekleme salonunda bir kalorifer peteğinin dibine oturdum. Otogar büfesinden
yarım ekmek arası pastırma alıp akşam yemeğini geçiştirdim.
Valizimden Abdürrahim Karakoç' un
Vur Emri kitabını çıkartarak okumaya başladım. Kitap okurken çay alıp içmeyi de
ihmal etmiyordum ama vakit bir türlü geçmiyordu. Saat on civarında Erciyes
Üniversitesinde okuyan liseden tanıdığım iki arkadaş geldi. Onlarla bir saat
kadar sohbet ettik. Onlar bir arkadaşlarını İstanbul'a yolcu edip tekrar
evlerine gittiler. Bu sırada Kahramanmaraş' a gidecek Devran otobüsü perona
yanaştı. Valizleri yıldırım hızıyla dışarı çıkartıp otobüsün bagajına
yerleştirdim. Dışarının soğuk olması nedeniyle tekrar otogarın bekleme salonuna
geldim. Otobüsün kalkmasına beş dakika kala atıştırmalık bir şeyler almak için
büfeye gittim. Kasadaki yoğunluk nedeniyle otobüse binmek için bir dakika geç
kaldım.
Perona geldiğimde otobüsün
yerinde olmadığını gördüm. Otobüsün yerinde olmadığını görünce beyninden
vurulmuşa döndüm. Her zaman en az on dakika rötar yapan otobüs o gün beni
beklenmeden tam saatinde hareket etmişti. Otobüsü otogar nizamiyesinden çıkar
iken gördüm. Koşar adımlarla otogardaki taksi durağına gittim. En ön sıradaki
taksinin şoförüne “Abi otobüsüm gitti, beni otobüse yetiştir” dedim. Taksinin
şoförü derhal hareket etti. Taksi hafif araç olduğu için hız yapamıyordu.
Kilometresi seksene geldiğinde elektrik çarpmış alabalık gibi bir sağa, bir
sola kayıyordu. Otobüsün gittiği bir kilometre ileriden frene bastıkça arka
lambaların yanmasından fark ediliyordu. Taksici kaza yaparım endişesiyle beş
kilometre sonra durdu. Bana kardeşim” Ben bu otobüse yetişemem” diyerek geri
döndü. Otogara gelince de öğrenci olduğum için ücretin yarısını aldı. Ben ne
yapacağımı şaşırdım. Kendi valizime mi üzüleyim, arkadaşımın valizine mi
üzüleyim. Verdiğim otobüs, taksi ücretlerine mi üzüleyim diye otogarın bir
köşesine oturarak kara kara düşünmeye başladım. Beş dakika kadar düşündükten
sonra firma görevlilerinin yanına gittim. Devran otobüslerinin yazıhanesinde
çalışan bir gencin yardımıyla saat on iki buçukta Ankara’dan gelip
Kahramanmaraş’a giden Aksu otobüsüne bindim.
Valizlerimin Devran otobüsünde
gittiğini Aksu’nun şoförüne anlattım. Aksu’nun şoförü “Kanat takar uçarım.
Devran’ı Tekir’de yakalarım” dedi. Otobüs Kayseri’den çıkıp Bünyan’a doğru
ilerlemeye başlayınca kar yağışı iyice arttı. Karayollarının ekipleri karla
mücadelede yetersiz kalıyordu. Greyderlerin temizlediği yollar beş dakika
geçmeden tekrar kar ile doluyordu. Dağlarda aç kalan kurtlar bile köylerin
etrafına inmiş, otobüsün farları yandıkça gözleri ışıl ışıl ediyordu. Otobüsün
ortalama hızı atmış kilometre civarındaydı. Bütün yolcular horlayarak uyurken,
sıkıntıdan benim gözlerime bir damla uyku girmiyordu. Pınarbaşı Sarız arası
Sibirya gibi olmuştu. Kar kalınlığı iki metreyi geçmiş, sıcaklık eksi kırk
derecenin altına düşmüştü. Yoldan kayan kamyonların, tırların taksilerin
sürücüleri perişan haldeydi. Kıskaçlıdaki lokantalar ağzına kadar insan
doluydu. Bizim şoförün Dokuz dolambaç rampasından nasıl kaza yapmadan indiğini
halen merak ederim. Yoğun kar yağışının elektrik direklerini kırması nedeniyle
yol boyundaki birçok köyde elektrik yoktu ama köyler karın beyazlığı ile
aydınlanıyordu.
Geçtiğimiz gördüğümüz bütün
yerlerde hava muhalefeti nedeniyle durum çok vahimdi. Otobüsümüz Yeşil Kent’i
geçip Göksun’a doğru varınca kar yağışı biraz hafifledi ama rüzgârın etkisiyle
buzlanma başladı. Şoför otobüsü kaydırmamak için Göksun’a kadar kaplumbağa
hızıyla ilerledi. Göksun’da evlerin çatısından sarkan buzların uzunluğu üç
metre vardı. İyi ki kar yağışı nedeniyle Püren Geçidi kapanmamıştı. Püren
geçindeki ardıç ve sedir ağaçları tamamen karın altında kalmış, el kadar yeşil
renk görünmüyordu. Püren Geçidini geçip tünele varınca yolculuğumun biteceğini
anladım. Tüneli geçince Akdeniz iklimini etkisiyle hava kısmen yumuşadı. Otobüsü
Tekir’ de durdurdum. Otobüsten iner inmez Yayla Lokantasına koştum. Devran
otobüsünün ben varmadan on dakika önce gittiğini öğrenince dünyam yeniden
karardı. Canım sıkıldı. Eksi kırk derecelik havada sırtımdan terlemeye
başladım. Benim bütün kıyafetlerim valizdeydi. Bütünlemeye kaldığım derslerin
kitapları ve ders notlarımda valizin içindeydi. İbrahim’in valizi de ağzına
kadar doluydu. Valizler kaybolursa ben ne yapacaktım. İbrahim’e ne diyecektim.
Beynimde fırtınalar koparken, birdenbire ufuktan bir ışık görüldü.
Yayla Lokantasının sahibi benim
sıkıntımı öğrenince uydu telefonuyla otobüsün şoförüne ulaştı. Valizlere sahip
çıkmasını söyledi. Bana da bugün saat ikide gel valizlerini al hocam dedi. Bu
sözü duyunca nasıl mutlu olduğumu, nasıl sevindiğimi kelimelerle anlatamam. Sağ
olsunlar bu sırada beni lokantada misafir kabul ederek çay, çorba ikramında
bulundular. Heyecandan felç geçirmiş insan gibi, elimin titrediğinden kaşığı
tutamadım. Sevincimden gözlerimden yaş geldi. Ben orta okulu Tekir’de okuduğum
için lokantada çalışan herkesi tanıyordum. Hatta garsonların ikisi sınıf
arkadaşımdı. Lokanta personellerinin tamamının şahsıma gösterdiği alakadan çok
ama çok memnun kaldım.
Benim köyüm Döngel Tekir’ e beş
kilometre mesafedeydi. Gün ağarınca Tekir’ den bir minibüse binerek köyüme
gittim. Eve vardığımda annem kuzine sobayı yakmış çökelek böreği yapıyordu. Babam
ve kardeşlerim hala uyuyorlardı. Ben varınca babamda uyandı. Annemin ve babamın
elini öptükten sonra bir kedi gibi kıvrılarak sobanın arkasına yattım. Anneme
beni saat on ikide kaldırmasını tembih ettim. Soğuktan iliklerim buz tutmuştu.
Sobanın verdiği ısıyla başımı yastığa koymamla uyumam bir dakika sürmedi. Saat
on birde kendiliğimden uyandım. Elimi yüzümü yıkadım. Kahvaltımı yaptım.
Tekir’e gitmek için yola düştüm.
O günkü şartlarda bizim köyde
kimsenin özel otomobili yoktu. Köyümüzdeki motorlu vasıtalar iki traktör, üç
kamyon ve üç beş tane sepetli motosikletten ibaretti. Amca oğlu İbrahim’in de
bir sepetli motosikleti vardı. İbrahim abinin evinin kapısını çaldım. Vaziyeti
anlattım. Tekir’e gidelim dedim. Gocuğunu giyip, beresini takmasıyla birlikte
motosikletini çalıştırdı. Yerin kaygan ve buzlu olması motosiklete yolda
ilerleme imkânı vermiyordu. Yolun rampa kısımlarında biz motosikleti itiyoruz,
yolun iniş kısımlarında motosiklet bizi taşıyordu. Bir saat süren meşakkatli
bir yolculuğun ardından Tekir’e vardık. Tekir’deki kar kalınlığı bir adam
boyundan fazlaydı. Arabası kayan, otomobili arıza yapan, trafik kazası geçiren
yüzlerce yolcu Tekir’deki lokantalara sığınmıştı. Bizde Yayla Lokantasına
vardık. Soğuktan moraran ellerimizi ısıtıp, ikişer bardak çay içince ancak kendimize
gelebildik.
Saat iki oldu bizim valizleri
Urfa’ya götüren Devran Otobüsü gelmedi. Beni yine bir telaş bastı. Kaygılanmaya
başladım. Lokantada çalışan arkadaşlar otobüsün beş on dakika içinde geleceğini
söyleyerek beni telkin etmeye çalışıyordu. Öylede oldu. Saat ikiyi yirmi geçe
Devran Otobüsü önündeki silecekleri çalışır vaziyette Yayla Lokantasına girdi.
Ben otobüsün muavinin yardımıyla valizleri bagajdan indirdim. İbrahim abinin
motosikletinin sepetine jet hızıyla koydum. Valizlerin geldiğine hala
inanamıyordum. Sevinçten ağlamak istiyorum gözlerimden yaş gelmiyordu. Böyle
bir haleti ruhiye içinde lokanta çalışanlarına teşekkür ederek Tekir’de
ayrıldık. Karayolları yolları tuzladığı için gidiş yolunda sıkıntı yaşamadık.
Nihayet yitirdiğim valizleri bulup eve getirmenin sevinciyle evimize yeniden
varmış oldum.
İbrahim’in valizini salı günü
pazara giden bir minibüse binerek Göksu’na götürdüm. Annesine teslim ettim.
Böylece milyonlarca ton ağırlığı olan karlı bir dağ sırtımdan inmiş oldu.
Emaneti sahibine teslim edip, Rabia teyzenin hayır duasını almanın huzuruyla
aynı gün yeniden köyüme döndüm.
İbrahim Sağlam kardeşimle okuldan
sonrada dostluğumuz, arkadaşlığımız devam etti. O eğitim fakültesinden sonra
ziraat fakültesi okudu. Ziraat mühendisi, şube müdürü, ilçe tarım müdürü gibi
unvanlarla ülkemizin çeşitli illerinde çalıştı. Ben on bir yıl öğretmen olarak
milli eğitimde çalıştıktan sonra üniversiteye geçtim. Ben Gölbaşı Meslek Yüksekokulu
Sekreteri iken, İbrahim’de Gölbaşı İlçe Tarım Müdürlüğüne atandı. Sahabeler
şehri Adıyaman ilimizin şirin ilçesi Gölbaşın da altı yedi yıl birlikte
çalışmayı da Mevla’m bize nasip etti. Bütün Gölbaşı halkı ve protokol üyeleri
bizim arkadaşlığımıza gıpta ile bakardı. Arkadaşlığımızı kıskanıp aramızı açmak
isteyenler bile olurdu. İbrahim Gölbaşından Osmaniye’ye il tarım müdürü olarak
atandı. Ben Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesine şube müdürü olarak geldim.
Böylelikle birbirimizden ayrıldık.
Ben şu anda emekli olup
memleketim Kahramanmaraş’a yerleştim. İbrahim Samsun’da il tarım müdürü olarak
görev ifa ediyor. Aramızdaki mesafe kilometre olarak uzak gibi görünse de gönül
mesafemiz aynı ortamda, aynı evde yaşayan insanlardan daha yakındır. Dost
dediğin ayağını kaydıran değil, kaydığında seni yerden kaldırandır diye
literatüre geçmiş bir söz vardır. Benim kırk yıldan beri ne zaman ayağım kaysa,
İbrahim elimden tutup beni ayağa kaldırmıştır. Allah ondan razı olsun. Allah
ona sağlıklı uzun ömürler versin.
Rabbim sizlere de ayağınız
kaydığı zaman, sizi yerden kaldırmaya çalışan arkadaşlarla, dostlarla
karşılaşmayı nasip etsin.
Gönülle Hasbihâl/Ali Küçükkürtül
Deli gönlüm gahirlenme
Elbet bulun sen şahını
Boş mu kalır er meydanı
Sakın çekme eyvahını
Dünya dönecek serâba
Karışacaksın turâba
Çevirseler de sevaba
Unutma ha günahını
Haktan bir güzel bahtın var
Sultana andın ahdın var
Dostlar içinde tahtın var
Bil kıymetli ilâhını
Kul Ali’ye yeter gahrin
Bak yıkıldı yurdun şehrin
O vermezse akmaz nehrin
Bitir artık nizahını
Haziran 2024 (Haziran Sonu)
Kahramanmaraş
Sallandığımız İp/Ömer Faruk Günay
rüzgar eliyor bir kadın
gün de yarıydı dönülesi yoktu
uyumak geldi içimden yıllarca
ben uyurken
bir bir çekildi binler haftalardan
kaşık savurdum, ip savurdum, dağ savurdum
ben uyanmazken boğaz yırtarak
bir atmaca geçti tepemden
başım nemli, çürük kıvıl kıvıl bir toprakta
damağımda mayıs sızlıyor
bir atmaca geçiyor uyanmazken
dünyada ayak basılmamış
bulutları delen sivri bir kayaya tüneyip
mağrur mağrur bakıyor etrafa
kalktım ki kaşık sesi, ip sesi, dağ sesi
kadın bir çocuk kaldırıyor güne
gün de yine yarı yine yok dönülesi
çocuğun alnına gün vuruyor
elime vuruyor ben selam ederken gurup
yarına sabah vuruyor
öyleyse niçin gidecekmişim gibi
kalıp yaşayacakmışım gibi bir davet
kadın müdanasız ekmek seriyor
gözüm bir gideceğimde bir kalacağımda
bir de gökte haymatlosda geniş kanatlı
ve alçalan günde ayaklarımdan kalkan
olan bitenin hepsi sayacağım kumun
turuncu ışıltısında
BAYEZÎD KÜLLİYESİ’NDE SU SESİ/Samet YURTTAŞ
Bayezîd Külliyesi’nde bir sabah vakti
Çiğ tanelerinin serinliğinde
Ruhunu dinlendiriyorsun
Yeşil bahçesi ilk durağıdır
Yaralı kuşların bile
Suyun sesini duyuyorsun
Yıllardır inatla mermeri yontan
Şifa diyorlar sesine
Bütün dertlilerin evidir
O şadırvan
Sayısız hekim ve tabip
Gelip geçti bu kapıdan
Ve çok zaman günahkârlar
Sarhoş ayrıldı
Kehribar kokusundan
Sana medeniyeti anlatıyor çiniler
Hat sanatında savaşı görüyorsun
Atları ve kahramanları dahi görüyorsun
İnce el işçiliklerinden
Bayezîd Külliyesi’nde bir sabah vakti
Şifa bekliyorsun
Su sesinden.
KALBİMİZDEKİ EKO MU YOKSA EGO MU?/ Hidayet BAĞCI
Fransızca dilinde écho “yankı” demektir. Günümüz insanının birçoğu sadece sesin bir yankısı olduğunu düşünürler. Tabiki sesin bir yankısı, bir tınısı, bir titreşimi olsa da insana güven veren bir hissiyatı da elbette ki vardır. İnsana ilettiği bu hissin tarifi nasıl olur bilemiyorum ama sesin ekosunu bulduğu tek yer kalptir. Bunu bir hayvana da aktarabilirsiniz insana da…
İnsan, iletişim kurduğu
insanın aynası olduğu kadar etkileşim ve titreşimsel olarak onun
elektromanyetik alanı içine dahil olduğunda suyun herhangi bir kabın şeklini
alması gibi şeklini alır. Böyle bir eko ve yansıma ise tercihlerimizle aktif
hale gelir. Aktif hale gelen yönetici ise kalptir ve kalpler ancak Allah ile
birlikte olanlarla mutlu olur, mutmain olur.
Kalbe ağır gelen her
durum ve her yük -bu ister kuş tüyü hafifliğinden de öte çok hafif bir ses
dalgası olsa da- insana güven vermiyorsa sessiz bir gemi gibi yol almalı o
limandan. Bu tam tersi olursa insanı ego denen bir mevkiye çeker. Her insan
kendini her şeyden ve herkesten üstün görerek yani kendi elektromanyetik alanı
içerisine aldıklarını çok değerli bilerek egoyu oluşturur. Bu kelimenin tam
ters tanımını mütevazi olarak adlandırdığımızda;
“Ben
sana değer veriyorum, dinliyorum ve kalbimi açıyorum…”
Yani “-kalbimin
çevresinde oluşan elektromanyetik alan içerisine senin değerli gördüğün her
şeyi alıyorum.” demek oluyor. İşte burada bir eko, bir oluşum ve bir aynalama
durumu başlıyor. Peki değer verdiğimiz insanlar çer çöpten ibaretse ne yapmalı?
“Kalbini açmayanı
dinlemeye devam etmek değer veren insan için beyhude, bir ömür bir zaman
kaybından ibarettir.” diyerek vaz mı
geçmeli çer çöp dediklerinden? Çöp kutusuna atılan her şey insanın kalitesini,
konforunu ve önemsediklerini tanımlayan bir mekandır. Çöpe atılan her eşyanın
bir geri dönüşümü olduğu kadar gelecek adına kazandırdığı bir tecrübesi vardır.
Beynimiz düşüncelerimize
tepki verdiğinde nöronlar değişikliğe uğrayarak kendini sürekli yeniler. Tabi ki
bu da farklı zamanlarda bizim her olaya ve duruma karşı bakış açımızın
değişikliği olarak sonuçlanır. Beynimizdeki nöronların sürekli yenilendiğinin
farkı kalpte başlar. Çünkü kalp her saniye vücudumuz için taze ve oksijeni bol
kanı pompaladığından dolayı vücudumuz da her doğan gün gibi yenilenecektir. Bir
de kalbin gizemli halleri var. Tabiri caizse kalp ne ile beslenirse; düşünce
dünyamızdaki her mekan, her insan ve her eşya kalbin beslendiği gıdaya göre
şekil alarak insanın değerini meydana getirir.
Aslında insan vücudunu
oluşturan ve beyin ile kalp arasındaki sistemin iletişimi her zaman
sağlıklıdır. Doğru ve tutarlı tepkiler vermesi insanın cüz-i iradesine
bağlıdır. Kalpteki yankının beyinde doğru ses olup yol alabilmesi için
yediklerimize, dinlediklerimize ve okuduklarımıza dikkat etmeliyiz diye
düşünüyorum. Çünkü kalbe nüfuz eden her yanlış eko, bir gün egoya dönüşür.
Bundan dolayı hayatınızdaki rutin ritminiz olduğunda etrafınızdaki her şey
kulağınıza bir melodi olarak dönüş yapacaktır. Bu da varoluşsal anlamda sizin
ayak iziniz pardon hareketiniz yani renginiz olacaktır.
HİKÂYE MALZEMESİ DÜKKÂNI - OKUL YERİ/Hasan KEKLİKCİ
-Selâmünaleyküm amca.
-Aleykümselâm, aslan Yaşar’ım?
-Amca dükkânda mısın?
-Evet dükkândayım.
-Ya Hu bizimkiler toplanmış nenemgilde
ekmek yapıyor da, iki bazlama da amcana götür, diyorlar. İki bazlama yeter mi?
Yanında misafirin falan varsa ona göre fazla getireyim diyecektim.
-Kimse yok ama sen bilirsin. Ben de
yeni geldim zaten.
-Tamam, amca ben her ihtimale karşı
dört tane alıp geliyorum.
-Sağ olasın Yaşar, sana zahmet
olacak.
-Estağfurullah amca.
…
-Es selâmünaleyküm başkanım.
-Ooo… Aleykümselâm Mehmet kardeşim.
Hoş geldin. Sen buraları bilir miydin? Yel mi attı, sel mi attı? Şu koltuk
rahat. Otur hele, otur!
-Hoş bulduk. Sen bilirsin amma, köylü
kısmına öyle pek rahat yer yaramaz. Altından taş, çöp batmazsa, kafasına sinek
üşmezse oturduğu yerde hemen uyur başkanım.
-Lan oğlum şu gevezeliği bırakmadın
gitti. Aha bizim Yaşar da geldi. Hoş geldin Yaşar.
-Hoş geldin yeğenim. Bu, bizim Halil
Ağa’nın oğlu Yaşar değil mi?
-Evet, evet o Yaşar.
-Hoş bulduk. Esas sen hoş gelmişsin
Mehmet emmi. Zeynep bibingilde ekmek yapıyorlardı da bazlama getirdim. Buyurun
soğumasın.
-Kime yapıyorlardı ekmeği? Yahya
amcanın olmasın ha. Haram eder o zalım! Aboov Allah eline düşürmesin!
Nahırönü’nde yetişti. Tehlikelidir o. Gerçi Şazibey Camii’nin imamı Aziz Hoca
epey emek etti amma; yok, yok kimden ders alırsa alsın, ben korkarım Yahya’dan.
Senin amcalarının en iyisi Mahmut. Bak, İdris’i çok iyi bilmem de; bizim komşu Osman
emminin eniştesi Ahmet de iyi bir arkadaş.
-Yahya amcamın değil Mehmet emmi,
Ümmü halamın ama Selma halamın dediğine göre; nenemin evde dışlığı gelmemiş, milleti
başına toplayıp laf etmek için yaptırıyormuş ekmeği. Buyurun; şunlar peynirli,
şunlar zeytinyağlı. Elif Halam amcan sever, dedi üzerlerine az bir şey de toz şeker
attı.
-Aslan yeğenim köyün ekmeğini Mehmet
emminin hanımı yapar. Allah bilir, her gün bazlama yiyordur bunlar, usanmıştır.
Ben ona kebap söyleyeyim... Alo, Murat bizim buraya üççeyrek ekmeğe bir kuşbaşı
gönderir misin? Dur, dur, tüm olsun somun.
-Amca ben yarın geri gidiyorum da biraz
işlerim var, müsaade istesem ayıp olur mu?
-Estağfurullah. Gel bakalım
kucaklaşalım. Hayırlı yolculuklar. Rabia’ya selam söyle. Mehmet emminle benden
Erzurum’a da selam götürün.
-Aleykümselâm amca. Allah’a
ısmarladık.
-Eee, anlat bakalım Mehmet nereden
gelip, nereye gidiyorsun?
-Teyze oğlunun düğünü var ya, şu
bizim köylülerin düğün salonunda oraya gelmiştim. Bir ara senin lafın oldu, buradaydı
biraz önce gitti dediler. Nasıl olsa vakit erken, dedim ben de çıktım geldim. Dükkânının
yerini de bizim Arif, Kâtip Arif tarif etti. Maşallah onun bilmediği yer olmaz.
-Adam senelerce muhasebecilik etmiş,
memleketi gezmiş, bilir tabii. Fakat yanında çok durmaya gelmez ha. Hem sana “bir”
dedirmez, hem de lafın doğrusunu yalanını harmanlayıp anlatır. Onu da geçtim;
ikiye bir insanı dürter, yalanım varsa söyle der, söylediği yalana dinleyeni de
ortak eder.
-Diline sağlık. Bugün gene aynı öyle
oldu. İçeride gürültüden başım ağrıdı. Biraz dışarı çıkayım dedim. Düğün
salonunun yan tarafında bir zeytin ağacının dibinde bir taş buldum, oturdum.
Neredeymiş bu geldi. Hoş beşten sonra yan tarafta bir düzlük vardı orayı
gösterip; şura neymiş dedim? Bir anda gevrek bir ses “Okul yeri.” dedi. Ulan!
Kafamı kaldırdım ki bir adam tepemizde dikiliyor. Arifle birbirimize bakıştık.
Adam bir briket kırığı buldu getirdi, önce briket kırığının sağına soluna
üfledi, üzerindeki tozu toprağı temizledi güya, sonra üzerine oturdu: “Burası
okul yeri emmioğlu.” dedi tekrar. Bir görsen dediğim yeri; Ahmetgilin, bizim
Deli Ahmetgilin evine varmadan, yolun üstünde dümdüz görünüyor ama oynak bir
yer, yer yer yarıklar var, onu da geçtim, bu dediğim yerin üstünden bacak
kalınlığında teller geçiyor. Ulan emmioğlu, buraya okul mokul yapmazlar, hem
toprağı kaymış ve hem de şu tellerin altına okul mu olur, Allah etmeye çoru çocuğu
elektrik çarpar, dedim. “O iş öyle değil; burada okul vardı, üç dört sene durdu
durmadı, orasında burasında ayağım sığacak yarıklar açıldı, önce tamir etmeye
çalıştılar, onlar tamir ettikçe yarıklar daha da büyüdü. Bir gün baktılar ki;
okul, bozuk çamaşır makinesi gibi hareket etmeye, aşağı doğru inmeye başladı, dayadılar
iş makinelerini; yıkıp, şuraya çıktılar. Okul yeri dediğim sökülen okulun yeri,
yani okulun arsası.” dedi. Adam bizim köylerden kime benziyor desem: Dur, dur
Göğoğlan’ın Cuma’sına, rahmetli Çolak Cuma’ya benzer. Onun gibi alnında sağdan
sola, aşağıdan yukarıya kalın kalın çizgiler var. Siyah, ürpelek saçlı biri. İki
yüzü de kırmızı kırmızı. Yüzü de büyük ama burnu yüzüne göre daha büyük. Gözleri,
uzun hava çalan zurnacının avurdunu son haddine kadar şişirip, geri indirmeye
başladığı andaki gibi, pörtlek pörtlek. Bu günde uzun kollu yün bir gömlek
giymiş. Kömbe gibi kalın gömleğin kol döğmelerini iliklediği gibi, boğazındaki
en üst düğmeyi de iliklemiş. Amma kibar laf veriyor. Fakat bana laf verirken
gözlerini bana dikiyor, Arifle konuşurken gözlerini ondan ayırmıyor. Bakışlarında
müthiş bir ağırlık var. Gözlerine baktıra baktıra yoruyor insanı. Tebessüm
ediyor bazen. Üstten bir tek diş görünüyor ağzında. Alt, okul yeri gibi bomboş.
O tebessüm bütün yorgunluğunu alıyor insanın. Okulun ihalesi yapılırken kendi
de oradaymış. Hangi şehirde olduğunu dediydi ama o ara yanımızdan bir
motosiklet geçti gürültüden anlayamadık. Okul yerini anlattı işte: “Adam para
istedi. Parası olan adam para vermedi. Adam da bekletti. Bekletti… Sonra parası
olan adam, bekleten adamdan daha iri bir adam buldu. Bekleten adam ‘namus öllüğün
körü’ bekletmeyi bıraktı. İş başladı. Vurdukları ilk kazmada -kazma dediysem
kocaman makine kazması- yukarıdan aşağıya doğru toprak oynadı geldi. Daha, yukardaki
telleri hiç hesap eden yok. Neyse, küçüklerin eli kolu kısa kaldı; büyükler işi
yapıp bitirdi. Alacağı olan alacağını aldı, ‘çıktı taş başına.’ Ardından okul
açıldı ergen kızlar, kara yağız döller sıralara doluştu. Kızlar, oğlanlar
birbirini tanıyıp, işmar edip cilve yapamadan yani âşık olamadan;
yıkılasıcalar, yıkım kararı aldılar. Gerisini başta anlattım.” dedi. Ağzını
yumdu. Tebessüm ettiğinde insana bir sevecenlik veren dişi kapanan dudaklarının
arasında kayboldu. Ben üzüldüm siz de üzülün, der gibi başını yere eğdi.
Arif benden atik davrandı. Briket
kırığının üzerinde oturan adama kim olduğunu, bütün bunları nereden bildiğini
sordu. Adam tekrar başını kaldırdı, gözlerini belertti: “Ben mühendisin
arkadaşıyım.” dedi “Amma bundan mühendisin haberi yok.” Dedi, demesine de ondan
sonra anlattıklarından ben hiçbir şey anlamadım. Esasen mühendisin -o kimse-
dedesinin adamıymış bu. Bunların sülalesi Tebriz’de -Tebriz nere orayı da
bilmiyorum- yaşarmış. Bu adamın çocukluğu ve ilk gençlik yılları Tebriz’de geçmiş.
Bu bir kızı sevmiş. Başka bir kız da bunu. Bunu seven kız kendisinden karşılık
göremeyince bir ev yapmış. Bir oyunla bunu evin içinde bir odaya koyup kapıyı
üstüne kilitlemiş, anahtarı başka bir odaya saklamış. Evin etrafına gül dikmiş.
Güllerin beri tarafına bir yavru ceylan getirip koymuş. Güllerle ceylan
arasından mavi sulu, beyaz köpüklü bir dere akıtmış. Sonra hepsini bir edip bir
duvara asmış. Günlerden birgün bir ses duymuş bizimki. Ha, bu arada kendi
etraftaki sesleri duyuyormuş ama onun sesini kimseler duymuyormuş. Ses, uzak
bir yoldan gelmiş, yakın bir handa dinlenmiş; sıcak ekmek, taze yağ, bal ve
taze kaymakla karnını doyurmuş bir tüccarı akla getiriyormuş. Kız bir paradan
bahsetmiş. Tüccar başka bir para demiş. Bir sessizlik olmuş. Bu “Atma meni
atma…” diye bağırıyormuş bu arada. Derken bir karanlık çökmüş; ev, adam,
güller, ceylan, dere birbirine girmiş.
Ağzımız
ayrık, gözümüz adamın ağzında ne kadar oturduk bilmiyorum. Mühendisin dedesinin
evine gelmişler. Ortalık aydınlanmış. Çıngırt demiş bir anahtar düşmüş
kucağına. Evveli, geceleri kimse görmeden kapıyı açıp çıkıyormuş evden.
Sonraları bakmış ki kendisini gören eden yok, mühendisin dedesinin ardına
düşmeye başlamış. O nereye giderse ardı sıra bu da gidiyormuş. Çarşıyı pazarı
belleyince kendi kafasına göre gezmeye başlamış. Nasıl olsa evinin anahtarı
belinde asılıymış.
Bir bana baktı, döndü bir Arif’e.
“Bugün çok düğün var, bana müsaade.” dedi. Gülesim geldi; ha dedim içimden,
yetiş, her damada bir urup altın, her gelinin koluna bir bilezik takmazsan
olmaz. Kalktı. Saçlarını karıştırdı. Şalvarını öne arkaya çekiştirdi. Ardının
tozunu silkeledi. Ellerini sırtında birleştirdi. “Atma meni atma meni/Pul paraya
satma meni/Gözel/Atma meni…” diye hiç duymadığım bir türkü tutturdu. Türküyü
söyleye söyleye düğün salonunun önünden geçti gitti.
_______________________________________________________________________________________
NOT: Satılan, anlatılan ve yazılan
hikâyeler tamamen hayal ürünüdür. Hiçbir kişi veya kurumla alâkası yoktur.
Hiçbir hayvana zarar verilmemiştir.








