SARFİYAT DİVANELİĞİ Bir Zihniyet Tenkidi/Emre BİRSEN

 




Medeniyet geleneklerinin ve onların tabiî neticesi olan bilcümle mukaddes hassasiyetlerin gözlerimizin önünde birer birer tefessüh ettiği bu fetret demlerinde, modernizmin ruhumuza sirayet ettirdiği bir maraz daha vardır: Sarfiyat ibtilâsı, yani israf.

İsraf kelimesinin menşei olan seref, haddi aşmak, ölçüyü kaçırmak, gaflet, cehalet ve hırs gibi menfî mânalara tekabül eder. Mezkur kelimenin lügatteki ilk kullanımlarından biri ise "sürfe"dir. Bu kelime, ağaç yapraklarını kemirerek yiyen ve nihayet o yaprakların arasında kendisine yuva yapan küçük bir kurtçuğu ifade eder. Bu küçük mahlûk, mukim olduğu ağacın yapraklarını durmaksızın tüketir; hatta zamanla o ağacın kurumasına dahi sebebiyet verebilir. Muhtemeldir ki israf mefhumu da bu teşbihten mülhem, insanın hasenatını kemiren ve ilâhî bir ikram olan bereketi izale eden bir hâli ifade etmek üzere lisanımıza yerleşmiştir. Günümüzde ise bu mefhum; ferdî ve içtimaî hayatta sarfiyatta ifrata düşmek, lüzumsuz harcamalarda bulunmak ve nimetin hududunu aşmak mânalarında kullanılmaktadır.

Modernizmin dayatmalarıyla ihtiyacın tarifi de değişince, adına sarfiyat divaneliği diyebileceğimiz vahşî bir maraz zuhûr etti. Bu marazın menşeinde; şımarıklık, kanaatsizlik, dervişâne bir rızâ ile hâline şükredememek ve daima daha fazlasını talep etmek vardır. İşte bu kör hırs, insanın nefs-i emmâre denilen en süflî cihetini kuvvetlendirdi.

Terbiye ve tezkiye edilmemiş nefis, elindeki helâl imkân ile iktifa etmez; her daim daha ziyadesini ister. İnsan zanneder ki daha fazlasına sahip olduğunda daha rahat, daha huzurlu ve daha meselesiz bir hayat sürecektir. Hâlbuki bu büyük bir aldanıştır. Hayatını idame ettirmeye kifayet edecek miktarda nimete sahip olduğu hâlde, tezkiye edilmemiş nefis yine de doymaz. Bu gafil hâl ise insanda mânevî bir iştihâ-yı kâzibe meydana getirir; neticede ebedî bir bedbahtlığa sebebiyet verir.

Şuursuzca yapılan bu hoyrat sarfiyat, yalnızca ferdî şahsiyetimize değil, cemiyetin şahs-ı mânevîsine de menfî tesir eder. Zira bu maraz, modernizmin diğer bütün tezahürleri gibi sârîdir. Her ne kadar ondan muhafaza olunmaya gayret edilse de, ulvî hassasiyetlerle mücehhez zevat herkese sirayet edebilir.

Günümüzde hususen, tüketim kültürünün kadınlar üzerinde daha kesif ve faal bir tesir bıraktığı müşahede edilmektedir. Moda denilen süflî illüzyon, maalesef bu tesiri daha da derinleştirmektedir. Kapitalist sermaye ve onun müstemleke şebekeleri; televizyonu, interneti, sosyal medyayı ve sair mecraları birer tuzak olarak kullanmakta; şuuraltını hedef almak suretiyle kadınları lüzumsuz sarfiyatın girdabına sevk etmektedir. Esasen burada bahis mevzuu olan, bir cinsiyet meselesinden ziyade bir zihniyet meselesidir.

Hâlbuki İslâm akaidi, bizlere bu dünyada muvakkaten bulunduğumuzu, fanî olduğumuzu ve aslî vatanımızın ahiret yurdu olduğunu daima ihtar ve tezkir eder. Din-i Mübin; hodbinliği, mütekebbir şaşaayı ve şatafatı kat'î surette men eder.

Ne var ki medeniyetimizin irfan mirası, bugün büyük ölçüde asâr-ı güzîdenin sayfalarında mahpus kalmıştır. Nisyana dûçâr edilen bu kıymettar gelenekler, tasavvurumuzu tek tek terk etmektedir. 

Medeniyet değerlerimizden olan sadelik ve zâhidâne tavrın ihmali ise, gariptir ki muhafazakâr camianın dünyevî konfor ve lüks ile teması, yani sekülerleşme sürecine girmesiyle sürat kazanmıştır. Elbette bu tefessühte modernizmin menfî tesiri olduğu gibi, dahilimizden birtakım zevatın da bu mânevî tahrif hareketine iştirak etmiş olması ihmal edilemez. Bugün mücavirimize ibret nazarıyla baktığımızda görürüz ki israfın Anadolu coğrafyasında en şedid şekilde tezahür ettiği beldeler, ekseriyetle muhafazakârlıklarıyla temayüz etmiş beldelerdir. Taşradan şehre göç ile başlayan bu serencamda, modernizmin sârî marazlarına evvelce aşina olmayan insanımız, şehir hayatının cazibesine kapılarak ciddi bir savrulma yaşadı. Yahut ceddinden kalan arazilere apartmanlar ve siteler inşa edilmesiyle emeksiz zenginleşen bir zümre, zamanla "yeşil burjuvazi" diye anılan bir sosyal sınıf teşkil etti.

Binnetice; binbir çeşit hezeyan ile icra olunan şatafatlı doğum günü merasimleri, lüks izdivaç merasimleri, bebek partileri, şaşaalı tatiller, giyim kuşam hülasa hayatımızın her cihetinde bu zihniyetin dayatmasıyla maruz kalınan her nevi tatbikat bir bir zuhur etti. Neticeten bilcümle israf kalemleri, cemiyetin şahs-ı manevisine menfi tesir ederek, mukaddes bereket mefhumunun arzdan çekilmesine sebebiyet verdi. Yaşanan bu vahim hal, sarfiyat muvazenesizliğinin günden güne ziyadeleştiğine ve kalbi hassasiyetlerimizin tefessüh ettiğine müşahhas bir emaredir.

Medeniyet geleneklerinden ve tasavvufi geleneğin o insanı hamlıktan kurtaran manevi kemalatından tamamen bihaber olan bu beşer yığını; arz üzerindeki muhtelif coğrafyalarda bir lokma ekmeğe, yani kifaf-ı nefsten mahrum binler fukara ve gurebayı ihya edecek dünyalığı, serazad tavrıyla berhava ediyor. Bir tarafta yiyecek ekmek bulamayan, tedavi olamayan, derme çatma evlerde idame-i hayat mecburiyetinde bırakılan fukara ve gureba; diğer yanda ise piyasayı ve iktisadi muvazeneyi kendi lehlerine bozarak servetine servet katanlar, azgınlaşanlar… Bu güruh, lüks hanelerinde, mükellef sofralarında, galaksi yıldızlarıyla müzeyyen otel lobilerinde maneviyattan dem vururlar. Günümüzde bu ve benzeri riyakar etvardan, ümmetin mazlumları şedid zulumata mahkumken; zelzele, sel, yangın gibi semavi ve arzi afata maruzken, hiç değilse yapılan bu lüzumsuz sarfiyattan haya edilmelidir. Biz kullara bu dertten kurtulmak için ilk reçete edilen ilahi çare, muhlis bir samimiyet ve pak bir niyettir. Cenab-ı Hakk’ın rızasına tamamen muhalif olan israfı terk etmek ve Fahr-i Kainat Efendimizin aziz sünnetine tam bir teslimiyetle ittiba, insanı lüzumsuz sarfiyat hamakatinden felaha eriştirir.

Fahr-i Kainat Efendimiz, medeniyet değerlerini mukaddes bir emanet gibi tahmil etmiş olan zevata: “İmkanatı sizinkinden daha aşağıda olanlara bakınız; sizden daha yukarıda olanlara bakmayınız! Bu, Allah’ın size lütfettiği nimetleri hor görmenize mani olur.” ifadesiyle kanaati tavsiye ederken; dünyalık peşinde koşmaktan gözü doymak bilmeyen vahşileri de “Sizin gözünüzü ancak bir avuç toprak doyurur” diyerek dehşetamiz ihtar ile tezkir eder. Müslüman hassasiyeti olan kulun, bu mühim bahiste de mikyası; iman ettiği dinin emir ve tavsiyeleri yanı sıra, asırlardan beri tevarüs ederek gelen medeniyet gelenekleridir.

Hakk Teala, bizlere dünya nimetinden meşru dairede istifade etmeyi; lakin kat'a israf etmemeyi nasihat buyurur. Kitabullah’ın Araf Suresi 31. Ayet-i Kerimesinde Hakk Teala: “Ey Âdemoğulları! Her mescid yerinde ziynetlerinizi alın ve yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz. Zira O, israf edenleri sevmez.” buyruğuyla bu işin usulünü ve mizanını bize belletir. Cenab-ı Hakk’ın kelamındaki bu kıstas, Efendimizin mutahhar hayatında müşahhas bir numune olarak tezahür etmiştir. Zira O, her tavrında, her kelamında sade ve durudur. “Dünyada bir ağacın altında gölgelenen bir yolcu gibiyim” buyurur. Efendimizin hayat-ı seniyyesine insaf ile nazar edersek; zat-ı şeriflerinin en asgari eşya ile sade bir hanede yaşadığı; yatağının hasırdan ibaret olduğu ve günlük yiyeceğinin çoğu zaman yalnızca hurma ve sudan ibaret olduğu mervidir. O’nun müşerref ve mutahhar hayatı, şaşaadan tamamen ırak, az ile iktifa ederek geçmiştir. Kendisini bu alemde sadece bir misafir gibi görmüş ve ümmetine de bu dünyanın geçici bir han, kendilerinin de birer yolcu olduğunu her daim ihtar etmiştir.

İnancımızın manevi hayattaki en saf tezahürü olan tasavvuf gelenekleri de her devirde işte bu sade hayatı tavsiye ve teşvik etmiş; mütevazı ve sadasız bir tarz-ı hayatı kendisine şiar edinmiştir. Tasavvufun mektebi olan tekkelerde dervişana; riyadan ırak, sade, hesapsız ve mütevazı bir hayat talim ettirilmiştir. Günümüzde birtakım akl-ı evveller, tasavvufi gelenekle idame-i hayat eden bu zevatı dünyayı kerih görmekle itham ederler. Halbuki hakiki sufilerin halinde muazzam bir muvazene ve mizan vardır. Onlar, Kasas Suresi 77. Ayet-i Kerimesinin ilahi emri mucibince hareket ederler: “Allah’ın sana verdiğinden âhiret yurdunu kazanmaya bak ve dünyadan nasibini unutma! Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de insanlara ihsanda bulun. Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışma! Şüphesiz Allah bozguncuları sevmez.” Bu ayetle amel eden mutasavvıf, dünyadan nasibini alır lakin ona asla gönül vermez; kalp sarayına mâsivâyı dahil etmemeye gayret eder. Bununla beraber maddi ve manevi mirası ile de dünyayı imar ve ihya eder.

Rızk; Rezzak-ı Alem olan Allah Teala'nın bizlere bahşettiği müşahhas ve mücerret her türlü nimettir. Kulun üzerindeki her nimetin şükrünü hakkıyla ifa etmesi gerekir ki, o şükür de ancak o nimeti yine Hakk’ın tarikinde sarf etmekle mümkündür. Yani nimetin şükrü, Allah rızasına matluben infak etmektir.

İsraf, sadece kişinin ziyade mala ve servete sahip olduğunda zuhur eden bir hal değildir. İsrafın da kendi dahilinde muhtelif cinsleri vardır ve her cinsi ademoğlunun hayatında derin tesirat tesis eder. Misalen yapılan bu lüzumsuz sarfiyat; insanın sadece malına değil, en kıymettar hazinesi olan vaktine, hayatın manasına, sıhhatine, hissiyatına ve hatta huşu içinde yapması gereken ibadatına bile sirayet edip tesir eder.

Mesela; dünyalık satın alma serencamındaki karar sürecinde kaybolmak, alışverişte titizlik ve intizama lüzumundan ziyade vakit taksim etmek, müdrik ve münsif ahvalden bigane zevata kıymettar bir hakikati anlatmak için beyhude nefes tüketmek, lüzumsuz işlerle iştigal etmek hem maddi hem de manevi israfa emsaldir. İnsanı tüketen bu kısır deverandan çıkmanın yegane güzergahı ise nefs terbiyesi ve nefs tezkiyesidir. Tasavvufun tavsiye ettiği sade olma hali, nefs terbiyesi zaviyesinden nazar edildiğinde ruh için kudretli ve şifalı bir çaredir. Sade bir tarz-ı hayatı tercih eden insan; kanaati, şükrü ve tevekkülü talim eder. Kul bu ulvi ahvale nüfuz edince; vaktini, halini, hissiyatını, fikrini, sözünü, tavrını ve bilcümle masivayı tam bir muvazene ile sarf eder. Hırstan ve tamahkarlıktan durarak, ruhani sükuneti ve kalbi huzuru temin eşiğinde durur.

Ademoğlunun ruhunu istila eden hırs, beraberinde israfı getirir. Kalbe israf ve dünyalık girince infak sükut eder. Halbuki infak; Hakk’ın hatrını her şeyden ali tutup yalnızca rıza-i ilahiyeye taliben, maddi veya manevi, sevdiğimiz her ne varsa Hakk’ın uğrunda cömertçe sarf edebilmektir. Nitekim Cenab-ı Hakk kitabında bu kıstası beyan buyurur: “Onlar gayba iman eder, namazı dosdoğru kılar ve rızk olarak verdiklerimizden infak ederler.” (Bakara Suresi, 3. Ayet) Ne var ki modernizm, hayatı hiç olmadığı kadar vahşi bir sürate çekti. Bu sürat insanı, sadece ihtiyacatını temin eden mukaddes bir mahluk olmaktan önündeki her şeyi şuursuzca sarfa müteveccih bir müşteri hâline getirdi. Bugün insanlar kahir ekseriyetle hakiki ihtiyacatını değil, ruhlarında açılan o derin ve karanlık hendekleri fani eşyalarla doldurmaya çalışıyor.

Hususen de kadınlarda mükedder bir halet-i ruhiye, kalbi bir daralma vuku bulduğunda hemen alışveriş yapmak; lüzumlu lüzumsuz herhangi bir tenzilat gördüğünde bir mamul satın almak alelade bir tavır hâline geldi. Bundan mütevellit sarfiyat, iktisadi bir faaliyet olmaktan çıkıp ruhi bir ibtilaya, manevi bir maraza inkılap etti. Fakat şu hakikat takdir olunmalı ki; insan ruhundaki nakısa alışveriş sepetleriyle dolmaz. Zira ademoğlunun en asli ihtiyacı; sahip olunan geçici dünyalıktan ziyade maneviyattır.

Hasret ile yad ettiğimiz demlerde büyüklerimiz, israftan hayatın her sahasında itina ile kaçınır; sofradan kalkarken bile bizlere: "Ekmeği ve nimeti israf etmeyin, hanenin bereketi kaçar" diye tembih ederlerdi. Bu mübarek kelam, sadece iktisadi bir tavsiyeden değil deruni bir medeniyet tasavvuruydu. Zira o demlerde bereket, ziyadelikte aranmazdı. Bereket; kanaatle, eline geçen helal lokmayla yetinip nimetin sahibini bilerek onun kıymetini hakkıyla takdir etmeyle zuhur ederdi. Bugün ise ne kadar muazzebiz ki hanelerimiz eşyalarla mücehhez, fakat gönüllerimiz mahrum. Bu manevi fakra sebep ise kanaat hissiyatının günden güne tezyifidir.

Kanaat; insanın elindeki nimetle yetinmeyi bilmesi, fıtri ihtiyacı ile hırsı arasındaki hududu muhafaza etmesidir. Hakiki kanaat sahibi insan katiyen atalete ve meskenete düşmez; meşru dairede gayret eder, helalinden iktisab eder fakat sarfiyatı asla hayatının merkezi dahil etmez.

Bugün modernizm, cemiyetimizi ve kalbi kalelerimizi her taraftan sinsice ihata edip işgal etmiş haldedir. Bu dehşetamiz işgale karşı zihnini ve kalbini müdafaa ile muhafazaya gayret eden zevat, modernitenin hasmıdır ve bu muharebe dünya hayatı nihayete erene kadar devam edecektir. Bu harp meydanında yapılması gereken mukaddesata merbut, manaya muhatap bir tavır ile mücadeledir.

Dervişâne bir edayla kanaatkâr, sade ve mütevazı bir hayatı tercih etmek; katiyen mülkiyet düşmanlığı yahut dünyaya sırt çevirmek değildir. Bilakis, ilâhî emrin gereği olarak dünya nimetlerinden meşru dairede istifade etmek; fakat süflî şaşaaya, mütekebbir ihtişama ve ruhu tezyif eden israfa meyletmemektir. Hakikî muvazene de işte burada mahfuzdur

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.