ESİR DÜŞSEK NE OLURDU? /Teyfik KARADAŞ

 


Üniversite son sınıf öğrencisi idim. İlkbahar mevsimi gelip nisan ayının ortası olunca Niğde’nin her yerinde karlar eridi. Karların erimesiyle dağlar, tepeler, ovalar yeşermeye başladı. Sadece Hasan dağının yüksek kesimlerindeki karlar erimedi. Hasan dağının zirvesindeki erimeyen karların ovaya pek zararı olmuyordu. Doğa canlanmaya, insanlar hareketlenmeye başladı. Bizde ikinci vize sınavları dönemi olunca; hafta içi sıkı bir şekilde ders çalışıp, hafta sonları, Gümüşler Barajı, Kaya Ardı Bağları gibi yakın yerlere pikniğe gitmeye başladık. O günlerde moralimiz yerinde, günlerimiz sorunsuz ve güzel bir şekilde geçiyordu.

Yirmi Üç Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının yapılacağı haftaydı sanırım. Coğrafya hocamız Cüneyt Utku Mutlu mayıs ayının ilk haftaı Karadeniz ve Doğu Anadolu Bölgeleri Tarih Coğrafya inceleme Gezisi yapılacağını, gezi süresinin beş gün, ücretinin atmış bin lira olduğunu ilan etti. İlanı duyar duymaz bu geziye katılmaya karar verdim. Çırpınırdın Karadeniz Marşını okuyarak büyüdüğümüz için Karadeniz’in çırpınmasını görmek bilinç altıma girmişti. Doğu Anadolu’da düşmanla savaşmadan soğuktan doksan dokuz bin askerimizi şehit verdiğimiz Allahuekber Dağlarını görmek en büyük hayallerim arasındaydı. Bu geziyle bu hayallerim gerçek olacaktı. Birkaç yerden burs ve kredi aldığım için ekonomik yönden bir sıkıntım yoktu. Okul idaresine gittim herkesten önce liste başına adımı yazdırdım. Ücreti ödedim. Bizi geziye götürecek otobüsü üniversite verdiği halde, yakıtı geziye katılacak öğrenciler karşılayacağı için gezi ücreti o günkü şartlarda oldukça pahalıydı. Yol ücreti pahalı, gezi süresi uzun olunca; öğrenciler olarak biz otuz kişilik bir otobüsü bile dolduramadık. Boş kalan beş koltuğu okulun memurları doldurdu.

Önceden planlandığı üzere mayıs ayının ilk haftası cumayı cumartesine bağlayan gece, geziye katılacak kafile okul bahçesinde toplandı. Liste üzerinden yoklama yapıldı. Herkesin geldiği anlaşıldı. Gezi süresince kullanacağımız kaşık, çatal, tabak gibi mutfak malzemeleri ve kahvaltılıklar otobüsün bagajına yerleştirildi. Mutfak malzemeleri arasında kebap yapımında kullanılacak mangallar, ızgaralar ve şişler bile vardı. Gezi kafilesinde bulunan otuz kişi yemek ve kahvaltıda ortak hareket etmeleri için altışar kişilik guruplara bölündü. Guruplar oluşturulurken okuldaki arkadaşlık ilişkilerinden ziyade kaynaşma ilkesi ön planda tutuldu. Bu nedenle bizim sınıftaki dört kişiden her biri ayrı guruba düştü. Hazırlıklar tamamlanınca otobüse binerek Niğde’den Nevşehir istikametin doğru yavaş yavaş hareket ettik. Şehir içinde kaplumbağa hızıyla ilerleyen otobüsümüz karayoluna çıkınca yaydan çıkmış ok gibi yerinden fırlamaya başladı. Kafile reisimiz Cüneyt Utku Mutlu Hocamdı. Utku Hocam otobüs hareket ederken mikrofonu eline alarak yapmış olduğu konuşmada; gezinin kurallarını anlattıktan sonra kendisinin eskiden Kars’ta öğretmen olarak görev yaptığını ve eşinin Çıldırlı olduğunu, bu nedenle Doğu Anadolu Bölgesini elinin içi gibi bildiğini hatırlattı. Utku Hocam ayrıca Doğu Anadolu’daki tarihi mekanları bize eksiksiz olarak gezdireceğini söz verdi.

Utku Hocamın konuşması ve öğrencilerin sorularını cevaplandırması epey zaman almış olmalı ki otobüsümüz bu sürede Nevşehir’e ulaştı. Kapadokya’nın başkenti Nevşehir’e vardığımızda vakit gece yarısı olmuş caddelerde polislerden başka bir canlı kul kalmamıştı. Kızılırmak nehrini Avanos Köprüsünden geçtikten sonra ben Himmet Dede yol çatına varmadan uyumuşum. Yozgat’ın hangi beldelerinden, hangi ilçelerinden geçtik bilemiyorum. Gözümü açtığımda otobüsümüz Çorum’a ulaşmıştı. Çorum’da biraz dolaşıp, kahvaltımızı yaptık. Yolda atıştırmalık olsun diye yarımşar kilo leblebi aldık. Kuru yemişçiden leblebi alırken onlarca çeşit leblebiyi görünce şaşırdım kaldım. Ben o ana kadar iki çeşit leblebi olduğunu sanıyordum. Çorum’da işimiz bittikten sonra şehzadeler şehri Amasya’ya doğru yol almaya başladık. Otobüsün ses sistemlerin oyun havaları çaldıkça bilen arkadaşlarımız oynuyor, oynamayan arkadaşlarımız alkış tutuyordu. Sesi güzel arkadaşlarımız müziğe eşlik ederken, darbuka çalan arkadaşlarımız ortamı şenlendiriyordu. Yolculuğumuzun neşesine diyecek yoktu. Utku Hocam arada bir mikrofonu eline alarak geçtiğimiz şehirler, gördüğümüz dağlar ve ovalar hakkında bize kısa bilgiler veriyordu. Otobüs ilerledikçe bitki örtüsü değişiyor, İç Anadolu Bölgesinin step topraklarının yerini Karadeniz Bölgesinin ormanlık dağları almaya başlıyordu.

Köylerden, kasabalardan ilçelerden geçip şehzadeler şehri Amasya’ya ulaştık. Amasya şehri Yeşilırmak deltasındaki bir vadinin ortasında yer alıyordu. Vadinin etrafı kayalık dağlarla çevrili, Yeşilırmak şehrin konuşlandığı vadiyi adeta bir bıçak gibi ortadan ikiye bölüyordu. Irmağın kenarındaki tarihi konaklar ecdadın mimarideki estetik anlayışını anlatmaya yetiyordu. Şehrin sol tarafındaki Amasya Kalesine çıkarken gördüğümüz kaya mezarlar şehrin ne kadar eski bir tarihe sahip, nice medeniyetlere ev sahipliği yaptığına ışık tutuyor, tanıklık ediyordu. Çarşıda tenekeden semaver yapan ustaları vurduğu çekiç sesleri birbirine karışıyordu. Eşsiz güzellikteki coğrafyası, tarihi mekanları, güler yüzlü usta sanatkârlarıyla kadim bir şehir olan Amasya’dan öğle vakti ayrılıp kurtuluşta ilk adımın atıldığı Samsun şehrimize doğru hareket ettik.

Havza’dan Kavak’tan geçtikten sonra Samsun’a beş kilometre kala yüksekçe bir tepenin üzerine geldiğimizde, Karadeniz’in dalgalı, hırçın suları en uzak mesafeden karşıladı bizi. Samsun’a vardığımızda çocuklar gibi sevindik. İlk olarak Mustafa Kemal’i ve silah arkadaşlarını İstanbul’dan Samsun’a getiren Bandırma Vapurunu ziyaret ettik. Gazi Müzesini dolaştık. Lunaparkta çarpışan otomobillere bindik. Gondola binip sallandık. Faytonlara binip tur attık. Samsun sahilinde; gondoldaki korktuğumuz beş dakikalık süreyi saymaz isek, üç dört saat hoşça vakit geçirdik. Bir metropol olarak Samsun şehrinin mağazalarının büyüklüğünden, binalarının mimarisinden, çarşısından, pazarından ve insanlarının nezaketinden etkilenmedim desem yalan olur. Vakit akşam olunca yatmak için Kredi ve Yurtlar Kurumunun Samsun Yurduna gittik. Yurtta bir gece kaldık. Yurtta kaldığımız gece bize imkanları ölçüsünde ev sahipliği yapmaya çalışan On dokuz Mayıs Üniversitesinin an itibariyle adını hatırlayamadığım kadir şinas öğrencilerine bugün olmuş müteşekkirim. Geceyi Samsun’da geçirip iyice dinlendikten sonra zaman kaybetmemek için gün doğmadan evvel Trabzon’a doğru hareket ettik. Samsun’dan çıktıktan sonra Trabzon’a kadar hiçbir ili ve ilçeyi gezmedik. Müsait olan bir mekânda kahvaltı yaptık. Karadeniz’i kuş bakışı gören bir petrolde yakıt molası verdik. Tabi ki mola verdiğimiz mekanlarda Karadeniz’in eşsiz güzellikleri arasında fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmedik. Ordunun derelerinin yukarıya değil, Karadeniz’e aktığını gördük. Giresun’daki fındık bahçelerini uzak tanda olsa temaşa etme şansımız oldu. Gördüğümüz balta girmemiş minare gibi göklere yükselen ormanlık alanlarda çıplak gözle yeşilin otuz üç tonunu saydım. Karadeniz’in çırpınan suları üzerinde balina gibi yüzen devasa büyüklükteki Türk Bayraklı yüzlerce gemiyi görünce nasıl duygulandığımı anlatamam. Bir anda gözlerim yaşardı. Kısa bir sürede ruhumdaki Karadeniz sevgisi aşka dönüştü. Benim beynimde tarifi mümkün olmayan fırtınalar koparken, ikindi ezanı okunurken Trabzon’a intikal ettik. Samsun’dan başlayıp Trabzon’da biten yolculuğumuz tamı tamına on iki saat sürdü. Şehir merkezinde vakit kaybetmeden doğrudan Sümela Manastırına gittik. Sümela Manastırını ziyaret edip birkaç poz resim çektirdikten sonra Rize’ye doğru hareket ettik. Karadeniz’in çağlayarak akan ırmakları, yüksek dağlardaki karların erime mevsimi olduğu için yatağına sığmıyordu. Rize’ye vardığımızda hava kararmış, çoktan akşam olmuştu. Trabzon’dan Rize’ye kadar sol taraf deniz sahili, sağ taraf tamamen çay bahçeleriyle kaplıydı. Karadeniz’in cefakâr ve çalışkan kadınları beşer onar guruplar halinde çay bahçelerinde çay biçiyorlardı. Rize’nin Çayeli ilçesinde yediğim kuru fasulyenin tadını bugün olmuş unutamıyorum. Çayeli’nden sonra Hopa’ya vardık. Hopa’da durmadan Sarp Sınır Kapısına hareket ettik. Hopa’dan sonra karayolu iyice ıssızlaştı. Bizimle aynı istikamete giden ikinci bir araba olmadığı gibi Sovyetler Birliği tarafından gelen araç sayısı bir elin parmakları kadar azdı.

Otobüsümüz bu sessiz sakin coğrafyanın yılan gibi kıvrılan dar yollarında normal bir hızla ilerlerken biz öğrencilerin coşkusu zirve yapıyordu. Aradan geçen iki günlük zaman diliminde herkes birbirini yakından tanıma imkânı bulduğu için eğlencenin dozajı başlangıç noktasına göre iyice artmıştı. Türküler söyleniyor, fıkralar anlatılıyor, kahkaha tufanları gök yüzüne yükseliyordu. Bütün öğrenciler önceden bilmediğimiz yeteneklerini bir bir sergiliyorlardı. İşte olanlar böylesine güzel, böylesine coşkulu bir ortam içerisinde oldu.

Gece yarısı olmuş, saat on ikiye geliyordu. Sarp köyü levhasını gördük. Levhadan yaklaşık üç kilometre ileride ışıkları pırıl pırıl parlayan bir yerleşim yeri görünüyordu. Ben oranın Sarp Sınır Kapısı olduğunu tahmin ettim. Muhtemelen şoförümüzde benim gibi düşündü. Gördüğümüz yerin mesafesi uzak olunca süratini düşürmedi. Aynı hızla yoluna devam etti. Öğrencilerin çoğu eğlendikleri için yolun levhanın farkında bile değildi. Ben o anda ön taraftaki tek kişilik koltukta oturuyordum. Yüksek bir yerden otobüsün ön camına tutulan ışığın etkisiyle durduk. Durduğumuz anda etrafımızı silahlı askerler kuşattı. Biz neye uğradığımızı şaşırdık. Uyuyan arkadaşlarımız da uyandı.

Bir astsubay “Siz ne yapıyorsunuz. Üç metre daha gitseniz Sovyetler Birliğine esir düşerdiniz. Hem kendi başınız belaya girerdi. Hem de bizim başımızı belaya sokardınız” diyerek sitemli şekilde konuşmaya başladı. Utku Hocamda “Kusura bakmayın bey efendi fark etmedik” dedi. Bu sırada kısa sürelide olsa sınırın karşı tarafında da küçük bir hareketlenme yaşandı. Kısa bir süre içinde iş tatlıya bağlandı. Eli silahlı Sovyet askerleri de bir anda gözden kayboldu. Sovyet askerleriyle bizim aramız beş metreden yakındı. Meğerse bizim gördüğümüz parlak ışıklarla kaplı bölge Sarp Köyünün Sovyetlerde kalan kısmı imiş. Sınır çizilirken köyün derenin batısında kalan kısmı Türkiye’ye, doğusunda kısmı ise Sovyetlere bırakılmış. Sovyetler Birliği halkı açlık içinde yaşarken Türkiye’ye karşı güçlü görünmek için Sarp Köyünün evlerini modern şekilde inşa ettirip ışıklandırmış ama halk Türkiye tarafında kalan akrabalarının tel örgü üzerinden attıkları makarna, un, bulgur gibi ambalajlı gıdalarla karnını doyuruyormuş.

Gümrük kapısı Sarp Köyünü ikiye bölen derenin üzerine yapılmış küçük köprünün sol tarafındaymış. Bizim vardığımız saatte gümrük memurları bu saatte kimse gelmez diye gümrük binasına çay içmeye gitmişler. Nöbet kulesindeki asker bizi ışıkla uyarmış ama biz fark etmemişiz. Ancak Sovyet askerinin uyarısıyla durabildik. Üç metre daha gitsek Sovyetler birliğine esir düşecektik. O tarihte Sovyetler daha dağılmamış ve ülkemizle de ilişkileri iyi değildi. Kafilemizde bulunan yolcuların çoğunluğu kadındı. Eğer Sovyetlere esir düşseydik, başımıza nelerin geleceğini siz hesap edin. Bizi hangi usulsüz istekleri için pazarlık konusu yapacaklarını bilemiyorum. Belki de sınırlarına girsek bizi sorgusuz sualsiz olarak kurşuna dizerlerdi. Belki de Moskova’ya götürüp hapishaneye atarlardı. Nasıl bir muameleye tabi tutulurduk bilemiyorum ama İçimizdeki belki bir ağzı dualı kulun veya içimizden birinin sadaka verdiği bir masumun bir iyiliği karşılık geldi de, salise farkıyla esaretten kurtulduk şükür.

Orada görevli asker ve gümrükçülerde sınır ihlali yapıp Sovyetler Birliğine esir düşmediğimiz için bizden çok sevindiler. Biz esir düşseydik gümrükçülerin ve askerlerinde başı ağrırdı. Durum normale binince merhum Utku Hocama “Hocam Sovyetler Birliğine bir bozkurt selamı vereyim de dağılsın” dedim. Sovyet askerlerinin olduğu tarafa dönüp iki elimle birlikte bozkurt selamı verdim. Ben selam verdikten üç yıl sonra Sovyetler Birliği dağıldı. Ben o zaman Erciş’te öğretmendim. Yaz tatilinde Niğde’ye gittiğimde Utku hocamı da ziyaret ettim. Utku Hocamla muhabbet ederken birlikte gittiğimiz Karadeniz gezisi aklına geldi. “Helal olsun Pehlivan! Bir selam verdin. Sovyetleri dağıttın” diyerek espri yaptı.

Gümrük memurları bizi topluca gümrük binasına götürerek çay ikram ettiler. Sarp Sınır Kapısında nöbet tutan altı gümrük memurunun üçü hemşerimdi. Yani Kahramanmaraşlıydı. Çayımızı içtikten sonra geri döndük. Hopa’ya gelince rotamızı Artvin Ardahan yönüne çevirdik. Artvin’e varınca yorgunluktan uyumuşum. Uyandığımda kendimi gök yüzünde sandım. Yüksek bir dağın tepesine çıkmışız. Aşağıda yıldız gibi sönük bir şekilde parlayan ışıklar görünüyordu. Sonradan öğrendim ki o ışıkları görünen yer Şavşat’mış. Bizim otobüs Artvin’den Ardahan’a giden seksen kilometrelik yolu ancak beş saatte geçebildi. Ardahan’a yaklaşınca güneş doğdu. Yeşil otların içinde otlayan mor koyunlar karşıladı bizi. Sırtı keçeli çobanların kaval sesleri hale zihnimdeki güzelliğini korumaktadır. Çobanların kavallarını, kuşların sesleri dinleyerek saat sekizden önce Ardahan’a girdik. Ardahan o zaman yeni il olmuş küçük bir şehirdi. Caddeleri ve sokakları bakımsız, ticareti hareketliydi. Lokantaların tezgahlarında buğulanan çorbaların, paçaların bolluğu ve bereketi dikkatimizi çekti. Sabahın erken saatinde lokantalar ağzına kadar insan doluydu. Köylerden, kazalardan alışveriş yapmak için Ardahan’a gelen vatandaşlar caddeleri, sokakları miting alanı gibi çoktan doldurmuştu. Çarşıdaki hareketlilik şehrin büyüklüğüne göre iyi sayılırdı. Yemek fiyatları oldukça ucuzdu. Niğde ile mukayese edecek olursak, yarısı kadardı. Bizde ikişer üçer lokantalara girerek karnımızı doyurduk.

Ardahan’da karnımızı doyurduktan sonra Çıldır’a geçtik. Çıldır’da Utku hocamın eşinin kardeşleri karşıladı bizi. Çıldırın Kaymakamından, Belediye Başkanına kadar herkes bizimle ilgilendiler. Bize ev sahipliği yaptılar. Allah hepsinden de razı olsun. Çıldır o zaman çok küçük bir ilçeydi. Nüfusu az binaları eskiydi. İlçenin misafirperver halkı ve kıymetli yöneticileri bizimle yakından ilgilenerek küçücük Çıldır ilçesini, zihnimizde büyüttüler.

Tarihi mekanları ziyaret etmek ve öğle yemeği yemek amacıyla ilçe yakınlarında Çıldır Gölüne gittik. Çıldır Gölünde Alparslan Hanın yazlık tahtını ziyaret ettik. Göl kıyısındaki yazlık bir restoranda yediğim tere yağıyla kızartılmış alabalığın tadı halen damağımdadır. Muhtemelen geziye katılan diğer arkadaşlarda benimle aynı kanaattedir. Balığı yiyip karnımız doyunca kayık ile Çıldır Gölünde gezinti yapmaya karar verdik. Gölün kıyısında bulunan balıkçı kayığının sahibiyle anlaştık. Ücret kişi başı olunca kayıkçı küçücük kayığa on iki kişi bindirdi. Kayık hareket ettiğinde bir sıkıntı yoktu. Kayık gölün içinde beş yüz metre kadar ilerleyince batmaya başladı. Ben bu ara rahat yüzeyim diye üzerimdeki montu çıkarttım. Korkumuzdan tekbir getirmeye, şahadet çekmeye başladık. Kayıkçının çaldığı alarm düdüğüyle kıyıdan ikin bir kayık yardıma geldi. Altı kişiyi yeni gelen kayığa naklettiler. Bu büyük tehlikeyi de ucuz bu şekilde atlatmış olduk. Kayık batsaydı sonumuzun ne olacağını siz düşünün. Belki yarımızın cesedi bulunur, yarımız Çıldır Gölünün balıklarına yem olurduk. Televizyonlar bir hafta bizim haberimizi verirdi. Arkamızda onlarca gözü yaşlı ana, gözü yaşlı baba bırakırdık. Arkadaşlarımız dönem sonuna kadar sıralarımızın üzerine gül koyarlardı. İşin en kötüsü bir ay sonra öğretmen olarak eğitim ordusuna katılacak vatan evladı yok olurdu vesselam…

Çıldır Gölünde bu tehlike yaşanınca hiç beklemeden Arpaçay üzerinden Erzurum’a hareket ettik. Kars’ı az biraz dolaştıktan sonra Sarıkamış, Horasan üzerinden Erzurum’a gittik. Erzurum vardığımız gece saat on bir olmuştu. Erzurum Öğretmenevinde konakladık. Öğretmenevine varıp odaya çıkar çıkmaz yorgunluktan uyudum.

Sabahleyin erkenden kalkıp kahvaltımızı yaptıktan sonra önce Aziziye Tabyalarını ziyarete gittik. Sonra Abdurrahman Gazi türbesine geçip dualar ettik. Şehrin dışındaki ziyaretlerimiz bitince Kongre Müzesi, Kurşunlu Camisi, Erzurum Kalesi başta olmak üzere Erzurum’un bütün tarihi ve turistik mekanlarını dolaştık. Öğle saatinde cağ kebabı yemesek bir yanımız eksik kalırdı. Erzurum’un meşhur bir lokantasında cag kebabı ve kadayıf dolmasını yedikten sonra çay içmek için Taşhan Çarşısına gittik. Çarşının ortasındaki bir çay ocağına oturduk. Çay ocağındaki müşteriler bizim kılık kıyafetimizden, konuşmamızdan yabancı olduğumuzu hemen anladılar. Benim yanımdaki taburede oturan nurani yüzlü, beyaz sakallı seksen yaşlarındaki bir amca bana yönelerek “Nerelisin oğul?” dedi. Bende “Kahramanmaraşlıyım amca” dedim. Amca ise” Burada ne geziyorsunuz oğul” dedi. Ben ise “Üniversite öğrencisiyiz. Gezi yapıyoruz amca” dedim. Amca da” Biz Kahramanmaraşlıları severiz. Sana bir kayış alıp hediye edeceğim” dedi. Bütün ısrarıma rağmen amcayı ikna edemedim Amca bana çay ocağının karşısındaki saraçtan hakiki deriden bir kayış(kemer) alıp hediye etti. Hepimizin çay parasını ödedi. Sırtımı sıvazlayarak bana dua etti. Şu anda adını bile hatırlayamadığım amcanın bu güzel davranışları benim ruhumdaki, gönlümdeki Erzurum sevgisini bir kat daha artırdı.

Utku Hocam çay paralarını ödemek için kalkınca garson çay paralarının ödendiğini söyleyerek benim oturduğum tarafı gösterdi. Utku Hocam bana” Hesabı niye ödedin” dedi. Ben amcayı işaret ettim “Amcayı nerden tanıyorsun” dedi. Ben ise” Ruhlar aleminden tanıyorum” deyince Hocam başladı gülmeye. Amcaya teşekkür ederek doğunun Paris’i Erzurum’dan coşkulu ve neşeli bir şekilde ayrılarak Erzincan’a doğru ilerlemeye başladık. Doğu Anadolu’nun başı karlı dağlarını seyrederek güzel Erzincan’a ulaştık.

Erzincan’da beş dakikalık bir çay molası verdikten sonra Sivas istikametine doğru hareket ettik. Köyleri geçip dağları aşarak Sivas’a geldik. Sivas’ın merkezinde bulunan kongre müzesi, çifte minareli medrese başta olmak üzere tarihi camilerini, hanlarını, kümbetlerini ziyaret ettik. Ziyaret ettiğimiz mekanlarda kartpostallık resimler çektirdik. Sivas köftesi yiyerek karnımızı doyurduk. Her şeyin bir sonu olduğu gibi gezi programımızın da sonuna gelmiş olduk. Gece saat on iki civarında otobüsümüze binerek Şarkışla, Kayseri üzerinden horozlar öterken Niğde’ye geldik.

Biz bitmesini isteme sekte beş günlük Karadeniz ve Doğu Anadolu Tarih Coğrafya İnceleme Gezisi, Sarp Sınır Kapısında Ruslara esir düşmeden, Çıldır Gölünün soğuk sularında balıklara yem olmadan bitmiş oldu.

Beş günlük gezi boyunca on dokuz ilimizin dağlarını, ovalarını, akar sularını, tarihi ve turistik mekanları gözlerimizle gördük. Okul arkadaşlarımızı daha yakından tanıyarak güzel dostluklar edindik. O günden sonra bana “gezen mi çok bilir, okuyan mı çok bilir diye?” sorulduğunda; gezen çok bilir diyorum. İmkanlarınız ölçüsünde güzel ülkemiz güzelliklerini görmenizi, gezmenizi tavsiye ediyorum.

Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.


Kan Çanağı/Ömer Faruk Günay

 


                                                            Kerimem Nimet Hanım'a 

Nasıl olsa düşerim diye bırakma kolumu 
Bu şehirde korkusuz hakka giriyorlar 
Cesur ise korkulu oluyor kağıtta ve sözde 
Karşıdan karşıya geçerken korkmuyorum öleceğimden
Yaşım 42 olduğunda kaldırım taşlarından korkmayacağım
Tepemde tebriz üzerindeki aynı gökyüzü
Nasıl olsa düşerim diye tutma kolumu 

Kaç senelik bir mazi evinde 
Açık yüzü, karanlık gözlüğü
Ağzında sulh var bir adam yaklaşıyor
Karanlık gözlük 
Ömer nuşinrevandan 
daha az adaletsiz değili öğretiyor 
eve gelenler arasından gençliği sabırla geçirenlere.
Adilin kaç senelik tezatı karşılanmadı 
tebriz'de karşılığı küfredildi biliyorum
Nasıl olsa düşerim bırakma kolumu 

Kafam -şurası çok mühim ki- temiz fakat
Beyaz tozlu kaldırım taşına ıpsıklak yaslı
Bu korkmadığımdan değildir
Cesur olduğumdan böyle
Sakallarım simsiyah yağlı ve gür
Bu ise korktuğumdan 
Kırmızı beyaz tenim ise 
Özgür bir son gibi mağrur ve kaybolmuş.
Kolumu bırakmadığın için. 

SANA DEĞİL SİZE/Hacı Ahmet ERALP

   


 Ferhat'a

seninle bir sokakta yürüyoruz
kimse görmüyor yanımdaki seni
çiğdem örtülü bahçeler yeşeriyor
yaşama sevincinden bahsediyorsun
seninle bir sokakta yürüyoruz

yeni şeyler söylüyorsun bize
ölüm çağıran feryatlarımıza kızıyorsun
ve yokluğun tüm renkleri beliriyor
sarılıyorsun hüzünlü gülüşlerinle
yeni şeyler söylüyorsun bize

göz yaşı silen bir notaya dokunuyorsun
bir dostun bir dağa doğru 
nasıl koştuğunu resmediyor
parmakların yeni bir nota buluyor en tepede
göz yaşı silen bir notaya dokunuyorsun

ateşin şekil bulduğunu öğreniyoruz
bulutlar adını yazmak için yarışıyor
Hazreti Su mürekkepten azizdir
tercümesi gökyüzünü ferahlatıyor
ateşin şekil bulduğunu öğreniyoruz

riyazet öğütlüyor ziyaretlerin
kız çocukları hala güvende değil dünyada 
babaların üstü başı toz içinde
hanımeli kokusu sarıyor her tarafı 
riyazet öğütlüyor ziyaretlerin

adına sarıldım bugün
sorusu o kadar bizdendi ki
sımsıkı sarıldım sana
şiir yazdı kayalara ettiği merhametle
adına sarıldım bugün

NARİN (Şiir)/Nurcihan KIZMAZ


Gelmezsin biliyorum ama ben beklemeyi seviyorum,
bir de eylül ayı gelmeye görsün
sarıya çalar bekleyişlerim,
umut işte ,ne yaparsın
öyle kolay terketmiyor hücrelerini,

Ne gidenler dönüyor geri,
ne de yitip giden insanlık,
kimse koymuyor da
taşın altına elini,
iyi biliyor saklamayı bir masumun
Narin  bedenini.

Gökyüzüne matem
sonbahara sitem karışır,
ahlak sükut edince
meydan namerde kalır
iblis ile yarışır.

BENİM PENCEREMDEN TEKİR ORTAOKULU VE BİZİM SINIF (Anı Hikâye)/ Teyfik KARADAŞ



Döngel Köyü İlkokulun dan 1980 yılının mayıs ayında mezun oldum. Aynı yıl komşu köyümüz Tekir'de bulunan Tekir Ortaokuluna kayıt oldum. Bizim köyden benden başka ortaokula kayıt yaptıran öğrenci olmadı. İhtilalden iki gün sonra 14 Eylül 1980 tarihinde ortaokula başladım. Okula gitmeden önce ortaokul binasını zihnimde laboratuvarları olan, derslikleri kocaman, bahçesinde futbol, voleybol sahası bulunan gelişmiş modern bir bayındırlık yapısı olarak hayal ediyordum. Okula başladığım gün okuyacağımız derslikleri görünce hayalî hüsrana uğradım. Ortaokulun kendi binası yok. Eğitim Tekir Köyü Camisinin bodrum katında bulunan dersliklerde devam ediyor. Derslikler yirmi metrekare genişliğinde. Tuvaletler caminin dış kısmında yer alıyor. Cami cemaati ile öğrenciler aynı tuvaletleri kullanıyor. Müdür odası caminin giriş kısmının sağ tarafında yer alıyor. Müdür, müdür yardımcısı, memur, hizmetli ve öğretmenler aynı odayı kullanıyor. Dersten geç çıkan öğretmene müdür odasında oturacak sandalye kalmıyor. Okul olarak kullanılan yer fiziki yönden çok vahim durumda. Okul bahçesi bir voleybol sahası büyüklüğünde ancak var. Bütün imkânsız şartlara rağmen, Tekir’de ortaokul olması bizim için büyük bir imkân, büyük bir şanstı. Eğer Tekir’de bu ortaokul olmasaydı hiçbirimiz şehre gidip okuma imkânına sahip değildik.

Birinci sınıfa başladığımız ilk gün sınıf arkadaşlarımızla tanıştık. Aradan yarım asra yakın süre geçtiği hâlde hepsinin ismi dün gibi aklımda. Sınıfımızda Tekir Köyü merkezinden Erol Aygün, Gülcan Gözükara, Metin Gözükara, Şükrü Kayıran, Ali Terlik, Veysel Coşkun, Muazzez Akçadağ, Emiş Bacak, Alaçayır Obasından Yakup Kaşık, Ramazan Kara, Adnan Akkoyun, Yakup Ceyhan, Gösteren Obasından Bekir Akçadağ, Hacıveliler Obasından Âdem Karaca, Döngel Köyü merkezinden Teyfik Karadaş, Kocalar Obasından Şahin Çaka, Mehmet Çaka, Yeşilgöz Obasından Yılmaz Demir, Yıldırım Demir olmak üzere toplam on sekiz öğrenci vardı. Okulun toplam öğrencisi elli kişi civarındaydı.

Bu öğrencilerden Şükrü Kayıranın babası ilkokul müdürü, Veysel Coşkun'un babası sağlık memuru ve Muazzez Akçadağ'ın babası orman muhafaza memuru olarak görev yapıyordu. Emiş Bacak ise orman muhafaza memuru olan dayısının yanında kalıyordu.

Diğer on dört öğrenci o yörenin insanıydı. Köylerimiz farklı bile olsa bazı arkadaşlarımızı yakinen, bazı arkadaşlarımızı şahsen tanıyorduk. Adnan Akkoyun ve Âdem Karaca ilkokuldan sonra ara verdikleri için yaş olarak bizden biraz büyüktü. Ortaokula geldiklerinde sakal tıraşı olmaya başlamışlardı.

Okulumuzda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni ve Okul Müdürü Bekir Ayhan, Sosyal Bilgiler Öğretmeni ve Müdür Yardımcı Cemal Çiçek, Sosyal Bilgiler Öğretmeni Kâmil Aşık, Türkçe Öğretmeni Mehmet Kurtar, Matematik Öğretmeni Yaşar Tutar, Matematik Öğretmeni Necati Alpay ve Fen Bilgisi Öğretmeni Ali Turan olmak üzere toplam yedi öğretmen görev yapıyordu.

Okulumuzun kâtibi İbrahim Yılmaz ile emektar hizmetlimiz Ramazan Kara abiden bahsetmeden geçsem vefasızlık yapmış olurum. Ramazan abi okulun her yerini temizler, sobaları yakar, öğretmenlerin çaylarını demler ve okulun her yerini yılda en az bir kere boyardı. İbrahim abi ise ihtiyacımız olursa daktilo ile dilekçelerimizi yazardı. Okulumuz öğretmeni öğrencisi ve diğer çalışanlarıyla birlikte büyük bir aile gibiydi.

Okulun ilk günü bismillah diyerek derslere başladık. Mehmet Kurtar Türkçe ve Resim derslerimizi okutuyordu. Branşı Türkçe olduğu halde Resim dersinde müfredatta uygun şekilde işliyordu. Kara kalem, sulu boya, pastel boya çalışmalarını usulüne uygun olarak yaptırıyordu.

Yaşar Tutar Matematik ve Trafik derslerimize geliyordu. Trafik dersini de Matematik dersi kadar ciddiye alıyordu. Bu ciddiyetin yıllar sonra sürücü belgesi alırken büyük faydasını gördüm. Kâmil Aşık Sosyal Bilgiler ve Beden Eğitimi dersimizin hocasıydı. Sosyal Bilgiler dersini bir tiyatro oyuncusu edasıyla zihnimizden çıkmayacak şekilde anlatırdı. Beden Eğitimi dersinde şınav, barfiks gibi zor olan hareketleri bile usulüne uygun olarak yaptırdı. Ali Turan Fen Bilgisi öğretmenimizdi. Köyde elektrik olmadığı için caminin aküsünü kullanarak deney yaptırırdı. Cemal Çiçek İngilizce dersimizi ve Müzik derslerimizi okuturdu. İngilizce dersinde bir yılda bin kelime öğrenerek iki sayfalık kompozisyon yazabilecek seviyeye ulaştık. Müzik dersinde ise bol bol türkü söyledik Bekir Ayhan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini gayet ciddi şekilde işlerdi. Necati Alpay İş ve Teknik dersinde erkek öğrencilere ecza dolabı, sınıf kitaplığı gibi kalıcı eserler yaptırırken, kız öğrencilere makrome, seccade gibi işe yarar çalışmalar yaptırdı.

Okulun her tarafı buram buram disiplin kokuyordu. Disiplin konusunda hiçbir öğrenciye taviz verilmiyordu. Ben biraz haylaz öğrenci olduğum için disiplin cezası almasam bile iki öğretmenden dayak yediğimi hatırlıyorum.  Bana tokat atan hocalarımızın ellerinde gül bitsin. Derslerine çalışmayan, devamsızlık yapan öğrenciler kesinlikle sınıfta bırakılıyordu.

Birinci sınıfın sonunda Ramazan Kara, Ali Terlik, Erol Aygün ve Metin Gözükara sınıfta kaldı. Yakup Kaşık ve Veysel Coşkun yatılı okul sınavını kazanarak Kahramanmaraş Gazi Ortaokuluna gittiler.  Sınıf mevcudumuz bir anda on iki kişiye düştü.

Ben okula gitmek için altı gidiş altı geliş olmak üzere toplam on iki kilometre yol yürüyordum. Yesilgöz ve Hacıveliler Obasından gelen arkadaşlar on kilometre, Alaçayır ve Gösteren Obasından gelen arkadaşlar altı kilometre yol yürüyorlardı. Toros dağlarının engebeli arazi ve soğuk hava şartlarında ayakta bot, sırtta mont olmadan yoğun kar yağışı altında yol yürürken çektiğimiz zorlukları hatırlayınca bazen mutlu oluyorum. Bazen de duygulanıp ağlıyorum. Öğle yemeği saatinde bakkaldan yarım ekmek, yüz gram zeytin alarak karnımızı doyurduğumuz yoksul günlerimiz belki de başarımızın ilham kaynağı olmuştur.

Ortaokul ikinci ve üçüncü sınıfta da aynı azim ve kararlılıkla okulumuza devam ettik.  İkinci ve üçüncü sınıfta sınıfımıza gelen ve giden arkadaşların isimlerini hatırlamıyorum. Okulumuzda sadece derslerde değil, sosyal faaliyetler dede başarılı üç yıl geçirdik. On Dokuz Mayıs Gençlik ve Spor Bayramlarında yaptığımız gösteriler fevkalade güzel olurdu. Biz ateş çemberinin içinden atlarken bizim yerimize seyirciler yanacağız diye korkardı. Münazara yarışmasına hazırlanırken yaptığımız araştırmalar ve can alıcı konuşmaları bugünkü üniversite öğrencileri dahi beceremez.

Jandarma Karakolunun arkasına devlet vatandaş iş birliği çerçevesinde yapılan ortaokul binasının inşaatında amele olarak çalıştığımız günleri unutmak mümkün mü? Orman yangınını söndürmeye götürülmemiz akıl işimi. Şimdi hangi veli çocuğunun orman deposundan kamyona okulun odununu doldurmasına razı olur. Biz Suçatı Orman Deposundan kamyona okulun odunu nu doldurduk. Orman yangını söndürmek için dağlara gittik. Belki de şu anda hatırlamadığım başka işlerde yaptık. Mantık olarak yanlış olsa bile yaptığımız bu işler bizim hayata hazırlanmamıza katkı sağladı.

Üç yıl okuduktan sonra Tekir Ortaokulundan zor şartların başarılı öğrencileri olarak mezun olduk. Mezuniyet töreninde;

Ayrılık günleri geldi yaklaştı

İçime bir sızı düştü arkadaş

Üç A sınıfına elveda olsun

Üç yılımda burda geçti arkadaş

Dörtlüğü ile başlayan hüzünlü bir şiir okuduğumu biliyorum. Ortaokul bittikten sonra arkadaşlarımızın kimi Endüstri Meslek lisesine, kimi Ticaret Meslek Lisesine, kimi Kahramanmaraş Lisesine giderek memleketten ayrıldılar. Çeşitli ailevi sorunlar nedeniyle lise eğitimine devam edemeyen arkadaşlarımızda oldu.  Her arkadaşımızın hayat hikayesini uzun uzun anlatmadan kısaca bugün ki durumlarını anlatarak konuyu bitirmek istiyorum.

Adnan Akkoyun ortaokulu bitirdikten sonra yurtdışına gitti. Şu anda yaşamına Fransa’da devam ediyor.

Âdem Karaca liseyi bitirdikten sonra infaz koruma memuru oldu. Halen Türkoğlu Açık Cezaevinde infaz koruma memuru olarak çalışmaktadır.

Bekir Akçadağ liseyi bitirdikten sonra polis memuru oldu. Şu anda emekli polis memuru olarak İzmir'de ikamet etmektedir.

Yıldırım Demir liseyi bitirdikten sonra röntgen teknisyeni oldu. Şu anda Kahramanmaraş Diş Hastanesinde röntgen teknisyeni olarak çalışmaktadır.

Mehmet Çaka liseyi bitirdikten sonra özel sektörde çalışmaya başladı. An itibariyle Kahramanmaraş’ta bulunan bir tekstil fabrikasında yönetici olarak görev ifa etmektedir.

Şahın Caka ortaokuldan sonra ticarete başladı. Alanya'da uzun süre marketçilik yaptı. Şu anda Kahramanmaraş’ta yaşamaktadır.

Yakup Ceyhan askerlikten sonra Tekir Belediyesinde memur olarak görev aldı. Halen Kaski’de muhasebe memuru olarak çalışmaktadır.

Teyfik Karadaş Eğitim Fakültesini bitirdikten sonra Millî Eğitim Bakanlığına bağlı çeşitli okullarda öğretmen ve yönetici olarak çalıştı. Kurumlar arası nakil yoluyla Gaziantep Üniversitesine geçti. Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesinden şube müdürü olarak emekli oldu.

Şükrü Kayıran Üniversiteden Jeoloji mühendisi olarak mezun oldu. Mezuniyet inden sonra Kahramanmaraş’ta serbest Jeoloji mühendisi olarak çalışmaktadır. Kurak arazileri yeşertmek için sondaj çalışması yapmakta ve aktif siyasetle uğraşmaktadır.

Yakup Kaşık üniversiteden maden mühendisi olarak mezun oldu. Anadolu üniversitesinde memur olarak göreve başladı. Halen Kahramanmaraş AÖF şube müdürü olarak görev yapmaktadır.

Veysel Coşkun Üniversitesi den sağlık bilimleri lisansiyeri olarak mezun oldu. Halen Erdemli Sağlık Meslek Lisesinde meslek dersleri öğretmeni olarak çalışmaktadır.

Yılmaz Demir Üniversiteden metalürji mühendisi olarak mezun oldu. Çeşitli kurumlarda metalürji mühendisi ve yönetici olarak görev yaptı. Botaş Doğalgaz Bölge Müdürü iken emekli oldu. Halen Türk Akım A.Ş de üst düzey yönetici olarak çalışmaktadır.

Bayan arkadaşlarımızla ilgili olarak kesin olmamakla birlikte;

Gülcan Gözükara’nın türban nedeniyle liseden ayrılarak Kahramanmaraş'ta tekstil sektöründe iş yeri açtığını, Emiş Bacak'ın ortaokuldan sonra okuyamadığı ve evlenerek Konya'ya yerleştiğini, Muazzez Akçadağ'ın hemşire olarak görev yaptığını bilgisine ulaştım.

Tekir Ortaokulundan sınıf arkadaşlarımın eğitim ve iş hayatında gösterdikleri başarıdan her zaman iftihar ettim. Bundan sonra da iftihar etmeye devam edeceğim. Bizden önceki ve bizden sonraki sınıflarda aynı başarının olmadığını biliyorum. Bu nedenle sınıf arkadaşlarımla gurur duyuyorum.

Dersimize gelen hocalarımızdan Yaşar Tutar’ın memleketi Elâzığ’da genç yaşta vefat ettiğini öğrendim. Yaşar Hocama Yüce Mevla’dan rahmet diliyorum.

Bekir Ayhan hocam ve Mehmet Kurtar hocam Kahramanmaraş'ta, Cemal Çiçek hocam Malatya'da, Ali Turan hocam Kocaeli’nde, Kâmil Aşık hocam Konya’da ve Necati Alpay hocam Kütahya da emekli olarak hayatlarını devam ettirmektedirler.

Hocalarının hepsiyle sık olmasa da görüşüyorum.

Bütün hocalarımızdan Allah razı olsun. Hepsinde sağlıklı uzun ömürler diliyorum.

 Her şey bir hayal ile başlar. Ortaokuldaki sınıf arkadaşlarım ve hocalarımla bir yaz günü Tekir'de bir araya gelip hasret gidermeyi hayal ediyorum. Bu hayalimin çok kısa bir sürede gerçekleşeceğine inanıyorum. Sürçü lisan etmişsem şimdiden özür diliyorum.

Hocalarımın ve sınıf arkadaşlarımın hepsine de ayrı ayrı selam ve sevgilerimi gönderiyorum.

Geçmiş zaman olur ki hayalî cihan değer.

HİCRET (Şiir)/Samet YURTTAŞ

 


Kırkikindi geçti üzerinden

Kerpiç evler yağmur damıtırken

Nazlanmadı

Sitem etmedi

Dizlerini kırarak göçebe çadırını

Kurdu bozkıra

Alnını ve karnını doyurduğu

O hep bilindik sofraya

 

Kırkikindi geçti üzerinden

Bir zırh gibi kuşandı

Kıbleyi gösteren rüzgârı

İbrikteki son suyu da

Ağaçlara bağışladı

Taştan ve topraktan ve kumdan

Alnını mahrum eden

Seccadeyi kaldırdı

Alnında kırk izle Kâbeye vardı

 

Kırkikindi geçti üzerinden

Eğildi

Toprağın bağrındaki yangına su taşıyan

Kırk karıncayı saydı

Çoktular

Gökteki yıldızlar kadar

Kırkikindi geçti gökteki hicreti

Anlayana kadar

SEN DEĞİL SİZ (Şiir)/Ferhat ALTUN



 H. Ahmet ERALP'e


seninle bir bahçede oturuyoruz
kimse anlamıyor söylediklerini
gülden bir duman oluyor sigaran
ölümlü kentlerden konuşuyorsun
seninle bir bahçede oturuyoruz 

eski bir masaldan getiriyorsun
kalbi kırık çocukların sesini
ve dünyanın bütün çıkmazlarında
gezdiriyorsun bizi ellerinle
eski bir masaldan getiriyorsun 

yüz ağartıcı bir türkü söylüyorsun
bir oğlanı bir  türküyle şuracıkta
başucunda döne döne sırlıyorlar
susuyorsun bazen sazın konuşuyor
yüz ağartıcı bir şey söylüyorsun

demirin gökten indirildiğini anlıyoruz 
sen gurbette bir sümbüle gülünce
çiçeklerin ve insanların dilinden
bin miligramlık şiirler şerh ediyorsun
demirin gökten indirildiğini anlıyoruz 

yüklendiğin o ağır gök şimdi bir
ayrılık şarkısı döküyor sakallarına 
bir yaşamak kırıntısı oluyor 
bahtiyar yüzünü gören ne varsa 
gidiyorsun artık ağır göğe aldırmadan

onlar mı geliyorlar yoksa biz mi gidiyoruz
tabiate ad vuruyoruz dostların lügatinden
ölüler ıslanır mı acıkır mı üşür mü bilmiyoruz
nasıl ki bilmiyorsak ölü mü diri miyiz
onlar mı geliyorlar yoksa biz mi gidiyoruz

HASAN EJDERHA İLE KİTAPLARI ÜZERİNE SÖYLEŞİ/Enver ÇAPAR

 Enver ÇAPAR: İkinci şiir kitabınız “Ceylanla Ağlamak” nedir şairi ceylanlarla beraber ağlatan, yaralı bir ceylanın gözleri mi vurdu sizi?


Hasan EJDERHA: Önce kitabın adını konuşalım. “Ceylanla Ağlamak” Kitabın ilk adı; yani uzaktan görünüş adı… Yakın adı ise; yani kitap ile hem hal olunduğu andaki adı ise: “Marallar Oymağında Bir Ceylanla Oturup Ağlamak”  Evet, yaralı bir ceylanın gözleri vurdu beni. Sorunuza aynen “evet” diyorum. Lakin mecazi bir ceylan buradaki ceylan. Bizim fikrimiz, estetiğimiz, gönlümüz, aşkımız hep yaralı, hep yaralı olarak gelmiş, yaralı olarak gitmektedir. Belki de biz hüzün medeniyetinin çocukları yaralı olmalıydık. Yani dertli olmalıydık. Elhamdülillah ne kadar çok derdimiz var değil mi? Biz de derdimizi öyle çok seviyoruz ki; bakınız “elhamdülillah” diyoruz. Ne güzel ediyoruz.  Biz dertlerimizi seviyoruz ve dertlerimiz için hamdediyoruz.

Enver ÇAPAR: Kuşların cıvıltısı çocukların şarkılarına karışıyor şiirlerinizde, kuş olup uçmak mı şiir yazmak?

Hasan EJDERHA: “Kuşların cıvıltısı çocukların şarkılarına karışıyor şiirlerinizde” Bu ifadeniz bir şair için mutluluk verici. Ayrıca soru öyle şiiriyetli ki şiir konuşurken, şiir kitabı konuşurken böylesine güzel bir soru her şairi mutlu eder. Evvela sorunun güzelliği için teşekkür ederim. “kuş olup uçmak mı şiir yazmak?” Biliyor musun Enver Hocam? Bu soru ile ilgili yetmiş iki saat konuşabiliriz. Kelimelerin kanatlarında havalanarak ses avcılığına çıkmak, şiire kanatlanmadan önceki halinden çok çok farklı olarak göklere çıkmak “kuş olup uçmak” değil de nedir? Tekraren belirtmeliyim ki tabirinizi çok sevdim. Öyle bir uçmak ki şiir yazmak: Normal bir uçmak da değil; esrik bir halde uçmak, bazen ne söylediğinin farkına söyledikten sonra varmaktır. Bazen öyle bir mısra söyler ki şair; şaşırır kalır mısraı söyleyince. Şaşırıp kaldığı o mısra ile ilgili ne bir beslenmesi vardır oysa ne de üst bilgilenmesi; ama söylemiştir. Söyleyince bir daha uçar şair. Bu defa daha önce hiç kanat çırpmadığı yeni bir alanda uçmaktadır artık. Böylece şiirdeki macerası da başlamış olur.

Enver ÇAPAR: Eline bir taş alıp dev bir tankın karşısına dikilen Filistinli bir çocuğun resmi geliyor gözümüzün önüne, şiir yazılmaz da yazdırılır mı yoksa?

Hasan EJDERHA: Yunus demiş ya en güzelini: “Behey Yunus sana söyleme derler
Ya ben öleyim mi söylemeyince” 
Dünyanın hali ortada. Nerede Müslüman varsa hepsi mazlum. Zulüm üstüne zulüm… Zulüm altında inleyenler tükeniyor da neredeyse, zalim zulme doymuyor bir türlü. Hadi şair ol da yaşa bu dünyada; söylemeden yaşa yaşayabiliyorsan. İnsanın, görünce, duyunca, canını çıkaracak hadiseler oluyor dünyada her saniye. Bir de vurdumduymazlıkları, kanıksamaları, aymazlıkları, hainlikleri düşünün yeryüzünde gün be gün derecesi artan hainlikleri. Öyle hainlikler ki; hainlik yapılan insanlara hainliklerini fark ettirmeyecek kadar büyük ve iyi hesaplanmış hainlikler… Çiçekler tepeleniyor. Çocuklar ölüyor. Anneler ölüyor. Dünyanın İslam Mimarisine ait envanteri de bu arada yer ile yeksan ediyor. Canların yanında İslam Estetiğine ait, İslam varlığına ait ne varsa sanki bilinçli olarak yok edilmeye çalışıyor. En acısı da bu değerlerin sahipleri tam olarak farkında değil olanların ve ağlamak şairlere düşüyor. Böyle bir kargaşada o kadar kısık çıkıyor ki şairlerin feryatları; kimseler duymuyor.

Enver ÇAPAR: “Hasta Anneler Ülkesi” şiiriniz bir hüzün sağanağı annelerinden mi alır şairler ilhamlarını?

Hasan EJDERHA: “Hasta Anneler Ülkesi” şiiri: Filistin’den Bosna’ya, Çeçenistan’dan Afrika’ya kadar, oradan benim, yirmi beş yıldır omurilik felcinden dolayı ayakları tutmayan anneme kadar bütün annelerin şiiri. Filistin’de, boynundaki mavi kurdeleli emziği ile ölen çocuktan, Gazze’de yüzü yaralanan minicik kız çocuğuna, Şam’da, Halep’te, Bağdat’ta, dünyanın bilmem neresinde ölen çocuğun annelerinin ve annesi ölen çocukların hüznüdür “Hasta Anneler Ülkesi” şiiri. Dünyada Annesi ölen çocuklar ile Çocuğu ölen annelerin hüznü birikti ve benim annem penceresinden hüzün sağanağına dönüştü yüreğimde. Bu yangından ortaya çıktı “Hasta Anneler Ülkesi şiiri.

Enver ÇAPAR: Niçin şiir yazıyorsunuz? Beslendiğiniz kaynaklar neler?

Hasan EJDERHA: “Ya ben öleyim mi söylemeyince” mısraında olduğu gibi. Bunca hal içinde söylememek olur mu? Kaldı ki söylemeden zaten yapamaz şair. Belki dünyadaki bunca hallerden neşet ediyor şiir. Esas manada şiir bu değildir belki de. Belki de bir feryat şekli, bir itiraz şeklidir bu şiirler. Belki de şiir bambaşka bir şeydir. Belki de biz şu anda şeytan taşlamaktan namaz kılmayan vakit bulamaz bir durumu yaşıyoruzdur şiir noktasında. Oysa medeniyetin şiirini yazmak, medeniyetin güzelliklerini, mısraların estetiğinde damıtmak daha lezzetli olsa gerektir şiir ve şair açısından.

Beslendiğim kaynaklara gelince: Buraya kadarki sohbetimizde bahse konu acılarla beslenmişiz esasında. Diğer taraftan üstatlar manasında da beslenme kaynakları var elbette. Divan edebiyatı şerhlerinin kıyısından bucağından tırtıklamalarla beslenmek, beslenmek denilebilirse buna. Ne yazık ki aslını okuyamadığımız, anlayamadığımız bir hazine sandığı olarak duruyor divan edebiyatı ama değerlendiremiyoruz. Anlayanlar ise teknisyen olmaktan öte gidemiyorlar. Divan edebiyatını tam olarak bilen anlayanlar var elbette. Lakin biz onların şerhlerini bile anlamaktan yoksun olarak yetiştik. Esas beslenmemiz ise: özellikler bizim nesil için Yunus, Mehmet Akif, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Cemil Meriç, Nurettin TOPÇU… Ve romanlar, Hikâyeler… Bunların üstüne; tüm bunların üstüne köydeki çocukluk ve o yerli kültürün unsurları. Bizim evde kışın belirli günlerinde “siret” okumaları mesela… Hazreti Ali- Kan Kalesi hikâyeleriyle büyümek bir başka. Sonra bir sümbülün, nergisin her yıl aynı yerden yeniden fışkırdığını görmek ve bir sonraki yıl aynı güzelliğin, yine aynı yerden doğacağını bilmek ve bununla yaşamak şiir, sanat edebiyat için beslenme kaynağı değil de nedir?

Enver ÇAPAR: Modern şiir modası var günümüzde anlamsız, bağlamsız, köksüz, ahenksiz kelimeler yığını başka bir deyişle, nedir şiir sizce?

Hasan EJDERHA: Şiir benim hayat tarzım, inanç, estetik, gelenek ve sanat merkezli hayata bakışım, yaşayışımdır adeta. “Vurulup Vurulup Kıvranmaya Tiryakiyim” demişim bir şiirimde. Vurulup vurulup kıvranmaktır şiir. Bizim medeniyetimizde kelamın gücü ve kelama verilen değer malum. Sözün özden söylenmesidir şiir. Söylenenin söylemeden edilememesidir. Söylemeden edilemeyen söz söylenince bir daha söylenme arzusudur şiir. 
 
Modern şiir modasından ziyade, şiiri kaybettik biz. Günümüzde kaç tane şair varsa o kadar şiir ekolü var. Bu kadar ekol varken de ortada şiir yok. En kötüsü de şiir okunmuyor. Belki de okunacak şiir bulunamıyor. Durumu biraz hafifletecek olursak; sadece gruplar kendi grubundaki şairlerin şiirlerini okuyor; o da yalap şap bir okuma. Günümüzde şair sayısı kadardır şiir okuyucusu. Bir kere Türk Şiiri damak tadını yitirmiştir. Ne bir ortak sanat anlayışı ne bir ortak ıstılah var. Belki ölçülü şiir söylemeyi terk edip, (kaybedip demeliyim), Ölçülü şiiri bilmeden serbest söylemeye başlayınca şiiri, şiiriyeti, sanatı, estetiği de birlikte kaybettik. Pergelinin iğnesinin nerede durduğunu kontrol ettikten sonra çizmelidir dairesini şair. Sen hangi medeniyetin şairisin? Hangi medeniyete dair güzel sözler söyleyeceksin? Bu ve buna benzer soruların cevabında yatmaktadır günümüz şiirinin hali.

Enver ÇAPAR: Sage Yayıncılık’tan çıkan, (Ankara Ocak 2013) “Maraş’ın
Cezbeli Gülleri” üç kuşak Kahramanmaraşlıların yakından tanıdığı, şakalaştığı, hoş sohbet olduğu, kimi zaman da sırlı ve mânalı davranış ve sözlerinden kalben korkup temenna ettiği delilerini, sizin ifadenizle “Cezbeli Gülleri”ni otobiyografik hikâye şeklinde yazmışsınız, delilerden başka yazacak kimse kalmadı mı?

Hasan EJDERHA: İtiraf etmeliyim ki; Maraş’ın Cezbeli Gülleri kitabımı çıkarırken şöyle düşünmüştüm: Bu kitapta hikâyelerini anlattığım (Maraş’ın meczupları, halk tabiriyle Maraş’ın delileri) mübareklere borcumu ödeyeyim kitap vesilesiyle diye düşünmüştüm. Zira onlar benim dostlarım. Ortaokul ve lise yıllarımın hafta sonlarının çoğunu onlarla geçirdim adeta. Çünkü onlarla çok güzel hatıralarım var. Daha sonra da esas işime bakayım demiştim. Hikâye, roman ve şiir kitaplarım var yayına hazırlanan. Fakat bu kitap bambaşka bir ilgi gördü. Anladım ki; sen neler yazarsan yaz. Ne akademik çalışmalar ne edebi çalışmalar yaparsan yap. Yazdıkların bu milletin zeminine, kendi öz değerlerine hitap etmiyorsa; hitap ettiğin o elit kesim hikâye. Bu kitapta anlattığım hikâyelerin çoğu malumu ilandır beklide. Fakat herkes kendinden bir şeyler bulmuş olacak ki MARAŞ’ın Cezbeli Gülleri kitabında beklemediğim bir ilgi ile karşılaştım. Kim bilir, belki de o mübareklerin muhabbeti hatırınadır tüm bu olanlar…

Enver ÇAPAR: Son çıkan kitabınız “Sokakbaşı” romanı neyin kimin hikayesini anlatıyor? Hangi sokaklarda geçiyor bu macera?

Sokakbaşı romanım bir sokakta geçmiyor. Kahramanları bir sokağın ahalisi değil. Ancak bir sokak, Şehr-i Maraş’ın meşhur bir sokağı adını verdiğine göre romana, elbette o sokak da anlatılıyor. Hatta romanın ana merkezi Sokakbaşı diyebiliriz. Roman’ın kahramanlarının tamamını ortak özelliği Sokakbaş’ından gelip geçmiş olmaları. Bu aşağı yukarı böyle. Soruya dönecek olursak; Sokakbaşı romanı Anadolu insanının hikayesi. Seksenli yıllar… O yılları yaşamışsanız ve eliniz kalem tutuyorsa yazmamak kabil mi? Bir söz var ki dağlar devirecek, ya da devrilecek dağları yerinde tutacak; söylememek kâbil mi? Yapamazsınız, sözünüz varsa söylemeden edemezsiniz. Bizler, Anadolu insanı, hikâyesi olan insanlarız. Bizim hikâyemiz var ve o hikâyeler anlatılmalıdır. Anlatmadan da edemeyiz. Zira bizde her hikâye ve hikâyeyi anlatmak bir şeylere tekabül eder. Ya bir kültür nakildir ya bir güzelliği paylaşmaktır ya da bir daha tekerrürü istenmeyen hadiselerin ortaya koyulmasıyla, başlı başına bir ikazdır.

Sokakbaşı romanını yazmalıydım. İnsanlar İhsan’ın aks kesen bir arabanın köy meydanında kalmasıyla tahsil hayatının bir yıl gecikmesiyle ne acılar çekilebileceğini, orada yaşayan ahalinin nasıl bir sadelikle yaşadıklarını ve ümmi olmanın cahillik olmadığını, nasıl bir irfan ile hayatlarını yaşadıklarını bilmeliydi. Hayatın içinde her zaman var olan kötülerin neler yapabileceklerini, kötülüğün ömrünün ne kadar olabileceğini görmeliydi benimle birlikte. Hiç öngörülmeyen çaresizliklerin ve ilginçliklerin, tevafukların hayatımızı nasıl kuşattığını; her an her hadisenin aslında yanı başımızda ve hiç ummadığımız şeylerin bizim başımıza da gelebilme ihtimalinin uyarısı yapılmalıydı.

Diğer taraftan “Maraş Olayları” olarak bilinen ve temiz, tertemiz bir Anadolu şehrinin başına gelen bu olayda; “Aslında Ne olduğunun” herkes tarafından bilinmesi gerekiyordu. Algı yönetimi ile hayatları harcanmaya çalışılan toplumların, algı mühendisliklerine karşı irfanla nasıl karşı durdukları ve nasıl direndiklerinin saikleri bilinmeliydi.

Sokakbaşı romanı bir tarafıyla da okuma serüveni zor geçen gençlere, İhsan’ın çok zor geçen okuma sergüzeştini aktararak güç vermektir.

KISA UZUN HİKÂYE/Ferhat ALTUN



"olan olmuştur, olacak olan da olmuştur. -ahmed amiş efendi"

çoktan öldün bu satırları okurken
bir ses duydun ve cem oldu kemiklerin

hesabın görüldü

zaten söylenmişti
senin için söylenmesi gereken ne varsa
geldiğin gün ayrılmıştın buradan
ölsün diye doğurmuş
yıkılsın diye yapmıştın
bir toz parçası gibi derin
bir yolculuk gibi yorucu
birkaç saniye geçirdin

sevgili kâri'

bak her şey zaten başladığında bitmişti
sen bu satırları okurken
zaten ölmüştün
diriltildin sonra bir ses duyup

hesabın görüldü

KARPUZ KAMYONU (Anı Hıkâye) /Teyfik KARADAŞ

Kahramanmaraş Kayseri Karayolu bizim köyün sağ tarafından geçerdi. Karayolu Çağlayan Köyünü geçip bizim köye doğru doğru gelirken iki yüz-üç yüz metre kadar uzunlukta bir heyelan bölgesi karşılardı onu. Heyelan bölgesinden geçen yolu, karayolları her yıl tamir ederdi ama yol yıl bitmeden yeniden bozulurdu. Şoförler heyelanlı bu bölgeden geçerken analarından emdiği süt burunlarından gelirdi. Çok sıkıntı yaşarlardı. Heyelan bölgesinden hemen sonra önce sağa sonra sola doğru yılan gibi kıvrılan ardışık üç keskin virajla karşılaşırdınız. Bu virajlardan en tehlikelisi en sonda yer alan Baltacı Virajıydı. Yeşil Vadi Virajında ve Narlı Seki Virajında zaman zaman trafik kazası yaşansa da pek can ve mal kaybı olmazdı.  Baltacı Virajında meydana gelen trafik kazalarında ise her yıl onlarca insan canından, yüzlerce insan malından olurdu. Bu virajda meydana gelen her iki kazanın birinde mutlaka bir insan ölür, mutlaka can kaybı yaşanırdı. Özellikle Göksun istikametinden gelip Kahramanmaraş istikametine giden yüklü kamyonların, yüklü tırların rampaya aşağı inerken balataları ısınıp frenleri tutmazsa; şoförler ustalıklarıyla Yarma Virajını, Aşığın Deresi Virajını kurtarsalar bile, keskin olması nedeniyle Baltacı virajında kesin olarak takla atarlardı. Baltacıda Virajında takla atan arabalar genellikle yolun sol tarafındaki Tekir çayına doğru savrulurdu. Sağ taraftaki kayalık uçuruma çarpan arabalardan zaten kolay kolay sağ olarak insan çıkmazdı. Arabaların Tekir çayına düşmesi sonucu büyük bir can pazarı yaşanırdı. Kaza sesiyle birlikte Kötü Pınarda bağda çalışan, Ayvalıda hayvan otlatan, Kabir Üstünde ekin biçen ve Kovuk Çınarda bahçede uğraşan vatandaşlar kaza yerine koşar ilk müdahaleyi yaparlardı. Civardan toplanan insanlar kazaya müdahalede yetersiz kalırsa köye haber gönderirlerdi. Bizim köyün halkı yediden yetmişe kaza haberinin duyulmasıyla birlikte gönüllü bir kurtarma ekibi sorumluluğuyla Baltacı Virajına koşar, kazaya müdahale eder, kazazede insanları kurtarmaya çalışırlardı. Bazı insanlar kaza anında sağ olduğu halde; kazadan sonra Tekir çayının coşkun sularının içinde boğularak can verirlerdi. O günkü şartlarda kaza yerine güvenlik güçlerinin ve ambulansın gelmesi bazen bir bazen iki saati bulurdu.

Kaza yerine gelen köy halkı önce insanları kurtarıp, sonra kaza yapan araçları yola çıkarmaya gayret ederdi. O zaman bizim köyde traktör dahi yoktu. Köy halkı öküzlerini arabalara koşarak kazazedelere yardım etmeye çalışırdı. Kaza yapan araçların yükünü başka bir araca naklederler, bu hizmetlerinden dolayı ücret almaya ar ederlerdi. Baltacı Virajına bisküvi yüklü tırın, şeker ve salça yükü kamyonların devrildiğine canlı olarak tanıklık ettim. İnsanlar için coğrafya kaderdir. Bizim köyün arazisinin engebeli, dağlık ve taşlık olması nedeniyle standartlara uygun düzgün bir karayolu yapılamayacağını ilk görüşte anlarsınız zaten. Bu coğrafyadaki zorlukların bedelini bazı dikkatsiz şoförler bazen hayatlarıyla öderlerdi. Ben doğmadan öce bin dokuz yüz atmışlı yıllarda Çukurova’ya amele götüren bir kamyonun bizim köydeki Yarma Virajından evlerin üzerine doğru takla atması sonucu otuz üç yolcunun tamamının vefat ettiği kazayı, o günü yaşayan büyüklerimiz bizlere çocukluğumuzda ağlayarak anlatırlardı. Bizlerde destanlara konu olmuş bu büyük acıyı aynı hüzün ve aynı üzüntüyle kendi çocuklarımıza anlatmaktayız. Türkiye genelinde trafik kazasının yaşandığı bin üç yüz kara noktanın en az beş tanesi bizim köyün sınırları içinden geçen karayolundaydı desem mü bağla olmaz. Doktorun Lokantasının altındaki virajdan mezarlığa doğru takla atan arabaların onlarcasına ortaokula giderken bir zat şahit olmuş bir insanım. Ala cayırdaki Çukurhisar köyü yol ayırımındaki virajdan takla atan nice arabalara ilk müdahaleyi yapan insanlardan biriyim.

Köyümüzden geçen karayolundaki virajlar kazalara davetiye çıkartırken rampalarda trafiğin akışını olumsuz yönde etkilerdi. Afşin Elbistan Termik Santrali yapılırken iki tırla taşınan devasa parçaların nakli sırasında şoförlerin çektiği rezilliği bir ben, birde Allah bilir. Ağır yüklü kamyonlar Baltacı Virajını dönerken yavaşladığı için Alaçayır Rampası başlamadan birinci vitese, Yarma Virajına vardığında ise takviyeye düşerdi. Biz ortaokula giderken bu ağır yüklü kamyonlarla hızlı adımlarla yürüyerek yarış ederdik. Köyümüzden geçip Kayseri’ye ve Kahramanmaraş’a giden karayolu anlatmaya çalıştığımdan bile on kat vahim durumdaydı.

Ben bu yolun Döngel Köyü ile Tekir Köyü arasındaki altı kilometrelik kısmını ortaokulda okurken üç yıl süreyle her gün yaya olarak gittim geldim. Rampasını, virajını, menfezini, yokuşun, düzünü ve etrafındaki ağaçların çeşidini elimin içi gibi bilirim. Her metresinde, her virajında, her rampasında mutlaka tanık olduğum bir olay veya yaşadığım bir anı, bir hatıra vardır. Şimdi sizlere bu yolda yaşadığım hatıralardan birini anlatmak istiyorum.

Ortaokul birinci sınıfın son günleriydi. Ailem hayvanlarımızı otlatmak için Oymaklı Yaylasına göçmüştü. Ben köyde dedemin evinde kalıyordum. Nenem yaşlı bir insan olduğu için benim hizmetlerimi yeterince yerine getiremiyordu. Ben de bu nedenle bazen anne annemin yanına gidiyordum. Anne annem baba anneme göre daha genç ve evin hizmetlerin gören iki teyzemde anne annemle yaşıyordu. Teyzelerim ihtiyaç olması halinde elbiselerimi yıkıyor, kahvaltımı hazırlıyor ve beni saatinde okuluma gönderiyorlardı. Baba annem elinden geleni yapsa da yaşlı olması nedeniyle bazı hizmetlerimi zamanında yerine getiremiyordu. Baba anneme de anne anneme de Allah rahmet eylesin. Mekanları cennet olsun. İkisi de beni kendi çocuklarından daha çok severdi. Bir gün akşam anne annemin evine geldim. Anne annemin evinde akşam yemeğimi yedim. Yemekten sonra arkadaşlarımla saklambaç oynamak için köy meydanına gittim. İsimlerini hatırladığım kadarıyla Levent, Alper, Sefer, Oktay ve Taner’de köy meydanına geldiler. Köy meydanına bizi izlemek için gelen başka arkadaşlar da varsa bile şu an isimlerini hatırlamıyorum.

Köy meydanına gelen altı arkadaş üçer kişilik iki guruba ayrılarak saatlerce saklambaç ve uzun eşek oyunu oynadık. Ayın dolunay olması nedeniyle gece gündüz gibi aydınlıktı. Saat on bir olmuş eve gidip yatma saatimiz gelmişti. Ben arkadaşlara “Hayırlı geceler ben yatmaya gidiyorum” dedim. Alper bana” Hiçbir yere gidemezsin. Şimdi yola gidip kamyondan karpuz indirip yiyeceğiz” dedi. Ben ise “ben gitmem. Kamyondan karpuz indirip yemek hem ayıp hem de günah olur” dedim. Benim ağzımdan çıkan söz biter bitmez hep birlikte “Bizimle gelmezsen seni döveriz, öldürürüz” gibi sözlerle beni tehdit etmeye başladılar. Ben gitmezsem kendilerini annelerine babalarına şikâyet ederim diye korkuyorlardı. Bu nedenle beni mutlaka suça ortak etmeye çalışıyorlardı. Ben köyün ortaokul birinci sınıfta okuyan tek öğrencisi idim. Herkes bana gıpta ile bakıyor ve sevgi gösteriyorlardı. Bizim köyde o zaman ki ortaokul öğrencisinin sosyal saygınlığı bu günkü doktora öğrencisinden daha fazlaydı. Ben de karpuz çalmaya gittiğimiz duyulursa saygınlığıma leke gelir, babam beni evlatlıktan reddeder diye düşündüğümden dolayı arkadaşlarımla yarım saatten fazla tartıştım ama onları bir türlü ikna edemedim. Neticede baktım ki bu işten kurtuluş yok. Yaşları benden büyük olduğu için kaçsam tutarlar. Kavga etsem döverler. Çaresiz vaziyette “Sizinle gelirim ama çaldığınız karpuzdan yemem” dedim. Arkadaşlarda “Tamam. Bizimle gelmen yeter. Karpuz yemesen de olur” dediler.

Arkadaşlarla birlikte köy meydanından yürüyerek, Maraşlı Durdu’ nün evinin önünden geçip Yarma Durağına çıktık. Fırsat bulursam kaçarım endişesiyle arkadaşlar beni esir düşmüş asker gibi tam ortalarında yürütüyorlardı. Yarma Durağından Tekir istikametine doğru dönüp yolun kenarı sıra yavaş yavaş yürümeye başladık. Bu esnada gece yarısı olmuş, köyde ışığı yanan bir tane ev kalmamıştı. Köy ile yol arasındaki görüntüyü Alaçayır Deresinin kenarında yetişen çınarların dalları bir tül perde gibi kapatıyordu. O zaman köyümüzde elektrik olmadığı için aydınlatma gaz lambası ile sağlanırdı.  Televizyon olmadığı için insanlar yatsı namazını kıldıktan sonra hemen yatarlardı. Karayolu ile köyümüzün arasından geçen Alaçayır Deresinden akan bir değirmen yürütür büyüklükteki suyun çağıltısı ile köydeki köpeklerin havlama sesi, an itibariyle gecenin sessizliğini bozmaya yetiyordu. Biz ise yolun karşısında evleri bulunan İspir Ali, Çirkin Osman Apış Usta gibi büyükler sesimizi duymasın diye kendi aramızda konuşmadan işaret diliyle anlaşmaya çalışıyorduk. Bu arada köye tali olarak giren Gedik Oba yol ayırımına vardık. Burada arkadaşlardan kaçarak kurtulma şansı yakaladım ama mezarlıktan korktuğum için bu şansı değerlendiremedim. Gedik Oba yol ayrımından elli atmış metre ileride yolun sol tarafında köy mezarlığı vardı. Bende o yaşlarda mezarlıktan çok korkuyordum. O günlerde de mezarlığa yeni bir cenaze defnedilmişti. Bende yeni defnedilen adamın cenazesini yıkanırken gördüğüm için çok etkilenmiştim. Bu nedenle korkumdan mezarlık tarafına koşamadım. Çaresiz bir vaziyette arkadaşlarla yola devam ettim. Yol ilerledikçe rampanın eğimi artıyor, kamyonlar bu rampada iyice yavaşlıyordu. Bu arada yukarıdan aşağıya doğru gelen yolcu otobüsleri, aşağıdan yukarıya doğru giden yakıt tankerleri, çimento ve saman taşıyan kamyonların ışıklarını gördükçe rahatsız olmuyoruz desem yalan olur. Allah sizi inandırsın sıkıntıdan terliyorum, terledikçe üzerimdeki gömlek sırtıma yapışıyordu. Arıtaşı Deresinin suyunun aktığı menfeze vardığımızda katırlarına kereste yüklemeye çalışan üç-dört tane orman kaçakçısı bizi görmüş olmalılar ki “Kaçın. Ormancılar geliyor” diye bağırarak yıldırım hızıyla gözden kayboldular. Yarım dakika sonra hayvanlarının nal seslerini Kara Ömer deresindeki taşlık kesimde duydum. Kaçakçıların bağırma sesini duyunca bizde korkumuzdan kendimizi yolun şarampolüne atarak yattık. Adamların bölgeden uzaklaştığını fark edince toparlanarak tekrar ayağa kalktık.

Aşağıdan inleyerek gelen bir BMC kamyon bize doğru yaklaşınca üzerindeki yükün ağırlığıyla iyice yavaşladı. Kamyonun kupası kırmızı, karoseri mavi boyalıydı. Karoserin üzerinde yeşil renkli bir çadır çekiliydi. Alper bu kamyonu görür görmez “Karpuz kamyonu geldi” diye bağırdı. Ağaca tırmanmış bir sincap edasıyla arka taraftan kamyonun üzerine çıktı. Alper oldukça atik, atik olduğu kadarda korkak bir arkadaşımızdı. Sekiz yıl ilkokula gittiği halde okulu bitirememişti. Köyde başı boş gezerdi. Kamyonun üzerine çıkar çıkmaz geri indi. “Karpuzun üzerinde yatan bir adam var. Kunduranın topuğuyla başıma vurdu” dedi. Halbuki karpuzun üzerine insan yatamaz. Yatarsa karpuzların hepsi kırılırdı. Alper’in korkak olduğunu bilen Oktay sağ arka taraftan kamyona çıktı. Elinin biriyle dengesini sağlamaya çalışırken diğer eliyle çadırı açmak için kancadan kendiri boşandırmaya çalışıyordu. Çadırı tek başına açamayınca “Bir kişi daha gelsin” diye bağırdı. Oktay’ın bağırmasıyla Sefer orta taraftan kamyona çıkmak için koştu. Elini karoserin kapağından tutup ayakları yerden kesilir kesilmez dengesi bozuldu. Dengesi bozulunca da bir çuval un gibi ağzı üstü asfalt yola çakıldı. Yola çakılmasıyla birlikte “Ölüyorum anam” diye bağırmaya baladı. Ben aşağıdan gelen başka bir araba Seferi tepelemesin diye jet hızıyla koşup Seferi kucaklayarak yolun banketine çıkarttım. Seferin yaralandığını gören Oktay’da kamyondan indi. Sefer ölecek diye hepimizde çok korktuk. Kimsenin aklında karpuz kavun kalmadı. Seferin yüzündeki deriler çizilmiş, burnundan hafifçe kan akıyordu ama Sefer “Oy dizim, oy dizim ölüyorum” diye bağırıyordu. Eşek çamura çökerse sahibinden yiğidi olmaz diye boşa dememiş atalarımız. Sefer benim yakın akrabam olduğu için sırtıma alarak aşağıya doğru hızlı adımlarla yürümeye başladım. Bu sırada Sefer “Anam ölüyorum” diye hem bağırıyor hem de ağlıyordu. Bizde hep birlikte büyük bir telaşa kapılmıştık. Ne yapacağımızı bilmiyorduk. Aşağıdan yukarıya doğru gelen kamyonlar bize selektör yapıyor, el hareketleriyle ne yaptığımızı sormaya çalışıyorlardı.

Biz de bu esnada can havliyle karayolundan uzaklaşmaya çalışıyorduk. Yarma Durağına inmemize yüz metre kadar mesafe kalmıştı. Karakol Komutanı irfan Astsubay özel otomobiliyle yukarıdan aşağı gelmez mi. Bizi görünce frene bastı ama arkasından otobüs geldiği için duramadı. Ben Karakol Komutanını görür görmez Seferi birdenbire sırtımdan yere attım. Yarma Durağının üst kısmındaki patika yoldan “Karakol Komutanı” diyerek köye doğru koşmaya başladım. Diğer arkadaşlarda benim peşimden koşmaya başladılar. Karakol komutanını gören Sefer korkusundan iki yüz metrelik yolda depar atarak hepimizin önüne geçti. Biz patika yoldan koşarken Alaçayır Deresinde löküz ışığıyla balık avlayan bir adam” Kimsiniz ulan. Ne koşuyorsunuz” diye bağırsa da biz aldırış etmeden yolumuza devam ettik. Bize bağıran o adamın Muharrem Abi olduğunu tahmin ediyorum. Köy meydanına çıktığımızda evinin bahçesindeki tuvaletten çıkan Hamza Amcada bizi görünce irkildi. Karakol Komutanına yakalanmamamız büyük bir şanstı. Biz köy meydanında birbirimizden ayrılarak evimize giderek sessizce yataklarımıza yattık.

Ben sabahleyin erkenden yürüyerek Tekir Köyünde bulunan okuluma gittim. Okula giderken bizi görünce ormancı olduğumuzu sanıp hayvanlarıyla birlikte kaçan insanların bıraktığı keresteleri gördüm.  Kamyondan düşen Sefer’in dizine zeytin büyüklüğünde taş battığını ve bir hafta hastanede yatığını bir ay sonra Oktay’dan duydum. Ben o arkadaş gurubuyla ondan sonra hiç oyun oynamadım. Haram kapuz yemek ne bana nede arkadaşlarıma nasip oldu.

Devletimiz kamyonların gidemediği, arabaların takla attığı virajlı, heyelanlı, tehlikeli Kahramanmaraş Göksun Kayseri Karayolunu iki viyadük on bir tünelle geçerek duble yol haline getirdi. Yola da Edebiyat Yolu adını koydular. Her tünele, her viyadüğe Kahramanmaraşlı bir şairin ismini verdiler. Şehirler arası mesafeler kısaldı. Yeni yol açılınca eski yol viran oldu. Şimdiki duble yolda ne takviye düşen kamyonlar ne de yürüyen kamyonun üstünden karpuz çalan çocuklar kaldı.

Bayramda düğünde bu çocukluk arkadaşlarımızla karşılaştığımızda, yaşadığımız anıyı bana anlattırıyorlar, kendiler de kahkahayla gözleri yaşarıncaya kadar gülüyorlar.

Yatağa yatınca kimi zaman geçmiş günleri düşünüyorum. Geçmiş günleri düşündükçe bazen ağlıyor, bazen gülüyorum. Bir musibet bin nasihatten hayırlıdır diyorum. Hepinize huzurlu sağlıklı yarınlar diliyorum.