BİR HOCAM VE DÜKKÂNNÂME / Ahmet Doğan İlbey


Bir Hocam ve Dükkânnâme, Peygamber Efendimiz’in “Sevdiklerinize sevginizi izhar ediniz” hadisinden ilhamla, mâsivadan arınmış bir yüreğin hüzün dolu nidâlarını, Bir Hocam’ın yârenlik ve hasbihallerine doymak bilmez bir muhabbeti, ârif ve âlim vasıflarıyla bânisi oldukları Fikir ve Gönül Dükkânı’nı anlatır.

Dahası, âhir ömrümde yazmak istediğim “Bir Hüzünkârın Ömür Defteri” nin dibâcesi ve dağları eritecek, suları yakacak bir samimiyetin kelimelere dökülmüş dostnâmesidir.

İkinci hayatım Bir Hocam’la başladı. Gençliğini “kırık ayak adamı” olarak yaşamış bir fânî iken, Bir Hocam’ın fikirli ve mânevî sohbetleriyle eski, yâni câhiliye hayatımı terk etmiş, kafası ilme ve irfana susamış iki tarafı kesen bıçak gibi olmuştum.

Büyük kalp dostluğumun kahramanları Bir Hocam’la, gönlümde ve zihniyetimde inkılâp yapan hayırlı sohbetlerinde tanışmamış olsaydım kalp âfetlerine uğrar, kötü yollara düşer, bedbaht olurdum. Beyâzid-i Bistâmi Hz.lerinin “Kimin üstadı yoksa şeytan ona üstad olur” sözünü şiar edinerek, Bir Hocam’la ünsiyetimi cezbe ve azimle devam ettirdim.

Amansız kış gecelerinin cam kırığı soğuklarında gönül adamlığı üstüne sohbetlerini dinledim. Nice seher vakitlerine kadar derûnî sohbetlerinden cezbe hâlinde geldim evime. “İçeri” sohbeti ederlerdi de “İçeri” den uzun müddet çıkamazdım. Fikirli ve bedîi yârenliklerinin neşvesinden mânevî sıkıntılarım yok olur, dünya kirlerinden arınırdım. Meramımı sözle anlatamaz, “Dilâgâh Hocam” diye mektuplar yazardım.

Yürek dostluğumuzun ilk sohbetinde bin yıllık sızı ve fikirler taşıyan sözlerle cezbetmişlerdi. Yüreklerinden sâdır olan sızılar mukaddes bir dâvanın ateşi gibi sarıyordu her yanımı. “Dünyayı duvara asmak” ve mâsivaya eyvallah etmemek tâlimine ulvî sızı ile başlıyorlardı. Hayatı sızı ve saf fikirle değerlendiriyor, bir ömrün başlangıç ve bitişini bu iki mefhuma bağlıyorlardı.

Fikir ve gönül tâliminin esaslarından olan Dükkân bir sızı, fikir bir sızı, yürek bir sızı, türküler bir sızı, dost bir sızı, bu ülke ve millet bir sızı diyorduk her sohbetin başında. Fikirli sızılarıyla dostlarına tâlim ettirdikleri sızılar birleşince Fikir ve Gönül Dükkânı meydana geldi. Fikir, gönül ve meşrep birliğinin terkib olduğu bir dostluktu bu.

Dükkân müdavimleri bu güzel insanlara “Bir Hocam” diye hitap eder. Bu hitapta bid’at sayılabilecek bir yüceltme düşüncesi yok. Onlara duyulan ziyadesiyle bir sevgi ve hürmetin sembolleştirilmesidir. Âlim ve ârif şahsiyetleriyle, sabır ve hasbîlikleriyle bu sıfata lâyıktırlar.

“Bir Hocam” makamı aynı mâna ve hususiyetlere sahip iki hocama aittir. Yâni Bir Hocam hem bir, hem iki kişidir. Sîretleriyle birbirine benzeyen iki hocamın mânevî unvanıdır. Bir mevzuda “Bir Hocam” birincisidir, bir başka mevzuda “Bir Hocam” ikincisidir. Dükkân haricinde “Bir Hocam” bir kişi olarak bilinir. Dükkân müdâvimleri bu makamı hiyerarşik bir düzene oturtmazlar. Edep ve tevazularından dolayı bu makamı kabullenmeseler de şâkirdleri onları böyle yâd edeceklerdir.

Müslüman Türk irfanını hazmetmiş olanlar bilirler ki “Bir Hocam” makamı millet târihimizin her kademesinde var olmuş, cemiyetin bütününe şâmil bir şahsiyet ve bugün de herkese lâzım olan mânevî bir önderdir.

Milletimizin irfanî ve kalbî terbiyesinde daima bu hususiyetteki zatların gayretleri var. Günümüzde de ilmî, fikrî ve edebî faaliyetlerin başında bir bilge kişi yahut yaygın ifade ile bir “hocanın” bulunması elzemdir. O muhterem insanlar ki fakirin ve diğer şâkirdlerinin şahsiyetlerinde emekleri ziyadedir.

Bir Hocam’ın birincisi ehl-i maarif, âlim ve de tam mânasıyla ediptir. Cümle Müslümanlar için kalbe ve ilme faydalı kitaplar telif etmiştir. Bir Hocam’ın ikincisi dünyalık kitap okumayan ve hurufatla meşgul olmayan ârif bir kişidir. Şâkirdlerinin seyr u sülûklarını balık tutturarak tabiatla da sulh ve muhabbetli kılar. Dükkân ehli şair ve edipler üstünde tasarruf sahibidir ve üstad şairlerin şiirlerini okutturur. İdarecileri ve aydınları hicvetmek için alaylı, nükteli şiirler kaleme alır ki, Defter-i Dükkân’a kaydedilir ve sohbet üstü olarak Dükkân hatibince ara sıra okunur. Bu sâyede gönüller coşa gelir, sohbetlerin her ânı cezbe ile geçer.

Bir Hocam makam, mansıb dâvası olmayan ilim irfan sahibi ve mütedeyyindirler. Vecd ü hâl sahibi ve kalb-i selim zâtlardır. Nefislerini terbiye etmiş ve evvelinden nefs-i mutmainne makamına ulaşmışlardır. Kalabalığı ve gösterişi sevmez, tenhayı, yâni halvet ve hasbıhâlı severler. Kendi aralarındaki yârenlikleri kalbe ve gönüllere şifa olup, hikmeti içinde gizli bedîi nüktelerine doyulmaz.

En temel gayeleri gönüller yapmak ve kalbi yanık Dükkâncı yetiştirmek. Lisanları, yâni Türkçeleri vakarlı ve tefekkürî olduğu kadar, pek nükteli ve şirindir. Cümle Dükkân müdavimlerinin tek tek hâl-hatırını sorar ve gönüllerini alırlar. Sohbet ve irşadda gönülleri gani olduğu gibi yedirip içirmekte ve ikramda da cömerttirler.

Dükkânın mânevî tasarrufu Bir Hocam’a ait. Bundandır ki Dükkân dârül-menfaat değil, dârül-gönül ve dârül-a man’dır. Dükkâncıların fikir ve amelleri İslâmca olup, meşrebleri melamî ve lisanîdir. Kirli çağa karşı mütemadiyen dost hâlleşmesiyle sâlih bir insan olmaya, Müslümanca bir yüreği kuşanmaya, nefsi bedenini yâni “dükkânını” yağma etmeye çalışan âcizlerdir. Kaygıları “buğday” değil, “himmet” dir. Cuma günleri Bir Hocam’ı görmek için Kulağı Kutlu Câmii sokağında saf olurlar. Onlar da şâkirdlerine tebessüm ve yârenlik ederek söz ikramında bulunurlar.

Her Dükkâncının gayesi gönlünü biraz daha parlatarak Allah aşkının yer bulmasına çalışmak ve Bir Hocam’ın etrafında dilsaz olmaktır. Onların ilm ü irfanı sâyesinde alınları pak, gönülleri cilalı, niyetleri hâlis ve işlerinde râzıdırlar. Birbiriyle bağları siyasî ikbal ve nüfuz edinme maksatlı değil, kalbî ve hasbîdir.

İki nesil için de fikir ve irfan saçan bir ocak olan Bir Hocam Dükkân ehlini hâlen irşad etmektedirler. İkinci nesil, Bir Hocam’a yakîn olmaktaki marifet ve muhabbetleriyle, Dükkân dilini ve âdâbını yaşatmaktaki azimleriyle daha şahbazdırlar.

Bir Hocam’dan neşet eden tarzla Dükkân müdavimlerinde dil ve üslûp birliği vardır. Fikir ve gönül tâlimi bu dil üzere yapılır. Modern, akademik ve aydın dili kullanılmaz. İrfan dilimizi ihya etmek gayesi de taşıyan edebî dil ile sohbet edilir. Gönül ve fikir tâliminden maksat, müdavimlerin ete kemiğe bürünmesi ve tefekkür gücünün artırılmasıdır.

Sohbet altı ve sohbet üstü olarak tasavvufî manzumelerden bestelenmiş cezbe verici, vecde geçirici türküler dinlemek, müdavimlerin baş usullerindendir. Türkülerin vehbî mânada cezbe vermesi, hüzün, gurbet ve ıstırap unsurları taşıması gönül tâlimi için şarttır.

Bu sebeptendir ki Dükkân müdavimleri arasında daima bir Türküdar bulunur. Türküleri bazen hafî usul gibi sessiz, bazen de kıyamî, yâni itidalini kaybedip kendinden geçerek dinleyenler var.

Hülâsa-i kelâm, Bir Hocam gönüldür, fikirdir. Dükkân onların gönül ve fikrinden doğan bir bedendir. Dükkâncılar önce bedene alışma tâlimi yaparlar, sonra gönlüne…

“HOCAMIN KAPISI”

Ey azizan!
Ayasofya, BirNokta ve Yoldaki Kalemler gibi edebiyat dergilerinde yazan şair ve Türkçe muallimi, fikir ve gönül dostum Enver Çapar’ın “Hocamın Kapısı” şiiri yukarıda mensur dille anlattığımızı manzum dille anlatıyor. Siz Dükkân ve hocamı bir de bu şiirden gönlünüze koymaya çalışın.

“Kimisine sen yaz dedi
Kimisine sen gez dedi
Önce nefsi bir ez dedi
Biz kapıyı çaladurduk

Kimisine etti nazar
Dükkânına kurdu pazar
Ali alır veli satar
Biz kapıda bekler olduk

İnsanlardan kaçıp durdu
Tabiatta huzur buldu
Dünya onu fazla yordu
Biz kapıda eşik olduk

İncitme der Âdem’i
Yoluna serilen âlemi
Bırak gitsin kalemi
Biz kapıda bir yol bulduk

Hakikat ondan gördük
Rüyamızı erken böldük
Dünyamızı sözden ördük
Şol kapıda bir sır olduk”

DOST MÜJDESİ ALMAK

Ey azizan!

Tercümanım, fikir ve gönül dostum Ferhat Ağca, fakire yazmış:

“İsmail hocam, Hasan abiye yazdığı bir şiirinde ‘Sana baharın geldiğini söylemeliyim’ diyordu abi. Belki biliyorsunuzdur ama ben de size Ali hocamın geldiğini söylemeliyim.”

Zevk ve meşrebim uyuşmasa da (bilirsiniz ki fakir Hazret-i Fuzûlî kolundandır) Dîvân şairi Nedim, “Müjdeler gülşene kim vakt-i çerâgan geldi” (Gül bahçesine müjdeler olsun, Çırağan sefası zamanı geldi)”deyip kendinden geçmiş.

Tercümanım Ferhat’ın müjdesi de dostperest yüreğime can suyu serpip şifa verdi.

Ehli bilir ki, tasavvuf edebiyatında insanlara müjde veren semânın habercisi olarak görülür. Müjde vermek gönül yapmaktır, dolayısıyla sevaptır. Gönlümü sıkan, yüreğimi daraltan ruhsuz ve modern çağa karşı müjde verin dostlar müjde!


YAZMAK / Enver ÇAPAR



Yazmak rahatlatır sanmıştım,
Meğer dert kapısını açmışım.
Yığılınca kelimeler üstüme,
Kaçmak istedim dilsizler ülkesine.

Yazmasam ölmem lakin
Ahdım kalır kalemde.
İçi kağıdı dışı âlemi yakar
Kılıç yarasından derin.

Hangi söz yazıyı canlandırır,
Kaç kitap bir ağacı öldürür,
Mürekkebi kurumadan.

Kelimelerle yürüyen hayatta,
Zamanı aşan iç sesleri duyabilmek,
Kalem marifetiyle, yürek yordamıyla.
Suyun gözünden kana kana mürekkep çekmek.

Yazı, bir çift göz hatırası
Neyi bulmak için kazıyor hayatı.
Canlı söze ulaşınca
Bir ırmak gibi yerine oturmalı.

Kısadır insan hikayesi
Ondan hisse vermeli.
Bütün yazılanlar silinir de
Kalır insanın alın yazısı.



Yandı Ha Yandı / Miraç Doğantekin



Masada üç kişi var
Birinci ikinci üçüncü tekil şahıs
Ben sen o gibi
Bir cümle kadar derin
Bir nokta kadar ıssız...

Masada üç kişi var
Hepimiz başka yere bakmışız
Son yudumla görünen bardağın dibi
Henüz ezilmemiş limon
Erimemiş şeker kadar manasız.

Masada üç kişi var
Konular hep uzaklardan
Akan zaman değil insan
Ne kadar çoksak o kadar azız. 

Masada üç kişi var 
Masada üç bahtsız 
Her biri diğerinden yalnız...


Kâşgarlı Mahmud’un Türkleri / Ahmet Doğan İlbey


Ilık ve lacivert bir geceydi. Yeşil, mavi ve erguvanî renkte çiçeklerin insanlara şifa verip tebessüm ettiği yazlık çay bahçesinde Kâşgarlı aksakalla aynı masada sohbet ediyoruz. Birkaç yıldır mülteci olarak yaşadığı Türkiye Türkçesini iyi konuşuyordu aksakal. Doğu Türkistanlı ve doğma büyüme Kâşgarlı. Yetmiş beş yaşında dinç ve coşkulu biri şair. İlim ve edebiyat çevresi onu çok seviyor, sohbetlere dâvet ediyorlardı.

Kâşgarlı aksakalın çay tiryakiliği çok hoş. Çay semaverinin musluğundan onun çay bardağını doldururken fikirli keyfime diyecek yok. Sektirmeden içiyor çayı. Buğday teni, kavruk ve kemikli yüzü, bembeyaz seyrek sakalı ve başında Uygur Türklerinin millî başlığı “doppa” denilen kare şeklinde el işi işlemeli, renkli takkesiyle sanatlı bir tabloyu andırıyor.

Aksakal elindeki çaya bakarak, “Çay, insana en yakın hayvan at gibi insanın yakın dostlarındandır. Kâşgar’da bir de yeşil çay var. Fakat ben gara çayı tercih ederim” diyerek, bitirdiği çayın tekrar doldurulmasını söyledi.     

Türkiye Türkçesini iyi öğrendiğini kelimelerinden anlıyordum. “Yır” yerine koşma, türkü, manzume, şiir, gazel diyordu. Kent ve balık yerine şehir, tağşut yerine şiir veya manzume, otacı yerine hekim, tenrilig yerine dindar, eçi yerine ağabey, bakşı yerine hoca ve üstad, şastır yerine eser, yağı yerine düşman, ilig yerine hükümdar diyordu. Şairin bizdeki gibi yalnız şiir yazan bir edip değil, meydana çıkıp toplumu siyasî, dinî ve tarihî meselelerle aydınlatan, çok yönlü içtimaî vasıfları olan ulu bir kişi olarak târif ediyordu.

“Kâşgar’ı özlüyor musunuz?” dedim. Hüzünlendi. Ufka ve göklere baktı, altında oturduğumuz çınar ağacının gövdesine dokundu. “Çok hasretliğini çekerim Kâşgar’ın. Tenri Dağları’nın eteklerinde Kâşgar Nehri’nin kenarına kurulmuş, Kızılsu ve Tümen nehirlerinin sularıyla bereketlenen şâd olmuş bir şehirdir. Her gece Iydgâh Câmii düşüme girer.”

Bir şiirini okumasını istedim. Uygur Muhebbet Koşakları (Aşk Şiirleri) adıyla yazdığı şiirlerinden bir şiirini okudu ve şiir bitince gözlerinden yaşlar boşandı:

Kara çırağ altında uçar pervâne / Yârim senin ışkında oldum divâne / Divâne olup inleyip, çalarım rebap / Gözyaşlarım yağmur oldu yüreğim kebap / Ay yüzünü gördüğümde çekinip bakamam / Kaşlarını çattığında güven miydin benden / Sana güvenim tamdır, umut kesmedim senden / Sözünde durur yâr diye başkasına bakmadım / Sevgilim, seni var diye gidip mahallende oynarım / Mahallende gözükmezsen sabaha kadar düşünürüm

“Kâşgarlı Mahmud’ın ilmî mirası ne durumda, Doğu Türkistanlı gençler Divânü Lûgat’ît-Türk”ü okuyor mu?” diye sorduğumda sâkin bir eda ile “Mahmud Kâşgârî atamız benim akrabam olur, hemşehrisiyim onun” deyince, Aksakal benimle alay ediyor galiba, diye düşündüm. Fakat sonra bu düşüncelerim boşa çıktı. Kâşgarlı Mahmud’a uzanan derin köklerinin bulunduğunu, onun mânevî ve ilmî silsilesinin onikinci göbekten şâkirdi ve yazıcısı olduğunu anlattı. Sohbet ilerledikçe aksakalın bir irfan adamı olduğunu anladım.
    
Anlattığına göre, Kâşgarlı Mahmud’un Türkçe dîvânı Dîvânü Lûgat’it-Türk’ü yazıp bütün Horasan, Fars ve Arap illerine göndermesinden ilham alınarak Kâşgar’daki yazıcılar ve aksakallar tarafından soylu bir gelenek oluşturulmuş. Günümüzde yaygınlığı azalmış olsa da bu gelenek yüzyıllardır devam etmiş. Kendisi de bu geleneğin son kuşak yazıcısıymış.

Bu geleneğe göre her yıl Kâşgar’ın birçok beldesindeki yazıcılar Dîvânü Lûgat’it-Türk’den seçtikleri dörtlükleri ve bu dörtlüklere yazdıkları nazireleri bir deftere kaydederek yörelerindeki beldelerin aksakallarına teslim ederlermiş. Defteri alan aksakal kendisinin de hazırladığı defteri gelen kişiye verirmiş. Bu defterlere yazılanlar, bütün safiyetiyle İslâm’ı yaşayan Uygur Türk halkının toplandığı bir şölende defalarca okunurmuş.

Kâşgarlı Mahmud’un Karahanlı sülalesinden bir şehzâde olduğunu, onun zamanında Kâşgar’ın merhametli, adaletli ve ilim sahibi Türklerin yurdu hâline geldiğini, yazmış olduğu Türkçe lügatın yayılmasıyla bu yurtların Türklerin ortak rüya görebildikleri büyük bir yurda dönüştüğünü, bu yurtlarda yaşayanlara Kâşgarlı Mahmud’un Türkleri dendiğini, bu dîvânın “Türk Dillerini Toplayan Ulu Kitap” olarak yâdedildiğini anlattı. Anlattıklarından cezbeye kapılmıştım. “Kâşgarlı Mahmud’un Türkleri” ifadesinin anlamını sordum.
    
“Nereden başlasam, hangi faslını anlatsam size Kâşgarlı Mahmud’un Türkleri menkıbesinin?” diyen aksakalın bakışlarında ve sesinde derin bir hüzün oluştu.  O ân’a kadar neşeli bir dille konuşan aksakal kendi içine çekildi sanki. Yorgun ve yuvasının içinde küçüldükçe küçülen hüzünlü gözleriyle yüzüme baktı ve sâkin bir dille anlatmaya başladı:

Yalçın ve kara dağlardan düze inip şehir kuran, ev, han ve medrese yapan, bitek ovalarda at yetiştirip buğday eken, Kâşgarlı Mahmud atamızın Türkçe’yi yayarak Kâşgar’dan Horasan’a kadar şehirler kurmaya ve medeniyet olmaya dâvet eden sözlerini baştâcı eden, onun merhametli huylarını, adâletli davranışlarını sürdüren boylara Kâşgarlı Mahmud’un Türkleri, bunların okumuş yazmışına da Kâşgarlı Mahmud’un Yazıcıları denir. Bu adlandırma onun ölümünden birkaç asır sonra yapılmaya başlanmış.

Ceddimiz asırlar evvel kıtlık, kuraklık ve kabilelerin birbirine düşmanlığıyla sebebiyle bozgun yıllar yaşamışlar. Bâzı kabileler talan ve kapkaççılığa başlamış. Uzun yıllar bu topraklarda huzur ve rızık kalmamış. Atalarımızdan anlatılagelen menkıbeye göre Kâşgarlı Mahmud atamızın silsilesinden gelen şair bir bey varmış. O kişi söyledikleriyle bütün kabilelerin kötü huy ve talanlarına son veren yürekli ve ulu bir şairmiş. Aynı zamanda yüzlerce atlıları, sürüleri ve ekinleri olan biriymiş. Öyle kılıç sallayan, ganimet toplayan bir bey değilmiş. Tenri-dem şiirleriyle halkına  er-dem ve yiğitlik aşılayan, gönüllerini âbad eden, rıza ile kendine bağlayan bilge bir bey imiş.

“Kavim kardaşlar birbirinin yurdunu talan etmemeli / Karanlık dağlardan inip aşağı / Kâşgar Suyu’nun kenarlarına yayılmalı / Karındaşlar birbirine bitişik olmalı / Bereketli ovalara inip Kâşgarlı Mahmud atamız gibi ev ve medrese kurmalı / Yüreklerini Kâşgarlı Mahmud atamızın yüreği gibi / Merhametli ve yumuşak kılmalı / Huyları ve töreleri onun gibi âdil olmalı…” 

Bu bey öyle bir beymiş ki, bir gün Kâşgar’ın çok uzağında oturan bir obayı ziyarete gitmiş. Ona at sütü ve koyun eti ikram etmişler. “Benim karındaşlarım da böyle at sütü içip, koyun eti yiyebiliyor mu?” demiş. Obanın ileri geleni “Nerede o bolluk beyim? Buralarda kıran oldu, halkımızın çoğu yoksul” deyince, “Ben karındaşlarımın yemediğini yemem, içmediğini içmem. Götürün bu süt ve etleri obanızın yoksullarına verin! Karındaşları açken tok gezen bey olmak istemem” diyerek oba halkına hediyeler vermiş.

İşte bu bey şiirli nutuklarıyla göçebe kabileleri il kurmaya, medenî olmaya dâvet etmiş. Bütün boyları Kâşgar ovasına toplayıp, ‘Burada yeniden il kuracağız, at, ekin ve koyun yetiştirip paylaşacağız’ demiş ve Kâşgarlı Mahmud’un dâvasını âhir ömrüne kadar sürdürmüş. 

O âsûde gecede Kâşgarlı aksakal kitaplarda okumadığım birçok menkıbeyi tatmadığım bir dil lezzetiyle anlattı. Sohbetinin tesirinden kurtulamadım. Aksakalı evine yolcu ettikten sonra, “bu menkıbeleri bana niçin anlattı?” diye uzun uzun düşünüp tâbir etmeye çalıştım. Evimden, fildişi kulemden, mağaramdan çıkıp güneşin doğduğu yerlere, yâni ceddimizin ilk medeniyet diyarlarına gitmemi istediğine, Kâşgarlı Mahmud’un yazıcılarından biri olmamı ima ettiğine yordum.

Ben değil miydim, merhametli yüreği olan Müslüman Türk ecdadımın her yerde dilini arayan? Ben değil miydim, ceddimizin ve dilimizin damarları nereye kadar uzanıyorsa oraya hicret etmeliyiz, diyen?

Cezbe hâlindeydim. Kafamı büyük düşünceler sarmış, ateş basmıştı.  “Gideceğim işte! Kâşgarlı Mahmud atamızın yurduna hicret edeceğim, Opal’deki türbesine varıp diz vuracağım, Kâşgarlı Mahmud Türklerinin arasına karışacağım” diyerek nâra attığımı, etrafımdaki masalardan bana tuhaf tuhaf bakanların bakışından anladım.   
            
Ey azizan! Okuduğunuz bu yazı gönlümde demlenen ve gerçek olmasını arzu ettiğim bir hayâlin mahsulüdür.

https://www.habervaktim.com/yazar/86861/kasgarli-mahmudun-turkleri.html

kırbaç / fazlı bayram



biz yüreği kanayanlar
kanayarak yaşayıp ölecek olanlar
sezarı hiç selamlamadık
pariste büyülenip lüks sofralarda belenmedik
aşka düştük
yer de yetmedi gök de feryadımıza

atları nehire tuttuk
ardımızdan yürüdüler

kaleme düştük
kainat da yetmedi cesedimize
yazı yazımız şiir alnımız oldu




Bir Kamyon Hatıra / Mustafa Cihan Alliş


Elektriklerin kesildiği akşam çocuklar yerde oturup sehpanın üzerindeki mumun ışığında gölge oyunları yaparken büyükler de muhabbete başladı. Bizim belki hayal bile edemeyeceğimiz günlerden, elektriğin olmadığı zamanlardan hatıralar saçılmaya başladı ortalığa. Karanlık bir yolda babaanneme bisiklet çarpmasından, akşam ezanını minarede okumak için nasıl yarıştıklarından, kamyonun farını yakıp komşuların bizim avluda nasıl kurban kestiklerinden bahsettiler.

Sonra kişiler, olaylar sataşmalar birbirine tutuşturulup akıp gitti.

“Ne yaptı o?”

“Sağ mı daha? Adı batsın!”

“He askere gittiydi de geri dönmediydi oğlu…”

“İki kızı da kocaya kaçmış amma yalan, yokluktan düğün edecek halleri yok.”

“Demir-çelik yapılırken köydeki herkesi fabrikaya çağırdılar da muavin gitti deden akıllılık edip gitmedi. Güya patron ya kamyonunda…”

Başından beri sadece dinleyen, kamyon lafı geçince kafasını öne eğen dedem bu sefer cevap verdi:

“Patrondum tabi. Koca kamyon...”

“Aman, patronmuş. Senden güccük adam senden on yıl evvel emekli oldu.” dedi babaannem. Ortalık kızışacakken memur olan amcam tatsız ama işime gelen bir müdahalede bulundu:

“Ana dur hele, keyfimizi kaçırma. Otantik bir ortam bak, dışarıda yağmur, soba yanıyor, mum ışığındayız…”

Babaanneme böyle denir mi? Bunlar hep rezillik ona oysa.

“O muavinle Suriye’ye mi gidiyodunuz ne baba?”
“Ha ya. Az yol gitmedik onlan. Sonra demir-çelikti, sigortaydı, maaştı deyip gittiydi. Allah razı olsun çok yükümüzü çekti.”

Kamyoncunun hatırası bitmez. Hele bir de bizimkiler gibi aile boyu kamyoncularsa; aynı kamyonla aynı yollarda ayrı ayrı yük çektilerse birbirlerini kataraktan bir ton hatıra çıkarıverirler ortaya. O sonu olmayan yolların sonuna varıp da geri dönerler de hatıra biter mi? Oraya kadar götürüp getirirler valla. Getirmezlerse iş kötü. Suriye, Irak, İran bahsi neyse de İstanbul’a varılınca mesele Türkan Şoray’a, Kadir İnanır’a, adamına göre Müjde Ar’a geliyor. Her kamyoncuyu İstanbul’da Yeşilçam oyuncularından biri karşılamış oluyor çünkü.

Kazalar, şirketler, yolun her türlüsü, yük için girilen kuralar ve dedemin hakkı olmasına rağmen “ayıp olur, ihtiyacı vardır, akrabadır” deyip kaptırdığı kıymetli yükler, yükü geciktirince yenilen dayaklar… Derken babam geç kalıp dayak yememek için dilini nasıl ısırıp nasıl dinç durduğunu anlatmaya başladı. Dilini mumun aydınlığına doğru çıkarıp gösterdi. Dedem de torunlarına bakıp “eee” diyerek gösterince torunları olarak gülüştük. Gerçekten de dilleri lime limeydi. Ha bir de demli çayın yanında Gripin ağrı kesicisi. İki saat daha yolda götürürmüş uykusuz adamı.

Ben son kamyonumuza yetiştim. Hatta küçükken yola gitmişliğim bile var. Dotç AS 900. Kırmızı. Motor kaputunun yanlarında, ucunda birer top olan demirden süsleri vardı. Bir metal yığınında ne kadar süs olabilirse işte.  

Bu arada oğulları tonajıyla, yatağıyla, yokuşuyla AS 900’ü övmekle bitiremezken dedem hiç konuşmadı. Satıldığı günü tekrar yaşıyormuş gibi bir hali vardı. O ânı kimse görmemişti. Ben ise balkondaydım. Evin önünden kamyonu alıp gittiklerinde dedem bir süre arkasından bakmış sonra oldukça sert hareketlerle sığırlıktan peguat mobiletini çıkarıp kamyonunun peşinden gitmişti. Çocukça korkularla ve terliklerimle ardından koşmuştum. Değirmenin orada ana caddeye çıkmadan mobiletten inip, hareketsizce kamyonunun gidişini seyretmişti dedem.

Yanına varamamıştım.

Seslenememiştim.

Öylece kalakalmıştım ben de.

Dedemin gözyaşları akmaya hazır beklerken kamyonun hurdaya ne kadara verildiği konuşuluyordu. Dedemin iyice hüzünlendiğini fark eden babam:

“Onun parasına da Toros mu aldıydık ne?”

Dedem titreyen sesiyle mücadeledeyken:

“Etmediydi bile!” diyerek başını bir yere vurmuş gibi birden geriye çekilip burnunu çeke çeke göz yaşlarını sessizce bıraktı.





YERE ÜFLEMEK / Hasan EJDERHA

Evin kapısından çıkıp, otoparkta, arabasının başında durana kadar, havanın nasıl olduğunun farkına varamadı. Hatta düşünmedi, gökyüzüne bile bakmadı. Oysa dışarı çıkar çıkmaz gökyüzüne, çevresine bakardı.
Aklı kızında kalmıştı.

Kızı Ceren’i düşündü: “Allah’ım! Parmak kadar kızımı elin kadınına bırakıp gidiyorum. Yedi aylık bebemi başka birine bırakmayı değer mi çalışmak?” diye düşündü. Ama İşini, üniversiteyi, öğrencilerini düşününce biraz teselli oldu. Sonra, Beden Eğitimi hocası olmak için sınavlara nasıl hazırlandığını, ne emekler verdiğini aklından geçirdi bir an… Arabanın başında düşüncelere daldığının farkına varıp, arabanın otomatik kilidini açan uzaktan kumandaya bastı; ancak vazgeçip yeniden kumandaya bastı ve arabayı kilitleyip anahtarı cebine koydu.

Okula yürüyerek gitmeye karar verdi. Yıllar var ki evden okula kadar birkaç kere, Ayet-il kürsü, ihlâs ve Fatiha okumayı alışkanlık haline getirmişti.

“Arabayla çabucak okula varıyorum; doya doya, sindire sindire okuyamıyorum, en iyisi yürümek” dedi kendi kendine.

Okumasını bitirdikten sonra sağına soluna, önüne arkasına, yukarı ve yere üfleme alışkanlığını hatırlayınca gülümsedi.  Kendi içinden geçen “böyle olur mu? Üflemeye gerek var mı?” gibi düşüncelerine tekrar kendisi cevap verdi. “Olsun! Ben üflerim. O taraflardan gelecek kazalara, tehlikelere karşı korunurum inşallah” dedi.

Ev ile okul arasındaki iki kilometreye yakın yolu yarılamak üzereydi ve birkaç keredir Ayet-il kürsü’den Fatiha’ya gelmiş, bütün yönlere üfledikten sonra yeniden okumaya başlamıştı. Okudukça hafiflediğini, hafifledikçe yüreği pır pır etmeye başlamıştı.

“Bugün hava ne güzel” dedi gökyüzüne bakıp; prıl pırıldı gökyüzü ve yolun sağında solunda çiçeklerin açmış olduğunu yeni fark etti. “İyi ki arabayla gelmedim; bu çiçeklerin, havanın farkına bile varamayacaktım belki de” dedi. Fatiha’yı okurken temiz havayı da ciğerlerine çekti. Yeniden evde bakıcı kadına bıraktığı kızı aklına geldi ve bir kere daha keyfi kaçtı. “Kızımın mimiklerinin, tavırlarının, tepkilerinin değiştiği anları göremiyorum. Kim bilir belki de bakıcı teyzenin tepkilerini alıyordur.” Bir an bunaldı. “Aman Allah’ım! Benim gibi değil de bakıcı teyzenin tepkilerine göre mi tepkiler kazanacak kızım?” dedi. İki ay sonra okulun tatil olacağını ve bütün yazı kızı ile geçireceğini hatırlayınca da kuş gibi hafiflediğini hissetti.

Oğlu Eren’de de öyle olmamış mıydı? Kendisi şimdiki okulunda çalışırken eşi başka şehirde çalışmıyor muydu? Oğlu, o zamanlarda birçok farklı duygular yaşamıştı babasına dair. Ama babası tayinini alıp geldiğinde çocuk çabucak kendisini toparlamıştı.

“Evet evet” dedi. “Yazın kızımla beraberiz bu açığı kapatacağız Allah’ın izni ile. Hiçbir sıkıntı kalmayacak” dedi sevinç içinde. Küçük bir kız çocuğu gibi zıplayarak, seksek oynayarak yürümek geçti içinden ve etrafına bakıp kendi kendine gülümsedi. “Acaba seksek oynayarak yürüsem ne düşünür etraftaki insanlar” dedi içinden. Sonra devam etti: “Eh! Yapmaz deli de değilim ama iki çocuk annesi bir kadına, üstelik üniversitede hocalık yapan bir kadına yakışmaz elbet” dedi.

Okulun olduğu caddeye girmişti. Ayetleri içinden hızlı hızlı okumaya başladı. Bir kere daha okuyup üfledikten sonra okula girmeyi planlıyordu. Okulun giriş kapısının bulunduğu sokağa girerken Fatiha’yı bilmem kaçıncı kere bitirdi. Önce sağına, Sonra soluna; yürümeye devam ettiği halde sağ omuz başından arkasına, önüne ve yukarıya üfledi. Yere üflemeyi aklından geçirdiği anda aklına; “yerden ne tehlikesi gelebilir ki?” Diye bir fikir geldi geçti. Aslında, yıllardır alışkanlığı olduğu, yere üflemekten vazgeçmemiş olduğu halde, bir an böyle bir fikir geliverip geçti kafasından işte. Tam o anda başını kaldırıp karşıya baktı. Bakmasıyla da gözleri fal taşı gibi açıldı. Siyah, kocaman bir köpek kendisine doğru geliyordu. Hayvanlardan çok korkan birisi değildi aslında. Ama nedense köpeklerden çok korkardı. Hem de minicik bir yavru köpek olsa dahi ödü kopardı. Bu korkusundan dolayı hep kınamıştı kendini. Ama bir türlü de bu korkusunu yenememişti.

Köpek gittikçe yaklaşıyordu. Üstelik de kocaman, kapkara bir köpekti. Bir an köpeğin dişlerini de fark edince korkusu zirveye çıktı. Her şey saniyeler içinde olup bitmişti. Köpek ile arasında iki üç metre kalmıştı ki, her yöne üflemiş, yere üflemek üzereyken aklına gelenlerden dolayı hâlâ yere üflememişti.

Siyah köpek tam da kendisine doğru yaklaşmaktaydı. Hem yaklaşan köpekten dolayı kendisini saran korkunun sarmalında, hem de köpeğin görünen korkunç dişlerinin tehdidi ile aklı sıçrayıp gökte asılı kalmıştı sanki. Köpek tam önüne geldiği anda yere üfledi ve böylece bütün yönlere üflemeyi tamamlamıştı. Kendisi daha henüz yere üflerken, köpek de yanından, dar sokakta kendisine değer değmez geçip gitti. Isırılmayı beklerken köpeğin yanından geçip gitmesi bir daha aklını almıştı. Korkuya çığlıklara hazırlanırken bu da nenin nesiydi şimdi. Adımları yavaşladı. Sağ tarafından yavaşça dönüp baktı köpeğin arkasından. Siyah Köpek; sanki insanoğlunun siyah köpeklere benzer nefsi gibi, duvarın dibinden yan sokakta kayboldu.

Okulun bahçe kapısından girip odasına varıncaya kadar bir daha okuma turunu tamamladı ve yıllardır âdeti olduğu üzere sağa, sola, arkaya, öne, yukarı ve yere üfledikten sonra bir de üzerine üfledi ilk defa ve“Allah’ım beni kendi öz nefsimden de koru”  dedi.

zeytin ağacı / m. alper taş















gün geliyor
ellerin uykumun içinde
bir zeytin ağacıyla
oynuyor

sonra geçmiş zamanların teri
bileklerimde

o güzel saçlarını
sen
geceleri
kendinle

sabahlar boyu
kaç annedir çıkardığım
kaç omuzdur
yerine

dizimi serip
sabahlar boyu

ellerin uyanmamın içinde



giderlerin mamüllere yüklenmesi / fazlı bayram

                                             /hikayemin özeti/
                                   










ben önüme gelene verdim
parayı değil de sırrımı verdim

ben önüme gelene verdim
sevgimi değil de aşkımı verdim

ben önüme gelene verdim
zamanı değil de hakkımı verdim

ben önüme gelene verdim
kardeşliği değil de ruhumu verdim

ben önüme gelene verdim
açlığı değil de ömrümü verdim

ben önüme gelene verdim
doğruya değil de dürüste verdim

ben önüme gelene verdim
dostluğu değil de canımı verdim

ben önüme gelene verdim
kaderi değil de yolumu verdim

ben önüme gelene verdim
gözümü değil de hepsini verdim

ben önüme gelene verdim
kahrını değil de lûtfunu verdim

ben önüme gelene verdim
astarı değil de yorganı verdim

ben önüme gelene verdim
kahveyi değil de kırk yılı verdim

ben önüme gelene verdim
cevheri değil de arazı verdim

ben önüme gelene verdim
vaktimi değil de halimi verdim

ben önüme gelene verdim
imanı değil de dinimi verdim

ben önüme gelene verdim
sırrımı değil de kendimi verdim

ben önüme gelene verdim
benliği değil de birliği verdim

ben önüme gelene verdim
kibiri değil de engini verdim

ben önüme gelene verdim
uçkuru değil de gönlümü verdim

ben önüme gelene verdim
sözleri değil de cümlemi verdim

ben önüme gelene verdim
yüz yılı değil de asrımı verdim

ben önüme gelene verdim
büyüleri değil de gerçeği verdim

ben önüme gelene verdim
taşları değil de harcımı verdim

ben önüme gelene verdim
tarlayı değil de kazancı verdim

ben önüme gelene verdim
utmayı değil de kumarı verdim

ben önüme gelene verdim
raundu değil de tüm maçı verdim

ben önüme gelene verdim
eşyayı değil de fikrimi verdim

ben önüme gelene verdim
şahsiyet değil de itibar verdim

ben önüme gelene verdim
sağlığı değil de sporu verdim

ben önüme gelene verdim
rengimi değil de bahtımı verdim

ben önüme gelene verdim
şöhreti değil de saygınlık verdim

ben önüme gelene verdim
boş lafı değil de şiiri verdim

ben önüme gelene verdim
bilgiyi değil de ilmimi verdim

ben önüme gelene verdim
hurdayı değil de altını verdim

ben önüme gelene verdim
taş kalbi değil de göz yaşı verdim

ben önüme gelene verdim
hileyi değil de erdemi verdim

ben önüme gelene verdim
ruhsatı değil de tenbihi verdim

ben önüme gelene verdim
tahtımı değil de tacımı verdim

ben önüme gelene verdim
uçmayı değil de kanadı verdim

ben önüme gelene verdim
gırtlağı değil de kellemi verdim

ben önüme gelene verdim
kendimden değil de hep O’nu verdim

ben önüme gelene verdim
rüyamı değil de uykumu verdim

ben önüme gelene verdim
pahayı değil de hakkını verdim

ben önüme gelene verdim
sevgiyi değil de aşkımı verdim

ben önüme gelene verdim
kimse inanamadı
***
ben önüme gelene verdim
parayı kapınca kaçmayı verdim

ben önüme gelene verdim
eğlenilince bendini verdim

ben önüme gelene verdim
ardımdan gelen el bildi


Nihayet / Miraç Doğantekin



Geçmiş zaman pek acıdır kor alevdir kül içinde
Teselli ihtiyacıdır su gibidir gül içinde

Nedir ki varılmaz olan geçmiş mi gelecek midir
Bu yeis zihni tüketir katil ki maktul içinde

Düşündüm ki yeryüzüne bir dostun olmaya geldik
Dostluk nokta virgül gibi nokta var virgül içinde

Bir söz verip geldiğimiz bu dünyada hikayemiz
Aşkın özünde başlar da biter mor sümbül içinde


FOTOĞRAFA BAKMAK / Enver ÇAPAR



Masum bir çocuğun
Mana dolu gözleri
Mülteci bir annenin
Haritaya dağılan gözyaşları
Kuruyan çeşmenin içli feryadı gibi
Ekrana düşünce kırılmış.
Bin parçadan bize düşer mi biri?
Birazdan kayıp gider unutkanlığa
Nereye kaydettik, neyi  kaybettik,
Hatırasız geçen günlerde,
Hayat yaşanmış mıdır?

Büyük fotoğrafa bakın diyor
Büyük laf edenler.
Acılar ayrıntılara sığmıyor oysa
Gözlerimiz biraz alıştı da
Gönlümüz yorgun düştü.

Başı hüzne gömülü,
Yüzü toprağa dönük bir kadın resmi,
Hangi kalbin kapağıdır?

Çerçevesiz bir acıyı, habersiz çekmişler
Doğal olunca ödül de almış.
Duygulandık, ad koyamadık.
Kalbe dokunmayan göz yanılmasıdır.