MECNÛN AKILLANDI MI HA! / Suat KIYAK

Ferhat’ın Dosta Nergis Getirdiğidir.









Evvelce "ferhat ile şirin"ler vardı
Şimdilerde ne ferhat ne şirin kaldı
Kazma kürekle dağlar delik deşik olurdu
Yoksa gönüller nergis sümbül mü doldu

Sevdaya yelken açılan denizler mi kurudu
Yahut dağlar elenmiş de un ufak mı olmuş
Çöller mi vahalaştı mecnun mu akıllandı
De hele gülistanı dikenler mi doladı

Bir zamanlar vücud iklimi der durur idik
Şimdilerde ben demeden konuşamaz olduk
Nasıl da yitti gönül adamları iklimi
Derviş kilim, alimi pulum…derdine düştük



***
SIRÂT, HADDİNİ BİLMEKTİR


Talip ol, 
ve talebini ilet...
ve sabırla bekle.
Gözlerini dört aç,
gözün hedefte...
Pür dikkat !

Bistâm'lı Bâyezid,
bir kedinin 
tüylerini bile kıpırdatmadan 
fare deliği önünde
farenin çıkmasını dakikalarca
bekleyişini izleyince;
"Yazıklar ola bana, 
huzurda,
bu kedi kadar sabırlı,
hedefe odaklanmış, 
pür göz, kulak ve gönül
kesilemedim daha" 
der..
ve dersini çıkarır...

Bıçak sırtıdır sırat,

Nam peşinde koşarak, 
iştihayı kamçılayarak,
Yüksekten uçarak
geçilmez..

Onlar bilirler ki,
yükseklerde hava soğuktur 
ve kanatlarını vurur..

Alçaklıktan uzakta olanlara,
alçakta duranlara 
rahmetin eriştiğinin de farkındadırlar...

Onlar ki, Rabbleri haricinde
eğilip bükülmez,
Zulme karşı dik dururlar, 
diklenmeden..
Asla ve kat'a
yağmayacaklarsa gürlemezler..

İyi elerler, 
çorbada taş çıkmasın diye...
Pilavdaki beyaz taşlara da
dikkat ederler !

Takma akıllıları kâl'e almaz,
kalbur ile su taşımaz,
kambur ile boy ölçüşmezler!

Sırat,
"had"dini bilmektir vesselâm..



***
HOCALARIN HOCASI
















Bir hoca ki sırf otorite doğmuş gardaş
Saçı başı her daim kısamı kısa traş

Uzaktan görünse silüeti, yavaş yavaş
Aha bu hoca, derler! cahile açmış "Savaş"

Kaçışır, ötüşürler cücükleri, can hıraş
Hemen yollarını değiştirirler pür telaş

Sanki inzibat için teşrif etmiş dünyayı
Bilmeyene gezdirir Tonya ile Konya'yı

Belletir; sözü keskin, özü doğru olmayı
Mezun olunca anlar, talebesi mânâyı

Şehir kazan, o kepçe, sever adımlamayı
Razı olan ihvanı, sever dolandırmayı

Tenzilattaki fırından seçer nan'ı gevreği
"Cuma"ları ikram eder yavan somun ekmeği

Sırtı pek, gözü tokdur, omza alır hırkayı
Yeri gelir, lafı çekmez, atar acil postayı

Kimine göre yeğen, kimine göre dayı
Her daim ciddi durur, sevmez hiç sırnaşmayı

Tesbihi elden düşmez, pek kibar kabadayı
Duruşuna hayrandır; marsı, güneşi, ayı

Babacandır, müşfiktir, sever yardımlaşmayı
Vazife edinmiştir, insan kaynaştırmayı

Müdavim-i dükkancılar mutlak konu olunca
Bahse konu edilir; Ali/Muzaffer/ Memduh (...) hoca (-lar)




***
KİMMİŞ HER DEVRİN ADAMI?











Sordular; kimdir, her devrin adamı?
Dedim; kim ise güçlünün kapısında yatan!

Sordular; münafığı nerden bilirsin?
Dedim; Rabbim suresinde tanıtmış!

Sordular; söyle hesabî kimdir?
Dedim; pusulası üçyüzaltmış derece dönen!

Sordular; ateşe odun nerden gelecek?
Dedim; işte şurda, kul hakkı yiyen!

Sordular; zulüm niye artıyor?
Dedim; dilsiz şeytanlara sor!

Sordular; ortalık çok pis kokuyor?
Dedim; evinin önünü süpür!

Sordular; isyankâr neden çoğaldı?
Dedim; dön besmelesizlere bak!

Sordular; camiler cemaatsiz kaldı?
Dedim; putlara rağbet çoğaldı!

Sordular; gerçek mesture var mı?
Dedim; kozmetik dükkanına bir uğra!

Sordular; kardeşlik, dostluk kalmadı?
Dedim; muhasebe defterin nerde?

Sordular; başarılı olamıyoruz?
Dedim; duasız bu işler olmaz!

Sordular; şeytan hiç boş bırakmıyor?
Dedim; abdestini iyi kontrol et!

Sordular; Allah'a nasıl gidilir?
Dedim; gönlünden dünyayı çıkar!

Sordular; hayat üstüme geliyor?
Dedim; hiç durma, Allah'a kaç!

Sordular; hep bunlar mı kazanacak?
Dedim; hiç kabristana yolun düştü mü?






***
ULU EREK; GÜNEŞİ, 
GÜNEŞİN BATTIĞI YERLERE GÖTÜRMEK.


Ey genç; hatırlar mısın acaba arada, ceddin bozkırlardan vahalara yol aldılar binbir meşakkatle... yıllarca at sırtında. Belki de, çarıkları ile kızgın güneş altında yürüdüler, dur durak bilmeden...


Dinlendiler yorulunca kıl çadırlarda, uyudular geceleri kuru topraklarda...

Kuş tüyü yatakları da yoktu, İtalyan ayakkabıları da, İngiliz kumaşından poturları da...

Kırbalarında bir kaç damla su, torbalarında kuru bir ekmek, sırtlarında bir aba, bir bez gömlek, ellerinde kuru bir değnek...

Kanla canla yoğruldu vatan dediğin bu topraklar...
Yoksa sana vatan olur muydu, cennetten bir parça olan rahatça gezip tozduğun bu diyarlar...

"Alp"lik genlerinde vardı, "Eren"lik gönüllerine nakşolunmuştu, mayaları irfan ile yoğrulmuştu.
Azıkları iman, hedefleri i'lâ-yı kelimetullah, kılavuzları Kur'an idi onların...
Çünkü rahle-i tedrisinde diz çökmüşlerdi hoca Ahmed Yesevi'nin...

Divan-ı Hikmet ile yoğruldular, "İnsan"la tanış-biliş oldular ve insana hizmeti nefislerinden âlâ tuttular...

Ufuklarındaki ulu erek; arkalarındaki güneşi, güneşin battığı yerlere götürmek...

Gittikleri her yere ikram ettiler; cesareti, sahaveti, muhabbeti, mahareti, adaleti, uhuvveti...ez-cümle güzel ahlâkı...fıtrata uygun model budur diyerek.
Çünkü onlar güzel ahlâkın timsali idiler...

"Vur Pençe-i Âlî'deki şemşîr aşkına"
diyerek vurdular zalime, kovdular uğursuzu, derdest ettiler hırsızı...

Gurebaya mekân, yolsuza yol, evsize ev, hastaya ilaç, dertlinin derdine ortak oldular...paylaştırdılar lokmayı, belki de aç kalarak !

Bektaş-ı veli yeniçeriye fütuhat için kabul olunmuş dua...
Bayram-ı veli sultanların gönüllerine taht ve islambola müjdeci idi...
Geyikli baba yürüdü geyikleriyle,
küfre gürz çalarken geyik sırtında idi....
Mevlâna gönüllere aşk tohumu saçtı...
Tapduk Emre "Yunus"uyla hikmeti konuşturdu...
Edebali "Osman"ıyla üç kıtayı buluşturdu...

Anadolu’ya can oldu horasan erenleri,
üç kıtaya huzur saçtı Yesevi'nin alperenleri...şan ve şöhret  nedir bilmeden, sessizce ve isimsizce...

Ey genç; hazıra konduğun yerlere, sıkıştığında vatanım demektesin
ve bunca nimeti şükürsüzce yemektesin.
Geçmiş zaman hikayeleri deyip gerçekleri kulak ardı etmektesin.

Sadece, "ben çağdaşım" demekle olmaz !
İlimden, teknikten, edebden ve gelenekten uzak, yeme-içme ve popüler kültürünle övünme derdindesin, oyun ve oynaşta gününü gün etmektesin.

Mirasyedi olduğunu belki unuttun amma, torunlarına hangi emaneti nasıl teslim edeceksin !

"İnsanlık" ölçü ise, onlar nerede imiş, bir bak, ya sen nerelerdesin !

Bari atana bir fatiha gönderebilseydin de, yine de atalardan miras vatanında mihnetsiz bir şekilde safanı sürseydin!


***
BEYAZDAN NEŞ’ET RENGÂRENK KESRET











Beyaz olmalı insan,
hem de lekesizinden, tertemiz...
Yedi rengin dışında olmalı,
yani rengi olmamalı,
yani renksiz...

Bilirsiniz;
beyazın renk olmadığını da,
renk tayfında yer almadığını da...
Görmekteyiz;
renksizdir güneş ışığı,
yani beyazdır, Mü'min gibi...
Yedi renk yeryüzüne düşene kadar
beyazın içindeydi, batın idi,
dalga boylarından, 
nesnelere göre ayrışdı...
Hangi madde 
ışığın hangi dalga boyunu sevdi ise,
o rengi üzerine giydi, zahir oldu...

Siyah olmamalı insan;
ışıktan kaçmamalı,
zulmete esir olmamalı,
karanlıkta boğulmamalı...

Hani günah da siyahtır ya
semboller evreninde
Sevaplar da beyaz
Gride ise bulaşıktır siyah ile beyaz...

Hani vahdettir beyaz
cennettir yeşil,
cehennemse ateş kırmızısı...
Günahkar siyah, münafık gri, Mü'min beyaz..

Hani mavidir sema, turkuazdır derya.
Renkten renge girer ya bulutlar.

Taba rengini sever ya "Kâmil"ler
Onlarki Toprak gibiler...
Sadece tevazuda değil tabiki...
Bütün mahlukata ikramdadırlar
Yedirirler envai çeşidinden
İçirirler ab-ı hayat çeşmesinden 

Aslında renk yoktur derler;
beynimizin,
fotonların dalga boyunu ve frekansı algısıdır  sadece...

Vahidiyetin 
adeta kesretteki görünüşüdür
renkler.
Sıbgatullah ile boyanmalı insan
bütün renkleri havi de olsa
ayrışmasa yedi renge...
Görse de renkleri 
aldanmasa zahire,
renksizliğe sahip olsa, beyaz gibi...

Bak ve gör !
"Hayy" sırrına hamil olan su, 
alır kabının rengini. Tıpkı ışık gibi.
Su
renksizdir renksiz...
Hani ne der, şair İbrahim Yurtören
Tahir Karagöz'ün Sofyan usülünde 
bestelediği Rast makamındaki  ilahide:

"ey oğul birdir, kap değişse su,
varlık bir gölge, benlik bir pusu,
ne diyelim ki rabbin duygusu,
sizde bir türlü, bizde bir türlü"

Aynı güneşin ışıkları altındayız biz,
Rengarengiz...
"Sende bir türlü
Bende bir türlü" azizim!


***
EDİTÖRE MEKTUP-II (KOZMOZ)


Dünyanın gölgesi güneşe düşse güneşi karartıyor azizim!

Dünyanın gölgesi gönle düşse gönlün, aya düşse ayın nûrunu örtüyor.

Hani cahiliye adamları gibi bundan birilerinin doğduğu yahut öldüğüne işarettir mânâsı da çıkarmayız.

Fırtına, kasırga, deprem, su baskını, bulaşıcı hastalıklar, güneş tutulması(kusuf), ay tutulması (husuf) gibi vuku bulan hadiseler; arzî ve semavî afet kabilindendir.

Mevcut dengelerin değişmesi ve yeni bir dengenin oluşturulması, meydana geldikten sonra diğer bazı tabiat olaylarını tetiklemeleri şeklinde de okunmuştur meteorolog, astronom, astrofizikçi, sismolog ve kimi futurologlar tarafından.

Mesela makro kozmozun şimdilik görülebilir ve insanoğlu tarafından aydınlatılmış kısmına bir göz atalım;
ay ile arz arasında karşılıklı kütle çekimleri vardır, bu hem balans hem de yörünge hareketleri açısından bir ölçü, bir ayardır; karanlık maddeye gömülü halde yüzmekte olan bütün yıldızlar ve gezegenler için, bu şekilde farklı vektörel eksenlerle karakterize kütle çekimleri ile seyir yolu belirlenmiştir, onlarda buna boyun eğmişlerdir, uysal bir koyun yahut ehlileştirilmiş kızgın boğa gibi.

"Geceyi, gündüzü, Güneş'i ve Ay'ı yaratan O'dur ;her biri bir yörüngede yüzüp gidiyor"
(Enbiya Suresi, 33)

Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize O verdi. Bütün yıldızlar da O'nun emrine boyun eğmişlerdir. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir toplum için ibretler vardır. (Nahl suresi:12)

Güneş, solar apeks adı verilen bir yörünge boyunca vega yıldızı doğrultusunda saatte 720 bin km.'lik muazzam bir hızla hareket etmektedir. Bu, kabaca bir hesapla, güneş'in günde 17 milyon 280 bin km. yol katettiğini gösterir.

Bu durum Kuranı Kerimde şöyle ifade edilir:

“Güneş de, kendisi için (tespit edilmiş) olan bir karar yerine doğru akıp gitmektedir. Bu üstün ve güçlü olan, bilenin takdiridir.”(Yasin Suresi, 38)

Güneş'le birlikte onun çekim sistemi içindeki tüm gezegenler ve uyduları da aynı mesafeyi katederler. 

Evrenin bu şekilde yörüngelerle donatılmış olduğu, yine Kuran'da şöyle haber verilmiştir:


“'Özen içinde yollar ve yörüngelerle donatılmış göğe andolsun.” (Zariyat Suresi, 7)

“Güneş de ay da bir hesab iledir.”(Rahman suresi:5)

Dünyanın dönüş hızı saatte 1674 km. saniyede 465km. dir. Üzerindeki her şey de bu hızla dönüyor.

“Karanlığı yarıp tanyerini ağartan O'dur. Geceyi, dinlenmek için; Güneş'i, Ay'ı (vakitlerinizi) hesaplamak için yaratmıştır. İşte bu, her şeye galip gelen ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir.”(Enam suresi: 96)

Güneş etrafında dönerken ki hızı saatte 107.200km. Günde 2.572.800km. Yani bugün dün bulunduğumuz yerden ikimilyon beşyüzyetmişikibin sekizyüz km. öteye yol katetmişiz.

Kainatta, iki büyük galaksi kümesini birbirine bağlayan dev bir karanlık madde şeridi keşfedildi. Uzayda ipliksi bir şerit oluşturan (görünmez) karanlık maddenin güçlü kütleçekim kuvveti, birbirinden milyarlarca ışık yılı uzaktaki iki galaksi kümesini birbirine bağlıyor. Bu galaksi kümelerinin adı abell 222 ve abell 223. Aralarındaki mesafe 2,7 milyar ışık yılı. Denilen o ki; karanlık madde bütün evreni kuşatıyor ve muazzam uzaklıktaki galaksi kümelerini birbirine bağlıyor!

Sadece gözlenebilir kainat içerisinde: 10 milyon süperküme, 25 milyar galaksi grubu, 300-350 milyar büyük galaksi,  7 trilyon cüce galaksi, 30 milyar  trilyon adet yıldız var…

Dünyanın içinde bulunduğu galaksiye en yakın galaksi andromeda bize 2.3 milyon yılı uzaklıkta. Yani bugün dünyadan gördüğümüz andromedaya ait ışık 2.3 milyon yıl önce yola çıkmış andromedadan. Işığın hızı saniyede 300.000 km...

Gelelim mikrokozmoza; üzerinde bulunduğumuz yerküre, elementlerden müteşekkil. Elementler de atomlardan oluşmakta malumunuz. Atom çekirdeği etrafında belirli yörüngelerde çekirdeği tavaf eden elektron denilen enerji bulutu var.

Bir fizik profesörüne “elektronların çekirdek etrafındaki yörüngede  dönüş hızını” sormuştum. “Saniyede 274.000 km. “ demişti. Işık hızına yakın bir hız.

Ve eklemişti, “atomun küçüklüğü dikkate alınınca elektron bu hızla her an yörüngenin her yerinde, yani bir çember gibi düşünebilirsin, tıpkı elimizdeki yanan bir meşaleyi dairesel döndürdüğümüzde çember şeklindeki bir yörüngede alev çember şeklinde görünür ya, onun gibi” demişti.

Elektronu bilye büyüklüğünde düşünürsek çekirdeğe uzaklığı 800 metre kadardır. O zaman atomun yüzde 90'ı boşluktur sonucu çıkıyor.

İnsan 100 trilyondan fazla hücreden oluşuyor ki, bu sayıya 9 ay gibi gibi bir sürede bir tek hücrenin (döllenmiş yumurtanın) çoğalması ile yani kendini kopyalaması ile ulaşıyor.

Hücrelerin içindeki matrikse gömülü  materyal de tıpkı güneşin etrafında dönmekte olan gezegenler gibi hücre çekirdeğinin etrafında sürekli bir şekilde (adeta) tavaftalar.

Hücrelerin içinde atom ve moleküller var, yani organizmalar aslında atom ve moleküllerden müteşekkil. Atomik ve moleküler seviyede sürekli bir yıkım ve yapım var organizmalarda, yani her an kıyametleri kopuyor ve yeniden diriliş/yaratılış gerçekleşiyor.

“Göklerde ve yerde her kim var ise O’ndan dilerler. O, her an bir şe’ndedir (yaratma halindedir).“
(Rahman suresi 29)

Eğer atom çekirdeği ile elektron arası boşluk teorik olarak vakumlanabilse, her şey inanılmaz derecede küçülürdü. Mesela, insanı meydana getiren atomların insana asıl ağırlığını veren çekirdeklerini bir araya getirmek mümkün olsa, insan gözle görülemeyecek kadar küçük bir zerre haline gelirdi.

Yani aslında cesametin içi boşluk, yokluk...

Makro kozmoz ile mikro kozmozun yörünge benzerliği, Allahü Teâlâ'nın kudretine, delâlet eden birer işaret birer ayettirler. 

O ki, birbiri ile âhenktar yedi göğü yaratmıştır. Rahmân olan Allah'ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun?
Sonra gözünü, tekrar tekrar çevir bak; göz (aradığı bozukluğu bulmaktan) âciz ve bitkin halde sana dönecektir. (Mülk Suresi:3,4)

Gelelim husuf ile kusufa; ay ve güneş tutulması, yörüngelerinde belirli bir hızla ilerlemekte olan güneş dünya ve ay üçlüsünün haraketleri sırasında dünyanın ikisinin arasına girmesi dünyanın ayın üzerine düşen güneş ışınlarına geçici süre engellemesi ay tutulması (husuf); ayın dünya ile güneş arasına girmesi ile güneş ışınlarının dünyaya gelmesini geçici süre perdelemesi (küsuf) vak’aları, Allah-ü Teâlâ'nın kudretine, delâlet eden birer ayettirler. Tutulma ile ay veya güneşin görüntüsünü yoğun bir gölge kaplıyor. Eğer bu durum devam edecek olsa, yeryüzündeki canlılıkta çok olumsuz (aşırı soğuma ve buzullaşma, med-cezir olaylarında değişiklik, iklim değişikliği, okyanuslardaki sıcak su akımı oluşmaması, buharlaşmama sonucu yağmur oluşmaması v.s.) etkili sonuçlar ortaya çıkacaktır.

"Biz o âyetleri (mucizeleri) ancak korkutmak için göndeririz." (İsra, 59)

Bu gibi alâmetler insanları Yüce Allah'ın celâl ve azametini idrak etmeye davet eden, bu âlemin ne kadar muntazam ve mükemmel bir şekilde yaratılmış olduğuna tefekkür ettiren, gafletten uyandıran işaretlerdir.

Bu konuda cahiliye dönemi batıl inançlarının Hz. Peygamber efendimiz şu hadîs-i şerîf ile yıkmışlardır:
Şöyle ki: Peygamber Efendimizin oğlu İbrahim, bir buçuk yaşında iken hicretin onuncu yılında vefat eder.  O gün güneş tutulmuştur, insanlar onun ölümünden dolayı güneşin tutulduğunu sanmışlardır. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:

"Güneş ile ay bir kimsenin ne ölümünden ne de hayata kavuşmasından dolayı asla tutulmazlar. Bunların tutulduğunu gördüğünüz zaman namaz kılın, Yüce Allah'a dua edin."

Diğer bir hadîs-i şerîfde de tutulmalar için: "Bunlar Yüce Allah'ın alâmetlerinden iki nişandır" diye buyurmuştur.

Dünyanın gölgesini gönle düşürmemek lazım, yoksa nûrunu örtüyor.

Evet muazzam kanunlarla idare edilen, mikro kozmozdan makro kozmoza kadar her şeyin mükemmel bir şekilde işlediği bu düzende, gerek Kur’an-ı Kerim’deki, gerekse kâinattaki âyetleri, enfüsî ve âfâkî  âyetleri  her an/her nefes; okumak da, anlamak da, secdeye kapanmak da, zikretmek de farzdır, Rabb'ül Âlemîn’e kul olana…




*** 

HOMO COMMUNİS'A EVRİLEN EŞREF-İ MAHLUKAT
















Bir tık ötedeyiz;
Tuşların esiri,
İletişimin tiryakisi,
Akıllı ekranların kölesiyiz,
hepimiz...

Bir tık ötedeyiz;
Eşe, dosta, kardeşe,
Kumara, müstehcene, pornoya,
Alışverişe, kampanyaya,
Gizli dosta, aşk-ı memnu'ya,
Japonya'ya Rusya'ya...
Bir tık daha ötedeyiz artık;
Sohbete, muhabbete
Çaya, ikrama.

Girmiyoruz artık, bankalarda sıraya.
Evi veririz sahibinden kiraya.
Bir tık ötedeyiz
Malumata,  
Şarkıya, şiire, romana...
Ve kitaba
Ve Kur'an'a.

Kurbanı kestirir olduk tıklamayla.
Sadakayı da göndeririz SMS yoluyla.
Ah bir de sanal tur ile
Ve simulasyonla
Hacı olunsa (!)
Sanal imam ve cemaat de bulunsa...

Bir tık ötedeyiz,
Okula, hocaya ve diplomaya.
Oyun, eğlence ve lokantaya...
Bir tık ötedeyiz
Kapı komşuya,
Ana babaya,
Ve akrabaya...

Bir tık ötedeyiz 
Yemek masamızda
Oturanlara...
Aynı yastığa baş koyanlara...

Bir tık ötedeyiz;
Hırsıza, arsıza
Ve dolandırıcıya.
Dükkâna, bakkala
Ve toptancıya.

Bir tık ötedeyiz;
Sosyalleşmeye, medyaya,
Yediğimizi, giydiğimiz ve gezdiğimizi
El âleme duyurmaya...

Bir tık kadar yaklaştık bayağıya,
Ve mahkûm olduk, tıklaya tıklaya
Günaha ve yalnızlığa...
Yaban olduk
Seccadeye ve kulluğa.
Homo sapiens'i
E-iletişim bozdu ve boğdu
Tıklamaya ibtilâ ederek...
Bir tık ile...
Sanal nefes alan
Homo communis'a evrildi (!)
Eşref-i mahlukat insan,
Tık tık ile...


***
ARZ'DAN ARŞ'A










İnsan arzda Âdem oldu
Arzda Hakka bir ayine
Hakikatıyla Hakka üns
Gönlü tecelli mahalli
              Ve dahi zuhur yeri
Nuh kavmi beşeriydi
Hz. Nuh beşere necat
Hz. İbrahim eylemde tevhid
Hz.Musa esmada tevhid
Hz.İsa sıfatlarda tevhid
Hz.Muhammed ki Zâtda tevhid
          Bidayette ham başlangıç
          Kemalî zirvede sona munkalib
          "Ehad"dan kesrete
          Sonrası vahdete munkalib
Bir ayine ki tedricen
Hakikatı âdemiyetten
İnsân-ı Kâmile,
Hakikat-i Muhammediyye'ye
Hakikat-i Âhadiyyet'ül Ahmediyye'ye
Nûr-ı Muhammediyye’ye munkalib
Meratib üzere bir devir
Kemale dosdoğru gidiş
          Nihayeti bidayetinin kemâli.


***
BERGÛZAR





"Seyyid'ül Beşer"e  











Semaya uzatılmış nasırlı eller
Ganî'den fukara diler de diler
Göklere yerden derunî bakış
Kürsi'den arza bir mefhum akış.
Katışıksız ruh, plastik nefs, mikser iblis
Zakir mahluk, basir arif, 
Nankör kedi, müflis hasud
Sadık köpek, musahî gönül
Rollerin sureti, 
Anlaşılmazın sîreti
Aldatıcı zâhir ve fecaat
Tamaha kamçı olan hevesat
İnfaktan evla olmuş tahsilat, 
Nasır tutan yüreğin gıcırtısı
Vesvasın suflesi dırıltısı
Merhamet tellalı sahtiyan
Mağara yarasaya aşiyan
Nûra aşık pervane
Hilekâr tilki, 
Tuzağı kurmuş ankebut
Avlağa düşmüş sinek 
Mukallid bukalemun 
Hırsız maymun, hırçın ayı 
Munis koyun, inatçı keçi
Şehvetperest horoz 
Perestişe müptela tavus
Vahye mazhar nahl
Hicabîye ilham muhal
Neml Süleyman'a ders-i amm 
Ale'd-devam vesselam
Saymak ne mümkün Mahlûk-u sugrayı 
Ey gafil !
Mevcudatın huy-i bed'i
Nefs-i emmarenden zâhir
"İnsan" âlem-i kebir
Kendini bil
Her ne var âlemde
Kendinde bul...
Solmayan güllerin Efendisini
O'ki gülzara Öte'den nâzır
Dem-güzar'a himmeti daim hazır
Sonsuzluğa gebe gonce-i lâlezar
Ol ! gülzardan Seyyid'e bergüzar.


***
UYKUDAN UYANIŞ



Şehidlerimize...






İşte yürüyor bir millet, en önde devlet
Yedi düvel ve uşak cücelere karşı
Millî duruş işte budur, işte bu hâlet
Görsün dünya, bu millet, hiyanete karşı.

Ordu millet işte burda, etmiş tecessüm
Şerefsize, hâine, soysuzlara karşı
Şehitlerim cennette, etmekte tebessüm
Nebi'lere, Resul'lere, Rabbine karşı.

Tir tir titriyor, hiyanet şebekeleri
Bir bir düşüyor işte, firavn heykelleri
Selam duruyor sana, dünya milletleri
Sanadır Habib-i Kibriya' nın övgüleri.

Kutlu millet, kutsal devlet, kalktı ayağa
Yüzyıllar sonra kavuştu, kutsal otağa
Bu necip millet uyandı, şükür Allah'a
Salât-selam olsun Habib-i Kibriya'ya.


***
EDİTÖRE MEKTUP



Sayın  editör  Hasan Ejderha bey,

Hüsn ve canavar, bir araya gelirmiymiş,  sizin ad soyadınızda görünce, "eyvallah demek geliyormuş" dedim. Şerrin içinde gizli hayr, hayrın içindeki şer gibi, cemal celal zıddiyeti gibi. Ruh-u sultana musallat olan nefs gibi, gülün dikeni gibi vesselâm..

***

BirAbd-i aciz olarak iki kalemim var sanırım. Biri; bedenimki, arz daplotter (!) misali, sürekli form olan zaman kağıdına; her fiil, söz ve hatta içimden geçenleri yazan... diğeri; elimdeki kelam çızıktıran kalem ki, içimden akan düşünce/fikir ırmağına daldırıp maşrapayla alarak kelimeleri satır, cümle ve kitap imalinde kullandığım... Biri kaderi arza, diğeri rüyadakinin rüyalarını kağıda işleyen iki kalem.. "Yed-i kudret"de, evrilen çevrilen..
Yoldakiler ne vakit çıktılar bilmem amma, ezelden ebede yolculukta minik bir parantez içi kalem(ler) olduğunu zanneden bu abd-ı aciz, eğer yol varsa, yoldakiler varsa, kervanvarsa, yolakta iz de varsa parantez kapatılana kadar yolun yolcularıyla kervana dahil olup yolculuğa niyetli, "rehberiniz" ve" murahhas a'za"larınız kabul buyururlar ise...

***

Yolculuğunuz nereye kadar, şimdilerde hangi menzildesiniz, nerelerde ne gördünüz, hangi uğrularla boğuştunuz, eşkıyalar yolunuzu kesti mi bilmem amma, içimdeki ses, haydi sen de bu kervana katıl dedi. Kalemmi kelamı yazar, kelam mı kalemi oynatır problematiğinden, bismillah diyerek azığımızı alıp yola çıkalı, bize göre çok zaman geçtiyse de sonsuzluk akışında bir ikindi gölgeliği mesabesi... Battığı yerlerden çıkarttığım karaçalıların dikenleri hızımı kesse de, yola revan olduk birkere.

***

Deve kervanlarının önüne kara eşeği düşürürler bildiğim.

***

Yeri gelmişken bir Kayseri fıkrası ile devam edeyim: 1950'liyıllarda Amerikalı mühendisler gelmiş Türkiye'ye. Bir kısım imar çalışmalarına rehberlik ediyorlarmış. O zamanlarda yol güzergâhını belirleyecek alet yok eleman yok… Nafı'a mühendisleri eşeği yokuşa sürüyorlar arkasından elemanlar şeritmetre çekiyor ve eşeğin ayak izlerine kazık çakıp istikamet belirliyorlarmış. Bunu gören Amerikalı mühendis pratiği kavrayamamış ve sormuş:

-Ne yapıyorlar böyle?

-Rampada yolun güzergâhını belirliyorlar.

-Anlayamadım?

-Eşek %7 eğimin üstüne çıkmaz biz de eşeğin izinde kazık çakıp rampada yol güzergâhı belirliyoruz. Deyince Amerikalı katılarak gülmeye başlamış. Yatışınca da sormuş:

-Peki eşek bulamayınca ne yapıyorsunuz?

Kayserili bozgun... cevap vermiş:

-Amerika'dan mühendis getirtiyoruz.

***

Eşek iyi bir kılavuzdur: Gittiği bir yolu hiç unutmaz ve o yoldan şaşmaz. Bu nedenle deve veya katır kervanlarının önüne daha önce bu yoldan gitmiş bir eşeği kılavuz olarak koyarlarmış. Evet eşek akıllıdır... düştüğü çamura bir daha asla düşmez. "Eşşek bir defa çamura düşer". Bu abd-ı aciz yüzde 7'leri zorlayarak düştüğü çamurları temizleme gayreti ile yolculuğa her gün kaldığı yerden devam ederken, heybesindeki gübreleri yoldaki gülistana boşaltma niyetiyle yola çıktı... Niyet hayr, akıbet hayr inşaallah.. Selam ve dua ile..



***
EHL-İ İRFAN'A

Okumadan yazar olur
Kelam ettim der tutturur
Üç beş kelime karalar
Kitap yazdım der tutturur

Kibr evinde bacak çatar
Sineklere hava atar
Şeytanın tarafın tutar
Allemeyim der tutturur

Muhabbeti makam mansıb
Etiket budalası muhip
Hele bir de rozet takıp
Rehber oldum der tutturur

Kur'an ahlakına uymaz
Bu yüzdendir bedel öder
Sünenatı kabul etmez
Bahtım kara der tutturur

Adem isen yolun fena
Sorarsan ehl-i irfana
Hasbî olmayan dostların
Haramisin der tutturur

Aklı iblis ile yoldaş
Gönlü masivaya ambar
Nefsi hevasına esir
İnsan oldum der tutturur

Rızayı övgüde arar
Hasenatı ucuz satar
Seyyiat ne onu bilmez
Abid oldum der tutturur

İğvayı ilham zanneder
İblis ile yarış eder
Kerameti mabud eder
Mürşid oldum der tutturur

Varlık zirvesine çıkmış
Yokluk düzlüğüne inmez
Ermek için menzil bilmez
Hakkı gördüm der tutturur

Tereciye tere satar
Doğruya eğriyi katar
Elif ba'yı tersden okur
Arif oldum der tutturur

"..bikelimetun minhu.." sırrına
Kelimullah'tan Kelimetullah'a
Halilullah'tan Habibullah'a
Vukufsuz ! Visaliyim der tutturur

İnsan olmaya irfan gerek
Ma'ruf olmaya ilim...
Kamer'den Şems'e gitmeye
İman, akıl, edeb gerek.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme